Küba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Küba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ağustos 2026

, , ,

Fidel’in Yüzyılı: Devrim, Emperyalizm ve Hiç Bitmeyen Savaş

Yüz yıl önce, 13 Ağustos 1926’da, Küba’nın eski Oriente eyaletinde (bugünkü Holguín eyaletinde) bulunan Birán’da Fidel Castro Ruz dünyaya geldi. Devrimci ve enternasyonalist liderin etkisi ve düşüncesi, adanın ve zamanın sınırlarını aştı.

1959’daki devrimin zaferinden bu yana Castro, yirminci yüzyılda Latin Amerika siyasetinin en önemli figürlerinden biri haline geldi. Küba’yı yönetmesi, ABD ile çatışması ve enternasyonalizme olan bağlılığı, adayı dünya genelinde politik ve toplumsal hareketler için bir ışık ve ilham kaynağı haline getirdi.

Sosyalist komutan, egemenliğin savunulmasını politik söyleminin ve Küba Devrimi’nin temel ekseni kıldı. Bu eksen, ABD’nin Latin Amerika ve Karayipler'e müdahalesiyle şekillenen bir bağlamda oluştu. 

Fidel için halkların kendi kaderini tayin hakkı, emperyalizme karşı direnişe kopartılması mümkün olmayan bağlarla bağlıydı.

Doğumundan bir asır sonra, bu savaş, her zamankinden daha güncel görünüyor. Baskı ve müdahale mekanizmalarını değiştiren ABD emperyalizmi, yeni politik, ekonomik ve askeri stratejilerle bölgedeki varlığını sürdürüyor.

60 yılı aşkın süredir adanın ekonomisini ve varlığını belirleyen soykırım niteliğindeki Küba ablukası, şimdi en acımasız saldırısıyla karşı karşıya. Enerji, finans ve ticaret kuşatma altında. Öte yandan, Latin Amerika’nın geri kalanı, aşırı sağın ilerleyişini ve Washington’la aynı çizgide olan yeni bir muhafazakâr saldırıyı şaşkınlıkla izliyor.

Fidel’in Fikriyatını Güncellemek

Castro’nun emperyalizm ve kendi yolunu belirleyebilecek bölgeler inşa etme ihtiyacı hakkındaki gözlem ve tespitleri bugün için ne gibi bir öneme sahip?

Tarihçi, yazar ve Meksika’da faal olan Fondo de Cultura Económica [Ekonomi Kültürü Fonu] isimli STK’nın direktörü Paco Ignacio Taibo II, Fidel Castro ve Küba Devrimi’nden bahsederken, mevcut durumu göz önünde bulundurmak gerektiğini söylüyor. Yazara göre, emperyalizm ortadan kaybolmadı. Biçim değiştirdi ve bugün bölgeye daha yoğun bir şekilde saldırıyor.

Taibo II, İspanya’nın internet gazetesi Diario Red’e [Kızıl Günlük] verdiği röportajda, “Fidel’in karşılaştığı abluka ve suikast girişimlerinin ardındaki emperyalizm, Donald Trump’ın faşist emperyalizmiyle kıyaslanamaz bile” diyor.

Küba örneğinde durum kritik bir noktaya ulaştı. “Abluka yıllardır devam ediyor, ancak adaya Venezuela ve Meksika üzerinden ulaşan petrolün kesildiği son aşama ülkeyi tahammülü imkânsız bir aşamaya taşıdı.”

Yakıt eksikliğinin etkileri enerji üretiminin çok ötesine uzanıyor. Konuyla ilgili olarak Taibo II şunu söylüyor: “Günde en fazla yarım saat elektrik alan Küba şehirlerini düşünmeliyiz. Elektriksiz hastaneleri, soğutmasız ilaçları, ulaşım imkânlarını düşünün.”

Bu süreç, gıda dağıtımı ve işçilerin hareket imkânları açısından da sonuçlara yol açıyor. Bu noktada Taibo II, ablukanın amacının yalnızca ekonomik bir önlem olarak anlaşılamayacağını, “Bu abluka, Kübalıların yaşamlarını yok etmeyi amaçladığını” söylüyor.

Yaygaracı Sağ ve Tarihsel Hafızanın Kaybı

Taibo II, Küba’nın genel ve kapsamlı bir bilgi savaşının orta yerinde cereyan ettiği konusunda uyarıda bulunuyor. Devamında, “Aşırı sağ, genel olarak sağ siyaset, ilerleme kaydediyor, mevziler elde ediyor veya yaygara kopartıyor olabilir, ancak medyadaki tartışmalara bakıp elde ettikleri gerçek mevziler konusunda kafa karışıklığı yaşamamalıyız” diyor.

Yazara göre, özel şirketlere ait medya kuruluşlarının kontrolü belirli söylemlerin ve belirli bir dilin güçlenmesine katkıda bulunmuştur. “Bilgiye sosyal ağlar, gazeteler, televizyon aracılığıyla ulaşıyorsunuz ama işittiklerinizin yüzde 70’i çöp, düpedüz yalan.”

Taibo II’ye göre, ABD’nin uyguladığı ekonomik ve politik baskıya rağmen, Trampizmin ilerleyişi Meksika’da sınırlarla karşılaştı. Taibo II, "Bence Trampizm durduruldu” diyor.


Bu anlaşmazlık Meksika'da da hafıza mücadelesi aracılığıyla kendini gösteriyor. Taibo II, Mexico City’deki Tabacalera mahallesinden Fidel ve Ernesto “Che” Guevara heykellerinin belediye başkanı Alessandra Rojo de la Vega tarafından kaldırılmasını hatırlatan Taibo II, tarihi bir olayı temsil eden bir heykelin yeterli örgütlü tepki verilmeden kaldırılışını sorguluyor.

“Bu heykeller tarihi bir gerçeği anmak için yapılmıştı” diyen yazar, bu olayın aynı zamanda aşırı sağın ilerleyişi karşısında kamusal alanı savunmanın gerekliliğini de ortaya koyduğunu söylüyor.

Bu olayın ardından Taibo II, başka bir meseleyi ele alıyor, Küba Devrimi’nin zafer kazandığı bağlamdan çok uzakta büyüyen bir nesil için tarihi yeniden yazmak denilen ağır yükü omuzluyor.

Yazar “Tarihsel bağlamdan yoksun nesil” derken Küba’nın anlamını bilmeyen 15-35 yaş arası insanları kastediyor.

Buradan Küba’nın hikâyesini yeniden anlatmanın gerekli olduğunu düşünen yazar, bu işi sloganları tekrarlayarak değil, “Batista’ya karşı gerçekleştirilen Küba devriminin kaynağının ne olduğunu, ne anlama geldiğini ve ilk yıllarının nasıl geçtiğini” açıklayarak yapması gerektiğini söylüyor.

Fidel Castro’nun doğumundan bir asır sonra, Taibo II, devrimci liderin düşüncesini yeniden keşfetmenin şart olduğuna ilişkin tespite çeviriyor yüzünü. Ona göre bugün Fidel’in egemenlik, emperyalizm ve direnişe dair fikirleri, Küba Devrimi’nin karşılaştığı emperyalizm biçimlerinden farklı emperyalizm biçimleri karşısında yeni anlamlar kazanıyor.

Bu noktada yazar, “Bence Fidel’in düşüncesinin güncellenmesi gerekiyor” diyor.

Hiç Gitmemiş Olanın “Geri Dönüş”ü

Fidel Castro’nun fikriyatı hâlâ önemli ve bu önem jeopolitika alanı için de geçerli. Latin Amerika ve Karayipler tarihi konusunda uzmanlaşmış tarihçi ve analist Lautaro Rivara, bölgenin bugününü anlamak için yıllarca kamuoyu tartışmalarından uzaklaştırılmış bir kavram olarak “emperyalizm”i yeniden ele almanın gerekli olduğuna inanıyor. Yazar, “Tüm çelişkilerine rağmen, aslında hiç gitmemiş olanın, emperyalizmin ve yeni sömürgeciliğin geri dönüşüne tanıklık ediyoruz” diyor.

