Janus

Küçük burjuvanın en önemli hastalığı, herkesin kendisi gibi olduğunu düşünmesidir. Kemal Erdem[1] böylesi bir hastalığın semptomudur. O, Tayyip’i kendisi gibi, zeki ve akıllı zannetmekte, o şekilde takdim etmektedir. Buradan da herkesi Tayyip’le mücadele bağlamında kendisine râm etme gayreti içerisindedir. Tezini sağlama alması için 28 Şubat’ı, 2001 Krizi’ni, 27 Nisan’ı da Tayyip’in örgütlediğini söylemesi gerekir. Tayyip’in bu kadar yüceltilmesi, Erdem gibilerin yüce varlığının görülebilmesi için şarttır.
Anti-tayyibizm tutarsızdır. Tayyip Erdoğan’ı her türlü sınıfsal, iktisadî, tarihsel ve toplumsal ilişkilerden bağımsız, ona karşı çıkan bireyler gibi özel bir birey olarak görmektedir. Dolayısıyla buradan Erdoğan, hem “diktatör” olarak takdim edilmekte, onun ülkeyi tek başına yönettiği söylenmekte hem de “bu darbeyle tam diktatörlüğe geçiş yapıldı” denilmektedir. Bu tarz yazılar ancak Dursun Çiçek kılavuzluğunda yazılabilir. Buradan da “Madem öyle, bu darbe tezgâh, kurgu, neden koşa koşa CHP’nin manifestosunun altına imza atmaya gittiniz?” sorusu gündeme gelir. Taksim Manifestosu’nun ilk cümlesinde “15 Temmuz darbe girişimi parlamenter demokrasimize karşı yapılmıştır” denilmektedir. Sol, CHP-AKP'nin iç içeliğinin, müesses nizam denilen Janus’un iki ayrı yüzü olduğu gerçeğinin üzerindeki örtüdür.
Kemal Erdem’in “tezgâh, tiyatro” dediği darbe girişimini, Erdem’in yazısını yayınlayan örgütün de katıldığı mitingin sahibi CHP’nin ideolojik öncüleri Ayşenur Arslan ve İsmail Saymaz, “fazla şişinmeyin, darbeyi biz durdurduk.” demektedir. Bu noktada özellikle Gezi’den beri Saymaz’ı gölge içişleri bakanı olarak gören sol-sosyalistlerin bu darbeyi bu isimlerin ardındaki güçlerde aramaları gerekir.
Devrimci sosyalistlerse, HBDH başlığı altında, “sistemin en zayıf halkası Erdoğan. Bugünün acil görevi, Erdoğan’a yüklenmektir” demektedir. Darbe girişiminin ardındaki denklemin bu tespit üzerinden de düşünülmesi icab etmektedir. Söz konusu denkleme belirli güç ilişkilerinin dolayımı olarak duhul etmenin bir anlamı bulunmamaktadır. O güç ilişkilerinde belirli bir kudretle varolma imkânı Haziran kıyamında mündemiç ise, onu tarumar edenlerin hangi güç ilişkilerine biat edildiğinin sorgulanması zorunlu.
Dolayısıyla “Devrimci ODTÜ” adına kaleme alınan bildiri Akit ile yürütülen bir kayıkçı dövüşünün ürünü. Esas olarak olan biteni internet karşısında izleyen bir kişinin sayıklamasından ibaret. Yazan, ne sokakta var ne de hayatta. Her şeyi internet âleminden görüyor, anlam dünyasını oradan teşkil ediyor. Bırakalım politikayı, bu bildirinin gerçeklik açısından bir karşılığı yok. Derdi tasası AKP karşıtı CHP’ci siyasete eklemlenmek. Oysa görülmeyen şu: CHP, bu milli iradenin ve devletin parçası. “AKP’yi yıksın” diye umutla beklenen ordu işte bu. Demek ki Kemal Erdem gibi komplocu hezeyanlar kaleme alınması bir anlam ifade etmiyor.
Komplocu zihnin gerçekle ilişkisi kopuk. Bu kopukluk zorlama bağlarla giderilmeye çalışılıyor. Mülkiyet bilinci aidiyet bilincini kapı dışarı ediyor. Kemal Erdem ait olduğu Batı dünyasından buradaki mülkiyet bilincine ayar vermeye çalışıyor. Batı’yı “darbeyi eline yüzüne bulaştırmakla” eleştiriyor, ondan daha batı olduğunu söylüyor, oradan da Erdoğan’ın batı karşıtı, milli kahraman mitosuna katkı sunuyor. Bu mitos CHP dolayımı ile kemalizme bağlanıyor. Ak Parti merkezine bu yüzden Atatürk posteri asılıyor. Ahmet Hakan bu çizginin öncüsü olarak anayola işaret ediyor.
Esas olan, uydurma bağ kurmak değil, varolan bağları görmek demek ki. Taksim Manifestosu’nun sekizinci maddesinde[2] Kılıçdaroğlu, sosyalistlere de mesaj vermektedir: “devleti ele geçirme anlayışından vazgeçilmelidir.” Haziran Hareketi o alana bu yüzden alınmıştır. Devletin yeniden inşası, orta sınıfın hassasiyetine göre gerçekleşmelidir. Solun ağzından çıkabilecek tek laf budur. Kılıçdaroğlu’nun mesajına Haziran Hareketi tam da bu sebeple şu olumlu karşılığı vermiştir: “AKP tarafından ilan edilen bu savaşa verilecek en etkili yanıt, şiddeti yükseltmek değil, en geniş toplum kesimlerini biraraya getirecek kitlesel, barışçıl, güçlü bir karşı duruşun inşasıdır.”
