Karayipler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Karayipler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ağustos 2026

, ,

Haiti: İmparatorluğun Cezalandırma Laboratuvarı

Haiti, “Washington’ın arka bahçesi” teriminin en belirgin örneğidir. 1804'te, Latin Amerika ve Karayipler'deki ilk cumhuriyetçi oluşumun, Fransızlara karşı kazandıkları zaferin ardından köleleştirilmiş Afrikalıların torunları eliyle kurulmasından bu yana, tarihsel olarak varoluşsal bir tehdit oluşturmuştur. O zamandan beri Washington, Haiti’yi “sorunlu” bir model olarak görmüş, bağımsız bir siyasi deneyi engellemek için baskı uygulamıştır. Haiti ayrıca, on yıllar boyunca eski köle sahiplerinin torunlarına tazminat ödeyen ilk ve belki de tek ülkedir. Fransa’nın sırtına yüz milyonlarca dolara denk gelen bir yük bindiren bu ödemeler, Haiti’ye zaman içinde, ekonomik büyüme bağlamında, 21 milyar ila 115 milyar dolar arasında bir kayba mal olmuştur ki bu tutar, 2026’da Haiti ekonomisinin tamamının bir ilâ on katı büyüklüğüne denk düşmektedir.

7 Nisan 2003'te, devrimci lider Toussaint Louverture'un ölümünün iki yüzüncü yıldönümü anma töreninde, Cumhurbaşkanı Jean-Bertrand Aristide, törenin geleneksel anlatımından saparak ve açık bir siyasi talepte bulunarak, dinleyicileri şaşırttı: Fransa'dan Haiti halkına tazminat ödenmesini istedi.[1]

Aristide’in bu talebini anlamak için, Haiti’nin 1804’te Fransa’dan bağımsızlığını ilan ettiği, Afrika kökenli başarılı bir köle devriminden doğan ilk modern cumhuriyet olduğu on dokuzuncu yüzyılın başlarına geri dönmek gerekir. Bu bağımsızlık ancak, Fransa tarafından yirmi yıldan fazla bir süre sonra, 1825’te, Paris’in yeni devleti tanımak için ağır bir şart koşmasıyla tanınabildi: bu şart uyarınca eski sömürgesini, bunun yanında, kölelerle birlikte çiftçilere ait mülklerini de yitiren Fransa karşılığında “tazminat” olarak büyük bir tutarın ödenmesini istedi. Başta yaklaşık 150 milyon altın frank olarak hesaplanan tutar, daha sonra yaklaşık 90 milyona düşürüldü.[2]. Bununla birlikte, bu durum, zaten ekonomik ve politik kırılganlıktan muzdarip olan, henüz yeni kurulmuş bir ülke için muazzam bir mali yük olmaya devam etti. Bu, Haiti’yi neredeyse bir yüzyıl boyunca bu borçları ödemek için dış borçlanmaya başvurmaya zorladı. Borçlarını ancak yirminci yüzyılın ortalarında ödeyebildi. Bu borçlar, Haiti ekonomisinin uzun vadeli zayıfladığı sürece katkıda bulundu. Buna karşın söz konusu tarihin üzeri örtülüyor, asla dile getirilmiyor, çünkü Fransız halkının büyük çoğunluğu, liberal ecdadının, köleliğe karşı direnişleri ve özgürlük arayışları nedeniyle Haiti halkından para almaya devam ettiğini bilmiyor.

Fransa, Aristide’in tazminat talebini hızla ve endişeyle bastırdıktan sonra, ülkede ve bölgede faal olan hasımlarından yana saf tutup ABD ile işbirliği yaparak, onu iktidardan uzaklaştırdı. Fransa ve ABD, Aristide’in tazminat talebinin görevden alınmasıyla ilgisi olmadığını, kendisinin otoriterliğe yöneldiğini, ülkenin kontrolünü yitirdiğini, zaten istikrarsız olan Haiti’nin kaosa sürüklenmesini önlemek için sürgüne gönderildiğini iddia etse de, o dönemdeki Haiti Büyükelçisi Thierry Burkhard, bir gazeteye verdiği röportajda Fransa ile ABD’nin ona karşı fiilen bir "darbe" düzenlediğini dile getirdi. Burkhard, Aristide’in aniden görevden alınmasının, Fransa’dan tazminat talebinden kaynaklandığını, çünkü bu talebin Fransa’nın liberalizmi esas alan temel değerlerine halel getirdiğini, Karayipler’den Afrika’ya kadar Fransa’ya karşı tarihsel şikayetleri olan diğer ülkeleri de aynı şeyi yapmaya teşvik edebileceğini söyledi.

Fransız diplomat Yves Godol da Aristide’in aniden gündeme gelen tazminat çağrısının siyasi bir bomba olduğunu görmüş, bu çağrının Fransa’yı uluslararası sahnede rezil ve zelil edeceğinden endişelenmişti. Haiti ile görüşmelere başlanmasını istediğini ama bu talebinin kesin bir ret cevabıyla karşılandığını söyledi.[3]

Jean Aristide, 1991’deki askeri darbeyle devrildikten ve ABD’ye sürgüne gönderildikten sonra, “bağımsızlık borcu” olarak bilinen şeyin tarihini keşfetti. Orada, çok iyi bilmediği bir tarih üzerine giderek artan akademik çalışmalara dalmaya başladı. Bu tarih bilinci, 2000’de yeniden seçilmesinden sonra daha da radikalleşti. Aristide, Fransa’nın Haiti’ye borçlu olduğunu iddia ettiği rakamı açıklayarak siyaset alanında gerilimi iyice tırmandırdı. Bu tutar, 21.685.135.571,48 dolardı.

