İnsan ve Mit

I
Günümüzde küresel krize dair yürütülen tüm fikrî incelemeler, hep bir ağızdan aynı sonuca ulaşmaktadırlar: Burjuva medeniyeti, mitten, imandan ve ümitten mahrum olmanın çilesini çekmektedir. Dile getirilen eksiklik, bu medeniyetin maruz kaldığı maddî iflasa ait bir ifadedir. Paradoksal biçimde rasyonalist tecrübe, insanlığı aklın geleceğe uzanacak bir yol sunamayacağına dair, tesellisi mümkün olmayan bir inanca sürüklemiştir. Rasyonalizm, sadece aklın itibarsızlaşmasına hizmet etmiştir. “Özgürlük fikrini öldüren demagoglardır” diyen Mussolini’ye karşılık, bizim rasyonalistlerin akılla ilgili fikri öldürdüklerini dile getirmemiz gerekmektedir. Akıl, burjuva medeniyetinin ruhundan eski mitlerden kalan her şeyi söküp atmıştır. Batılı insan, bir süre ölü tanrılarının sunağına Akıl ve Bilim’i yerleştirmiştir. Ama ne Akıl ne de Bilim bir mit olabilir. İkisinin insanda varolan ezel-ebede dönük ihtiyacı asla karşılayamaz. Akıl, itirazlarla karşılaşmış, insanlığa kendisinin yeterli olmadığını göstermiştir. En derindeki nefsi tatmin etme denilen o kıymetli fazilete bir tek mit sahiptir.
Akıl ve Bilim, eski dinlerin itibarını yok edip un ufak etmiştir. Hayatın anlamı ve değeriyle ilgili kitabında Eucken, bu çözülme sürecinin dayandığı mekanizmayı gayet yalın bir dille, doğru bir biçimde izah etmektedir.[1] Bilimin yarattığı şeyler, insanlığa bir güç hissi katmıştır. Önceden doğaüstünün karşısında ezilen insanlık, birden doğayı düzeltme ve kendine göre düzene sokma konusunda muazzam bir gücü hızla açığa çıkartmıştır. Bu hissiyat, eski metafiziğin köklerini insanlığın ruhundan söküp atmıştır.
Ama felsefenin tarif ettiği biçimiyle, insan metafizik bir hayvandır. O metafizik bir hayat anlayışına sahip değilse, üretken bir biçimde yaşayamaz. İnsanı tarihte hareket ettiren, mittir. Mit olmaksızın, insanlık tarihi bir tarih anlayışına sahip olamazdı. Tarih, yüce bir imanla, insanı aşan bir ümitle aydınlanmış, bu imana ve ümide sahip insanlarca yapılır, bunlara sahip olmayanlarsa, oynanan oyunda isimleri bilinmeyen kişilerin oluşturduğu koroya dâhildirler. Burjuva medeniyetinin krizi, onun mitsiz olduğu anlaşıldığı ânda daha da belirgin biçimde görülmeye başlanmıştır. Bir zamanlar pozitivist olduğu için gururla ortalıkta dolaşan, melankolik bir üslupla dinin ölümüne sürekli işaret eden Renan, bugün Avrupa medeniyetinin geleceği konusunda dut yemiş bülbüle dönmüştür. “Dindar insan bir gölgede yaşar” diyen Renan, devamında şu soruyu sorar: “Bizden sonra gelecek olan insanlar, hangi zemin üzerinde yaşayacaklar?”[2] Bu ümitsizlik yüklü soru, cevabını hâlen daha beklemektedir.
Burjuva medeniyeti şüphecilik bataklığına batmıştır. Savaş, özgürlük, demokrasi ve barış üzerine kurulu özgürlükçü devrim mitini yeniden canlandırmış gibi görünmektedir. Fakat kısa süre içerisinde burjuvazinin müttefikleri Versailles Konferansı’nda tüm bu unsurları kendi çıkarlarına ve kinine kurban etmişlerdir. Bu mitlerin ihya edilmesi, gene de Avrupa’da özgürlükçü devrimin gerçekleştirilmesine hizmet etmiştir. Orta Avrupa, Rusya ve Türkiye’de hâlen daha hüküm süren feodalizmin ve mutlakiyetçiliğin kalıntıları için ölüm fermanını imzalayan, o devrime müracaat etme arzusudur. Her şeyin ötesinde savaş, mitin değerli olduğunu canlı ve trajik sonuçlara yol açacak bir tarz dâhilinde bir kez daha ispatlamıştır. Zafere bir kez daha kapsamlı bir mitin imkânlarından faydalananlar ulaşmıştır.
II
Modern insanın acil ihtiyacı, mittir. Şüphecilikse bereketsiz ve meymenetsizdir, insanlığın bu bereketsizlikten memnun olması asla mümkün değildir. Savaş sonrasında bezmiş, kimi zaman güçsüz insanlarda gayet güçlü bir şekilde görülen inanma isteği, savaş öncesinde de epey yoğun ve hiçbir koşula bağlı olmadan taşınan bir istekti. Bu anlamda Henri Frank’in Sandığın Önünde Raks isimli şiiri, savaş öncesi dönemde edebiyatın içinde bulunduğu ruh hâlini en iyi yansıtan belge niteliğinde. Bu şiirde insanın yüzüne derin ve güçlü duygular çarpıveriyor. Şair, bizlere kendisindeki o derin, inanma isteğinden bahsediyor. Bir İsrailli olarak o, önce İsrail tanrısına olan imanıyla kendi ruhunu aydınlatmak istiyor. Ama bu çaba hiçbir sonuç vermiyor. İçinde yaşadığı dönemde ecdadının iman ettiği tanrının kelâmı kendisine tuhaf geliyor. Şair, o kelâmı zerre anlamıyor. Kendisinin oradaki mânâ karşısında sağır olduğunu söylüyor. Modern bir insan olarak Sina Çölü’nden gelen kelâm içinde hiçbir şey uyandırmıyor. Ölü bir dinin diriltilmesi asla mümkün değil zira. Üzerinde yirmi yüzyıldır birikmiş bir toprak var. İsrail, Tanrı’yı dünyaya teslim ettiği için öldü. Modern dünyanın sesi ise sadece akıl denilen, kurgusal ve her tarafı şüpheli bir mit öneriyor. Ama Henri Frank, bunu kabul etmiyor ve “aklın kâinatın ta kendisi olmadığını” söylüyor.
La raison sans Dieu c’est la chambre sans lampe. [Tanrı’sız dünya, lambasız oda gibidir.]
Şair, Tanrı arayışına devam ediyor. Ezele ve ebede dair susuzluğunu acilen gidermek istiyor. Ama bu hac yolculuğu başarısızlıkla sonuçlanıyor. Çünkü hacımız, bu yolculuğu gündelik hayatın vesveseleriyle gerçekleştirmek istiyor.
Ah! sache franchement saisir de tout moment—
la fuyante fumée et le sue éphémère.
[Ah biliyorum cesaretle yakalamaya çalıştığımız ân
Uçup giden bir damla ter, ömrü kısa bir avuç duman.]
En sonunda şair, hakikatin ümitsizce taşınan bir heves olduğunu düşünüyor. “Hakikat dediğin, insanın içinde”, diyor sonra.
Si l’Arche est vide oú tu pensais trouver la loi,
rien n’est réel que ta danse.
[Kanunun olduğunu sandığın sandık eğer boş ise
O raksından gayrı her şey yalandır.]
III
Felsefeciler, bize şairlerin dillendirdiği gerçekliğe benzer bir gerçeklik takdim ederler. Günümüz felsefesi, pozitivizmin kurduğu o vasat binayı yıkıp viran etti. Aklın o yalın sınırları üzerindeki toprağı temizleyip iyice belirginleştirdi. Mite ve eyleme dair teoriler geliştirdi. Bu teorilere göre, mutlak bir gerçeklik arayışı faydasızdı. Bugünün gerçekliği, yarının gerçekliği değil. Gerçeklik, sadece belirli bir süre geçerli. Göreceli bir gerçekliğe razı gelmek zorunlu.
Ama bu görecelikçi dil, sıradan insanların anlamadığı, sırrına vâkıf olamadığı bir şey. Sıradan insanlar, her meselenin ince taraflarını anlamıyorlar. İnsanlık, mutlak ve yüce olduğuna inanmadığı bir gerçekliğin peşinden gitmek istemiyor. İmanın, mitin ve aksiyonun üstün olduğunu dile dolamak yetmiyor. Bizim bir iman, mit ve aksiyon önermemiz gerekiyor. Bu çürüyüp giden düzenin ruhuna yeniden can verecek o miti nereden bulacağız?
Burjuva medeniyetinin fikrî ve manevî açıdan düzensiz olan yapısını asıl rahatsız eden soru işte bu. Bazı ruhlar, Ortaçağ’ı ve Katolik idealleri yeniden tesis etme çabası içerisinde. Başkaları ise Rönesans’ı ve klasik dönemin ideallerine geri dönülsün diye uğraşıyor. Teorisyenlerinin sözlerine bakılacak olursa, faşizm Ortaçağ’a ve Katolikliğe has bir zihniyetle yüklü. Bu insanlar, Reform karşıtı hareketin ruhunu kendilerinin temsil ettiklerini düşünüyorlar ama öte yandan aynı insanlar, alabildiğine liberal olan bir fikriyat üzerinden, Millet denilen fikri ete kemiğe kavuşturma iddiasındalar. Anlaşıldığı kadarıyla, teori taklitçilik üzerinden geliştirdiği bir safsatayı icat etmenin hazzını yaşamakla yetiniyor. Oysa mitleri diriltme teşebbüslerinin hepsi başarısız olmaya mahkûm. Her dönem kendince bir dünya anlayışına sahip olmak ister. Ölü bir miti diriltmeye çalışmaktan daha kısır bir uğraş yoktur. Europe isimli dergide çıkan makalesinde Jean R. Bloch, bu konuya dair gerçeği dile getiriyor. Yazar, Chartres Katedrali’nde bizden ırak olan Ortaçağ’a ait o iman dolu muhteşem sesi işittiğini söylüyor. Ama bir uyarıda bulunuyor ve o sesin bugünün meselelerine ne kadar yabancı olduğundan bahsediyor. “Aynı imanın aynı mucizeyi tekrarlayabileceğini düşünmek delilik. Etrafınıza bir bakın: mucizeler yaratma becerisini haiz, yeni, faal bir mistisizm, bir yerlerde fukaranın gönlünü ümitle dolduruyor, şehitleri diriltiyor, dünyayı iyilik ve fazilet vaatleriyle birlikte dönüştürüyor. Onu bulduğunuzda, isimlendirdiğinizde ve vazifelendirdiğinizde kesinlikle aynı insan kalamazsınız.”
Ortega y Gasset de imanını yitirmiş ruhtan dem vuruyor, Romain Rolland ise “imanlı ruh”tan. Hangisi doğru? Bence her iki ruh da mevcut. Ortega y Gasset’in “imanını yitirmiş ruh”u çürümüş burjuva medeniyetinin ruhudur. Romain Roland’ın “imanlı ruh”u ise yeni medeniyetin kurucusudur. Ortega y Gasset, sadece günbatımını, alacakaranlığı görmektedir. Romain Rolland’ın gördüğü ise, şafak, gündoğumudur. Burjuvazi ve proletaryanın varlığını sürdürdüğü bu dönemde ikisini esas olarak ayıran unsur, mittir. Burjuvazinin artık miti yoktur. O kuşkucudur, imansızdır ve nihilisttir. Yeni doğmuş olan liberal mit ise fazla yaşlıdır. Proletaryanın da bir miti vardır: toplumsal devrim. Proletarya, tutkulu ve eylemli bir imanla, işte bu mit üzerinden harekete geçer. Burjuvazi miti inkâr, proletarya tasdik eder. Burjuva aydınlar, yöntemin, teorinin ve devrimci tekniğin rasyonalist eleştirisiyle kendilerini eğlendirip dururlar. Oysa bu, büyük bir yanlış anlamadan başka bir şey değildir! Devrimcilerin gücü, onlardaki bilimden değil, imandan, tutkudan ve iradeden kaynaklanır. O tümüyle dinî, mistik ve ruhanî bir güçtür. Ondaki güç, mitin gücüdür. Gandi ile ilgili makalemde dile getirdiğim üzere, devrimci coşku, özünde dinî bir duygudur.[3] Dinî dürtüler gökten yere inmişlerdir. Onlar kutsal değil, tümüyle insanî ve toplumsaldır.
Sosyalizmin dinî, mistik, metafizik niteliği, bir süre dile getirilmiş olan bir meseledir. Yirminci yüzyıl Fransız düşüncesinin en önemli temsilcilerinden biri olan Georges Sorel, Şiddet Üzerine Düşünceler isimli çalışmasında, dinle devrimci sosyalizm arasında analoji kurmuş, bu ilişkide önemli olanın çıraklık süreci, hazırlık aşamaları, hatta bireyin yeniden inşa süreci olduğunu söylemiştir. Bu ifa edilmesi gereken çok büyük bir görevdir. Fakat Bergson’un bize öğrettiği biçimiyle, din zihinsel hayatımızı tümüyle işgal etmez. Devrimci mitler de dinle birlikte benzer genişlikte bir alana sahiptirler. Sorel’in Renan’a atıfla aktardığı tespit şu yöndedir: sosyalistlerin dine dayalı imanları, onların her türden hayal kırıklığına karşı direnç geliştirmelerini sağlar. Sonuç vermeyen her tecrübeden sonra sosyalistler faaliyetlerine yeniden başlarlar. Çözüm henüz bulunmamıştır ama bulunacaktır. Sosyalistler hiçbir çözümün bulunmadığı fikrine asla kapılmazlar, sahip oldukları kudret de bu yaklaşımlarının bir ürünüdür.[4]
Mitin ve imanın zaruri olduğunu bize öğreten aynı felsefe, genelde modern zamanlara ait imanı ve miti anlayamamaktadır. Marx’a atıfla, budur “Felsefenin Sefaleti”. Meslekten aydın olanlar, imana uzanan yolu bulamazlar ama kitleler bulurlar. Sonrasında bu büyük başarıdan neşet edecek fikirleri sistemleştirmek de işte o felsefecilere düşecektir. Her yanı tel tel dökülen, çürümüşlüğün diyarı Roma’da felsefeciler Hristiyanlığın dilini anlayabilmişler miydi? He yönüyle çöküşte olan burjuva çağının felsefesini daha iyi bir gelecek beklememektedir.
José Carlos Mariátegui
Mundial
Lima
16 Ocak 1925
Dipnotlar
[1] Rudolf Christoph Eucken (5 Ocak 1846–15 Eylül 1926) Alman felsefeci ve yazardır.
[2] Ernest Renan, Feuilles détachées faisant suite aux Souvenirs d’enfance et de jeunesse, 2. Baskı (Paris: Calmann Lévy, 1892), s. 17-18.
[3] José Carlos Mariátegui, “Gandhi”, La escena contemporánea içinde, 14. Baskı (Lima: Biblioteca Amauta, 1987), s. 193–99.
[4] Georges Sorel, Reflections on Violence (New York: Collier Books, 1950), s. 52.
Devamını oku ...