Şiddeti yükseltmemeye yemin eden Haziran, etnik ve mezhepsel eksende her kutuplaşmanın zararlı olduğunu etnisitelere ve mezheplere, daha doğrusu Kürdlere ve Alevîlere söylemektedir. Bu, yeni siyaset sahnesinin emrettiği bir yönelimdir. Özetle Haziran 28 Temmuz tarihli bildirisinde, zahirde düşman olduğunu söylediği AKP iktidarına “şiddeti yükseltmeyeceğine ve etnik-mezhepsel öfkeyi örgütlemeyeceğine, o öfkeden uzak duracağına, gerektiğinde onu ezeceğine”, genel burjuva siyasetinin figüranı olmaya devam edeceğine dair söz vermiştir.
Bu söz, AKP umacısı yaratılırken kullanılan kimi ifadelerde karşılık bulmaktadır. Erdal Kara’nın yazısında[3] İbrahim Karagül’e vururken kullandığı şu ifade bunun bir örneği: “15 yaşındaki gençler bile, evet yanlış okumadınız 15 yaşındaki gençler bile...” Bu cümle, cümledeki tuhaf şaşkınlık ifadesi Dev-Lis’e edilmiş bir küfürdür. Bugün aksiyon değil reaksiyon ile siyasetlerini yürüteceklerine dair yemin etmiş olanlar, geçmişte 12 Eylül’de örgüt üyelerine “herkes başının çaresine baksın” talimatı vermekle kendisini esasen lağv etmiş bir ekibin üyeleridir. Geçmişin sömürüsü artık manasızlaşmıştır. Geçmiş de bugünün güçlerince düzlenmek zorundadır.
Habertürk’te Cemaat’in tartışıldığı programda (30.07.16) Prof. Dr. Hilmi Demir, İngiliz istihbarat örgütü MI5’ın radikalizm raporuna atıfta bulunuyor ve bu raporla aynı fikirde olduğunu söylüyor. Rapordaki aynı ifadeyi tekrarlayarak, “Sağduyulu, akli bir din eğitimi verilmelidir” diyor. Cemaat operasyonu toplum kadar tarihi de kapsıyor. İslam içi muhalefet imkânlarının bastırılması için Cemaat bir bahane olarak kullanılıyor. Burjuva aydınlanmasının ve kemalizmin kendisini yeniden ürettiği yer bu anlamda, AKP.
Dolayısıyla Ufuk Göllü’nün Taksim mitingine katılanları, Mahir Çayan’a atıfla, “Kendi sağından medet umanlar” olarak nitelemesinin bir anlamı yok. Zira Göllü’ye de Gezi’den beri sakızını çiğnediği Cemaat’in kendisinin sağında mı yoksa solunda mı olduğu sorusunu sorumak mümkündür. Haber, istihbarat, teori ve ideoloji kaynağının Cemaat olduğu bu uzun momentte sol örgütlerin de hizaya çekildiğinin görülmesi gerekir. Sol, siyaseti ve ideolojiyi bireyin lüks ayakkabısı içine hapsetmiş, birey dışı, tarihsel-toplumsal olgu ve olaylara küfreder bir yere çekilmiştir. Dün “hırsız” diye bağıranlar, tek siyaseti bu olanların, bugün “burjuva siyasetinin restorasyon sürecinin parçası olunmamalı” demesi manasızdır. Sırf nicelikçi bir yerden mitinge katılımını kılıflandıran da (bkz. Nuray Sancar[4]) aynı nicelikçi yerden tek merkez olarak Kürd’ü işaret eden madalyonun iki yüzü gibidir, aynı siyaset anlayışının iki farklı tezahürüdür.
Özetle, Mahir’in tespitinin manasına atıfla, sol ve sağ oportünizm özde aynıdır. Kurtuluş, özelleşmiş, tarihsizleşmiş, halksızlaşmış, temelden ve mayadan mahrum kalmış, aklî, kalbî ve maddî birikimimizi ezilenlerin mücadele tarihine, tarihî mücadelesine, o ateşe atmaktadır.
Eren Balkır
30 Temmuz 2016
Dipnotlar
[1] Kemal Erdem, “Erdoğan’ın Darbe Tezgâhı ve Siyasal İktidarın Tam Fethi”, 19 Temmuz 2016, Sendika.org.
[2] “Manifesto Nedir?”, 20 Eylül 2016, Sözcü.
[3] Erdal Kara, “Faşizmin Ayak Sesleri”, 26 Temmuz 2016, Siyasi Haber.
[4] Nuray Sancar, “CHP Mitingine Katılmak”, 27 Temmuz 2016, Evrensel.

Çark

Bir kısım solun uzun süredir beklediği darbe, nihayet gerçekleşti. O da sol gibi, cüssesi iri ama sesi tiz bir şekilde cereyan etti.