Rivara’ya göre, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından emperyalizm kavramının terk edilmesi, bu olgunun ortadan kalktığı anlamına gelmiyordu.

“Akademinin, kitle iletişim araçlarının ve siyasetin önemli kesimlerinin ‘emperyalizm’ denilen teorik kategoriyi terk etmesi, bu olgunun ortadan kalktığı anlamına gelmez.”

Mekanizmaları değişmiş olsa da, ABD’nin Latin Amerika’daki gücü çeşitli müdahale, bağımlılık ve baskı biçimleri aracılığıyla işlemeye devam ediyor. Rivara ayrıca meseleyi daha da derinlemesine ele alıyor: mevcut hal, Soğuk Savaş dönemindeki halle aynı değil.

Sovyetler Birliği’nin çöküşü, ardından gelen ilerici hükümetlerin yükselişi ve çok kutuplu bir dünyanın ortaya çıkışı jeopolitik koşulları değiştirdi. Eski askeri diktatörlükler ve ABD’nin Ulusal Güvenlik Doktrini yerini, yeni müdahale ve anlaşmazlık biçimlerine bıraktı.

Bu bağlamda Rivara, Donald Trump’ın desteklediği “Amerika Kalkanı”nı bu yeni aşamanın bir ifadesi olarak ele alıyor. Bunu, Beyaz Saray ile aynı çizgide olan aşırı muhafazakâr hükümetlerin bir ittifakı olarak tanımlayan yazar, bu ittifakın, ABD müdahalesinin yeni biçimlerini haklı çıkarmak için göç, uyuşturucu kaçakçılığı, yolsuzluk, “alışılmadık ve olağanüstü tehditler”i yeniden gündeme getirdiğini söylüyor.

Bu referans, Soğuk Savaş’tan tanıdık bir mantığı akla getiriyor. ABD’nin Ulusal Güvenlik Doktrini, anti-komünizmi ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik politik ve askeri müdahalesinin gerekçesi haline getirmişti. Bu çerçevede faaliyet yürüten bir diğer kurum ise, onlarca yıl Latin Amerika’da silahlı kuvvetler mensuplarını eğiten ve tarihleri militarizasyon ve bölgedeki diktatörlüklerle iç içe geçmiş olan ABD askeri eğitim kurumu olan Amerika Okulu’ydu.

Rivara’ya göre, mevcut uygulamalar farklılık gösterse de aynı temel mantığı koruyor. Bu nedenle, bazı eski cumhurbaşkanları ve aydınlar, son yıllarda “yeni bir Akbaba Planı” veya Akbaba Planı 2.0”dan söz ediyorlar.

Aşırı Sağ ve Yerel Elitler

Bu anlaşmazlığın diğer boyutu, Latin Amerika’daki aşırı sağcı hareketlerin yükselişinde ortaya çıkıyor. Rivara, bunun yalnızca her ülkenin iç dinamikleriyle açıklanamayacağı konusunda uyarıda bulunuyor.

Analist, “Latin Amerika ve Karayipler, yalnızca ulus-devlete bakarak idrak edilemez” diyor. Ona göre, her ulusta yaşanan politik dönüşümler, bölgesel ve küresel birikim, değişim ve güç dinamikleriyle iç içe geçiyor.

Ona göre, Fujimori [Peru’nun eski diktatörü Alberto Fujimori ile kızı Keiko Fujimori yakın zamanda cumhurbaşkanı seçildi] ve Pinochet destekçilerinin yeniden ortaya çıkışı, egemen sınıflardaki radikalleşme sürecinin parçası. Bu sağcı kitleler, Batı’nın kolektif hegemonya krizine öfkeli ve paranoyak bir bakış açısıyla yaklaşıyorlar.

Aşırı sağın ortaya çıkışının içsel nedenleri de mevcut: ilerici reformları içeren ajandaların tükenmesi ve eski diktatörlüklerle bağlantılı politik aktörlerin varlığını sürdürmesi. Rivara, bu listeye uluslararası faktörleri de ekliyor: ABD’nin teşvik politikaları, pandeminin toplumsal etkileri, neoliberal siyaset uyarınca belirli toplum kesimlerini dışlama ve teknokapitalizmin yol açtığı dönüşümler.

Bu anlaşmazlığa, bölgesel haritayı yeniden şekillendirebilecek bir unsur daha ekleniyor: ekonomi ve ticaret alanında büyüyen Çin ve konsolide edilen BRICS.

Bölge Müşterek Bir Liderlikten Mahrum

Bu saldırı karşısında, sol ve ilerici hükümetler için sorun, sürece koordineli bir cevap üretebilecek bölgesel bir stratejinin bulunmamasıdır.

Rivara, Latin Amerika'nın otuz-kırk yıl önce tahayyül edilemezmiş gibi görünen entegrasyon mekanizmalarıyla birlikte daha gelişmiş bir Latin Amerika ve Karayip bilincine sahip olduğunu kabul ediyor. Ancak bunların sınırlarına da dikkat çekiyor.

“Bölgesel liderliğin acizliği bugün apaçık ortada” diyen yazar, çeşitli hükümetlerin ve entegrasyon projelerinin karşılaştığı zorluklara dikkat çekiyor.

Sonuç olarak, devletlerin bütünleşmesi sürecinde bir “durgunluk” dönemi yaşanıyor, ayrıca, tarihsel düzlemde kıtanın birliğini savunan toplumsal ve politik aktörler geri çekiliyorlar.

Bu nedenle, Fidel’in fikriyatının temelinde duran görüşü yeniden keşfetmek, hiçbir Latin Amerika ülkesinin büyük güçlerin baskılarıyla tek başına başa çıkamayacağını kabul etmek gerekiyor.

“Çevre ülkelerinin başlarındaki musibetten kurtulmalarının tek yolu, birleşik güçlerin müşterek yapısının inşa edilmesidir” diyen Rivara, çok kutuplu dünyanın bir fırsat olabileceğini, ama asla tek başına güvence sunmayacağını söylüyor.

Bu bakış açısıyla, Fidel’in günümüzdeki önemi yalnızca Küba Devrimi'nin sloganlarında değil, aynı zamanda hâlâ cevapsız bırakılmış olan bir soruda yatmaktadır: Büyük güçlerin ekonomik, politik, askeri ve medya temelli baskılarının halkların yönünü belirlemeye devam ettiği bir kıtada bölgesel egemenliği nasıl inşa edebiliriz?

Dur Durak Bilmeyen Bir Yürüyüş

Fidel Castro’nun doğumunun üzerinden yüz yıl geçtikten sonra, dünyanın çeşitli yerlerinde insanlar bu tarihi, hayatına ve Küba Devrimi’nin etkisine adanmış konferanslar, kitap tanıtımları, sergiler, toplantılar ve belgesel gösterimleri aracılığıyla mirasını yeniden canlandırmak için bir fırsata dönüştürdüler.


Meksika’da, Küba ile dayanışma eylemlerinin bir parçası olarak, Fidel Castro’nun mirası sinema aracılığıyla da yeniden sahiplenildi. Bu çalışmalardan biri de yönetmenler Eduardo Flores Torres, Gabriel Beristáin ile Kübalı yönetmen Roberto Chile’nin imzasını taşıyan Fidel de Cerca [Fidel’i Yakından Tanıyalım] adlı belgeseldir. Film, kronolojik anlatıdan uzaklaşarak, arşiv materyalleri ve aile üyeleri, arkadaşlar, ortaklar ile Küba’daki politik ve kültürel yaşamından çeşitli isimlerin tanıklıkları aracılığıyla Fidel’in suretinin ardındaki insana yaklaşıyor. Fidel’e üniformanın ve politik söylemin ötesinden bakmayı, stratejisti, lideri ve insanı yeniden inşa etmeyi amaçlıyor.