Fransızlar, bu rakamı alaya alarak, komünist bir popülistin yanıltıcı bir propaganda oyunu oynadığını söylediler.[4] Ancak, Aristide’in, Fransa'ya büyük miktarda para aktarılmasının uzun vadede yol açtığı zarara ilişkin bazı Batı gazeteleri tarafından da doğrulanan iddiaları, Haiti’nin kayıplarının onun rakamına şaşırtıcı derecede yakın durduğunu, hatta tutarın daha da yüksek olabileceğini ortaya koyuyor.

Amerikan gazetesi Times, Haiti’nin nesiller boyunca Fransa’ya ne kadar para gönderdiğini belirlemek için binlerce sayfalık arşivlenmiş hükümet belgesini inceledi ve Haiti’nin Fransa’ya bugünkü dolar karşılığı toplam 560 milyon dolar ödediğini tespit etti. Ancak bu, kayıpların sadece bir kısmını açıklıyor. Gazete, dünyanın önde gelen 15 ekonomistinin[5] yardımıyla, bu paranın karşılığında hiçbir mal veya hizmet üretilmeksizin, Fransa’ya gönderilmek yerine Haiti ekonomisine yatırılmış olsaydı ne olabileceği sorusunun cevabını bulmak için bir model geliştirildi. Hesaplamalar, Fransa’ya yapılan bu ödemelerin Haiti’ye zaman içinde 21 milyar ilâ 115 milyar dolar tutarında bir ekonomik büyüme kaybına mal olduğunu gösterdi. Bunu bir perspektife oturtmak gerekirse, bu rakam, Haiti’nin bugünkü tüm ekonomisinin yaklaşık bir ilâ on katı büyüklüğündedir.

Aristide’in tazminat talepleri, sonrasında daha cesur ve saldırgan bir hal aldı. Adanın her yerinde, Paris’in Haiti halkının haklarının iadesini talep eden pankartlar, araba etiketleri, hükümet duyuruları ve duvar yazılarına rastlanıyordu. Hükümet, hukuki argümanlar geliştirmek ve Haiti’nin davasını sunabileceği uluslararası bir mahkeme aramak için Fransız hukuk firması Pichot Advocates’i ve uluslararası hukuk profesörü Günter Handel’i görevlendirdi. Bilhassa Aristide’in diğer eski Fransız sömürgelerini de kampanyasına katılmaya çağırmasıyla birlikte eskiden bu tür talepleri küçümsemeyle karşılayan Fransa’nın tutumu zamanla değişti. Artık Fransız devleti endişeliydi.

Fransa, Haiti’ye yeni büyükelçi olmuş Thierry Burkhard’ı gönderdi. Ayrıca Fransız Dışişleri Bakanlığı, ünlü felsefeci Régis Debray başkanlığında bir komisyon kurdu.[6]. Komisyonun resmi görevi, Fransız-Haiti ilişkilerini iyileştirmenin yollarını araştırmaktı. Ancak Burkhard ve Debray’nin kendisinin de belirttiği gibi, perde gerisinde başka bir amaç daha vardı: tartışmayı tazminat konusundan uzaklaştırmak. Şu anda emekli olan Burkhard, Debray’ye “tazminatlar lehine tek kelime etmemesi talimatı verildiğini” söyledi. Bu nedenle, komitenin Aralık 2003’teki Haiti ziyareti, altı üyesi ve birkaç Haitili yetkiliyle yapılan görüşmelere göre gergin geçti. Heyet, Dışişleri Bakanlığı’ndaki bir toplantıya silahlı Fransız özel kuvvetleri eşliğinde gelince bu fiili durum, Aristide’in ekibinin protesto etmesine ve bunu bir gözdağı girişimi olarak değerlendirmesine yol açtı.

Paris ve Aristide’in Şeytanlaştırılması

Paris, Haiti’ye verilen herhangi bir fonun kişisel kazanç için kullanılabileceği endişesini dile getiren medya kampanyaları başlatarak Aristide’i şeytanlaştırmaya başladı. Hükümeti, muhalefeti ezmekle suçlandı. İnsan hakları örgütleri gece gündüz, polisinin muhaliflere ve bağımsız basına saldırdığını söyleyen açıklamalar yayınladı.[7] Sanki tarih tekerrür etmiş gibiydi: Washington, Haiti yönetiminin kimi üyelerini uyuşturucu kaçakçılığıyla suçladı.[8] Ardından aynı Amerika, Aristide’in muhaliflerini övdü, onları “demokratik haklarını ve yurttaşlık görevlerini” üstlenmeye hazır bir “sivil muhalefet”in umut verici bir işareti olarak tanımladı. Ayrıca Aristide’in görevde kalmayabileceğine işaret etti ve sürgünde bir “geçiş hükümeti" kurma fikrini tartıştı.

Aralık 2003 ortalarında, Fransız aydını Régis Debray, Aristide’in Port-au-Prince’teki başkanlık sarayını ziyaret etti ve ona, 1973’te ABD Merkezi Haber Alma Teşkilâtı’nın desteğiyle ordunun başkanlık sarayına düzenlediği baskın sonucu öldürülen Şili Devlet Başkanı Salvador Allende’nin kaderine benzer bir kaderden kaçınmak için iktidarı bırakmasını tavsiye etti.