Kara Cuma

Kapitalizmin küreselleştirdiği “Black Friday” yani “Kara Cuma” kampanyası, dünyada yayılmaya başladıkça, Müslüman coğrafyanın bundan geri durmasını beklemek, mevcut zihinsel işgal dolayısı ile pek mümkün değil.
Türkiye ve diğer İslâm ülkelerinde kabul gören bu kampanya, başlı başına İslâm'ın sadece mübarek gördüğü bir gün olarak değil, bizzat anlayışına yapılmış bir hakaret ve girişimdir.
Tüketimin hangi ay, gün ve saatte olursa olsun çılgınlık olduğunu idrak etmemiz gerekir.
“İhtiyaç fazlasını paylaşan Müslümanların ihtiyacından fazlasını tüketir” duruma düşmesi içler acısı bir durumdur...
Kapitalizmin, bütün dünyada savaşlardan dolayı ölen insanlardan çok daha fazla insanı katlettiğini bilmeliyiz.
Yardım kampanyaları ve dernekleri ile insanın açlığını, yoksun ve yoksulluğunu gidermeye çalışmak yerine, kapitalizmin dayattığı bütün baskıları ortadan kaldıracak bir birlikteliğe ihtiyaç vardır.
Bu birlikteliği oluşturmak ve öncülüğünü yapmak, yeryüzünün en şerefli ve izzetli inancı, tarihi ve kültürüne sahip biz inananların görevidir.
Her günümüzü karartan bu çarkın dişlilerini elbette kıracağız.
Mehmet Harputluoğlu
Devamını oku ...