Yüz yıl sonra, Fidel hakkındaki tartışma onun biyografisiyle sona ermiyor. Politik hayatı boyunca ele aldığı konulara geri dönüyor: egemenlik, emperyalizm, dayanışma ve Latin Amerika’nın entegrasyonu.

Nakd-i ömrünün tükenmekte olduğunu gören Fidel, 19 Nisan 2016’da Kongre Sarayı’nda yaptığı son halka açık konuşmasında bize son bir fikir miras bıraktı:

“Sıra hepimize gelecek, ancak Kübalı komünistlerin fikirleri, bu gezegende, eğer insan azimle ve onurla çalışırsa, insanların ihtiyaç duyduğu maddi ve kültürel değerlerin üretilebileceğinin kanıtı olarak kalacak. Biz, işte bu değerleri elde etmek için aralıksız mücadele etmeliyiz.”

Fidel, sözlerini şöyle tamamladı: “Marti, Maceo ve Gómez gibi dur durak bilmeyen bir yürüyüşle, tam bir sadakatle, güçlerini birleştirerek, mükemmelleştirmemiz gerekeni mükemmelleştirmek için yola koyulacağız.”

Camilo Ocampo
8 Ağustos 2026
Kaynak

04 Ağustos 2026

, , ,

Antuan Davud

Burada anlatılan, Filistin’e devrimci olarak dönen bir mültecinin hikâyesidir. Antuan Davud, Filistin’den kovulduktan sonra devrimci mücadelesine devam etmek için Küba’ya gitti. İntikamını devrimci bir zeminde almak için çabalarken öldü. O, filmlere, romanlara sığmayacak bir hayat yaşadı.

Kutsal Cihad güçleri düşman hedeflerine odaklanmaya karar verince, komutan Abdülkadir Hüseyni Yahudi Ajansı’nın merkez binasına saldırılmasını emretti. Bu bina, Filistin’i Yahudilere ait bir yurda dönüştürme sürecini hızlandırmak amacıyla kurulmuştu ve İngiliz Manda İdaresi ile birlikte çalışıyordu.

Kudüs şehrinde V. Corç Caddesi üzerinde bulunan binada Yahudi hazine müsteşarlığı ve Yahudi finans kurulu gibi Siyonist teşkilata ait politik kurumlar faaliyet yürütüyordu.

Görevi Antuan Davud ve Fevzi Kutub üstlendi. Bomba ekibinin başında bulunan Kutub, konsolosun arabasına bomba yerleştirdi. Arabanın şoförü Antuan Davud’du. Onun sayesinde araba İngilizlerin ve Siyonistlerin gözetimindeki kontrol noktalarından geçti.

Patlama neticesinde binanın kuzey tarafı çöktü, çok sayıda belge ve dosya yandı, 11 yerleşimci öldü, 86’sı yaralandı.

Siyonist çetelerin liderleri bu saldırı üzerine deliye döndüler ve Arap mahallelerine saldırdılar. Fakat Kutsal Cihad güçlerinin aldığı tedbirler sayesinde düşman yeni kayıplarla yüzleşti.


Antuan Davud (1909-1969)

Antuan Davud, 1936’da Filistin’de gerçekleşen ayaklanmaya, ardından da Küba Devrimi’ne iştirak etmiş Filistinli milliyetçi ve uluslararası devrimcidir.

Antonio Talhami olarak da bilinen Antuan Cemil Selim Davud, 1909’da Kolombiya’nın başkenti Bogota’da dünyaya geldi. Arap olan ailesi aslen Beytüllahimliydi. 1930’da St. John Koleji’nden mezun oldu. Meksika’da “La Cieja Vieja” savaşında Amerikan ordusuna karşı mücadele etti. Ardından 1932 yılında Honduras’a geçen Davud, burada “TACA” isminde bir sivil havacılık şirketi kurdu.

Filistin’e Dönüş

Otuzlarda Fransa’ya taşınan Antuan Davud, burada Casir ailesine mensup akrabalarının yanında bir süre kaldıktan sonra Filistin’ gitti. İngiliz Mandası’na bağlı polis teşkilatına katılan Davud 1936 devriminin liderlerinden biri haline geldi. Bu süreçte isyancılara istihbarat temin etti, polisteki işi sayesinde onların gizlenmelerine katkıda bulundu.

Kırklı yıllarda Kudüs’teki Amerikan konsolosluğunda çalıştı. Arap militanlarla bağını koparmadı. 11 Mart 1948 günü Fevzi Kutub’un bomba yerleştirdiği konsolosluk arabasını Yahudi Ajansı’nın merkez binasına soktu. Saldırıyla birlikte bina harabeye dönüştü. Patlama neticesinde Jerusalem Post gazetesinin binası da hasar gördü. Saldırı neticesinde 36 kişi öldü, 40 civarında Siyonist yaralandı.

Kudüs’ten Küba’ya

1950’de Guatemala’da Fidel Castro ve Che Guevara ile tanışan Davud, bu isimlerin Küba’da devrim yapmak amacıyla yürüttükleri hazırlık çalışmalarına katkıda bulundu. Hatta Küba Devrimi’ni yapacak çekirdek kadroları adaya taşıyan Granma gemisinde onlara eşlik etti. Sonraki süreçte, Antuan Davud, Bolivya’ya giden Che’nin ekibinde yer aldı ve onunla birlikte devrimci mücadele yürüttü. Vietnam ve Çin’e ziyaret gerçekleştiren Davud, Mao Zedong gibi devrimci liderlerle bir araya geldi.

Ölümü

Antuan Davud, 4 Ağustos 1969 günü Kuveyt’te vefat etti. Filistin Halk Kurtuluş Cephesi ile birlikte operasyonlar düzenlemeyi düşünen Davud’a kader izin vermedi. Filistin bayrağıyla toprağa verildi.

Bazı Sözleri

“Özgürlük savaşçıları, kurtarmak istedikleri topraklarda mücadele yürütmelidirler. Savaşlar masa başında kazanılmaz. Kendi vatanları için dövüşmeyenler, iktidara geldiklerinde birer diktatöre dönüşürler.”

“Dedemi sefalet kopartmış yurdumdan, ama beni vatanıma döndüren, ona olan sevdam oldu.”

Pal48
Kaynak

03 Ağustos 2026

,

Fidel Castro’yla Tokalaşmak


ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Küba’nın ABD’deki solcu “terörizm”e destek sunduğuna dair iddiayı içeren son raporu, Trump yönetiminin yeniden canlanan Kızıl Korku için düşman listeleri hazırlamasıyla birlikte, karşımızda savaşın tırmandırılacağını gösteren bir delil olarak duruyor.

Neticede dışişlerinin belgesi, ABD dış politikasının başarısızlığının istemeden de olsa itiraf eden bir metin olarak okunabilir. Dışişleri Bakanlığı, geçen yüzyılın ortalarında yürürlüğe konulan Makkarticiliğin “eski” komünist solu ezişine methiyeler düzerken, istemeden de olsa Washington’un “yeni sol”u ve ABD’nin Küba’ya yönelik saldırganlığını kınayan dönemin hareketlerini kontrol altına alma konusunda sergilediği kifâyetsizliği de ortaya koyuyor.

Rapora göre, on yıllarca süren boğucu yaptırımlar ve amansız bir abluka sonrasında bile Küba, “Üçüncü Dünya devriminin başlıca itici gücü ve manevi merkezi” olarak varlığını sürdürüyor. Charisse Burden-Stelley’nin de belirttiği gibi, rapor, ABD’deki muktedir sınıfın içteki muhalifleri ırkçı saldırıların hedefine haline nasıl getirdiğini, ülkedeki özgürlük mücadelelerini “dışarıdan gelen komünist tehdidin yönlendirdiği bir yıkıcılık biçimi” olarak nasıl çerçevelediğini ortaya koyuyor.