İki klikten söz ediliyordu, herkes, bir biçimde, bu iki klikten birinin kuyruğuna yapıştı. Düzenin çarklarına ayar verilirken, sol da o düzeneğin bir parçası olma muradını açıktan ortaya koydu. AKP, Taksim Meydanı’na sol kitleleri ücretsiz taşıdı. Bir sembol olarak Taksim, ana çarklardan biri olan CHP’ye teslim edildi. Eskiden 1977 Taksim’inin, 1 Mayıs iradesinin arkasındaki örgütün her şeyi CHP’ye teslim etmesinde olduğu gibi, bugün de onca yıl Taksim için dökülen kan ve ter, CHP’nin malı kılındı. Sip’in TKP’si ulaşımın ücretsiz[1] oluşundan komünizm edebiyatı yapar hâle geldi. Birgün gazetesi ise eşit ücret verileceği haberini “Finlandiya ve İsviçre’ye komünizm geliyor” şeklinde sundu.[2] Herkes, nereye hizmet ettiğini gayet iyi biliyordu. CHP’nin Taksim manifestosunda ne ABD ne Fethullah ne de devlet içi gerilimler vardı.
Sonrasında, eskiden “Saray’a çıkmam” diyenler, koşa koşa gittiler, çağrılmayanlar “beni niye çağırmıyorsunuz?” diye serzenişte bulundular. “Saray gladyosu”, “AKP diktatörlüğü” gibi tespitler üzerine kurulan tüm siyaset çöktü. Bu lafları edenler, 15 Temmuz sonrası Tayyip’in aczinden, çaresizliğinden dem vurmaya başladılar, darbe haberini “enişte”den almasıyla dalga geçtiler. Bunca lafın ardında, Taksim’de o sarayın savunulması gerçeği gizlenmeye çalışıldı. Kışlık Saray’a yürüme hayalleri kuranlar, AKP’nin kucağına koştular. Devlet, bizzat böyle emrediyordu. Tutunulan yer, orasıydı. Gezi’deki tüm tutamakları kırıp atanlar, demek ki bunun için yapmışlardı onca işi. Zira çarklar dönmek zorundaydı.
Darbe girişiminin ilk saatlerinde CHP kitlesinde bir heyecan açığa çıktı. Bazı komutanlar darbe karşıtı açıklamalar yapınca, “bu darbeyi Tayyip tertiplemiş, her şey oyun” denmeye başlandı. Bu fısıltıya son verme görevi Kemal Okuyan’a düştü.[3] Komünist değil istihbaratçıya yakışır bir eda ile Tayyip’in uçakta Yunanistan’a iltica etmek istediğini söyledi. Yani bu iş bir kurgu değil, ciddi ciddi bir darbe girişimiydi. Çark-çekiç hemen çark etti ve darbeye “dur” diyen askerlerin yanına hizalandı.
Aylardır taşların yerinden oynadığı söyleniyordu zaten. HDP ve CHP uzantısı sol örgütler, bu yönde değerlendirmeler yapıyorlardı. Kimileri, Tayyip’in ABD tarafından istenmediğini söylüyor, onun bugünkü “milli kahraman” olarak takdimine tanıklık eden şölen ateşine odun taşıyorlardı. Askeri olmayanların siyaseti, giderek askerîleşmişti.
Bağzı “Marksistler” de yüksek siyaset koltuklarından, darbe girişiminin “27 Mayıs darbesi” olduğunu, ordunun kılıç attığını, herkesin darbe girişimini desteklemesi gerektiğini söyledi, desteklemeyenleri “hain ve liberal” ilân etti.[4] Sonra da utanmadan, Tayyip gibi “yanıldık” dediler. Eğer bu işin arkasında gerçekten Fethullah var ise ve yazdığı mektupta dile geldiği biçimiyle, Fethullah hep batının uşağı olagelmişse, bu “bağzı Marksizler" de batı uşağı idi. Onca aydınlanma ve modernizm eleştirisi, sığ bir kemalizme bağlanıverdi. Herkese ilkesiz siyaset önerenler, doksanlarda belirledikleri bir ilkeyi 15 Temmuz momentine dayattılar. Sokaktaki halkı aşağılamak, gene onlara düştü.
Oysa kemalizm gibi teşkil edilecek bir Marksizmin kimseye bir hayrı yoktu. ABD’nin adının geçmediği bir “muz cumhuriyeti” tabirini herhangi bir tatil kasabasındaki CHP’li ihtiyarların yüreğine sıcak şekilde kullanmak da karşılıksızdı. CHP kitlesine bu şekilde girebileceğini düşünenler, o sızmayı neden yapmak istediklerini sorgulamalılardı. Zira AKP ve CHP, iç içeydi ve toplamda mevcut devletin bileşeniydi. 15 Temmuz bunun tescil edildiği momentti, sadece kendi zihinleriyle konuşan, sadece kendi bireyliğini tanıyan, onun dışındaki her şeye kör bakanların anlamadığı buydu. O kör siyasetle aynı yatağa girenlerin şaşı kalması, şaşırması doğal bir sonuçtu.