Küba’da Devrimci Teyakkuz

Kübalılar,
[…]
Harlem’in o mütevazı siyahları, bize hürmetle, misafirperverlikle ve nezaketle yaklaştılar. (Alkış ve Şarkılar)
[O sırada kalabalığın içinde bir bomba patlıyor –Ed.]
Ah gene şu küçük bomba; onun parasını kimlerin verdiğini herkes biliyor. Gene şu emperyalizmin bombalarından. Şu sözümü not edin: Yarın tüm gazeteler, “emperyalizmden söz ederken bomba patladı” diye yazacaklar. [Kalabalık dakikalarca alkışlıyor. Kitleyi sakinleştirmek için müzik çalınıyor –Ed.]
Ne kadar da çocuk bunlar böyle. Üzerinde “ABD yapımı” yazan 200 ilâ 500 kiloluk bombalar patlattıklarında, ellerine bir şey geçmeyecek. Napalm bombası da patlatsalar, tepemizde uçaklarını da uçursalar, hiçbir şey yapamayacaklar. Teslim olmak zorunda olan onlar. Sierra Maestra’yı alamadılar. Bu ufak tefek patlayıcıların arkasına saklanıp ilerleyebileceklerini mi sanıyorlar?
Eğer halk, bu kadar ufak bombalara direnmeye hazırsa, o halkı nasıl etkileyebilirler ki. Tepesine atom bombaları düşse bile halk direnişe hazırdır.
Emperyalistlerin attığı her bombanın parasıyla bizler 500 ev yapıyoruz. Bir yılda ürettikleri bombalarla biz üç kooperatif evi inşa ediyoruz. Her bombadan sonra Yankilere ait bir malikâneyi millileştiriyoruz. Emperyalistlerin her bir bombası karşılığında, yüz binlerce varillik petrolü rafine ediyoruz. Her bombaya karşılık insanımıza iş vereceğimiz bir fabrika kuruyoruz. Onların her bir bombasına karşılık bir kışlayı okula dönüştürüyoruz. Bombaya verilen parayla biz en az bin milisi silâhlandırıyoruz. (Alkışlar) Yoldaş Pani’nin güzel bir fikri var. Bu bombaya ithafen bir alay insanı emek sürecine sokalım. (Alkışlar)
Kolektif teyakkuz sistemi kuracağız, emperyalizmin etrafımızda nasıl dolaştıklarını göreceğiz. İyi temsil edilmeyen bir mahalle var mı, anlayacağız. Kolektif bir teyakkuz sistemi kuruyoruz, her blokta ne oluyor, kim ne yapıyor bileceğiz. Eğer bu emperyalizm uşakları, halkla uğraşmak zorunda olduğunu anlarlarsa, çok korkacaklardır. Her bir blokta devrimci teyakkuz komitesi kuracağız ki halk neler olup bittiğini anlasın.
Emperyalistler ve uşakları kımıldayamayacaklar bile. Halkla temas hâlindeler ve henüz halkın o muazzam devrimci gücünü bilmiyorlar. Bu nedenle milislerin örgütlenmesi noktasında yeni adımlar atılmak zorunda. Tüm Küba genelinde milis müfrezeleri oluşturulacak. Tek tek insanlar seçilecek ve onlara birer silâh teslim edilecek. Tüm milisler belirli bir yapıya kavuşturulacak, böylelikle mümkün olan en kısa sürede muharebe birliklerimiz kusursuz bir biçimde oluşturulup eğitilecek. Şurası çok açık: O vakit gelmeden önce, işleri iyice sıkı tutmaya çok da gerek yok. Endişelenmemizi gerektirecek bir durum yok. Bırakalım onlar endişelensin. Biz, sakinliğimizi koruyacak ve yürüyüşümüze devam edeceğiz. Bu, yolunu şaşırmayadan, emin adımlarla yapılacak bir yürüyüştür.
Bu yolculuğumuzda, bu önemli yolculukta bizi asıl etkileyen hususlardan biri de emperyalizmin devrimci halkımıza olan nefreti, onun bugün ulaştığı histeri ve demoralizasyon düzeyi. Siz de gördünüz. Onlar, hâlâ Kübalıları nasıl suçlarız diye düşünüp duruyorlar, çünkü aslında bu emperyalistlerin bize verebilecekleri tek bir cevapları bile yok.
Gelgelelim bizim de devrimin emrettiği mücadeleyi eksiksiz bir bilinçle kucaklamamız gerekiyor. Hepimizin bilmesi gerek: bu, çok, çok uzun ve çok zor bir mücadele. (Alkışlar) Devrimimizin dünyadaki en güçlü imparatorlukla karşı karşıya olduğunu anlamamız şart. Tüm sömürgeci ve emperyalist ülkeler içerisinde Yanki emperyalizmi, diplomatik nüfuz ve askerî kaynaklar bakımından en güçlü devlet. Bu emperyalizm, daha olgun, daha deneyimli olan İngiliz emperyalizmine de benzemiyor, ABD emperyalizmi kibirli, barbar bir emperyalizm, birçok lideri mağaralarda yaşayan ilk insanların bile gıpta edecekleri kadar barbar kişiler. Dişlerinden zehir akıyor bunların. Bu, en saldırgan, en savaşçı ve en aptal emperyalizm.
Cephe hattındayız, küçük bir ülke, elindeki az sayıda ekonomik kaynakla bu cephe hattında egemenliği, kaderi ve hakları için cenk ediyor. Ülkemizin günümüzün en acımasız imparatorluğu ile karşı karşıya olduğunu eksiksiz bilince çıkartmamız lazım. Ayrıca emperyalizmin devrime mani olana, onu yok edene dek durmayacağını anlamamız gerekiyor. Emperyalizmin isyan eden kölelerden nefret eden köle sahipleri gibi, bizden nefret ettiği gerçeğini aklımızdan hiç çıkartmamalıyız. Biz de isyan etmiş kölelerdeki o öfke ve şiddetle savunacağız kendimizi.
Köle sahibinin isyan etmiş köleye yönelik nefretinden daha ağır ve sert bir şey yoktur. Bir de buna sadece burada değil, tüm dünyada çıkarlarının tehlikeye girmiş olmasını eklemek gerekir. Davamızı Birleşmiş Milletler gündemine taşıdık. Esasen bu dava Latin Amerika’nın, Afrika’nın, Ortadoğu’nun, Asya’nın, tüm azgelişmiş ülkelerin davasıdır. O, dünyanın geri kalan kısmına tatbik edilebilecek bir davadır. Azgelişmiş dünya da tekeller tarafından sömürülmektedir. Onlara tekellerin mülklerinin tazminat bile ödemeden millileştirilmesi gerektiğini söyledik. Diğer ülkelere “bizim yaptığımızı yapın, saldırıların kurbanı olmaya devam etmeyin” dedik.
[…]
Fidel Castro
[Castro’nun Guantanamo Konusunda ABD’yi Uyardığı Konuşma, 29 Eylül 1960]
Devamını oku ...