Rapor, özellikle Yurttaş Hakları Hareketi ile Siyah Güç hareketinden, George Floyd ayaklanmasına kadar uzanan Siyahların özgürlüğü hareketlerini, Küba etkisine açık yapılar olarak nitelendiriyor. Raporu kaleme alanlar, bu noktada sanki ırkçı terör, beyaz iktidar düzenince değil de dışarıdan gelen kışkırtıcıların yol açtığı bir şeymiş gibi konuşuyorlar.

Bu ırkçı vesayetçilik anlayışı, Siyahilerin özgürleşmesi meselesinin ötesine geçip Yerlilerin direnişine de uzanıyor. Odak noktasında öncelikle Siyahi yapılar, komünist ve sosyalist örgütler duruyor olsa da, ABD’de iktidarı devirmek için hazırlanmış olan “Küba komplosu”nun parçaları arasında Yerlilerin adı iki kez geçiyor. İlkinde Yaralı Diz Hukuki Savunma/Saldırı Komitesi ve Ulusal Avukatlar Birliği (UAB) avukatı William Kunstler’ın bir konuşmasından bahsediliyor. Kunstler, sokaklarda faaliyetlerine devam edebilmeleri için savunduğu “devrimci” örgütler arasında Amerika Kızılderili Hareketi’nin adını da anıyor.

Raporda Amerikan yerlilerinin adının ikinci kez geçtiği yerde, UAB mensubu avukatlardan bahsediliyor. Bu avukatlar, 2016 yılında Yerlilerin önderlik ettiği, Dakota Boru Hattı’nın inşaatını durdurma amacı güden hareketin eylemleri sırasında Standing Rock Kızılderili Rezervasyonu’na gittiler.

Her iki örnekte de Yerli hareketleri, sadece Yerli olmayan, çoğunlukla beyaz müttefiklerce temsil edildikleri için gündeme geliyorlar. Tıpkı Greenpeace’in Standing Rock hareketindeki rolüne karşı açılan davada olduğu gibi, burada esasında örtük olarak, “yerliler, kendi hareketlerine önderlik edemez veya kendi stratejilerini oluşturamazlar. Onlar, ancak dışarıdan gelen kışkırtıcıların pasif araçları veya farkında olmadan kandırılan kurbanları olabilirler” deniliyor.

Ancak bu küçümseyici dil, yerlilerin Soğuk Savaş döneminde Washington’a yönelik derinleşen kaygılarını strateji düzleminde kendi egemenliklerini ilan edip savunmak için kullandıkları o uzun tarihi silip atıyor.

1961’de, Fidel Castro’nun iktidara gelmesinden iki yıl sonra, Soğuk Savaş’ın yol açtığı kaygılar kıtayı sarmışken, Florida Everglades’te sıcağın alnında yaşayan küçük bir kabile, önüne beklenmedik bir yolun açıldığını gördü. Miccosukee kabilesinin reisi William Buffalo Tiger için mevcut kriz, varoluşu tehdit edecek düzeydeydi: Federal hükümete bağlı bürokratlar, halkını ayrı bir ulus olarak tanımayı reddediyor, onları daha büyük Seminole kabilesinin şemsiyesi altına sokuyor, kendilerini hukuken tanınmış olan toprak parçasından veya kendilerini yönetme yetkisinden mahrum bırakıyordu. Washington'a yapılan her başvuru karşısında o kalın kayıtsızlık duvarını buluyordu. Bu yüzden kabile reisi, cesur bir eyleme girişti.

Bir hukuk danışmanı, kendisine cesur bir strateji önerdi: yabancı bir güçten tanınma sağlayarak, Washington’ı adım atmaya zorlamak. Tuscarora milliyetçisi ve ateşli bir dostu olan, “Öfkeli Ayı” lakaplı Wallace Anderson ile ortaklık kuran Buffalo Tiger, Miccosukee kabilesine mensup on delegeyi bir araya getirdi. Birlikte Key West’in en ucuna kadar arabayla gittiler ve Buffalo Tiger’ın kamuoyuna "iyi niyet heyeti” olarak takdim ettiği isimlerle Havana’ya giden uçağa bindiler.

Küba'da yetkililer, makineli tüfek taşıyan muhafızlar eşliğinde, grubu başkent sokaklarında özel araçlarla gezdirdi. İkinci günlerinde, halka açık bir meydanda toplanan kalabalığa katılarak, tercüman aracılığıyla, Fidel Castro’nun altı saat süren etkileyici konuşmasını dinlediler. Ardından Castro, delegelerle yüz yüze görüşerek, mücadelelerine dair hikâyeyi dikkatle dinledi. Castro kendilerine, “Unutmayın, yaşayacak yeriniz olmadığında buraya gelin” dedi. Onlara Küba topraklarından araziler teklif etti ve Miccosukee halkını resmen bağımsız bir ulus olarak tanıdı.

Heyet eve döndüğünde, Buffalo Tiger’ın telefonu durmadan çalıyordu. Castro’nun Kızılderililerle el sıkışması, Washington’da paniğe yol açmıştı. FBI ajanları, heyetin üyelerini, devrimci hükümetle ilgili olarak sorguya çekti. Ancak kabilenin oynadığı bu kumar işe yaradı. Küçük bir kabilenin kendi gözleriyle Havana ile ittifak kurmasının diplomatik düzeyde yüzlerini yere eğdirmesinden çekinen devlet, kabilenin dilekçesini hızlandırdı. Miccosukee kabilesi, ertesi yıl federal hükümet tarafından resmen tanındı.

Bu zafer, dönemin koşulları göz önüne alındığında, hiç akla hayale gelmeyecek bir gelişmeydi. “Kızılderililerin yok edilmesi” politikasını bayrak edinen Kongre, neredeyse on yıl boyunca 109 kabilenin yasal statüsünü elinden almış, tarihi anlaşmaları yırtıp atmış, milyonlarca dönüm kabile toprağını açık artırmaya çıkarmıştı. Kızıl Korku denilen delilik halinin etkisiyle yürürlüğe konulan Makkartici politikacılar, Kızılderili rezervasyonlarını tehlikeli, “Amerikan karşıtı” komünler olarak yaftalayıp karalamaya başladılar. Kabile topraklarının ortadan kaldırılmasının, yerli halkı kapitalist pazara entegre etmenin tek yolu olduğunu söylediler. Bu strateji, Kızılderili topraklarını doğrudan beyazların eline teslim etmeyi amaçlıyordu. Kolektif kabile yapılarını doğası gereği sosyalist tehditler olarak hedef alan devlet, açıktan yürütülen toprak gaspı işlemini maskelemek adına, anti-komünist histeriyi silah olarak kullandı.

Buffalo Tiger’ın Küba gezisi, sonraki on yıllarda Kızıl Güç aktivistleri ile Küba devrimi arasında uzun süreli bir ilişkinin başlamasını sağladı. Sonuç olarak, yerli aktivistleri “komünistlerin kuklaları” olarak yaftalayan devletin onları “kızıl” diye suçlaması, gelişmekte olan radikal egemenlik hareketini gayrimeşrulaştırmayı amaçlıyordu.

Buradan çıkartılması gereken ders şudur: yerlilerin yürüttüğü diplomasi ve ortaya koyduğu radikal enternasyonalizm, ABD imparatorluğu içinde yerli halkların antlaşma haklarını ve egemenliğini güçlendirmek için etkili birer mekanizmadır.