Ergenekon döneminde “mecliste subay görmek isterim” diyerek ordunun siyasetle ilişkisine destek sunan Kemal Okuyan ise birden çark etti, etmeyenlerin başına çekiç savurdu. Son üç yıldır haber kaynakları, ideolojisi, teorisi Fuat Avni kadar olan bu örgütler, siyaseti çark etme becerisi olarak görüyorlardı anlaşılan. Bugünse “darbe girişimi ABD’ye ait, Tayyip’in üzerini çizdiler” diyorlar.[5] Neyi söylemesini istemişlerse onu söylüyorlar. İşçi Partisi ile aynı yere savruluyorlar. Tek fark, onun siyasetin kirine bulaşmamış bir solculuğun müdafisi olması. Yoksa hepsinin kitabında cin olmadan adam çarpmak yazılı.
AKP’nin örtük ve gizli müttefikleri ile CHP ve HDP’nin de rabıtası var. Milli konsensüs, bu rabıtanın eseri. Sol siyaseti Fuat Avniciliğe indirgeyenler, hiçbir şey olmamış gibi bu konsensüse duhul ettiler. AKP’ye devlet adına, devlet içre ve devlet için karşı çıktılar. Yoksul halkın, ezilenlerin zerre önemi yoktu.
Ali’siz Alevilik, tam da Alevilerin öfkelendiği bir momentte çıkartılmış bir kitapsa, bunların sınıfsız sınıfçılığı, halksız halkçılığı da aynı işlevi görüyor. Her şey, devlet ve onun bir başka biçimi olan demokrasi için nasılsa. Bu nedenle AKP’deki İslam’sız İslamcılığın yanına düşülmesinde bir gariplik yok. Köksüzleştirme, tarihsizleştirme, toplumsal zemini aşındırma, devletin kimi sol örgütler eliyle gerçekleştirdiği bir işlem.
AKP kitlesinin camileri, salayı, Kur’an’ı devreye sokuşunu anlamıyorlar. MİT ve Diyanet eliyle bu silâhın kullanılmasından bağımsız olarak, şu söylenebilir: Namaz vakti dışında savaş çağrısı olarak ezan okunması, çok eski bir gelenek. Sünni Müslümanlar camiye örgütlüler.
Peki onca “Alevi” diyenler, geride Aleviliğe dair ve içre, örgütlenecek ne bıraktılar? Alevileri korkutarak kendilerine örgütleyebileceklerini sananlar, Aleviliğe ne kadar örgütlendiler? Hangi örgütte politik tarihsel bir örgütlenmenin tezahürü olarak 12 hizmete ve ceme dair bir iz var?
Fatih Yaşlı gibilerin piyasaya sunulma sebebi burada. 1977 Taksim’inin arkasındaki irade, bu ülkenin kurucu iradesi ile Sovyetler dolayımıyla ilişki kuran bir yapıydı. Sol siyaset, o dönemde Sovyetler’den buraya doğru teşkil ediliyordu. Bugün sol siyaset, Sovyetler’le anlaşma imzalamış kemalizmden batıya doğru teşkil ediliyor.
Artık sovyetçilik ve türevleri, kemalizmle mayalanmışlar. Kuleli’ye, meclise, ticarethane olarak meslek odalarına ve sendikalara örgütlenen solun dıştaki dinamikleri örgütlemesi, onlara örgütlenmesi mümkün değil.
Dolayısıyla “Cumhuriyet 1923’te ‘dünya-tarihsel bir olay’ın, yani Ekim Devrimi’nin etkisinde kuruldu, Milli Mücadele’nin seyrini Sovyetler Birliği ile kurulan ilişki belirledi, kuruluşa sosyalizm damgasını vurdu” sözü, kötü ve cahilliğin ürünü olan bir ezberin ürünü.[6] Bu cümleleri yazanlar, Mustafa Kemal’in resmi TKP’si kadar solculuk oynamaya ahdetmiş kişiler. O partinin birinci ana maddesi, “parti dışında her türden komünist faaliyetin yasaklanması”nı öngörüyor. Fatih Yaşlı da bu yasağa uyuyor ve kemalizmin istediği kadar solculuk oynayacağını söylüyor. Gericiliği, AKP’yi bahane olarak kullanıyor.
Çünkü yazdığı gazetenin arkasındaki sol örgütün bir nevi tetikçiliğini yapan “Deli Gaffar” isimli zat, “Kuleli, bizim okulumuz. FETÖ'cüler tarafından ırzına geçildi ve şimdi öldürülüyor. Çok üzgünüm” diyor.[7] Sosyalistlik ve devrimcilik, bugün Kuleli’ye ağıtlar yakıyor.
Taksim’e çıkma onurunu yaşayan EMEP’in lideri, kendi TV’sinde devletin dağıldığını söylüyor ve bunu dert ediniyor, söz konusu gelişmeye üzülüyor. Diğer cenahtan Veysi Sarısözen[8] ise “Apo orada, anlaşın, bu dağınıklığı çözün, Rojava’yı ülkeye katın, yoksa daha çok darbe olur” diyor. AKP kanallarında “Kürtlere zulmeden bu darbecilermiş” laflarını perçinleyecek yazılara yer veriliyor.
Alper Taş, “bu darbeciler Kürtlerle savaşanlar” tespitinde bulunuyor. Alp Altınörs[9] ise darbecilerin Fethullahçılarla birlikte hareket ettiğini, Kürtlerle savaşı bunların yürüttüğünü söylüyor. Maalesef herkes her şeyi biliyor.