Deniz Feneri

Solun elli yılı, devletin teknesinde karılmış bir kitleyi devrime, olmadı sosyalizme, o da olmalı sosyal liberalizme ikna etmekle geçti. Bu tekneyle ilişkinin kendisi hiç mi hiç sorgulanmadı. İkna siyaseti, bireylere vurgu yapmak, kolektif dinamiklere kör bakmak ve onları köreltmek zorundaydı. Kaçınılmaz akıbet, bu körelmeyle alakalı.
Dolayısıyla Boşnaklara ve kadına küfreden Rasim Ozan’ı, onun aynı küfürleri Denizlere ettiği bir dönemde, kendi sosyalist gençlik kampına çağıranları, o teknenin dışında görmemek gerek. Karma işlemi, biraz içeriden biraz da dışarıdan işliyor çünkü. Rasim’de bulunan hikmet, bu gerçekle bağlantılı.
Melih Pekdemir, “AKP, Atatürkçülüğü uhdesine alırken, Atatürkçüleri argümansız-talepsiz kılmak derdinde” derken, bu işi resmi TKP kurup kendi dışındaki komünizm faaliyetlerini yasaklayan siyasetten öğreniyor olmalı. Kendilerindeki halkçılık da bundan başka bir şey değil. “Halkçılık, oklardan birisi, onu da biz yapıyoruz, başkasına gerek yok” diyenler, o yasağa uygun siyasete “solculuk” diyorlar.
Oysa 1971 yılında Kurtuluş Yayınları’ndan çıkan Türkiye’de Devrimci Mücadele ve Dev-Genç” isimli belgede şu tespite yer veriliyordu: “Görünüşte sol, özünde sağ pasifist politika, faşistlerin üniversite çevrelerinde örgütlenmelerine kolaylık sağladı. Tabiî bu lafta keskin palavracı pasifist küçük burjuva sosyalistleri, paçaları sıkışınca büyük bir gönül rahatlığıyla, ‘gerçek Atatürkçü gençlik biziz’ demekten de geri kalmıyorlardı.”
Rasim Ozan’dan “1968 gençlik hareketi”ni öğrenenlerin bugüne devrettikleri miras, o tekneyle rabıtasını hiç kopartmadı. Başka bir yerde nefes alamayacağını düşündü, hep zaten alınan nefeslerle yol almaya çalıştı. O yüzden “işçi-emekçi” gazetelerinde “ne sınıf savaşı, sevişin, sevişmekten daha devrimci bir şey mi var!” diyorlar. Kapitalizmin üreme dışı cinselliği mutluluk hapı niyetine sattığı bir gerçeklikte konuşuyorlar. “Papaza kızıp oruç bozuyorlar”; “AKP feodalizmi”ne bakıp kapitalizme bağlanıyorlar.
Buradan evlerinde oturan laikleri sokağa dökebileceklerini düşünüyorlar, tek strateji, tek program bu. Laikliğin o teknenin ana harç malzemelerinden olduğunu onlar da biliyor. “Sınıfsız, imtiyazsız kitle” bölünmeden, kılına zarar gelmeden, hop diye, sosyalizme geçme hayalleri kuruyorlar. Bunu da burjuvaziden ödünç aldıkları celep sopasıyla yapacaklarını düşünüyorlar. Devlet, bunların ortalığa saldığı korkuyla büyüyor, teknenin içindekiler o sopayla karılıyor. Burjuvazi, bunların siyaseti karşısında ellerini ovuşturuyor.
“Şimdi de anti-emperyalizmi sizden öğrenecek değiliz” diyorlar. Mizahî bir dille parlamak niyetindeler. Ama bir yandan da AKP’ye bir tür anti-emperyalizm atfetmiş oluyorlar. Halkla, mücadele içerisinde oluşmuş kitleyle bir muhabbetleri kalmadığından, anti-emperyalizmi o kitlenin mizanına vurma gereği bile duymuyorlar. Sadece “anti-emperyalizm” diyerek, tekne sahiplerine hoş görünmeye, yaranmaya çalışıyorlar. Çocuklarını yurtdışında okutmak için yetiştirenler, buranın halkına küfretmeyi, onu alaya almayı “anti-emperyalizm” sosuna batırıyor.
Anti-emperyalizm, köy yollarına, Filistin yoluna, Zap suyuna, kampüs yoluna çıkan bir pratikti ve ol sebeple Deniz olundu. O Deniz’e küfredenlerden solculuk öğrenenlerin, bugün Michael Jackson şarkısını Kürtçe okuyanları alkışlamayı siyaset zannetmesi zaten kaçınılmaz. “Kürt”, batılı bir imkân, uygar bir kapı, tatlı bir şeker, omza atılmış bir şal olmasa yüzüne bile bakmazlar. Kütahyalı’da ne buldularsa, onda da aynı şeyi buluyorlardır, başka yolu yok.
Deniz’se kirli, onsuz olamayan dava ağır yük. Elli yılın mirası bu. Şahısların akılsızlıkları, beceriksizlikleri ile alakalı değil. Sınıf mücadelesi, en genel anlamda davanın gerçek sahiplerini öne çıkarmadı diye böyle. Hep birileri gelip, onu uhdesine almış, kimseyi yaklaştırmamış, davanın alev topu gibi tarihi-toplumu yarıp geçmesine izin vermemiş. Bu yüzden o sınıf mücadelesi, dava sahiplerini öne çıkartacak korkusuyla, yükseltilmemiş. Kendinden menkul bir anti-emperyalizm, o davaya can vermeyen yoksullar, ezilenler olmadıkça, çocukları oyalayan, havada asılı bir ışıldak.
Deniz feneri ise başka bir yerde aranmalı. Tekneyi içeriden ve dışarıdan karıştıranları kerteriz almamalı. Ahmet Kaya’nın dediği gibi, “halk denizinde dalga olunmalı.”
Yusuf Karagöz
Devamını oku ...