29 Şubat 2004'te Jean-Bertrand Aristide devrildi. Darbeden sadece birkaç saat önce, o günün sabah saatlerinde, ünlü Amerikalı diplomat Luis Moreno, ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan güvenlik personeliyle birlikte başkanlık sarayına geldi ve Aristide’in istifasını istedi. Aristide ve eşi daha sonra havaalanına götürüldü ve bir Amerikan uçağı onları sürgüne gönderdi.[9]

Uçak havadayken, Fransız ve Amerikan yetkilileri, üç Afrika ülkesinin liderlerine Aristide’i kabul etmeleri için yalvardı, ancak hepsi reddetti. Sonunda, o zamanlar Paris’e sadık bir başkan tarafından yönetilen eski bir Fransız sömürgesi olan Orta Afrika Cumhuriyeti kabul etti. Aristide, önce kısa bir süre için Jamaika’ya gitti, Güney Afrika’ya sürgüne gönderilmeden önce, yaklaşık iki hafta orada kaldı. Daha sonra Aristide, o zamandan beri büyük ölçüde doğrudan siyasi hayattan uzak kaldığı Haiti’ye döndü. Ülkedeki siyasi hareketi halen daha sembolik bir etkiye sahip.

Aristide ve birçok kişi, yaşananları bir kaçırma eylemi olarak tanımladı. Bu iddiayı “tamamen asılsız” bulan Amerikalılar ve Fransızlar, Aristide’in iktidarı gönüllü olarak bıraktığını ileri sürdüler. Ancak istifa mektubu “muğlâk” ifadelerle yüklüydü. Mektupta istifa ettiğine dair açık bir ifadeye rastlanmıyordu. Dahası, birçok Fransız siyasetçi, son zamanlarda televizyon röportajlarında veya otobiyografilerinde, Fransa ve ABD’nin Aristide’e baskı yaparak ve onu sürgüne göndererek fiilen bir “darbe” düzenlediğini kabul etti.[10]

Darbe sonrasında, Haiti'nin Batı destekli geçiş hükümetinin başı Garard Latourtier, Fransız Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ile görüştü. Ardından Paris’teki görkemli Élysée Sarayı’ndan çıkarak gazetecilere tazminat taleplerinden vazgeçtiğini söyledi. Fransa-Haiti ilişkilerinin, “önceki rejimin bağımsızlık borcu için tazminat talep etme girişimlerinin tümü nedeniyle olumsuz yönde zarar gördüğü” gerekçesiyle yeni bir başlangıca ihtiyaç duyduğunu belirtti.[11]

Fransa, elbette, bu durumdan memnundu çünkü tazminat talepleri konusundaki uzlaşmaz tavrı, evrensel insan haklarının savunucusu olarak sergilediği liberal anlatısıyla çelişen bir geçmişle yüzleşmeyi reddetmesinden kaynaklanıyordu.

Fransa, Küresel Güney’deki eski sömürgelerinde, örneğin Haiti’de, kanlı tarihinin büyük bir bölümünü gizlemeye çalışıyor; bu tarih, çarpıtılmış, ihmal edilmiş veya unutulmuş durumda. Neredeyse hiçbir Fransız ders kitabında, Haiti’nin sömürge dönemindeki adı olan Saint-Domingue’nin 1780’lerin sonlarında transatlantik köle ticaretinin yüzde 40’ını oluşturduğundan veya Napolyon’un 1803’te Haiti’de Fransız egemenliğini yeniden kurmaya çalıştığında Waterloo Savaşı’ndan daha fazla asker kaybettiğinden bahsedilmiyor.

Aristide’e karşı yapılan darbe, tazminat talebinin ağırlığı ve bu talebi temel alan hareketin hızı hiç düşmedi. Bilâkis, uluslararası konferanslarda lobi faaliyetlerine devam eden, tanınmayı ve hakların iadesini sağlamaya kararlı yeni bir neslin yolunu açtı. Birçok önde gelen aydın, tazminat fikrini destekledi. Akademisyenler, giderek artan bir şekilde, ekonomik ve hukuki yönleri incelemeye, Fransız köle sahiplerine ödenen tazminatları belgeleyen veri tabanları oluşturmaya çalışmaya başladılar. On yıldan fazla bir süre sonra, bu süreç, Haiti’ye dayatılan parayı “bağımsızlık için fidye” olarak nitelendiren eski Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’ın şok edici itirafıyla sonuçlandı. Hollande, ‘Haiti’ye gittiğimde, kendi payıma düşen borcu ödeyeceğim” dedi.[12] Ancak birkaç gün sonra, Hollande’ın danışmanları önemli bir açıklama yaptılar: Cumhurbaşkanı, sadece Fransa’nın Haiti’ye olan “ahlaki borcundan” bahsediyordu, mali bir borçtan değil.

Macron liderliğindeki Fransız hükümeti halen daha aynı konumda. Fransız parlamentosu, köle sahiplerinin yararına Haiti’ye ödeme yapılmasını öngören 1825 tarihli kararı sembolik olarak yürürlükten kaldırdı, ancak mali tazminat konusunu görüşmeyi reddetti.