Fatih Yaşlı da resmi TKP’yi biliyor olmalı. Ama derdi “az gelişmiş kapitalizm”i ilerletmek olduğu için, o yoksul çocukları neden Müslümanların örgütlediğini anlayamıyor.[10] Ali Ağaoğlu’ndan alınan parayla ödenen maaşını sorgulamıyor.
Yazı yazdığı gazeteyi çıkartan örgüt de bir dönem anti-komünist olarak nitelendiriliyordu, çünkü komünizm “Sovyetler” demekti. Ama Sovyetler kalmayınca her örgüt o kanaldan beslenmeye çalıştı. Çark başağı öğüttüğü için bir grup devrimci, biraz da sınıfsal gerekçelerle, itiraz geliştirmişti. Başak öğütüldü, kimileri için ekmeğe dönüştü, çark ise yüksek siyasetin mecazı hâline geldi. Yüksek siyasetin tek dolayımı ise kemalizmdi. Müslüman hareketin kontrol altına alınması, dışarıdaki her türlü faaliyetin yasaklanması için nasıl ki AKP kurulmuşsa, bu milli mutabakat içindeki partiler de aynı amaçla kurulmuşlardı.
Fatih Yaşlı, “günümüzün şeriatı sosyalizmdir” sözünü bilir mi, bilmiyoruz. Onun anti-komünist cepheye kolayca fırlatıp attığı Nurettin Topçu’nun sözü bu. Onun muhayyilesinde darbe girişimi bir badire ve bu badireden kurtulmak için Sovyetler’le ilişki kurmuş kemalizmin serin sularına çekilmek tek çözüm. Köy Enstitüleri[11] övgüsünün üzerindeki yaldız kazındığında altta Sovyetler değil, Hitler Almanya’sı çıkar. Bugün cemaatlere yönelik saldırı, bu geleneğin uzantısı. Dolayısıyla Fatih Yaşlı’nın yoksul çocukları eğitmek için kurulan kimi solcu dershanelerin nasıl birer ticarethaneye dönüştüğünü, bu alana nasıl ihanet edildiğini sorgulaması gerek. Ensar haberleri ile o alanda devletin örgütlenmesine nasıl destek olduğunu görmesi gerek.
Yaşlı, hem “Türkiye hiç sosyal devlet olmadı” demekte hem de herkesi sosyal devletçi kemalizmin önünde diz çökmeye davet etmektedir. Bir tür solculuğun ve marksizmin, cılız, dağınık, güçsüzmüş gibi gösterilen kemalizmi ikame etmesi yönünde hesaplar yapanlar, boşa kürek çekmektedirler. Bu girişim, esasen çarkların dişlisi olma meselesinin örtbas edilmesi girişiminden başka bir şey değildir. Temelde ikame işlemi için Marksizmin kemalistleştirilmesi zorunludur. Kadrocular içimizdedir. Gizlenmek istenen budur.
Bugün Gezi’den kaçıp Haziran Hareketi’ni kuranlar, “nasıl ama, AKP’lileri Taksim’den kaçırttık, laiklik maddesini nasıl soktuk manifestoya” diye kendilerine gaz vermektedirler. Oysa AKP’liler, zaten CHP ile yürütülen pazarlık ve anlaşma süreci gereği çekilmişlerdir. Bu çekilme, Haziran girsin diyedir. Düşmanın istediğini yapıyorsan, asıl sende bir sorun vardır.
Saray’a koşa koşa gitmek isteyenlerde de benzer bir sorunun olduğu görülmelidir. Sırrı Süreyya tekrar sahneye çıktığına göre, müzakere süreci gene başlayacaktır, daha doğrusu, kaldığı yerden devam edecektir. Zaten Sarısözen de “alın Rojava’yı, verin Apo’yu” demektedir.
Halkevleri ise zaten fukara mahallelerdeki tokileşme gibi süreçlerde arabulucu ve komisyoncu olarak varolmayı devrimcilik zanneden bir yapıdır. Bu işlem, öğrencilik, meslek grupları ve sendikalarda da yinelenmektedir. Örgütün herkesin nabzına göre şerbet verdiği çağrısında[12] darbeye kerhen mani olan irade konuşmaktadır. O irade, AKP eliyle kitleyi bireye bölmekte, siyasetin bireyin hukukî ve meslekî varlığına kapanmasını istemektedir.
Halkevleri’nin ve benzerlerinin demokrasi cephesi çağrıları, devrimci kitlelere değil, özel bireylere yönelik bir çağrıdır. Özünde sadece AKP’ye odaklanmış tüm siyaset ve ideolojinin devlet içi dinamikleri örtbas etme amaçlı olduğu görülmelidir. Tayyip ve AKP, bazen kendi bazen de o devlet adına konuşmaktadır. Sola da eksik yanları tamamlamak düşmektedir. Sol buna tavdır, tava gelmiştir.
Onca yıl, özellikle Gezi’den beri seslenilen bireylerdeki mülk bilinci, bayrak ve memleket tasavvuru üzerinden eşitlenmiştir. Çarşaflı kadınla başı açık kadının yan yana geldiği resme ağlamak, bu eşitlenmenin yol açtığı bir duygudur.