Ayrıca bu süreçte, Küba ile ilgili hazırlanan son raporun yazarlarının en çok korktuğu şeyi de öğrenmiş olduk: Onlar en çok da emperyalizmin merkezinde yaşayan yerli halkların, güçlerini ve kudretlerini, efendileriyle ittifak kurarak değil, küresel kapitalizmin ve ABD emperyalizminin yıkıcı etkilerine alternatifler inşa etmek için mücadele eden küresel çoğunluğun yoksul işçi sınıfıyla aktif dayanışma ilişkileri kurarak elde ettikleri gerçeğini giderek daha fazla fark etmelerini sağlayan bilinçlenme sürecinden korkuyorlar.

Sonuç olarak, ister 1961’de ister günümüzde olsun, muktedir sınıfın oyun planı hiç değişmedi: Bu plan, emperyalizmi ve sömürgeciliği önemsiz konular olarak ele almak ve içteki direnişi dış müdahale olarak yaftalamak üzerine kurulu.

Yerlilerin egemenliğini ve Siyahilerin özgürleşmesini dışarıdaki kukla ustalarının ürünleri olarak gösterip marazi unsurlarmış gibi takdim etmek suretiyle muktedir sınıf, içteki mücadelenin meşruiyetini ortadan kaldırmaya çalışır, daha da önemlisi, ırkçı kapitalizmin ve emperyalist kontrolün, elindeki sömürücü mekanizma haricinde, uygulanabilir bir alternatif sunma konusunda isteksiz ve kifâyetsiz olduğu gerçeğini gizler.

Oysa tarih, onların söylediklerinin tam tersinin geçerli olduğunu söyler. Yabancıların maniple ettiği, koyun gibi güttüğü kurbanlar olmadıklarını ispatlamış olan Siyahi ve Yerli devrimciler, dünya genelinde kurdukları anti-emperyalist bağları, beyin yıkama yoluyla değil, devlet terörüne karşı stratejik bir öz savunma olarak kullanarak, defalarca derinlikli ve köklü politik eylemler gerçekleştirmeyi bilmişlerdir.

Nick Estes
30 Temmuz 2026
Kaynak

01 Temmuz 2026

, ,

Küba ve Venezuela’da Reformlar


Emperyalizmin merkezinde, özgürlükçü kimlik siyasetinden derinlemesine etkilenmiş ama bir yandan da kendini Marksist-Leninist ilan eden çok sayıda insana rastlıyoruz.

İran’ın imzaladığı Mutabakat Anlaşması’na ya da Küba ile Venezuela’nın son dönemde kabul ettiği liberalleşme politikalarına yönelik, kitaba bağlı kalan her türden materyalist analiz, bu kişilerin burjuva ahlaki hassasiyetlerini incitiyor. Bu insanlar, ne Marksist ne de Marksist-Leninist. Onlar, eleştirel düşünceyi bulanıklaştırmak ve susturmak amacıyla Marksist kılığına bürünmüş liberaller.

Diyalektik materyalizm olarak algıladıkları şeye dair son derece tahrif edilmiş bir anlayışın ardına sığınan, boş bir retorikle ikiyüzlülüğün bir arada olduğu örneklere nadiren karşılaşıyoruz. Bu kişilerin çoğunun söz konusu politikaları okumak için en ufak bir çaba bile göstermediği, kapitalizmin nasıl işlediğine dair ciddi bir kavrayışa sahip olmadıkları net bir biçimde görülüyor.

Bu insanların foyaları, en çok da Küba ve Venezuela üzerinden Dengizme atıfta bulunduklarında açığa çıkıyor. Söz konusu kişiler, ne Dengizmin ekonomik modelini ne de onu Küba gibi ülkelerde şu anda yürütülen reformlarla arasındaki farkı idrak edebiliyorlar.

Küba’nın aldığı liberalleşme önlemlerini Çin’in reform dönemiyle eşdeğer görmek, ikisi arasındaki temel farkları gölgeliyor. Çin’in 1978 sonrası reformları; piyasaları, yabancı yatırımlarını ve özel teşebbüsü gündeme getirmişti, fakat Komünist Parti, finansın dizginlerini hiç bırakmadı, ekonominin önemli sektörleri üzerindeki hâkimiyetinden hiçbir zaman vazgeçmedi. Büyük bankalar devlet mülkiyetinde kaldı, stratejik iş kolları çoğunlukla devletçe işletildi, özelleştirme, büyük ölçüde küçük işletmelerle sınırlı tutuldu, devlet, en büyük firmaları sürekli kontrol etti.

Şu anda basında aktarılan, Küba’nın yaptığı reformları gerçek manada inceleyen herkes, bu önlemlerin çok daha ileriye gittiğini görüyor. Bu tedbirler arasında özel bankaların yasallaştırılması, eskiden devlete ait işletmelerde devletin çoğunluk hissesi bulundurma zorunluluğunun kaldırılması, üretime ait varlıklarda özel mülkiyetin ve yabancı mülkiyetinin alanının genişletilmesi, ayrıca, devletin doğrudan sahipliğinin önemli ölçüde azaltılması gibi adımlar yer alıyor.

Bu politikalar, tüm önemli sektörlerde, özellikle de finans sektöründe devlet mülkiyetini muhafaza eden Çin modeliyle doğrudan çelişiyor. Açıklanan şekilde uygulanmaları durumunda bu tedbirlerin Deng Şiaoping’in reformlarının Küba’ya uyarlanmış hali olmadıklarını görmek gerekiyor.

Küba hükümeti, bu önlemlerin sosyalizmi korumak için gerekli olduğunu söylese de bu reformlar, Çin’in piyasa ekonomisine geçiş sürecinde mülkiyet yapıları ve finans kurumları alanında attığı liberalleşme adımından çok daha köklü bir liberalleşmeye tanık olacağımızın delili.

Sonuç olarak, Çin’inkinden çok daha küçük ve çok daha az avantaja sahip olan Küba ekonomisi, Çin’in tarihsel olarak yaptığı gibi, yabancı sermayeyi devletin kalkınma hedeflerine tabi kılmayacak. Bu iki modelin temelini oluşturan iktisadi mantık, temelde farklı.

Bu gerçeği kabul etmeyen, ona ilişkin tespiti oturduğu yerden atıp tutan “beyaz Batılı komünistlerin” retoriği olarak görüp bir kenara atan tavır, başlı başına bir Batı liberal ahlakçılığı biçimidir. Bu tutum, analizi derinleştirmeye değil, burjuvaziye karşı mücadelesinde işçi sınıfı hareketini güçlendirmek için gerekli olan eleştirinin susturulmasına yarar.

Bu nedenle, bir kez daha belirtmek gerek: söz konusu davranış, ne Marksist ne de Marksist-Leninisttir. Aslında, ciddi hiçbir Marksist gelenekle benzeşmemektedir. Aksine, bu davranış, kişinin varsayımları sorgulandığında, ırkı ve kimliği bir silah olarak kullanma eğilimini yansıtmakta, böylelikle gerçek bir materyalist analizin ihtiyaç duyduğu derinlikli tartışmaya mani olmaktadır.

Bir tespitle sözlerimi sonlandırayım.

Küba ve Venezuela halkları, kapitalist güçlerce dayatılan emperyalist ekonomik savaş altında büyük acılar çekmiştir. Bu harekâtta maksat, her zaman ülkeleri ekonomik sıkıntılar yoluyla teslim olmaya zorlamak olmuştur ve bu maksat, önemli ölçüde hasıl olmuştur. Mücadelemize doğru bir şekilde destek olabilmek için bu gerçeği kabul etmek zorundayız.

Venezuela ve Küba, emperyalist egemenliğe karşı mücadelelerine başlamadan önce, onlarca yıl boyunca bol miktarda yabancı sermaye akışına sahne olmuştu. Peki bu gelişme, halklara kapsamlı bir refahtan istifade etme imkânı sundu mu? Hayır.

Yoksulluk, bağımlılık ve azgelişmişlik, her iki ülkenin de ana özelliği olmaya devam etti. Bu ülkelere yabancı sermayenin çıkarlarına tabi, kaynak ihraç eden bölgeler ile vergi cenneti olarak görülen ülkeler arasındaki mesafe çok dardı.