Aristide’in eylemi sayesinde Fransa, bu tarihle yavaş ve acı verici bir şekilde yüzleşmek zorunda kaldı. Bu eylem, uzun süredir ihmal edilmiş veya ertelenmiş bir tarihî dosyayı yeniden açan, en azından resmiyetteki kesif sessizliği bozan, Fransa’nın bu geçmişi tanımasının yolunu açan aydınlatıcı bir müdahale olarak iş gördü. Ancak Haiti, bu talebi dillendirmenin ve bu adımı atmanın cezasını kendisini uçurumun eşiğine sürükleyen kesintisiz kargaşa ile cezalandırıldı.

Kribsu Diallo
30 Temmuz 2026
Kaynak

Kaynaklar:
1. Haiti demands restitution from France, 7 Nisan 2003, Youtube.

2. Dubois, Laurent. Haiti: The Aftershocks of History, New York: Metropolitan Books, 2012.

3. Mandy Boltax, Thomas Boulger and Tyler Miller, “The Haitian Independence Debt: A Case for Restitution”, 5 Mart 2021, Doi. Duke Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Kuzey Carolina Üniversitesi Hukuk Fakültesi, 9 Mart 2021. (Çalışma Belgesi, 14 sayfa).

4. “Document pour l’histoire sur la célébration des 200 ans d’indépendance d’Haïti”, 5 Ocak 2022, Haitiliberte.

5. Esclavage.

6. “Déclaration de M. Dominique Galouzeau de Villepin,” 7 Ekim 2003, Publique.

7. “Haiti: Recycled Soldiers and Paramilitaries on the March”, 27 Şubat 2004, HRW.

8. “International Narcotics Control Strategy Report”, Mart 2003, State.

9. Claude Ribbe, “Pour comprendre la crise haïtienne”, Şubat 2005, Youtube.

10. Publique ve NYT.

11. “Chirac welcomes Haiti PM”, 13 Mayıs 2004, Youtube.

12. “Discours lors de l'inauguration du Mémorial ACT”, 10 Mayıs 2015, Dailymotion.

13 Ağustos 2026

, , ,

Fidel’in Yüzyılı: Devrim, Emperyalizm ve Hiç Bitmeyen Savaş

Yüz yıl önce, 13 Ağustos 1926’da, Küba’nın eski Oriente eyaletinde (bugünkü Holguín eyaletinde) bulunan Birán’da Fidel Castro Ruz dünyaya geldi. Devrimci ve enternasyonalist liderin etkisi ve düşüncesi, adanın ve zamanın sınırlarını aştı.

1959’daki devrimin zaferinden bu yana Castro, yirminci yüzyılda Latin Amerika siyasetinin en önemli figürlerinden biri haline geldi. Küba’yı yönetmesi, ABD ile çatışması ve enternasyonalizme olan bağlılığı, adayı dünya genelinde politik ve toplumsal hareketler için bir ışık ve ilham kaynağı haline getirdi.

Sosyalist komutan, egemenliğin savunulmasını politik söyleminin ve Küba Devrimi’nin temel ekseni kıldı. Bu eksen, ABD’nin Latin Amerika ve Karayipler'e müdahalesiyle şekillenen bir bağlamda oluştu. 

Fidel için halkların kendi kaderini tayin hakkı, emperyalizme karşı direnişe kopartılması mümkün olmayan bağlarla bağlıydı.

Doğumundan bir asır sonra, bu savaş, her zamankinden daha güncel görünüyor. Baskı ve müdahale mekanizmalarını değiştiren ABD emperyalizmi, yeni politik, ekonomik ve askeri stratejilerle bölgedeki varlığını sürdürüyor.

60 yılı aşkın süredir adanın ekonomisini ve varlığını belirleyen soykırım niteliğindeki Küba ablukası, şimdi en acımasız saldırısıyla karşı karşıya. Enerji, finans ve ticaret kuşatma altında. Öte yandan, Latin Amerika’nın geri kalanı, aşırı sağın ilerleyişini ve Washington’la aynı çizgide olan yeni bir muhafazakâr saldırıyı şaşkınlıkla izliyor.

Fidel’in Fikriyatını Güncellemek

Castro’nun emperyalizm ve kendi yolunu belirleyebilecek bölgeler inşa etme ihtiyacı hakkındaki gözlem ve tespitleri bugün için ne gibi bir öneme sahip?

Tarihçi, yazar ve Meksika’da faal olan Fondo de Cultura Económica [Ekonomi Kültürü Fonu] isimli STK’nın direktörü Paco Ignacio Taibo II, Fidel Castro ve Küba Devrimi’nden bahsederken, mevcut durumu göz önünde bulundurmak gerektiğini söylüyor. Yazara göre, emperyalizm ortadan kaybolmadı. Biçim değiştirdi ve bugün bölgeye daha yoğun bir şekilde saldırıyor.

Taibo II, İspanya’nın internet gazetesi Diario Red’e [Kızıl Günlük] verdiği röportajda, “Fidel’in karşılaştığı abluka ve suikast girişimlerinin ardındaki emperyalizm, Donald Trump’ın faşist emperyalizmiyle kıyaslanamaz bile” diyor.

Küba örneğinde durum kritik bir noktaya ulaştı. “Abluka yıllardır devam ediyor, ancak adaya Venezuela ve Meksika üzerinden ulaşan petrolün kesildiği son aşama ülkeyi tahammülü imkânsız bir aşamaya taşıdı.”

Yakıt eksikliğinin etkileri enerji üretiminin çok ötesine uzanıyor. Konuyla ilgili olarak Taibo II şunu söylüyor: “Günde en fazla yarım saat elektrik alan Küba şehirlerini düşünmeliyiz. Elektriksiz hastaneleri, soğutmasız ilaçları, ulaşım imkânlarını düşünün.”