AKP’li Hakan Arslanbenzer, “Her üç generalden biri hapiste. Durum o kadar vahim. Memleketimizde esir olacaktık” demektedir. Öz vatanında parya olanlar, kıpırdamadıkları için zincirlerin de farkında değildir. Darbe karşıtı eylemlere katılanlar, cılız da olsa “biz demokrasi için mücadele etmedik ki!” diyerek, bu yöndeki tespitleri eleştirmektedirler. Bu eleştiri bastırılmak zorundadır. AKP, biraz da 19 Ekim 1920’de kurulan resmi TKP üzerinden anlaşılmalıdır.
Bugün devlet yanında olan da devletle eşdüzlemde ama karşısında olan da aynı şeyi söylemektedir. Aslolan, altta rüşeym hâlinde varolan “ezilenlerin iktidarı” ölçüsüyle meselelere bakabilmektir. Bayrağımızın rengi, üzerindeki tarih, unutulmamalıdır.
Eren Balkır
27 Temmuz 2016
Dipnotlar
[1] Akif Akalın, “Liberal İdeolojinin Ücretsiz Ulaşımla İmtihanı”, 25 Temmuz 2016, Haber Sol.
[2] “Finlandiya ve İsviçre Komünizme Geçiyor,” 27 Aralık 2015, Birgün.
[3] “Erdoğan Bu Yapıda Kimseye Güvenemez”, 17 Temmuz 2016, Haber Sol.
[4] Metin Kayaoğlu, “Türkiye Bir Muz Cumhuriyetidir”, Teori ve Politika.
[5] Kemal Okuyan, “Bir Kez Daha Darbe”, 25 Temmuz 2016, Haber Sol.
[6] Fatih Yaşlı, “Cumhuriyet’in Trajedisinde Son Perde: 15 Temmuz”, 24 Temmuz 2016, Toplumsol.
[7] Gaffar Yakınca, Twitter.
[8] Veysi Sarısözen, “Bir Başkadır Benim Memleketim”, Özgür Gündem.
[9] Alp Altınörs, “Darbeler Sarmalından Çıkış”, Özgür Gündem.
[10] Fatih Yaşlı, “Anti-komünizmden 15 Temmuz’a”, 27 Temmuz 2016, Toplumsol.
[11] Tamer Çilingir, “Asimilasyoncu Köy Enstitüleri ve Sol Tutum”, Devrimci Karadeniz.
[12] “Ziyaret, Halkevleri.

Darbe, Devrim, Perspektif

Darbe, dünya ölçeğinde etkisini günden güne kaybeden mali-finans sermaye fraksiyonunun Türkiye’deki ayağının bir girişimidir. Bu fraksiyon, Türkiye’den evvel son sarsıntıyı bizzat anayurdu İngiltere’nin AB’den çıkmasıyla yaşadı. Küresel sermaye ya da “ulus-üstü” sermaye olarak tanımlayabileceğimiz mali-finans sermayesi yeniden yapılanan, güçlenen ulus devletlerin duvarına toslamaktadır. Ulus devletler; yerel/ulusal sermaye toprak bağımlı sermaye fraksiyonuyla tanımlıdır. Dünyanın ulus devletleri son 20 yıldır küresel sermayeyi etkisizleştirmeye, en ilkel formuna geri döndürmeye çalışmaktadır. Ve geldiğimiz noktada da bu yolda büyük aşama kaydetmektedirler. İki fraksiyon arasında yürüyen kavga yüzyıllar öncesine dayanmakta, belli tarihsel momentlerde de aralarında büyük hesaplaşmalar yaşanmaktadır.
***
Mali-finans sermayesinin kökeni Asur Ticaret Kolonileri Cağı’ndan Fenikelilere, oradan İtalyan site devletleri olarak tarif edilen Venediklilere, Cenevizlilere kadar uzanmaktadır. Tarihsel veriler, mali sermayenin, varlığını güvende hissettiği yerlerde yoğunlaştığını ve buralarda faaliyet içinde olduğunu göstermektedir. Ticari-mali sermaye sınıfının faaliyet yürüttüğü yerlerde hukuksal ve fiziksel güvenlik ihtiyacını devlet karşılamakta, devletin parasal ihtiyaçlarını da mali sermaye sınıfı sağlamaktadır. Devlet ve mali sermaye sınıfı arasında oluşan bu münasebet zamanla organik bir ilişkiye dönüşmüştür. Mali sermaye başlangıçta yalnızca ticaretle tanımlı bir sınıftır. Bu sınıfın işbirliği yaptığı kesimler ise toprak ve ülke bağımlı yerel güç oluşumlardır ve çoğunlukla ticaret yapmazlar. Kapitalizmin gelişme kaydettiği momentlerde bu iki sermaye fraksiyonu arasında büyük sürtüşme ve çatışmalar yaşanmıştır. Mali-finans sermayesi ile tanımlı ticaret burjuvazisi kapitalizm öncesi dönemler dâhil yerel kurumsal iktidarların ve güç odaklarının tahakkümünü sınırlamaya yönelik bir pratik sergilemiş, böylece özgür ticaret merkezlerinin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Ticaret sermayesinin ana sloganı “tüketim için üretim“, ulusal sermayelerin sloganı ise “üretim için üretimdir“. İlki kapitalizm öncesi ticaret burjuvazisinin karakteri iken ikincisi üretim sermayesinin temel özelliğidir. Bu iki anlayış arasında yüzeyde asla görülmeyen, ancak dipte, derinde cereyan eden bir mücadele yaşanmaktadır. Bu mücadele, belli tarihsel momentlerde büyük boğazlaşmalara ve dünya savaşlarına yol açmıştır.
