Geniş
proleter kesimleri pratikte saldırgan bir üslupla yok eden bir muktedir sınıf
varsa karşımızda, o vakit görevimiz, onu redde tabi tutmaktır. Pratikte saldırgan
bir üslupla redde tabi tutmaktır. Görevimiz, emirleri, komutları, kanunları, cebri,
uzlaşmayı, müzakereyi, reformu, yalvaran dilekçeleri, onların düzeninin parçası
olmayı reddetmektir. Kararlı bir şekilde reddetmek, asli konumumuz olmalıdır.
Amacımız, kopmak olmalıdır.
Demek
ki bugün reddetme stratejileri ve taktikleri geliştirmenin acil zorluklarıyla
karşı karşıyayız. Siyasetimize bu gerçek yön vermelidir. Mevcut yapılar yıkılmalı,
yok edilmelidir.
Ekonomik
ve politik iktidara karşı mücadele etmenin farklı yollarına ihtiyacımız var.
Kapitalist ve devletçi kalkınmanın mevcut bağlamına uygun, onu yok edebilecek
ve yok etmeye istekli yollara.
Sınıf
mücadelesi, günümüzde ne anlama geliyor? Bugünkünden tümüyle farklı bir topluma
dair görüşlerle ilişkisi ne düzeyde? Bu mücadele, söz konusu görüş ve
vizyonların ortaya çıkmasına nasıl yol açıyor?
Birçok
protesto gösterisi düzenleniyor. İnanılmaz sayıda. Peki ama farklı bir topluma
dair vizyon nerede? Mevcut toplumu sona erdirmenin gerçek yolları nerede?
Reddetme stratejileri, taktikleri, altyapıları nerede?
Her
Zaman ve Her Yerde Reddetmek
Daha
nazik, daha yumuşak bir kapitalizmi, daha güzel bir devleti hayal eden
yatıştırıcı masalların ötesine geçmeliyiz. Mevcut politik ve ekonomik yapılar
içinde karşı karşıya olduğumuz çoklu krizlerin yönetilmesi mümkün değil.
Hükümetleri veya liderleri değiştirmek, iktidara dair gerçek avantajları elinde
tutan sermayeyi sorgulamak demek değil.
Mevcut
olanın daha iyi bir alternatif versiyonu yok. Refah devletinin ya da savaş
sonrası oluşan uzlaşma ve barış zeminine dair, o kafamızın içinde tahayyül
ettiğimiz “eski güzel günler”e dönülemez.
El
kanı sermaye, (yeşil ya da değil) Yeni Mutabakat düzeni konusunda hiçbir
şekilde taviz vermeyecek. Doğrusunu söylemek gerekirse, mevcut güç dengesi göz
önüne alındığında neden versin ki?
Enerjimizi,
mevcut yapılardan biri “muhalefet” ortaya koyacak diye bekleyip israf edemeyiz.
Hepsini reddetmeliyiz. Bizi bu çerçeveye hapseden kalıplardan kurtulmalıyız. Bize
lazım gelen, kopuş.
Teknolojik
gelişmeyle birlikte artan baskı, uzun zamandır kapitalist yeniliğin bir parçası
olarak, mantıksal sonucuna ulaşıyor: imhacılık. Sermaye artık tüketimcilik,
yükselen yaşam standardı veya “orta sınıf” olma vaadi yoluyla proletaryayı
absorbe etmeye veya bütünleştirmeye ihtiyaç duymuyor. Sermaye, artık
proletaryayı (özellikle verimsiz olarak gördüğü proleter kesimleri) yönetmek
için kaynak harcamak istemiyor. Tüketim, daha yüksek fiyatlar ve kiralar (abonelikler,
planlar vb.) ödeyen ayrıcalıklı emek kesimleri aracılığıyla karşılanabilir.
Sermaye,
dışlanmış toplum kesimlerinin ortadan kaldırılabileceğine, hatta kaldırılması
gerektiğine karar vermiştir. Sermaye için maliyet-fayda analizi, yalnızca
onları ortadan kaldırmanın mı yoksa sefalet içinde varlıklarını sürdürmelerine
izin vermenin mi daha pahalıya mal olduğuyla ilgili. İmhacı teknolojiler,
cinayet altyapıları, rasyonelleştirilmeye ve daha verimli kılınmaya devam
edecek, böylece giderek daha çok tercih edilen (ve her zamankinden daha ucuz)
seçenek haline gelecekler.
Hem
mülkiyet ekonomisinde hem de devlet biçiminde bir kopuşa ihtiyacımız var. Bizi
ortak alanlara doğru götürecek bir kopuş. Reddetmeliyiz. Mevcut toplumsal
ilişkilerden kurtulmalıyız. Bu reddediş, topyekûn olmalı.
Mezarcılar
Kimler?