Bu süreç, gıda dağıtımı ve işçilerin hareket imkânları açısından da sonuçlara yol açıyor. Bu noktada Taibo II, ablukanın amacının yalnızca ekonomik bir önlem olarak anlaşılamayacağını, “Bu abluka, Kübalıların yaşamlarını yok etmeyi amaçladığını” söylüyor.

Yaygaracı Sağ ve Tarihsel Hafızanın Kaybı

Taibo II, Küba’nın genel ve kapsamlı bir bilgi savaşının orta yerinde cereyan ettiği konusunda uyarıda bulunuyor. Devamında, “Aşırı sağ, genel olarak sağ siyaset, ilerleme kaydediyor, mevziler elde ediyor veya yaygara kopartıyor olabilir, ancak medyadaki tartışmalara bakıp elde ettikleri gerçek mevziler konusunda kafa karışıklığı yaşamamalıyız” diyor.

Yazara göre, özel şirketlere ait medya kuruluşlarının kontrolü belirli söylemlerin ve belirli bir dilin güçlenmesine katkıda bulunmuştur. “Bilgiye sosyal ağlar, gazeteler, televizyon aracılığıyla ulaşıyorsunuz ama işittiklerinizin yüzde 70’i çöp, düpedüz yalan.”

Taibo II’ye göre, ABD’nin uyguladığı ekonomik ve politik baskıya rağmen, Trampizmin ilerleyişi Meksika’da sınırlarla karşılaştı. Taibo II, "Bence Trampizm durduruldu” diyor.


Bu anlaşmazlık Meksika'da da hafıza mücadelesi aracılığıyla kendini gösteriyor. Taibo II, Mexico City’deki Tabacalera mahallesinden Fidel ve Ernesto “Che” Guevara heykellerinin belediye başkanı Alessandra Rojo de la Vega tarafından kaldırılmasını hatırlatan Taibo II, tarihi bir olayı temsil eden bir heykelin yeterli örgütlü tepki verilmeden kaldırılışını sorguluyor.

“Bu heykeller tarihi bir gerçeği anmak için yapılmıştı” diyen yazar, bu olayın aynı zamanda aşırı sağın ilerleyişi karşısında kamusal alanı savunmanın gerekliliğini de ortaya koyduğunu söylüyor.

Bu olayın ardından Taibo II, başka bir meseleyi ele alıyor, Küba Devrimi’nin zafer kazandığı bağlamdan çok uzakta büyüyen bir nesil için tarihi yeniden yazmak denilen ağır yükü omuzluyor.

Yazar “Tarihsel bağlamdan yoksun nesil” derken Küba’nın anlamını bilmeyen 15-35 yaş arası insanları kastediyor.

Buradan Küba’nın hikâyesini yeniden anlatmanın gerekli olduğunu düşünen yazar, bu işi sloganları tekrarlayarak değil, “Batista’ya karşı gerçekleştirilen Küba devriminin kaynağının ne olduğunu, ne anlama geldiğini ve ilk yıllarının nasıl geçtiğini” açıklayarak yapması gerektiğini söylüyor.

Fidel Castro’nun doğumundan bir asır sonra, Taibo II, devrimci liderin düşüncesini yeniden keşfetmenin şart olduğuna ilişkin tespite çeviriyor yüzünü. Ona göre bugün Fidel’in egemenlik, emperyalizm ve direnişe dair fikirleri, Küba Devrimi’nin karşılaştığı emperyalizm biçimlerinden farklı emperyalizm biçimleri karşısında yeni anlamlar kazanıyor.

Bu noktada yazar, “Bence Fidel’in düşüncesinin güncellenmesi gerekiyor” diyor.

Hiç Gitmemiş Olanın “Geri Dönüş”ü

Fidel Castro’nun fikriyatı hâlâ önemli ve bu önem jeopolitika alanı için de geçerli. Latin Amerika ve Karayipler tarihi konusunda uzmanlaşmış tarihçi ve analist Lautaro Rivara, bölgenin bugününü anlamak için yıllarca kamuoyu tartışmalarından uzaklaştırılmış bir kavram olarak “emperyalizm”i yeniden ele almanın gerekli olduğuna inanıyor. Yazar, “Tüm çelişkilerine rağmen, aslında hiç gitmemiş olanın, emperyalizmin ve yeni sömürgeciliğin geri dönüşüne tanıklık ediyoruz” diyor.

Rivara’ya göre, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından emperyalizm kavramının terk edilmesi, bu olgunun ortadan kalktığı anlamına gelmiyordu.

“Akademinin, kitle iletişim araçlarının ve siyasetin önemli kesimlerinin ‘emperyalizm’ denilen teorik kategoriyi terk etmesi, bu olgunun ortadan kalktığı anlamına gelmez.”

Mekanizmaları değişmiş olsa da, ABD’nin Latin Amerika’daki gücü çeşitli müdahale, bağımlılık ve baskı biçimleri aracılığıyla işlemeye devam ediyor. Rivara ayrıca meseleyi daha da derinlemesine ele alıyor: mevcut hal, Soğuk Savaş dönemindeki halle aynı değil.

Sovyetler Birliği’nin çöküşü, ardından gelen ilerici hükümetlerin yükselişi ve çok kutuplu bir dünyanın ortaya çıkışı jeopolitik koşulları değiştirdi. Eski askeri diktatörlükler ve ABD’nin Ulusal Güvenlik Doktrini yerini, yeni müdahale ve anlaşmazlık biçimlerine bıraktı.