***
Kapitalizm, genellikle yekvücut bir yapı olarak algılanmakta, temel işleyişinin, mekanizmalarının ve hükmetme biçiminin mutlak bir iç tutarlılığa sahip olduğu sanılmaktadır. Oysa kompleks bir yapı olarak kapitalist sistem zaman zaman birbiriyle entegre olabilen, zaman zaman da amansızca çatışan/çelişen eğilimlere ve fraksiyonlara sahiptir. Bu yanıyla kapitalist sistemin yekvücut, masif bir yapı olduğu algısı oldukça hatalıdır. Bu yöndeki bir önkabul yapının işleyiş mantığını ve mekaniğini anlamayı zorlaştırmakta, yapı ile ilgili net ve berrak bir resim ortaya koymayı ise imkânsız kılmaktadır. Bununla birlikte eksiltili bütün analizler ve tanımlamalar ona karşı mücadele ederken handikaplı bir pratiği koşullamaktadır.
***
Sermaye’nin farklı fraksiyonlarını kapitalizm başlığı altında bütünleyip ve sonuçta ortaya mutlak uyumlu tek bir düşman çıkarmak gayet kolaycı bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım Marksistlerin en büyük tarihsel yanlışıdır. Bu yanlışın tarihte neredeyse tek istisnası Lenin’dir. Marks ve Lenin arasında görülen belirgin farklardan biri kapitalistlerarası rekabet yahut sermaye blokları/fraksiyonları arasında gerçeklesen mücadeleye dair yaklaşımlarıdır. Marks ve Engels sermaye blokları arasında derinde seyreden gerilimin ve örtük mücadelenin farkındadır, ancak pratik politikada bu alanlara girmeyi önermez, bir anlamda seyircidirler. Oysa Lenin sermaye bloklarının bütün gerilimlerini, salınımlarını, oluşan fay hatlarını dikkatle izlemiş ve buralara yönelik devrimci politikalar üretmiştir. Bloklar arasında oluşan çatlaklara kama sokarak devrimi olanaklı kılmaya çalışmış ve nihayetinde başarılı da olmuştur. Özünde Marks’a yöneltilen determinizm eleştirisinin kaynağı da bu temele dayanmaktadır.
***
Adına “emperyalistlerarası paylaşım savaşları” dediğimiz olgu sermaye fraksiyonları arasındaki hesaplaşmanın bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Her iki hesaplaşmanın da temelde iki faili vardır, mali-finans sermayesinin Venedik’ten kovulduktan sonra kendisine yurt olarak seçtiği İngiltere ile ulus devlet’in yeryüzünde en güçlü olduğu ülke Almanya. Sovyetler Birliği bu iki fraksiyon arasında yaşanan kavganın ortasında doğmuştur. Lenin, tarihte Marks’tan bile daha keskin bir politik teorik-politik hamle ile sermaye fraksiyonları arasında yaşanan savaştan sosyalizmin inşasına zemin oluşturabilmiştir. Lenin’in düşman tarafından “Alman ajanı” olarak nitelenmesi mali-finans sermaye bloğunun temsilcisi İngiltere’yi sosyalizmin inşası için daha büyük düşman görmesi ve Almanya’ya dönemsel belli taktik-strateji gereği olumlu yaklaşmasıdır. Leninizm esasında her iki sermaye fraksiyonuna da amansızca düşmandır. Lenin, “sermaye ve üretimin uluslararası dikey örgütlenmesinde ultra-emperyalist bir dünya birliği kuramadan yani tek bir dünya tröstü oluşmadan (süper tekeller, emperyalizm, bir dünya birliğinde birleşmeden) önce yok olur, kapitalizm karşıtına dönüşür” demektedir. Lenin, bu ifadede özünde “küreselleşme” denilen mefhumun tek bir dünya devleti kurma projeksiyonun sınırını belirtmektedir ve bu sınırın da ancak yok edilerek aşılabileceğini söylemektedir.