Seyit Rıza

Gericilik, İlericilik, Bilim ve Rafine Solculuk
Erdal Kara bir yazısında[1] Althusser'e atıf yaparak, dünyamıza bir pencere daha açar; “Pozitif bilim 'tek katlı', toplumbilim 'çift katlı', sanat 'çok katlı'dır.” Peki ne demektir bu, böyle bir pencere bize neyi sağlar? Cevabını hemen yazmayayım, “yazının içinde” diyerek devam edeyim...
Kimilerine göre, ismi bile çok şey anlatır, daha fazla söze gerek kalmaz; Seyit ve Rıza...
Seyit, 12 İmamların ve Ehl-i Beyt'in soyundan olan demektir. İmam Ali Rıza da 12 İmamların sekizincisidir ve Abbasi Halifesi El-Me'mûn (Selefine, Halefine bin lanet) tarafından katledilmiştir.
[…]
Seyit Rıza, kimilerine göre ise “gerici bir şeyh”, bir “köy ağası” ve “İngiliz emperyalizminin uşağı”... Bu iddiaları sondan başlayarak kısaca açalım.
Seyit Rıza'nın İngiliz emperyalizminin uşağı olduğu görüşünün tek dayanağı, İngiliz makamlarına yazdığı ve yardım istediği iddia edilen bir mektuptur. İmam Ali Rıza'nın katili Abbasilerin tarihsel devamcısı olan Osmanlı, sayısız Alevi katliamının uygulayıcısı idi. Giremediği, kesemediği, ezemediği tek yer ise Dersim'di. Dersim halkı ve önderleri Osmanlı'ya vergi vermez, asker göndermez, Osmanlı askerini kendi toprağına sokmazlardı. Halifeliği kaldıran genç cumhuriyet, Dersimlileri heyecanlandırmış olsa da bu heyecan fazla uzun sürmedi. Her ne kadar Dersim halkının ve önderlerinin başlarda Cumhuriyet yönetimiyle ilişkileri Osmanlı dönemine göre çok daha iyi olsa da tek dil, tek din, tek ulus peşindeki İttihatçı artığı iktidar, Dersim'i boğmanın planlarını yapmaktaydı. Tahrikler, cinayetler, uçaklardan atılan bombalar, aşiretler arasına sokulan nifaklar yeni bir direniş yarattı. Ve direniş, tek ulusçu yeni orduya da yenilgiyi tattırdı. Bunun üzerine hükümet, Seyit Rıza'ya barış çağrısı yaptı ve görüşme teklif etti. Seyit Rıza, arkadaşları ile birlikte Erzincan Valiliği'nde yapılacak görüşmeye giderken tuzağa düşürüldü ve yakalanıp idam edildi. (Seyit'in nasıl tuzağa düşürüldüğü, kendisinin yaşının nasıl küçültülüp, oğlunun büyültülerek idam edildikleri, af dilerse idamdan kurtulacağı teklifini nasıl reddettiği ve kendi sehpasını nasıl tekmelediği gibi ayrıntılar, dönemin İçişleri Bakanı İ. Sabri Çağlayangil ve birçok bürokratın anılarından okunabilir.)
Haddimizi aşmadan, ayrıntısını açıklamayı sınıf gömleği gitmiş tarihçilere bırakarak, şunu söyleyelim; Seyit Rıza, barış görüşmesi hilesi ile tuzağa düşürülmeden önce yenilgi hâlinde değildi, bu nedenle İngilizlerden yardım istemesi için özel bir sebep yoktu. Kaldı ki asimilasyoncu ve soykırımcı bir saldırganlığa karşı direniş örgütleyen bir halkın uluslararası birtakım güçler ile bağlantılar kurması, o hareketi doğrudan uşak yapmazdı. Ayrıca söz konusu mektubun Seyit Rıza tarafından yazıldığı ya da yazdırıldığı iddiası son derece tartışmalıydı ki, aksi yönde de iddialar ve deliller mevcut. Bu bahiste, yüzlerce yıllık katliam ve saldırıların hedefi olmuş bir halkın ve inancın çeşitli şekil ve girişimlerle kendini korumak istemesi, ittifaklar araması da son derece meşrudur.
Şeyhlik ve gericilik meselesine gelince; bir dindarın namaz kılması, istavroz çıkarması, duvarda ağlaması veyahut ineğe tapması değildir gericilik. İdeolojimiz, üretip de ürettiğine sahip olamayanlar ile üretmeyip üretenlerin ürünlerine el koyanlar arasındaki kavgada nerede durduğumuzu; Ebu Zer'den Tomas Münzer'e, Seyduna'dan Camilio Torres'e ve Şeyh'in yolundan giden Aydın’ın Türk köylüleri, Sakızlı Rum gemiciler, Yahudi esnaflarından dünyanın dört bir yanında;
“Hep bir ağızdan türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi işleyip hep beraber,
hep beraber sürebilmek toprağı,
ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
yârin yanağından gayrı her şeyde
her yerde
hep beraber!
diyebilmek” için dövüşenlerin cellâdı mı, yoldaşı mı olacağımızı belirler.
Kültürümüz ise dili, dini, rengi, inancı ve ibadetiyle dövüşenlerin dünyasına omuz veren herkesin katkısıyla, etkisiyle oluşur. Aksinin kabulü, Bedrettin'i gerici bir şeyh, Engels'i düşman bir burjuva yapar. Sakın “sınıf intiharı” gibi beylik laflar etmeyin; ne Bedrettin şeyhliğini reddetti, ne de Engels babasından kalan fabrikaların hisselerini işçilere dağıttı...
[…]
İnanç ve ibadet sahibi insanların sırf bu yönleri itibariyle gerici olarak kodlanması, Avrupa aydınlanmacılığının ve burjuva gericiliğinin işçi sınıfı mücadelesini bölmek için geliştirdiği silâhlardan biriydi. Çağdaşlık–medeniyet adı altında toplumu inancı nedeniyle aşağılayan ve bölen bu siyasal gericiliğe yüz yıl önce M. Akif Ersoy gereken cevabı vermişti:
“Medeniyet denilen maskara mahlûku görün:
Tükürün maskeli vicdânına asrın, tükürün!”
Dönelim Erdal Kara'ya:
“Althusser haklı. Pozitif bilim ‘tek katlı’, toplumbilim ‘çift katlı’, sanat ‘çok katlı’dır. Rengi, dili, dini, cinsiyeti, sınıfı ne olursa olsun, laboratuvara girdiğinde herkes için su 100 santigrat derecede kaynar. Bu nedenle pozitif bilim ‘tek katlı’. Tarih bir toplumbilim laboratuvarıysa eğer, giydiğiniz gömlek, laboratuvardan elde edeceğiniz sonuçları da belirler. Ezilenlerin, sömürülenlerin gömleğini giyen ile ezenlerin, sömürenlerin gömleğini giyen, bu laboratuvardan aynı sonuçları elde etmez/edemez. Bunun için iki tür tarih, iki tür felsefe var diyordu Althusser. Ezenlerin, sömürenlerin tarihi ve felsefesi. Ezilenlerin, sömürülenlerin tarihi ve felsefesi.”
Eğer amaç, son üç yüz yılın kavramları ile etiketler oluşturmak ise tarihin sınıflar savaşında komünist bir işçi olmayan köleler, plebler, köylüler; dervişler ve azizler... hepsi geridedir ve gericidirler. Amacın buysa, sakın kimseye dokunma ve tertemiz, rafine bir solcu olarak küçük dünyandaki mutluluğun keyfine bak.
Yok şayet ezilenlerin gömleğini giyip dövüşenlerle aynı dona girmekse derdin, şeyh veya seyit, aziz veya derviş, köle veya pleb, “geri”de kalmış tüm sınıf yoldaşlarınla bugünkü yol arkadaşların arasındaki bağlantıyı gör ve onlara sarıl.
Tüm bunların hiçbiriyle ilgilenmiyorsan eğer, Halis Polat'ın dediği gibi, “bazı yaralar zamanla iyileşmez” hiç değilse deşme, bırak kabuk bağlasın, başka ihsan istemez...
[…]
600 yıl arayla Serez Çarşısı’nda ve Buğday Meydanı’nda her ikisi de aynı kaderi paylaşan sınıf yoldaşlarımız “Şeyh”e ve “Seyit”e saygıyla...
Gökmen Yeşil
Dipnot
[1] Erdal Kara, “Kürt Sorunu ve Bir Sanatçı Olarak Tarık Akan”, 18.09.2016, Siyasi Haber.
Devamını oku ...