Şu anda her iki ülkede yürütülen reformlar, sermaye akışları üzerindeki devlet kontrolünün zayıflaması ve mülkiyetin özel sermaye çıkarları doğrultusunda merkezsizleşmesi gerçeği dikkate alındığında, iki ülke, tehlikeli bir aşamaya doğru sürükleniyor.

Sermayeyi toplumsal kalkınma hedeflerine tabi kılmaya yönelik etkili mekanizmalar olmadan, bu sermaye üzerindeki kontrol, giderek zorlaşıyor.

Dolayısıyla tehlike, soyut anlamda sadece ekonomik liberalleşmede değil, tarihsel olarak büyük ölçekli sömürüyü mümkün kılan yapısal koşulların yeniden ortaya çıkmasında. Bu koşullarda, sıradan Kübalıların ve Venezuelalıların yaşam kalitesinin önemli ölçüde iyileşmesi pek mümkün değil. Bilâkis, bu halklar, sömürü karşısında daha da savunmasız hale gelme riskiyle karşı karşıya. Bu da burjuvaziye artı değer elde etmek ve kendi sermaye birikimini sürdürmek için yeni fırsatlar sunacak.

Bu bir ahlak, duygu ya da siyasi imaj meselesi değil. Bu, ekonomik mantık ve kapitalizmin kendisinin maddi işleyişiyle ilgili bir mesele.

Ne yazık ki, Batı’da birçok sözde Marksist-Leninist, tam da bu gerçeği görmezden gelmeye kararlı görünmektedir, zira bu insanlar, geleneksel anlamda gerçek birer Marksist-Leninist, hatta Marksist bile değil.

Elina Zenofontos
30 Haziran 2026
Kaynak

21 Mayıs 2026

, ,

Geçmişi Yeniden Yazarak Geleceği Öldürmek



Birkaç gün önce bir konuşmaya kulak misafiri oldum.

Birbirini tanımayan iki kişi, bugünden, zorluklardan, eksikliklerden bahsetmeye başladı. İçlerinden biri şöyle dedi: “59’dan önce, kapitalizmde en azından işler yolundaydı.”

Bir kadın, ona dikkatle baktı ve arı duru bir cevap verdi: “Ama siyahi insanlar beyaz insanlarla aynı kaldırımda yürüyemezlerdi.”

Bu sözler beni, yaşamadığımız bir geçmişi bize satmanın ne kadar kolay olduğu ve o geçmişin de kendi rezilliklerine sahip olduğunu unutmanın ne kadar tehlikeli olduğu konusunda düşünmemi sağladı.

Mekanizma: Hatırlamanızı İstedikleri Şeyleri Seçiyorlar

Anlatılar savaşında toplar patlamıyor. Milyonlarca insan, ideolojiye yatırım yapıyor. Bugünün savaş alanı, sadece askeri veya ekonomik değil. Hafıza.

Bize ne olduğumuzu anlatma biçimleri, ne olmamız gerektiğine karar vermemizi sağlıyor.

Bu siperde, cumhuriyetçi nostalji, imparatorluğun en etkili baştan çıkarma silahı haline geldi. Tüm hikâyeyi bilmenizi istemiyorlar. Unutmanızı istiyorlar. Sonra o boşluğa kendi versiyonlarını yerleştiriyorlar: ideal burjuva cumhuriyeti, hayal edilen geçmiş, Devrim’in bizden çaldığı söylenen kayıp cennet.

Zihinleri nasıl işliyor?

Çok basit: gerçek bir olguyu (misal, 1959’dan önce varolan bir burjuva cumhuriyetini) alıyorlar, çelişkilerinden arındırıyorlar, sağını solunu süslüyorlar, onu size yaşamadan özlem duyabileceğiniz bir serap olarak geri veriyorlar. Bu tarih değil, sadece nostaljik bir hava katmak için sepya filtresinden geçirilmiş propaganda.

Bu propagandaya maruz kalmanız için Instagram, X veya Facebook’u açmanız yeterli. O dönemin binalarını, neon tabelalarını, Malecón’da geçit töreni yapan en yeni model arabaları öven düzinelerce gönderiye rastlayacaksınız. Size dergilerin kapaklarına layık bir Havana gösteriyorlar ve onu cennetmiş gibi sunuyorlar.

Ama size, bu “parıltı”nın bedava olmadığını, kesinlikle herkes için olmadığını söylemiyorlar.

Küba o zamanlar ABD’nin en sevdiği deneme alanıydı: mafyalar, büyük malikaneler, fuhuş ve imparatorluğa sadece bir suç ortağı olarak hizmet eden bir burjuvazi. O neon ışık, kolektif refahı değil, eşitsizliği aydınlatıyordu.

Amaç, yekten ve alenen bugünden nefret etmenizi sağlamak değil. Böyle olsa, ellerini açık ederlerdi. Daha zekice belirlenmiş bir amaç doğrultusunda hareket ediyorlar: Devrimin gerekliliğini sorgulamaya başlamanızı sağlamak istiyorlar. Size şu soruyu sordurmak niyetindeler: “Ya o kadar kötü olmasaydı ne olurdu?” Bu soru, hafıza kaybının sızdığı, nihayetinde demobilizasyona yol açan çatlaktır.

Oyun, 20 Mayıs 1902’de doğan cumhuriyetin Küba’nın sorunlarını çözdüğüne, otuzlar veya ellilerdeki devrimci durumu ortadan kaldırdığına, o kadar mükemmel olduğuna ve bir Devrime gerek olmadığına inanmanızı sağlamak amacıyla kurgulanmıştır.

Tehlike: Hafızanın Başı Kesik Tavuğa Dönüştürülmesi

İster adanın içinde ister dışında olsun, bir Kübalıyı önceki cumhuriyetin kurtarılması gereken bir model olduğuna inandırmayı başardıklarında, kesin bir zafer kazanmış olurlar. Çünkü o zaman adalet arayan bir ulusun fikir birliği ortadan kalkar ve sözde cenneti kesintiye uğratan hata haline gelir.

Eğer Devrim hata ise, o zaman abluka anlaşılabilir bir yaptırım; cebri önlemler hak edilmiş bir ceza, teslimiyetse makul bir seçenektir. Bize sundukları açık çek budur. Burada mesele, altmış yılı aşkın direnişle inşa edilen sosyal adalet projesinin anlamını boşaltmaktır.

Seçmeci hafıza, sadece geçmiş hakkında yalan söylemekle kalmaz, bugünü anlama kapasitenizi de köreltir. Çünkü o Cumhuriyet’i sadece ışıl ışıl caddeleri ve parıldayan arabalarıyla görmeye alışırsanız, eşitsizliğin küçük bir olay, ırkçı dışlamanın önemsiz bir ayrıntı, Platt Anlaşması ile zincirlenmiş egemenliğin düzen ve tüketimcilik için ödenmesi gereken, kabul edilebilir bir bedel olduğuna inanmaya başlarsınız.

İşte asıl zehir, tam da budur. Hafıza seçmeci hale geldiğinde, tarihsel bilinç körelir. Bu kadar çok kan dökülmesinin neden gerekli olduğunu kendinize sormayı bırakırsınız. Her şeyin bir aşırılık olduğunu, her şeyde ifrada varıldığını, burjuva rüyasının şiddetle kesintiye uğradığını düşünmeye başlarsınız. Sonra farkında olmadan, nefret söylemine, ablukanın “hak edilmiş ceza” olarak meşrulaştırılmasına, yabancı müdahalesinin “insani yardım” olduğu fikrine karşı gardınız düşer.