Bu bağlamda Rivara, Donald Trump’ın desteklediği “Amerika Kalkanı”nı bu yeni aşamanın bir ifadesi olarak ele alıyor. Bunu, Beyaz Saray ile aynı çizgide olan aşırı muhafazakâr hükümetlerin bir ittifakı olarak tanımlayan yazar, bu ittifakın, ABD müdahalesinin yeni biçimlerini haklı çıkarmak için göç, uyuşturucu kaçakçılığı, yolsuzluk, “alışılmadık ve olağanüstü tehditler”i yeniden gündeme getirdiğini söylüyor.

Bu referans, Soğuk Savaş’tan tanıdık bir mantığı akla getiriyor. ABD’nin Ulusal Güvenlik Doktrini, anti-komünizmi ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik politik ve askeri müdahalesinin gerekçesi haline getirmişti. Bu çerçevede faaliyet yürüten bir diğer kurum ise, onlarca yıl Latin Amerika’da silahlı kuvvetler mensuplarını eğiten ve tarihleri militarizasyon ve bölgedeki diktatörlüklerle iç içe geçmiş olan ABD askeri eğitim kurumu olan Amerika Okulu’ydu.

Rivara’ya göre, mevcut uygulamalar farklılık gösterse de aynı temel mantığı koruyor. Bu nedenle, bazı eski cumhurbaşkanları ve aydınlar, son yıllarda “yeni bir Akbaba Planı” veya Akbaba Planı 2.0”dan söz ediyorlar.

Aşırı Sağ ve Yerel Elitler

Bu anlaşmazlığın diğer boyutu, Latin Amerika’daki aşırı sağcı hareketlerin yükselişinde ortaya çıkıyor. Rivara, bunun yalnızca her ülkenin iç dinamikleriyle açıklanamayacağı konusunda uyarıda bulunuyor.

Analist, “Latin Amerika ve Karayipler, yalnızca ulus-devlete bakarak idrak edilemez” diyor. Ona göre, her ulusta yaşanan politik dönüşümler, bölgesel ve küresel birikim, değişim ve güç dinamikleriyle iç içe geçiyor.

Ona göre, Fujimori [Peru’nun eski diktatörü Alberto Fujimori ile kızı Keiko Fujimori yakın zamanda cumhurbaşkanı seçildi] ve Pinochet destekçilerinin yeniden ortaya çıkışı, egemen sınıflardaki radikalleşme sürecinin parçası. Bu sağcı kitleler, Batı’nın kolektif hegemonya krizine öfkeli ve paranoyak bir bakış açısıyla yaklaşıyorlar.

Aşırı sağın ortaya çıkışının içsel nedenleri de mevcut: ilerici reformları içeren ajandaların tükenmesi ve eski diktatörlüklerle bağlantılı politik aktörlerin varlığını sürdürmesi. Rivara, bu listeye uluslararası faktörleri de ekliyor: ABD’nin teşvik politikaları, pandeminin toplumsal etkileri, neoliberal siyaset uyarınca belirli toplum kesimlerini dışlama ve teknokapitalizmin yol açtığı dönüşümler.

Bu anlaşmazlığa, bölgesel haritayı yeniden şekillendirebilecek bir unsur daha ekleniyor: ekonomi ve ticaret alanında büyüyen Çin ve konsolide edilen BRICS.

Bölge Müşterek Bir Liderlikten Mahrum

Bu saldırı karşısında, sol ve ilerici hükümetler için sorun, sürece koordineli bir cevap üretebilecek bölgesel bir stratejinin bulunmamasıdır.

Rivara, Latin Amerika'nın otuz-kırk yıl önce tahayyül edilemezmiş gibi görünen entegrasyon mekanizmalarıyla birlikte daha gelişmiş bir Latin Amerika ve Karayip bilincine sahip olduğunu kabul ediyor. Ancak bunların sınırlarına da dikkat çekiyor.

“Bölgesel liderliğin acizliği bugün apaçık ortada” diyen yazar, çeşitli hükümetlerin ve entegrasyon projelerinin karşılaştığı zorluklara dikkat çekiyor.

Sonuç olarak, devletlerin bütünleşmesi sürecinde bir “durgunluk” dönemi yaşanıyor, ayrıca, tarihsel düzlemde kıtanın birliğini savunan toplumsal ve politik aktörler geri çekiliyorlar.

Bu nedenle, Fidel’in fikriyatının temelinde duran görüşü yeniden keşfetmek, hiçbir Latin Amerika ülkesinin büyük güçlerin baskılarıyla tek başına başa çıkamayacağını kabul etmek gerekiyor.

“Çevre ülkelerinin başlarındaki musibetten kurtulmalarının tek yolu, birleşik güçlerin müşterek yapısının inşa edilmesidir” diyen Rivara, çok kutuplu dünyanın bir fırsat olabileceğini, ama asla tek başına güvence sunmayacağını söylüyor.

Bu bakış açısıyla, Fidel’in günümüzdeki önemi yalnızca Küba Devrimi'nin sloganlarında değil, aynı zamanda hâlâ cevapsız bırakılmış olan bir soruda yatmaktadır: Büyük güçlerin ekonomik, politik, askeri ve medya temelli baskılarının halkların yönünü belirlemeye devam ettiği bir kıtada bölgesel egemenliği nasıl inşa edebiliriz?