Hariri’nin İstifası: LKP ile Mülâkat

Hariri’nin İstifası: LKP ile Mülâkat
Her mahallede, her sokakta Lübnan başbakanı Saad Hariri’nin resimleri asılı. Resmin üzerinde ise Arapça “hepimiz seninleyiz” yazılı.
Geçen hafta Hariri’nin Suudi Arabistan eliyle gerçekleşen, şoke edici istifası ile İran ve Hizbullah karşıtı sözlü saldırılar ülke içerisinde gerilime yol açtı ve İsrail’e saldırı için bir bahane sundu. Bu hafta tüm Lübnan, ülkenin egemenliğini savunmak adına birleşti, herkes, Hariri’yi yabancı bir gücün elindeki bir tutsak olarak görüyor ve onun Suudi Arabistan’dan dönmesini istiyor.
Ne Değişti, Neden Değişti?
Bağımsız araştırmacı ve Lübnan Komünist Partisi üyesi Jana Nakhal ile 16 Kasım günü bu gelişmeler üzerinden bir araya geldik.
“Hariri 4 Kasım günü Lübnan başbakanı olarak gittiği Suudi Arabistan’dan istifa edince herkes şoke oldu. İsrail’in bomba atması, suikastlar, her şey mümkün hâle geldi. Bugün herkes, Lübnan’ın uluslararası güçlerin çatışacağı bir merkez hâline gelmesinden endişeli.”
Lübnan’daki zaten yönetilmesi güç olan politik sistemin istikrarsızlaşması gayet kolay. 1925’te Fransız sömürgecilerin kurduğu sistem, hükümet görevlerini ve meclis içi dağılımı tayin ediyor, esas olarak da farklı dini gruplara dayanıyor. Hariri Sünnileri, Aoun Hizbullah’la müttefik olan Hristiyanları temsil ediyor.
Ancak Nasrallah ve Aoun, Hariri’ye her daim muhalif olmalarına karşın, onu Suudilere karşı destekledi, Lübnan’ın egemenliğini savundu ve Hariri’nin serbest bırakılmasını talep etti. Aoun, başbakan Lübnan’a dönüp açıklama yapmadıkça, onun istifasını kabul etmeyeceğini söyledi. Aoun ve Nasrallah, ilkeli bir milli birlik talep etti, bunun üzerine halk çağrıya uyup yürüyüşler düzenledi.
Nakhal’a göre, “tek çözüm gerilimin sonlandırılması. Herkes bu sayede rahatlayacaktır. Her konuda Hizbullah’ı suçlamaya hazır olan Hariri’nin Gelecek Hareketi çatışma içerisine girse bile, ülke içerisinde herhangi bir çatışmaya tanık olunmayacak. Krizi Suudiler yarattı ve onu Riyad kaynaklı bir diplomasi sorununa dönüştürdü.”
Ülkedeki Birlik İsrail’i Saldırmaktan Vazgeçiriyor
Nakhal’a göre, “ülkedeki birlik İsrail’i saldırmaktan vazgeçiriyor. Zira gruplar arasındaki kavgaları İsrail, her daim saldırı için bir bahane olarak kullanmıştı. Örneğin 2006’da İsrail işgaline karşı tüm ülke, Hizbullah ve diğer direniş örgütleri etrafında birleşti. 2006’da İsrail’in ancak içeriden yenilebileceğini anladık.”
Nakhal, devamında “bugün saldırı yaşanmayacağını, İsrail’in kendi ajandasına uygun olarak saldırmak istediğini” söylüyor.
Ama hâlâ bazı tehlikeler varlığını koruyor. Örneğin Suudi Arabistan’ın Lübnan’a ekonomik abluka veya ekonomik boykot tatbik etmesi mümkün. Bu da Suudi Arabistan’da çalışan ve her yıl ortalama 4,5 milyar doları ülkeye gönderen 350.000 Lübnanlının canını acıtacak bir gelişme.
Suudiler Lübnan’ın Egemenliğine Saldırıyor
Suudiler, Lübnan’ın içişlerine neden bu kadar pervasızca ve açıktan müdahale edip onu İran’la karşı karşıya gelmek için bu küçük ülkeyi bir savaş sahası hâline getirdiler?
Washington’ın petrol zengini Ortadoğu’daki en önemli müşterilerinden biri olan Suudi Arabistan, Lübnan’ı egemen bir devlet değil, kendi çıkarlarının bir uzantısı olarak görüyor. Riyad, uzun zamandır hem Suudi hem Lübnan vatandaşı olan, Suudi Arabistan’da iş yapan Hariri’yi Lübnan’daki “adamı” olarak görüyor. Suudiler, Hariri geçen yıl Aoun ve Hizbullah’la koalisyon hükümeti kurduğunda çok kızdı, oysa 13 yıl içerisinde ulusal bütçe oluşturma ve ülkeye istikrar getirme imkânı bulan ilk hükümet bu hükümetti.
Lübnan ve İran arasında ilişkilerin ısındığına ve politik bir anlaşmanın tesis edildiğine dair son dönemde yaşanan gelişmeler Riyad’ı öfkelendirmeye yetti. Bunun üzerine Riyad, Hariri’yi ayağına çağırıp ondan istifa etmesini istedi.
23 Ağustos günü Hariri, İranlı yetkililere, Lübnan’ın karşı karşıya olduğu iki ana tehdidin, Suudilerin tespit ettiği gibi, Hizbullah ve İran değil, “İsrail ve terörizm” olduğunu söyledi.
3 Kasım günü Hariri, sonrasında Lübnan-İran ilişkilerinin “gayet iyi” olduğunu söyleyecek olan İranlı üst düzey danışman Ali Ekber Velayeti ile bir araya geldi.
Ertesi günse Velayeti ile Aoun buluştu. Tehran Times’a göre “Aoun, İran’ı bölgede istikrarı ve güvenliği tesis etme noktasında oynadığı rolü övgüyle andı ve iki ülke arasındaki bağların güçlendirilmesine çok büyük bir önem verdiğini söyledi.”
Nakhal’ın ifadesine göre, Hariri’nin İran kaynaklı terörizm tehdidine vurgu yapan eski lafları yinelediği istifa konuşması, son dönemdeki açıklamalarla çelişmekteydi. Bir gün önce İranlılarla bir araya gelen Hariri, ertesi gün İran’ın Lübnan’daki elini kesmekten söz ediyordu.
Suudiler, kendi hâkimiyet kurma girişimlerine karşı mücadele eden Yemenlilere (Husilere) yönelik Hizbullah desteğine şiddetle karşı çıkıyorlar. Suudi bombaları ve Amerikan silâhları yüzünden her gün yüzlerce insan ölüyor, bu ölümlere bir de açlık ve hastalık kaynaklı ölümler ekleniyor. Nakhal’a göre, Hizbullah’ın Yemen’e yardımı, Che Guevara ve Küba’nın ülke dışında kurtuluş mücadelelerine verdiği enternasyonalist desteğe benziyor.
Nakhal’ın da aktardığı biçimiyle, Hariri, 12 Kasım tarihli mülâkatında dilini değiştirdi. Lübnan’daki muhaliflerine karşı daha uzlaşmacı bir dile başvuran Hariri, Hizbullah’ın Yemen’e yaptığı yardımın “ana sorun” olduğunu söyledi. Burada Suudi çizgisinin revize edilmesi söz konusu. Mülâkatı Suudi Arabistan’da yapan, Hariri’nin partisine ait olan Gelecek TV. Hariri, mülâkatta tutsak olmadığını iddia etti ama bu iddia öylesine mantıksızdı ki Lübnan televizyonu mülâkat yayınını kesti.
Kısa süre önce Hariri, bağımsızlık günü olan 22 Kasım’da ülkeye döneceğini söyledi.
Hizbullah ve LKP’nin Direnişteki Rolü
ABD, “terörist” olarak gördüğü Hizbullah’a karşı kampanya yürütüyor. Nakhal ise “Hizbullah’ın Lübnan toplumunun ve politik sahnenin bir parçası olduğunu, ne vakit Lübnan’a saldırı düzenlense, onun direnişteki yerini aldığını” söylüyor.
Silâhlı birliklere sahip olan LKP de aynı direnişin parçası. Parti, 1975-90 arası dönemde yaşanan Lübnan İç Savaşı’nda Filistin halkını korumak için mücadele etti. Üyeleri, 2000’de 18 yıldır işgal altında bulunan Güney Lübnan’ı kurtarmak ve 2006’da İsrail işgaline son vermek için Hizbullah milisleriyle birlikte savaştı.
Son dönemde LKP, Suriye sınırında 120 kilometre uzunluğundaki Lübnan toprağını El-Kaide ve Nusra’dan kurtarmak için Lübnan Ordusu ve Hizbullah’la birlikte savaşın içerisinde yer aldı. Birleşik Lübnan güçleri, Mayıs’ta başarı kazanarak, bu toprakları dört yıllık işgal ardından, Hristiyan ve Sünni köylülere geri verdi.
Nakhal’a göre, bugün Lübnan başka önemli meselelerle karşı karşıya.
Tespitine göre, Suriye’deki savaş çiftçilerin ve Suriye’de ürünlerini satan, bu amaçla uzun zamandır Lübnan-Suriye sınırını geçip duran Bedevilerin hayatlarını ve ekonomisini mahvetti. Bu sınır savaş yüzünden uzun zamandır kapalı.
Lübnan’daki Suriyeli Mülteciler
Buna ek olarak, 4-5 milyonluk nüfusa sahip olan Lübnan’da bir milyonu aşkın Suriyeli mülteci var. “Ana sorun, Lübnan hükümetinin onlara hiç el atmaması ve bu insanların destek verme ve iltica hakkı bahşetme zorunluluğuna bağlı olarak mülteci statüsüne kavuşturulmamaları.” Bugün Suriyeli mülteciler, “geçici yerleştirilmiş bireyler” olarak kategorize ediliyorlar.
Suriyeli mültecilere yönelik yardımı sadece BM kurumları sağlıyor ve bu yardımlar, bağımlılık ilişkisini perçinleyecek bir şekilde dağıtılıyor. Lübnan’daki birçok Suriyeli çocuk okula gitmiyor, okuma-yazma bilmiyor.
Nakhal’ın tespitiyle, her sorun mülteci kaynaklıymış gibi değerlendiriliyor. Bu görüş, sınıf meselesinden bağımsız değil. Kimse zengin Suriyelilere öfkeli olduğunu söylemiyor. Tüm bunlar, Lübnan’daki mezhepçi politik sistemle ilişkili. Bu sistem sınıfsal ilişkileri maskeliyor. Örneğin “kentteki ve köydeki yoksullar çoğunlukla Şii.”
Mezhepçi Politik Sistemin Sürdürülmesi Mümkün Değil
LKP, insanları esas olarak dini topluluklara göre tarif etmeyi öne alan mezhepçi tarzı uygulayan bir yapı değil. Partinin üyeleri ve liderleri arasında ülkedeki tüm etnik ve dini gruplardan insanlar var. “Bize göre, mezhepçi yönetim tarzının sürdürülmesi mümkün değil. Bu sistem, kır ve kent yoksullarına pek bir şey sunmuyor. Bazı bölgelerde eğitim bile verilmiyor.”
LKP, bugün kadınlar, çiftçiler, işçiler, sendikalar, kooperatifler ve öğrenci hareketleri ile birlikte çalışma yürütüyor.
Joyce Chediac
Devamını oku ...