Başı kesik tavuğa dönmüş bir hafıza, aynı zamanda nesilleri de paramparça eder. Ellilerin ancak rüyamızda görebileceğimiz o kartpostallara layık görüntülerine maruz kalan bir genç, mücadele konusunda belirlediği rol modellerinden mahrum kalmış haliyle, o cumhuriyetin aynı zamanda topraksız köylünün, hakları olmayan işçinin, kaldırımsız siyahilerin cumhuriyeti olduğunu bilmeden büyür. O kişi, ne hakkında konuştuğuna dair en ufak bir fikri olmadan, “kayıp özgürlük”ten bahsedecektir.

Çünkü seçmeci hafıza, sadece aldatmakla kalmaz, silahsızlandırır. Kazanılanı savunmak için gereken araçları elinizden alır. Kendi kahramanlarınızdan şüphe duymanıza neden olur. Bu, sizi bugünü uydurulmuş bir geçmişin merceğinden bakmaya iter, ardından mevcut herhangi bir zorluğu dış saldırganlığa değil, bizzat Devrim’e bağlarsınız. Bilişsel alanda süren savaşta tam da bu noktada mat olursunuz: kılıcın açtığı yaralar için kalkanınızı suçlamaya başlarsınız.

Bağlamdan yoksun bir biçimde, “dünün Havana’sı” diye paylaşım yapan her hesabın arkasında hesaplı bir operasyon var.

Burjuva cumhuriyetini yapısal kusurlarından bahsetmeden idealize eden her makalenin arkasında büyük bir finansman var.

O zamanlar doğmamış olmasına rağmen “eskiden daha iyiydik” diye tekrarlayan her insanın zihninde süren bilişsel savaşta birileri zafere ulaşıyor.

Onların bizi etkilemesine izin vermeyelim. Yapay nostaljinin berraklığımızı çalmasına izin vermeyelim. Seçmeci hafızanın gerçeği silmesine izin vermeyelim. Çünkü Küba, kayıp bir cennet üzerine kurulmadı. Bir halkın sömürge olmaktan vazgeçip onurlu bir ülke olma kararı üzerine kuruldu. Tam da bugün şüphe duymamızı istedikleri bu karar, bizi ayakta tutan sebep olmaya devam ediyor.

Geçmişi iyi okuyalım ve bugünü anlayalım. Geleceği inşa etmenin tek yolu budur.

Jorge Enrique Jerez Belisario
20 Mayıs 2026
Kaynak

19 Mayıs 2026

,

Karl Marx Onuruna Anma Toplantısı


Şu büyük salona bakın hele.

Karl Marx öldü.[1]

O, zayıfların yanında olduğunu söyleyen biriydi, dolayısıyla, onurlandırılmayı hak ediyor. Erdemli insan, sadece oluşan zarara işaret edip onu düzeltmek için cömert bir kaygıyla yanıp tutuşan değil, zararın nazikçe düzeltilmesini öğreten kişidir.

İnsanları birbirine karşı kışkırtmak denilen görev, birilerini ürkütür. Başkalarının çıkarı için insanların zorla vahşileştirilmesi öfkeye yol açar. Ancak bu öfke için bir çıkış yolu bulunmalıdır ki, vahşet taşmadan ve dehşet saçmadan önce sona ersin.

Şu salona bakın hele: Salona hâkim olan bir noktada, o ateşli reformcunun, farklı halklardan insanları birleştiren ve yorulmak bilmeyen, güçlü örgütçünün yeşil yapraklarla çevrili resmi duruyor.

Enternasyonal, onun eseriydi.[2] Tüm uluslardan insanlar onu onurlandırmak için toplaşıyorlar. Cesur işçilerden oluşan, görüntüsü etkileyici ve rahatlatıcı kalabalık, mücevherlerden çok kaslar ve ipek iç çamaşırlarından çok dürüst yüzlerle duruyor karşımızda. Emek güzelleştiriyor: bir çiftçiyi, bir demirciyi veya bir denizciyi görmek, insanın canına can katıyor. Doğanın güçlerini manipüle ederek, doğa kadar güzel hale geliyorlar.

New York, bir tür girdap olmaya devam ediyor: dünyanın geri kalanında kaynayan şey, New York’ta denizin dibini boyluyor. Burada kaçan birine gülümserler, New York’ta insanı kaçmaya zorlarlar. Bu iyiliğin sonucu olarak, bu halka kudret bahşedilmiştir.

Karl Marx, dünyayı yeni temeller üzerine kurma yöntemlerini inceledi, uyuyanları uyandırdı, onlara zaten kırık olan payandaları nasıl yıkacaklarını gösterdi. Ancak aceleci ve anlayışı biraz bulanık olduğu için, doğal, yavaş ve acı verici bir gebelik geçirmeyen çocukların, ister tarihteki insanların kucağından, ister evdeki kadınların rahimlerinden gelsinler, yaşayabilir doğmadıklarını göremedi.

Karl Marx’ın yakın arkadaşları... onlar ki Avrupalı işçilerin öfkesini büyük ölçüde körüklemekle kalmayıp, aynı zamanda insandaki sefaletin nedenlerine ve insanların kaderine dair büyük bir kavrayışa sahip, iyilik yapma arzusuyla yanıp tutuşan insanlardı. Onlar, herkeste kendilerinde taşıdıkları şeyi, isyan ateşini, en yüce idealleri, mücadele azmini görüyorlardı.

Misal, Şeviç[3], gazeteci kendisi: nasıl konuştuğuna bakın: hassas, ışıl ışıl ışıldayan Bakunin’in[4] yansımaları ona ulaşıyor: İngilizce konuşmaya başlıyor, sonra Almanca hitap ediyor. Rus hemşehrileri “Da! da!” diye cevap veriyorlar, ne vakit Rusça konuşsa.[5]

Ruslar, Reform’un kırbacıdır, bundan fazlası değil! Yeni dünyayı bu sabırsız ve cömert adamlar kurmayacak: onlar, sadece mahmuzdur, uykuya dalmak üzere olan bir vicdanın sesi gibi dürterler: ama mahmuzun çeliği, bir inşaat çekici gibi kullanılamaz.

Adaletsizlikten öfkelenen yaşlı bir adam olan Swinton[6], Karl Marx’ta dağların ihtişamını ve Sokrates’in nurunu görüyordu.[7] Alman Johann Most[8], ısrarcı, kimsede sevgi uyandırmayan, bağırıp duran, şenlik ateşleri yakan, sol eliyle verdiği yaraları iyileştirmek için sağ elinde merhem taşımayan bir adam. Onları dinlemeye o kadar çok insan geldi ki salon dolup taştı. Korolar şarkı söylüyor. Bu kadar çok erkek arasında çokça kadın da var. Alkışlarla, duvarlarda asılı afişlerde Karl Marx’tan alıntıları koro halinde tekrarlıyorlar.[9]

Fransız Millot[10] çok güzel bir şey söylüyor: “Özgürlük, Fransa’da birçok kez yenildi, ama  her yenilgisinden daha güzel doğdu.”

Johann Most’un ağzından tutkulu ve bağnazca[11] sözler dökülüyor: “Sakson hapishanesinde Marx’ın kitabını okuduğumdan beri vampirlere kılıç çekiyorum.”

McGuire[12] şunu söylüyor: “Bütün ülkelerden bu kadar çok insanın nefret duymadan birleştiğini görmek, sevindirici. Dünyanın tüm işçileri tek bir millettir, kendi aralarında kavga etmezler, aksine kendilerini ezenlere karşı birleşirler.”[13]

Bir Bohemyalı, “Altı bin Fransız ve İngiliz işçinin, bir zamanlar Bastille’in yakınında bir araya geldiğini görmekten mutluluk duyuyorum” diyor.[14]

Sonra ünlü iktisatçı, sıkıntı çekenlerin dostu, halk tarafından sevilen, burada ve İngiltere’de şöhret sahibi Henry George’un[15] mektubu okunuyor. Alkış tufanı kopuyor, çılgın tezahürat peşi sıra geliyor. Coşkulu topluluk, hep birlikte ayağa kalkarken, kürsüden açık yüzlü ve Toledo çeliği bakışlı iki adam, toplantının sonunu getiren kararları Almanca ve İngilizce olarak okuyor. Bu kararlarda Karl Marx, dünyanın en soylu kahramanı ve en güçlü düşünürü olarak adlandırılıyor. Müzik çalıyor, koronun sesi yankılanıyor. Bunların barışın sesi olduğunu unutmamak gerek.