Kapitalizmin
mezar kazıcıları olduğu söylenen işçi sınıfı, eli kanlı sermaye için dışlanmış
proletaryanın mezar kazıcılarına dönüşecek. İstihdam imkânlarına sıkı sıkı
sarılan insanlar, giderek daha fazla sayılarda, acımasız bir öz savunma
pratiğine teksif edilecekler. Bunun öncülünü, çalışan işçi sınıfının evsizlere,
uyuşturucu kullanıcılarına, göçmenlere ve sosyal yardım alanlara yönelik
sergiledikleri aşağılayıcı davranışlarda ve bu tavrı koşullayan ideolojik
çabalarda görüyoruz. Bunu ayrıca, sendikalı işçilerin sokakların evsizlerden
arındırılmasını, çadır kentlerin boşaltılmasını ve uyuşturucu kullanıcılarına
yönelik baskıcı muameleyi bizzat gerçekleştirmelerinde de görüyoruz. Daha geniş
manada bu tavrın faşizmin yayıldığı gerçeklikte güçlendiğini görüyoruz.
İşçiler,
gelişmiş, aşırı sanayileşmiş toplumun refahından pay alacakları yalanından
vazgeçmek için çok geç kaldılar. Onlar ve onları temsil ettiğini iddia eden
sendika ve sosyal demokrat örgütler, başkaları bunlardan mahrum kalsa bile, iş,
konut, eğitim ve tüketime erişebilecekleri hayaline hâlâ sıkı sıkıya tutunuyorlar.
Eli
kanlı sermayeyle sosyal demokrat bir uzlaşma tesis edilemez. Refah devletinin
gelişimi, ekonomik canlanma döneminde bir yatıştırma işlemiydi. Bu canlanma, emek-sermaye
ilişkisini şekillendirmek suretiyle, refah devletinin kaçınılmaz bir olguymuş
gibi görünmesini sağladı.
Sendikalar
ve sosyal demokrat partiler, hâlâ bunun böyle olduğuna inanıyor ve bu inanca
bağlılık gösteriyorlar. Ölümcül bir hata bu. Bu inanç, onların teori ve pratik
düzleminde gerekli zemini teşkil ediyor. Sınıf mücadelesini bu inancın içine
hapsediyorlar.
Oysa
tarihsel özne parçalanmıştır; bir yandan (maddi ve ideolojik olarak) geçici süreliğine
bütünleştirilirken, diğer yandan da önemsiz kılınmıştır. Bu parçalanmanın
koşulları her iki tarafta da reddedilmelidir.
Bir
Tetikleyici Lazım
Son
yıllarda yaşanan George Floyd isyanları türünden proleter isyanları ve
ayaklanmaları bunun ipuçlarını ortaya
koyuyor. Yerli halkların topraklarını savunma eylemleri, gezegeni yok eden
madencilik projelerine karşı abluka eylemleri de aynı şekilde ele alınmalı.
Çeşitli sabotaj eylemleri de bu düzlemde görülmeli. Bu eylemleri, işçi
hareketinin toplumsal değişim için başvurduğu teoriye ve fikre açıktan atıfta
bulunmadan yapıyorlar. Söz konusu eylemler, birçok yönden, dışlanmış veya
dışlanmanın eşiğinde yakın olanların, yani dışlanmakta olanların, ölüm kalım
kavgasında açığa öfkelerini somut bir ifadeye kavuşturdular.
George
Floyd ayaklanmalarının belki de en önemli dönüm noktası, Minneapolis’te Üçüncü
Bölge’de bulunan polis binasının yakılmasıydı.
Bu,
bir reddetme eylemiydi. Bu, bir kopuştu. Sermayenin yanan bir polis karakoluyla
uzlaşması mümkün değil. O günden beri ateşe verilen veri merkezi binaları ve
depolar için de aynı durum söz konusu. Kapitalist hızlanmacılığın (ve kitlesel
tasfiyenin) araçlarına fırlatılan meşaleler bunlar.
Dışlanmış
olanlar, birikime engel olarak görülenler, bütünleşmemiş olanlar, hatta
bütünleşme imkânı sunulmamış olanlar, kendilerini yok etmek isteyen düzene
karşı düzensizliğin temsilcileri olmaktan gayrı umutları yoktur. Eli kanlı
sermayenin ve soykırımcı devletlerin işlettiği imha sürecini reddetme
iradesinin temsilcileri olmak zorundalar. Bu reddiye, onları Marcuse’nin bir vakitler
“tetikleyici” (détonateur) dediği şeye dönüştürecektir.[1]
Dışlanmış
gruplar için reddetmek, bir zorunluluk haline gelmektedir. Hayatta kalma
meselesidir. Zaten entegre edilmeleri imkânsız. Kaybedecekleri tek şey,
boyunlarındaki ilmektir.
Jeff Shantz
30 Ağustos 2026
Kaynak
Dipnot:
[1] Marcuse, Herbert. 1969. “Revolutionary Subject and Self-Government.” Praxis.
5.2: s. 328.


0 Yorum:
Yorum Gönder