Direnişe Saldırı

Direnişe Saldırı, ABD ve Siyonistlerin Arap Ajanlarıyla Aldıkları Bir Karardır
Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC), Arap Birliği’nin Hizbullah’ı “terörist” olarak adlandırmasını, Arap Birliği içerisinde alınan kararlar ve politikalar üzerinde Suudi Arabistan Krallığı’nın sahip olduğu hegemonyayı yansıtan, tüm Arap milletine yönelik bir saldırı olarak değerlendirir. Bu saldırının da teyit ettiği biçimiyle, Arap Birliği, ABD emperyalizminin ve Siyonizminin emirlerine teslim olmuştur.
Bölgedeki direniş eksenine yönelik bu saldırı, ABD ve Siyonistlerin kararlarını ve çıkarlarını yansıtmakta, Hint Okyanusu’ndan Körfez’e dek uzanan Siyonist ve ABD hâkimiyetini reddeden direniş hareketlerine ve halk güçlerine karşı Arap gerici rejimlerinin gerçek niyetlerini ortaya koymaktadır. Suudi Krallığı, bölgeyi savaşa ve yıkıma sürükleyecek bir tehdittir ve mezhepçi yıkım ateşine daha fazla benzin dökmektedir.
Cephe’nin tespitiyle, Suriye’yi kendi bünyesinden atan, Yemen’deki savaş suçlarını meşrulaştıran, Lübnan’ı tehdit eden, Gazze üzerindeki abluka karşısında sessiz kalan Arap Birliği’nin aldığı hiçbir karar meşru değildir. Birlik, hiçbir role, işleve ve hedefe sahip değildir, hatta kalkınma ve bağımsızlıkla ilgili resmi retoriği bile artık hükümsüzdür.
FHKC’nin değerlendirmesine göre, Arap Birliği’nin dün aldığı kararlar, aynı zamanda son haftalarda hızlanmış olan ve Amerika’nın “Yüzyılın Anlaşması” olarak ifade ettiği, onun Filistin Davası’nı tasfiye etmek için dayattığı anlaşma üzerinden “uzlaşma” sürecini hızlandırmaya dönük planıyla doğrudan ilişkilidir ve o plandan asla ayrı düşünülemez.
FHKC, ayrıca Suudilerine Yemen’e yönelik yürüttüğü savaşı onaylayan ve dünkü Arap Birliği’nin belirlediği konumu destekleyen Filistin Yönetimi’nin resmi konumunu şiddetle eleştirir ve bu konumun Filistin milletinin konumu ve ilkelerini asla yansıtmadığını ifade eder.
Cephe, Arap devletlerinin, bilhassa Kahire ve Amman’ın, Siyonist düşmanla ilişkilerini kopartmasını, sabıkası herkesin malumu olan sömürgeciyle her türden anlaşmayı yırtıp atmasını ve resmi, gayri resmi düzeylerde Arap coğrafyası genelinde süren normalleşme çabalarına karşı konulmasını talep eder. Cephe, ayrıca İran halkını “uluslararası toplum” ile korkutmak yerine, farklılıkları verimli bir şekilde çözüme kavuşturmak için İran İslam Cumhuriyeti ile hep birlikte karşılıklı diyalog içerisine girmeleri konusunda Arap ülkelerinin adım atmalarını ister.
Bildirisinin sonunda Cephe, Yemen halkını ve onun meşru mücadelesi ve davasını selamlamaktadır. Yemen halkı, Filistin halkına destek sunmaktan ve kanını o dava uğruna feda etmekten hiç geri durmadı, ayrıca Siyonist yapı ile onun ajanlarına karşı sürdürülen adalet mücadelesine iştirak etti. Yemen’e karşı kurulan o sözde “Arap ittifakı”nın yürüttüğü savaş, Amerika’nın ve Siyonizmin bölgede direnişe karşı yürüttüğü savaşın bir parçasıdır ve bölgeyi kontrol etmeye yönelik ABD emperyalizminin ve Siyonistlerin hedeflerine hizmet etmektedir.
FHKC
Devamını oku ...

Direnişin Yumruğu

Direnişin Yumruğu Nazi İşgalinden Beri Hâlâ Sımsıkı
Tasarruf tedbirleri karşıtı gösterilerin Yunanistan’da yaşanan finansal kriz esnasında tüm Atina’yı ele geçirdiği günlerde, saçları beyaz bir ihtiyarın ön sırada yumruğunu kaldırdığını ve polisin yüzüne gaz sıktığına tanık oluyordunuz. Bazen aynı gün içerisinde aynı adamı, meclisin önünde durup milletvekillerinin kredi kuruluşlarınca ülkeye dayatılan tasarruf tedbirleri paketini reddetmelerini isterken görüyordunuz. O adama göre, söz konusu paket Yunanistan’ın boynuna vurulmuş bir prangaydı.
Bu 92 yaşındaki adamın adı Manolis Glezos. Yunanistan’ın özgürlüğü için savaşmış bir savaşçı o. İnançlarından ötürü zindana atılmış biri. Yetmiş yılı aşkın bir süredir ülke tarihinin en önemli momentlerinde aktif rol almış bir devrimci.
Üç kez idam cezasına çarptırılmış. 12 yıl hapis yatmış, işkencelerden geçmiş, dört yılı sürgünde geçmiş.
Bugün tüm ideolojilerin ötesinde, ülkenin direniş sürecine ait bir sembol. Akropol’de dalgalanan Nazi bayrağını arkadaşıyla birlikte söküp yırtan o.
Bu olaya dair haberler, tüm dünyaya yayılmış ve Avrupa’nın üzerine kapkara bulutların çöktüğü günlerde milyonlara umut vermiş. Gençken kumral olan saçları ağarmış, onca yükü taşımayı bilmiş sırtında kambur çıkmış ama çelik grisi gözleri inançla hâlâ alev alev, bilhassa Akropol’de o bayrağı yırttığı anı anımsarken.
Kendisiyle röportaj yapan gazeteciye şunu söylüyor: “tarihsel bir görevi ifa ettiğimizin bilincindeydik. İnanmadığın bir mücadele her daim beyhudedir.”
Glezos, Almanya’nın öncülük ettiği, Yunanistan’a dayatılan tasarruf tedbirlerine karşı yürütülen mücadelede sesini yükseltti, bu yüzden gaz yedi, hastanelik oldu ve tutuklandı. Üyesi olduğu parti seçimlerde zafer kazandı, kendisi de en yaşlı milletvekili olarak meclise girdi.
“Avrupa genelinde insanlar, her yerde geleceğime kendim karar vermek istiyorum diyor.”
Glezos’a göre, yüzyıl boyunca verilen mücadelelerle Avrupa barışı güvence altına aldı ama Avrupa demokrasisi bir avuç muktedir seçkin eliyle tehlikeye girdi. Altın Şafak gibi neofaşistler, yeni aşırı sağcı gruplar artık yeni tehdit.
“Ben insanların kendi kaderlerine kendilerinin karar vermelerini istiyorum”
Glezos’a göre Yunanistan’a iki milyar dolarlık kredi verenlere karşı hükümet, sistem ve troyka karşıtı sözlerini sarfetmekten geri durmuyor. Troykanın dayattığı şartlar bankaların işine yarıyor ama sıradan Yunan halkının yaşam koşullarını mahvediyor.
Glezos, kendi partisi içerisinde bile sert kaçan sözler dillendiriyor ve ülkesini Avro bölgesinden çıkması gerektiğini söylüyor. Ona göre, Almanya Avrupa’yı sömürgeleştiriyor. Bu nedenle Glezos, Berlin’e bir trilyon avro kadar savaş tazminatı ödemesi gerektiğini söylüyor.
Manolis Glezos 1973’teki Politeknik Üniversitesi Katliamı’nda
ölen gençler için saygı duruşunda
Glezos, net ifadelere başvuran bir isim, zira o, arkadaşı Santas’la birlikte, Akropol’e girerken taşıdığı inancı bugün hâlâ taşıyor.
O gece henüz 18’inde olan iki genç, Akropol’ün altındaki bir kovuğa girdi. Üzerlerinde bir fener ve bir bıçak vardı. O saatlerde Alman subaylar, Hitler’in Girit Adası’nı alışını kutlamak için Parthenon yakınındaki meyhanelerde kadeh tokuşturuyorlardı. Gençler kale direğine tırmandılar ve orada asılı Nazi bayrağını indirdiler, bayrağı lime lime edip yakarak bir deliğe attılar. Glezos eve döndüğünde annesi ona sarılıp “neredeydin?” diye sordu.
Glezos bu anla ilgili şunu aktarıyor: “Annemin sorusu üzerine gömleğimi açıp Nazi bayrağından kalan bir parçayı çekip çıkarttım.” Anneme göstererek ona ‘İşte buradaydım’ dedim. Annem tek kelime etmedi, beni kucakladı ve gitti.”
Ertesi gün Glezos’un üvey babası annesine “senin oğlan ne yapıyor?” diye sordu. “Akropol’e bak anlarsın” diye cevapladı anne. Birkaç saat sonra Naziler bayrağı indirenlerin ölüm cezasına çarptırıldığını ilân ettiler.
“Bu benim direniş sürecindeki ilk eylemimdi. Başka eylemlere de iştirak edeceğimi biliyordum.”
Glezos 1942’de Almanların eline geçti ve hapse atıldı.
İdam cezası hafifletildi, bir sonraki yıl İtalyanların eline geçti, iki yıl sonra da Nazilerle işbirliği yapan Yunanlılarca hapse atıldı. Kaçmaya çalıştığında ağır işkencelerden geçti.
İkinci Dünya Savaşı sonrası Yunanistan, dört yıl sürecek bir iç savaş sürecinin içine girdi. Savaş, yeni hükümetle Nazi işgaline karşı direnişi örgütlemiş komünist savaşçılar arasında cereyan etti. Glezos komünistlerin safındaydı. Bu yüzden 1948’de iki kez idam cezasına çarptırıldı ama ceza müebbet hapse çevrildi.
Hapisteyken Glezos milletvekili seçildi. 1958’de Sovyet casusu olma suçuyla tekrar tutuklandı. Buna karşılık Sovyetler üzerinde Glezos’un resminin bulunduğu bir posta pulu bastı.
1967’de askerler iktidara gelince sürgüne gönderildi. 1974’te demokrasi yeniden tesis edildiğinde o solcu hareketler içinde çalışmaya başladı ve seksenlerde Panelenik Sosyalist Hareket adına seçimlere girdi.
“Hiçbir zaman kahraman olmak için uğraşmadım. Sadece inancımın peşinden gittim.”
Röportaj esnasında bir an duraksadı ve ölüm, hapis, işkence ve sürgüne rağmen mücadeleye devam etmesini sağlayan şey üzerine düşündü.
“Arkadaşlarım ve ben, özgürlüğümüzü geri kazanmak için yaptığımız her eylemimizi gerçekleştirmeden önce, birbirimize şunu söylüyorduk: Yarın ben ölürsem beni asla unutmayın.”
“Ne vakit ormanda yürüsem, rüzgârda salınan yaprakları dinlesem onların sesini duyarım. Sahilde yürürken, kuma vuran dalgaları dinlerken onları duyarım. Her şarap içişimde bir yudum da onlar için alırım.”
Pastel boyayla çizilmiş bir yığın resmi çıkartıyor. Birinde Santas elinde Yunan bayrağı ile çizilmiş. Bunlar, ülke genelinde çocuklar tarafından yapılmış resimler. Nazi bayrağının indirilişi hâlen daha okullarda öğretiliyor.
“Şuan karşınızda duran tek bir kişi değil, artık aramızda olan tüm yoldaşlarım.”
“İşte benim yola devam etmemi sağlayan bu. Onlar için yaşamaya, kavgaya ve mücadeleye devam etmek zorundayım.”
Liz Alderman
2014
Kaynak