***
Mali-finans sermayesi yapısal olarak ekonomik büyümeye bağımlıdır. Ekonomik büyümenin olmazsa olmazı ve tetikleyicisi/ lokomotifi durumundaki enerji kaynaklarını “azgelişmiş” ülkelere açmaya çalışmaktadır. Bu nedenle Çin, Hindistan gibi ülkeler mali-finans sermayesi tarafından sıcak para akışı pompalanarak büyütülmektedir. Ulus devletler ve toprak bağımlı sermayelerin bir ülkesi/vatanı vardır, bu yüzden kontrolsüz ekonomik büyümeyi dizginlemeye çalışmakta, dünyanın sınırlı kaynaklarını özellikle petrol, doğal gaz gibi enerji kaynaklarının az gelişmiş ülkelere naklini sınırlamak istemektedir. Afganistan, Irak işgalleri bir anlamda ekonomik büyümesi dizginlenemeyen Çin’in enerji kaynaklarına erişiminin engellenmesini, bir anlamda Çin’in kuşatılmasının bir aşamasını ifade etmektedir. Türkiye ise tarihsel olarak bir denge ülkesi durumundadır. Türkiye’nin jeopolitiği yüzlerce yıldır Küresel Sermaye ile Ulus Devletler arasında yürüyen kavganın en önemli savaş alanıdır. Osmanlı’nın yıkılışı, Türkiye’nin kuruluşu, darbeler ve benzeri süreçler bu kavganın toprağa kazınmış adıdır. Bu bağlamıyla 15 Temmuz esasında halihazırda yapılmış bir darbenin karşı darbe girişimi, mali-finans sermayesinin son çırpınışıdır. Yaşanan hadiseler bakıldığında devlet darbeyi önceden bilmekte, hazırlık yapmakta hatta darbecileri hamle yapması için teşvik etmektedir. Devlet en nihayetinde hadiseyi bir “keriz silkeleme” operasyonuna çevirmeyi başarmıştır. Dolayısıyla algılandığı şekliyle darbeyi yapmaya çalışan, destekleyen NATO/Pentagon değil, NATO’cu komuta kademesi vasıtasıyla bizzat engelleyen NATO ve Pentagon’dur. Ancak darbenin daha başlangıcında engellenmesi yapının diğer bileşenlerinin geri çekilmesine neden olmuş, ittifakı oluşturan diğer unsurların görülmesini engellemiştir. Bu harekatta başından sonuna devlet her şeyin farkında ve her şeye hazırlıklıdır. Yani genel sol’un anladığı biçimde olup biten her şey ne bir tiyatrodur ne de kurgudur. Yalnızca devletin öngördüğü ve başladıktan sonra gayet “başarılı” yönettiği bir girişimdir.
***
Gezi direnişi adı verilen hadiseye bu boyuttan bakma ihtiyacı bulunmaktadır. Gezi sürecinde yaşanan anomalilere, irrasyonel bazı olaylara bu perspektiften bakmak zaruridir. Bu yazının kapsamında detaylarına girmek mümkün değil ancak Gezi’yi ikiye ayırmak gerekiyor. Bunlardan birinin adı “Gezi Direnişi” diğeri “Haziran Direnişi“dir. Gezi hadisesinin bir bölümünde mali-finans sermayesinin önemli bir dahlinin bulunduğu görülmelidir. Zira yıllardır sol, küresel sermayenin bir aparatı olarak iş görmektedir. Solun her türden özgürlük, çok renklilik, çok seslilik, çok cinslilik, bireycilik vb. değerleri küresel sermayenin değerleriyle uyumludur. Kapalı pazarların açılması, paranın ve malların “özgürce” dolaşımı ve batı tipi “tüketim” alışkanlığının yerleşmesi için “katı” dini-milli toplumsal değerler liberal sol değerler enjekte edilerek seyreltilmektedir. Bu yanıyla solun büyük kısmı amelde Fethullahçı ve Sorosçudur.
***
Demokrasi mekaniği bütün kapitalist ülkelerde sermaye ve sermaye fraksiyonlarını gizlemek için işletilmektedir. Bu yolla çıplak sömürü düzeni perdelenir. Belli momentlerde, bu perdeleme faaliyetine ihtiyaç kalmadığı durumlarda ise askıya alınabilirdir. Yani adi demokrasi ve hangi türevi olursa olsun kolaylıkla faşizme ve iç savaşa dönüşebilir bir sahnenin adıdır. Örneğin kapitalizmin amiral gemileri olan Amerika ve Almanya’da demokrasi semboliktir. Yakın geçmişte küresel sermayenin anayurdu olarak adlandırabileceğimiz İngiltere’de kraliçe değil demokrasi semboliktir ya da daha doğru bir ifadeyle göstermeliktir. En nihayetinde bütün olup bitenler çok köklü bir derin devlet pratiği tarafından belirlenmektedir. Türkiye’de ise böyle bir derin devlet geleneği yoktur. Derin devlet yapılanmaları olarak görülenler ise batılı derin devlet mekanizmalarının birer aparatından ibarettir.
***
Somut durumda ise sol ya mikro alanlara kapanmakta ya da yüksek siyaset kompartımanında yol almaktadır. Bu bağlamda sol genel planda, mikro alanlarda mali-finans sermayesinin, yüksek siyaset kompartımanında ise ulus devlet mekanizmasının bir aparatı olarak iş görmektedir. İlkinde demokrasiye bağlanarak evrensellik, özgürlük, feminizm, çok renklilik, bireycilik vb. ideolojiler, ikincisin de ise devletçiliğe bağlanılarak ulusalcılık, faşizm vb. ideolojiler seslendirilmektedir. Her iki yönelimde de sol, attığı bütün adımlarda, sergilediği bütün pratiklerde sermaye fraksiyonlarından birinin adına nefes almakta, onlardan birinin canına can katmaktadır. Günümüzde yaşanan bütün gelişmelerde, alt-üst oluşlarda en büyük eksik Lenin’in perspektifine sahip devrimci politikadır. Zira Marksizm’i içinde bulunduğu cendereden çıkaracak olan bizzat Leninizm pratiğidir. Bu durum 1917 gerçeğinde böyle olmuş, küçük burjuvalaşan Marksizm, Lenin’in yürüttüğü teorik-politik hamlelerle devrimcileştirilmiş ve devamında Ekim Devrimi ortaya çıkarılmıştır.
İrfan Özgül