José Marti
La Nación (Buenos Aires)
13-16 Mayıs 1883
New York
29 Mart 1883

[Kaynak: Inside the Monster: Writings on the United States and American Imperialism, Çeviri: Elinor Randall, Yayına Hz.: Philip S. Foner, Monthly Review Press, 1975, s. 184-188.]

Dipnotlar:
1. Tüm zamanların en etkili düşünürlerinden, bilimsel sosyalizmin kurucusu Karl Marx (1818-1883) 14 Mart 1883 günü Londra’da vefat etti. 20 Mart 1883 günü New York Cooper Union binasında Marx için anma toplantısı düzenlendi. Büyük New York ve Civarı Merkezi İşçi Birliği’nin düzenlediği toplantı Marx’ın ölümünü takip eden haftalar içerisinde dünyanın çeşitli kentlerinde gerçekleştirildi. (Marx’ın ölümüne yönelik tepkiler konusunda bkz.: Philip S. Foner, When Karl Marx Died: Comments in 1883 [New York, 1973])

2. Marti burada 1864’te Marx’ın kurduğu Birinci Enternasyonal’e yani Uluslararası İşçi Derneği’ne atıfta bulunuyor. Enternasyonalin ilk konferansı Eylül 1865’te Londra’da düzenlenmişti. Sonraki yıllarda bir dizi konferans gerçekleştirildi. Enternasyonalin kontrolü konusunda Marx’ın takipileriyle Bakunin’in anarşist destekçileri arasında cereyan eden kavganın ardından genel konsey ABD’ye taşındı. Burada faaliyetlerine 1876’ya dek devam etti.

3. Sergius E. Şeviç, aslen Rus olan Amerikalı sosyalist. Sosyalist İşçi Partisi’nin lideri, New Yorker Volkszeiuing gazetesinin yayın yönetmeni. Marti değerlendirmesinde onu “Lekoviç” olarak anmış ama bu muhtemelen baskı hatası.

4. Michael Bakunin (1814-1876), Rus anarşist lider. 1860 yılında ABD’ye geldi. Kısa bir süre sonra Londra’ya gitti. Burasını operasyon üssü olarak kullandı. Rusya’da fikirleri “nihilizm”le ilişkilendirildi.

5. Şeviç, kendi ifadesiyle, “toplantının beynelmilel yönünü dile dökmek adına” Rusça konuştu. İngilizce devam ettiği konuşmasını Almanca konuştuğu bölümle sona erdirdi.

6. John Swinton, Kansas’ta John Brown ile mücadele etmiş bir isimdi. İç Savaş sırasında New York Times gazetesinin yayın yönetmenliğini üstlendi. Ayrıca Karl Marx’la 6 Eylül 1880’de röportaj gerçekleştiren Swinton, bu röportajı yayın yönetmenliğini yaptığı New York Sun gazetesinde yayınladı. 1883’te Swinton, Sun gazetesinden ayrıldı. 1880’li yılların önde gelen işçi gazetesi John Swinton’s Paper’ı çıkarttı. Gazete, 21 Ağustos 1887’ye kadar faaliyetine devam etti. Swinton, 1901’de, 71 yaşındayken vefat etti. Striking for Life [“Hayat İçin Harekete Geçmek -1894] isimli otobiyografisini yayımladı.

7. Sokrat (MÖ 469-399), Atinalı filozof ve Platon’un Diyaloglar’ının önde gelen siması. Baldıran zehri içerek intihar etti. Atinalı gençlerde görülen, kutsala saygı göstermeyen fikirlerin suçlusu olarak gösterildi.

8. Mücellit olan Johann Joseph Most (1846-1906), sosyalist iken sonrasında anarşist oldu. 1880 yılında Alman Sosyal Demokrat Partisi’nden kovulan Most, ilkin İngiltere’ye 1883 yılında da ABD’ye gitti. Buranın önde gelen anarşistlerinden bir haline geldi. Freiheit isimli anarşist gazetesini çıkarttı. Most ile ilgili tartışma için bkz.: s. 304.

9. Duvarlardda, Marx ve Engels’in 1848’de yazdıkları Komünist Manifesto’nun ünlü cümlesi “Tüm ülkelerin işçileri, birleşin” ifadesinin bulunduğu afişler asılıydı.

10. Mücellitlik yapan Théodore Millot, ABD’de faaliyet yürüten Birinci Enternasyonal’in İkinci Seksiyonu’nun sekreteriydi.

11. Burada “bağnazca” derken ne kastediliyor, anlaşılmıyor.

12. 1852’de doğan Peter J. McGuire, aslen Alman olan Amerikalı sosyalistlerden etkilenerek Lasalcı harekete katıldı ama sonra Enternasyonal’in sendikalar için belirlediği ilkeleri savundu. 1876 yılında Sosyalist İşçi Partisi içinde İngilizce konuşanları bir araya getiren bir örgüt kurdu. 1881 yılında Marangozlar ve Doğramacılar Kardeşliği isimli sendikanın kuruluş çalışmaları içerisinde yer aldı. McGuire 1 Mayıs Günü’nün babası olarak kabul edilir. Yalnız bu görüşe New Jersey’de sendikacılık yapan Matthew MacGuire’ı öne çıkartanlar itiraz etmektedirler. Marti, burada “Magure” demektedir, bu da muhtemelen baskı hatasıdır.

13. McGuire burada Manchester ve Liverpool’dan gelen, İngiliz sendikalarının Paris’e Fransız işçilerini İngiliz işçilerinin iki ülke arasında savaş yaşanmasını istemedikleri konusunda bilgilendirmek amacıyla gönderdiği işçilerden bahsetmektedir. McGuire’ın dediğine göre, “Bastille’in yakınlarında bir yerde 6.000 insan bir toplantı düzenledi.”

14. Birinci Enternasyonal’in Bohemya Seksiyonu lideri Joseph Bunta, toplantıda kendi dilinde konuştu.

15. Henry George (1839-1897), ABD’de yaygın olarak okunan politik ekonomi kitaplarından olan Progress and Poverty [“İlerleme ve Yoksulluk” -1879] kitabının yazarı. Bu kitap Avrupa’da da birçok insanı etkiledi. George, toprağın onun değerini üreten topluma ait olduğunu, “Tek Vergi” üzerinden, gerektiği şekilde vergilendirildiği vakit yoksulluğun azalacağını düşünüyordu. 1886 yılının sonbaharında George, Birleşik İşçi Partisi’nin New York belediye başkanı adayı oldu. Az kalsın seçiliyordu. Onunla ilgili değerlendirme için bkz.: s. 264.

16. Phillip Van Patten’in İngilizcesini, Justus Schwab’ın Almancasını okuduğu kararlar oybirliğiyle kabul edildi. Marx’ın ölümü karşısında duyulan üzüntüyü dile döken kararda “bu ölümün emek ve özgürlük davası için acı verici, telafisi mümkün olmayan büyük bir kayıp olduğundan” bahsedildi. Marx’ın isminin ve eserlerinin her daim anımsanacağına, fikirlerini tüm dünyaya yaymak için her şeyin yapılacağına söz verildi. Kararda ayrıca Marx’ın öncüsü olduğu davaya, uğruna mücadele ettiği o asil kavgaya tüm hayatların adanacağı, “Dünyanın tüm işçileri, birleşin” çağrısının hiçbir şekilde unutulmayacağı vaadine yer verildi.