Dur Durak Bilmeyen Bir Yürüyüş

Fidel Castro’nun doğumunun üzerinden yüz yıl geçtikten sonra, dünyanın çeşitli yerlerinde insanlar bu tarihi, hayatına ve Küba Devrimi’nin etkisine adanmış konferanslar, kitap tanıtımları, sergiler, toplantılar ve belgesel gösterimleri aracılığıyla mirasını yeniden canlandırmak için bir fırsata dönüştürdüler.


Meksika’da, Küba ile dayanışma eylemlerinin bir parçası olarak, Fidel Castro’nun mirası sinema aracılığıyla da yeniden sahiplenildi. Bu çalışmalardan biri de yönetmenler Eduardo Flores Torres, Gabriel Beristáin ile Kübalı yönetmen Roberto Chile’nin imzasını taşıyan Fidel de Cerca [Fidel’i Yakından Tanıyalım] adlı belgeseldir. Film, kronolojik anlatıdan uzaklaşarak, arşiv materyalleri ve aile üyeleri, arkadaşlar, ortaklar ile Küba’daki politik ve kültürel yaşamından çeşitli isimlerin tanıklıkları aracılığıyla Fidel’in suretinin ardındaki insana yaklaşıyor. Fidel’e üniformanın ve politik söylemin ötesinden bakmayı, stratejisti, lideri ve insanı yeniden inşa etmeyi amaçlıyor.

Yüz yıl sonra, Fidel hakkındaki tartışma onun biyografisiyle sona ermiyor. Politik hayatı boyunca ele aldığı konulara geri dönüyor: egemenlik, emperyalizm, dayanışma ve Latin Amerika’nın entegrasyonu.

Nakd-i ömrünün tükenmekte olduğunu gören Fidel, 19 Nisan 2016’da Kongre Sarayı’nda yaptığı son halka açık konuşmasında bize son bir fikir miras bıraktı:

“Sıra hepimize gelecek, ancak Kübalı komünistlerin fikirleri, bu gezegende, eğer insan azimle ve onurla çalışırsa, insanların ihtiyaç duyduğu maddi ve kültürel değerlerin üretilebileceğinin kanıtı olarak kalacak. Biz, işte bu değerleri elde etmek için aralıksız mücadele etmeliyiz.”

Fidel, sözlerini şöyle tamamladı: “Marti, Maceo ve Gómez gibi dur durak bilmeyen bir yürüyüşle, tam bir sadakatle, güçlerini birleştirerek, mükemmelleştirmemiz gerekeni mükemmelleştirmek için yola koyulacağız.”

Camilo Ocampo
8 Ağustos 2026
Kaynak

21 Mayıs 2026

, ,

Geçmişi Yeniden Yazarak Geleceği Öldürmek



Birkaç gün önce bir konuşmaya kulak misafiri oldum.

Birbirini tanımayan iki kişi, bugünden, zorluklardan, eksikliklerden bahsetmeye başladı. İçlerinden biri şöyle dedi: “59’dan önce, kapitalizmde en azından işler yolundaydı.”

Bir kadın, ona dikkatle baktı ve arı duru bir cevap verdi: “Ama siyahi insanlar beyaz insanlarla aynı kaldırımda yürüyemezlerdi.”

Bu sözler beni, yaşamadığımız bir geçmişi bize satmanın ne kadar kolay olduğu ve o geçmişin de kendi rezilliklerine sahip olduğunu unutmanın ne kadar tehlikeli olduğu konusunda düşünmemi sağladı.

Mekanizma: Hatırlamanızı İstedikleri Şeyleri Seçiyorlar

Anlatılar savaşında toplar patlamıyor. Milyonlarca insan, ideolojiye yatırım yapıyor. Bugünün savaş alanı, sadece askeri veya ekonomik değil. Hafıza.

Bize ne olduğumuzu anlatma biçimleri, ne olmamız gerektiğine karar vermemizi sağlıyor.

Bu siperde, cumhuriyetçi nostalji, imparatorluğun en etkili baştan çıkarma silahı haline geldi. Tüm hikâyeyi bilmenizi istemiyorlar. Unutmanızı istiyorlar. Sonra o boşluğa kendi versiyonlarını yerleştiriyorlar: ideal burjuva cumhuriyeti, hayal edilen geçmiş, Devrim’in bizden çaldığı söylenen kayıp cennet.

Zihinleri nasıl işliyor?

Çok basit: gerçek bir olguyu (misal, 1959’dan önce varolan bir burjuva cumhuriyetini) alıyorlar, çelişkilerinden arındırıyorlar, sağını solunu süslüyorlar, onu size yaşamadan özlem duyabileceğiniz bir serap olarak geri veriyorlar. Bu tarih değil, sadece nostaljik bir hava katmak için sepya filtresinden geçirilmiş propaganda.

Bu propagandaya maruz kalmanız için Instagram, X veya Facebook’u açmanız yeterli. O dönemin binalarını, neon tabelalarını, Malecón’da geçit töreni yapan en yeni model arabaları öven düzinelerce gönderiye rastlayacaksınız. Size dergilerin kapaklarına layık bir Havana gösteriyorlar ve onu cennetmiş gibi sunuyorlar.

Ama size, bu “parıltı”nın bedava olmadığını, kesinlikle herkes için olmadığını söylemiyorlar.

Küba o zamanlar ABD’nin en sevdiği deneme alanıydı: mafyalar, büyük malikaneler, fuhuş ve imparatorluğa sadece bir suç ortağı olarak hizmet eden bir burjuvazi. O neon ışık, kolektif refahı değil, eşitsizliği aydınlatıyordu.