Devamını oku ...

İnsan Üzerine Birkaç Kelâm

Öyle ki şu ana kadar başka hiçbir canlı nüfus olarak insanın ulaştığı sayıya (yaklaşık rakam 7 milyar) ulaşamadı ve insanın sahip olduğu ortam çeşitliliğine sahip olamadı.
İnsan, ağaçta, mağarada, çölde, suyun içinde, denizaltında, uzayda, modern binalarda yaşayabildi. Farklı davranış biçimleri sergiledi; aile, topluluk, ulus, federasyon, yalnızlık, değişik sosyal örgütlenmeler gösterdi. Farklı yiyeceklerle beslendi, farklı dillerle iletişim kurdu, farklı dinlere, tanrılara inandı, farklı düşüncelere sahip oldu, avcılık-hayvancılık ve ziraatla uğraştı, doğayı değiştirmek için makineler icat etti, teknoloji üretti.
Mülkiyeti öğrendiler, sahiplenme gibi korumacılığa alternatif algılar geliştirdiler, böylece sınırlar çizdiler, mayınlar döşediler.
Gelişmiş silahlarla birbirlerini öldürdü, felsefe yaptı, az bulunan metallere anlam kattı değer verdi, doğayı tahrip etti, doğadaki canlılardan etkilendiler hareketlerine dans ürettiler, kendilerine uyarladılar.
Yalan atmayı icat eden insan, cinsel eylemlerine anlam ve önem atfederken, aynı zamanda yere vurdu bu eylemliliği. İşin tuhaf tarafı: neydik ne olduk, nerden gelip nereye gidiyoruz? İnsanın amacı bu muydu onca doğaya direnme, buluş düşünce her şeyi bir ufak azınlık bitirsin diye miydi?
Kişiliğimiz, karakterimiz çalınıyor, insanlık değerlerimizden ödün veriyorduk, ne uğruna? Para, toprak, mülk uğruna yitirdik. Ailecilik fikriyle birlikte daha canavarlaştık. “Her şey ben ve ailem” içindi, bu algı beynimizin içine kadar yerleşti.
Akıl dışı ahlâk dışı maddi karşılıklarla emeğimizi, alın terimizi sömürüp bizleri ucuz marketlerin kanserli (“BİM- A.101”) gıda maddeleri ile günü en ucuza kapatıp faturaları ödemekten başka bir şey düşünemeyen robotlar hâline getirdiler, bir anlık hata ile yapılabilecek para hesapları karartabilirdi, yaşamlar dağılabilirdi, o ufacık avuç kadar azınlık, o kıl kadar hata yüzünden sistemin dışına insanları itebiliyordu.
Yeryüzünde hiçbirimizin değeri yoktu, “o mutlu azınlıktan başka”. Her hastalıkta astronomik rakamlarla, vermedikleri paralarla, kendileri için çalışan medya organlarında yaptıkları gösterilerle, belli bir zekâ seviyesine sahip olan, genel kalabalık nesli etkiliyordu. Kanseri hem üretip, hem satıyorlardı. O azınlığın ise paraya ihtiyacı olmadığı gibi, iflastan da korkmuyordu, zaten parayı onlar basıyordu.
Telefonlar üretiyor, insanların üstündeymiş gibi anlatıp, utanmadan, telefonun 2000 şarkı çalacağından bahsediyor, bireyin onu acilen tüketmesi için, bilimi de araç olarak kullanıyordu, bilim ise bilinci etkileyecek teknikler üretiyor, bunu üreten birey ise izlediği reklâmlar ile bu çok fonksiyonlu, insanı kıskandıran hicabında utandıran özelikleriyle gözümüzün içine sokuluyordu.
Ne de olsa halkla ilişkiler çağında yaşıyorduk, üniversiteler amaçları dışında çalışan yerler hâlini aldı, hiç bitmeyen transkriptler, belgeler, uzayıp giden okullar. Hayat ise çok kıymetli, kısa ve değerliydi. Hastalıklar üretiliyor, o mutlu azınlık para kusuyordu. Buna karşı çıkan devrimciler ise o mutlu azınlığın emrine uyan, beynin aylık maaşa teslim eden robotlar tarafından imha ediliyordu.
Bu zengin azınlık, bize ürettiriyor, sağlıksız ürünleri tekrar ambalajlattırarak geri satıyordu, peki bizler ne yapıyorduk, o ürüne ne pahasına olursa olsun sahip olmak istiyorduk çünkü, sahiplenmek ve mülkiyetlenmek içimize işlenmişti, artık tüketici güdülerimiz vardı, kapitalizm yegâne biricik doğal yaşam biçimimizdi, ne de olsa atalarımız da bu biçimde yetişmişlerdi.
O mutlu malum azınlık ise uyutmak için sosyal telkinleri geliştiriyordu, kısa hayatlarınızı çalışarak geçirin, ama vardiyada ama ışıkta ya da yeraltında. İnsan ne yapıyordu, ne pahasına olursa olsun, çok daha çok çalışmalıydı, çünkü emekli olacaktı. İşte yaşadığımız çağın elzemi de kendini 20 yy'da çoktan var etmişti.
Şimdi sormak lazım “bu kadar emek neden üretildi, bu kadar efor ne içindi?” Madem dünya yok oluyorsa neden bir şeyler yapılmıyor? Her kıyamet senaryosunda neden zenginler hayatlarından feragat etmiyorlar?
"Eskiden köle olmaktan korkardı insan, şimdi ise robotlaşmaktan korkuyor” demişti Erich Fromm. Şimdi ne oldu o insana, hani şu uzaya ulaşmak, başka canlılarla tanışmak isteyen insana, hani şu özgürlüğü için yaşayan, özgürlüğüne şiir yazan insana.
Anlaşılan o ki insan her tarafı acı içinde, çehresi mamur bir yaşam içine girdi. TV'lerde yayınlanan, programlar, aşağılık olması bir tarafa, her şey fakir diye sıfatlanan insanı uyutmak üzere kurgulanmıştı Her şey bu büyük kalabalık içindi, savaşlar da, vatan sevgisi de, gereksiz teknoloji de, ırkçılık da, faşizm de, kapitalizm de hepsi fakirleri uyutmak, o günü kurtarmak içindi, emperyalizm bir maceraydı.
Selahattin Aykurt
Devamını oku ...