Amaç, yekten ve alenen bugünden nefret etmenizi sağlamak değil. Böyle olsa, ellerini açık ederlerdi. Daha zekice belirlenmiş bir amaç doğrultusunda hareket ediyorlar: Devrimin gerekliliğini sorgulamaya başlamanızı sağlamak istiyorlar. Size şu soruyu sordurmak niyetindeler: “Ya o kadar kötü olmasaydı ne olurdu?” Bu soru, hafıza kaybının sızdığı, nihayetinde demobilizasyona yol açan çatlaktır.

Oyun, 20 Mayıs 1902’de doğan cumhuriyetin Küba’nın sorunlarını çözdüğüne, otuzlar veya ellilerdeki devrimci durumu ortadan kaldırdığına, o kadar mükemmel olduğuna ve bir Devrime gerek olmadığına inanmanızı sağlamak amacıyla kurgulanmıştır.

Tehlike: Hafızanın Başı Kesik Tavuğa Dönüştürülmesi

İster adanın içinde ister dışında olsun, bir Kübalıyı önceki cumhuriyetin kurtarılması gereken bir model olduğuna inandırmayı başardıklarında, kesin bir zafer kazanmış olurlar. Çünkü o zaman adalet arayan bir ulusun fikir birliği ortadan kalkar ve sözde cenneti kesintiye uğratan hata haline gelir.

Eğer Devrim hata ise, o zaman abluka anlaşılabilir bir yaptırım; cebri önlemler hak edilmiş bir ceza, teslimiyetse makul bir seçenektir. Bize sundukları açık çek budur. Burada mesele, altmış yılı aşkın direnişle inşa edilen sosyal adalet projesinin anlamını boşaltmaktır.

Seçmeci hafıza, sadece geçmiş hakkında yalan söylemekle kalmaz, bugünü anlama kapasitenizi de köreltir. Çünkü o Cumhuriyet’i sadece ışıl ışıl caddeleri ve parıldayan arabalarıyla görmeye alışırsanız, eşitsizliğin küçük bir olay, ırkçı dışlamanın önemsiz bir ayrıntı, Platt Anlaşması ile zincirlenmiş egemenliğin düzen ve tüketimcilik için ödenmesi gereken, kabul edilebilir bir bedel olduğuna inanmaya başlarsınız.

İşte asıl zehir, tam da budur. Hafıza seçmeci hale geldiğinde, tarihsel bilinç körelir. Bu kadar çok kan dökülmesinin neden gerekli olduğunu kendinize sormayı bırakırsınız. Her şeyin bir aşırılık olduğunu, her şeyde ifrada varıldığını, burjuva rüyasının şiddetle kesintiye uğradığını düşünmeye başlarsınız. Sonra farkında olmadan, nefret söylemine, ablukanın “hak edilmiş ceza” olarak meşrulaştırılmasına, yabancı müdahalesinin “insani yardım” olduğu fikrine karşı gardınız düşer.

Başı kesik tavuğa dönmüş bir hafıza, aynı zamanda nesilleri de paramparça eder. Ellilerin ancak rüyamızda görebileceğimiz o kartpostallara layık görüntülerine maruz kalan bir genç, mücadele konusunda belirlediği rol modellerinden mahrum kalmış haliyle, o cumhuriyetin aynı zamanda topraksız köylünün, hakları olmayan işçinin, kaldırımsız siyahilerin cumhuriyeti olduğunu bilmeden büyür. O kişi, ne hakkında konuştuğuna dair en ufak bir fikri olmadan, “kayıp özgürlük”ten bahsedecektir.

Çünkü seçmeci hafıza, sadece aldatmakla kalmaz, silahsızlandırır. Kazanılanı savunmak için gereken araçları elinizden alır. Kendi kahramanlarınızdan şüphe duymanıza neden olur. Bu, sizi bugünü uydurulmuş bir geçmişin merceğinden bakmaya iter, ardından mevcut herhangi bir zorluğu dış saldırganlığa değil, bizzat Devrim’e bağlarsınız. Bilişsel alanda süren savaşta tam da bu noktada mat olursunuz: kılıcın açtığı yaralar için kalkanınızı suçlamaya başlarsınız.

Bağlamdan yoksun bir biçimde, “dünün Havana’sı” diye paylaşım yapan her hesabın arkasında hesaplı bir operasyon var.

Burjuva cumhuriyetini yapısal kusurlarından bahsetmeden idealize eden her makalenin arkasında büyük bir finansman var.

O zamanlar doğmamış olmasına rağmen “eskiden daha iyiydik” diye tekrarlayan her insanın zihninde süren bilişsel savaşta birileri zafere ulaşıyor.

Onların bizi etkilemesine izin vermeyelim. Yapay nostaljinin berraklığımızı çalmasına izin vermeyelim. Seçmeci hafızanın gerçeği silmesine izin vermeyelim. Çünkü Küba, kayıp bir cennet üzerine kurulmadı. Bir halkın sömürge olmaktan vazgeçip onurlu bir ülke olma kararı üzerine kuruldu. Tam da bugün şüphe duymamızı istedikleri bu karar, bizi ayakta tutan sebep olmaya devam ediyor.

Geçmişi iyi okuyalım ve bugünü anlayalım. Geleceği inşa etmenin tek yolu budur.

Jorge Enrique Jerez Belisario
20 Mayıs 2026
Kaynak