10 Eylül 2026

Eli Kanlı Kapitalizmden Kopmak



Geniş proleter kesimleri pratikte saldırgan bir üslupla yok eden bir muktedir sınıf varsa karşımızda, o vakit görevimiz, onu redde tabi tutmaktır. Pratikte saldırgan bir üslupla redde tabi tutmaktır. Görevimiz, emirleri, komutları, kanunları, cebri, uzlaşmayı, müzakereyi, reformu, yalvaran dilekçeleri, onların düzeninin parçası olmayı reddetmektir. Kararlı bir şekilde reddetmek, asli konumumuz olmalıdır. Amacımız, kopmak olmalıdır.

Demek ki bugün reddetme stratejileri ve taktikleri geliştirmenin acil zorluklarıyla karşı karşıyayız. Siyasetimize bu gerçek yön vermelidir. Mevcut yapılar yıkılmalı, yok edilmelidir.

Ekonomik ve politik iktidara karşı mücadele etmenin farklı yollarına ihtiyacımız var. Kapitalist ve devletçi kalkınmanın mevcut bağlamına uygun, onu yok edebilecek ve yok etmeye istekli yollara.

Sınıf mücadelesi, günümüzde ne anlama geliyor? Bugünkünden tümüyle farklı bir topluma dair görüşlerle ilişkisi ne düzeyde? Bu mücadele, söz konusu görüş ve vizyonların ortaya çıkmasına nasıl yol açıyor?

Birçok protesto gösterisi düzenleniyor. İnanılmaz sayıda. Peki ama farklı bir topluma dair vizyon nerede? Mevcut toplumu sona erdirmenin gerçek yolları nerede? Reddetme stratejileri, taktikleri, altyapıları nerede?

Her Zaman ve Her Yerde Reddetmek

Daha nazik, daha yumuşak bir kapitalizmi, daha güzel bir devleti hayal eden yatıştırıcı masalların ötesine geçmeliyiz. Mevcut politik ve ekonomik yapılar içinde karşı karşıya olduğumuz çoklu krizlerin yönetilmesi mümkün değil. Hükümetleri veya liderleri değiştirmek, iktidara dair gerçek avantajları elinde tutan sermayeyi sorgulamak demek değil.

Mevcut olanın daha iyi bir alternatif versiyonu yok. Refah devletinin ya da savaş sonrası oluşan uzlaşma ve barış zeminine dair, o kafamızın içinde tahayyül ettiğimiz “eski güzel günler”e dönülemez.

El kanı sermaye, (yeşil ya da değil) Yeni Mutabakat düzeni konusunda hiçbir şekilde taviz vermeyecek. Doğrusunu söylemek gerekirse, mevcut güç dengesi göz önüne alındığında neden versin ki?

Enerjimizi, mevcut yapılardan biri “muhalefet” ortaya koyacak diye bekleyip israf edemeyiz. Hepsini reddetmeliyiz. Bizi bu çerçeveye hapseden kalıplardan kurtulmalıyız. Bize lazım gelen, kopuş.

Teknolojik gelişmeyle birlikte artan baskı, uzun zamandır kapitalist yeniliğin bir parçası olarak, mantıksal sonucuna ulaşıyor: imhacılık. Sermaye artık tüketimcilik, yükselen yaşam standardı veya “orta sınıf” olma vaadi yoluyla proletaryayı absorbe etmeye veya bütünleştirmeye ihtiyaç duymuyor. Sermaye, artık proletaryayı (özellikle verimsiz olarak gördüğü proleter kesimleri) yönetmek için kaynak harcamak istemiyor. Tüketim, daha yüksek fiyatlar ve kiralar (abonelikler, planlar vb.) ödeyen ayrıcalıklı emek kesimleri aracılığıyla karşılanabilir.

Sermaye, dışlanmış toplum kesimlerinin ortadan kaldırılabileceğine, hatta kaldırılması gerektiğine karar vermiştir. Sermaye için maliyet-fayda analizi, yalnızca onları ortadan kaldırmanın mı yoksa sefalet içinde varlıklarını sürdürmelerine izin vermenin mi daha pahalıya mal olduğuyla ilgili. İmhacı teknolojiler, cinayet altyapıları, rasyonelleştirilmeye ve daha verimli kılınmaya devam edecek, böylece giderek daha çok tercih edilen (ve her zamankinden daha ucuz) seçenek haline gelecekler.

Hem mülkiyet ekonomisinde hem de devlet biçiminde bir kopuşa ihtiyacımız var. Bizi ortak alanlara doğru götürecek bir kopuş. Reddetmeliyiz. Mevcut toplumsal ilişkilerden kurtulmalıyız. Bu reddediş, topyekûn olmalı.

Mezarcılar Kimler?

Kapitalizmin mezar kazıcıları olduğu söylenen işçi sınıfı, eli kanlı sermaye için dışlanmış proletaryanın mezar kazıcılarına dönüşecek. İstihdam imkânlarına sıkı sıkı sarılan insanlar, giderek daha fazla sayılarda, acımasız bir öz savunma pratiğine teksif edilecekler. Bunun öncülünü, çalışan işçi sınıfının evsizlere, uyuşturucu kullanıcılarına, göçmenlere ve sosyal yardım alanlara yönelik sergiledikleri aşağılayıcı davranışlarda ve bu tavrı koşullayan ideolojik çabalarda görüyoruz. Bunu ayrıca, sendikalı işçilerin sokakların evsizlerden arındırılmasını, çadır kentlerin boşaltılmasını ve uyuşturucu kullanıcılarına yönelik baskıcı muameleyi bizzat gerçekleştirmelerinde de görüyoruz. Daha geniş manada bu tavrın faşizmin yayıldığı gerçeklikte güçlendiğini görüyoruz.

İşçiler, gelişmiş, aşırı sanayileşmiş toplumun refahından pay alacakları yalanından vazgeçmek için çok geç kaldılar. Onlar ve onları temsil ettiğini iddia eden sendika ve sosyal demokrat örgütler, başkaları bunlardan mahrum kalsa bile, iş, konut, eğitim ve tüketime erişebilecekleri hayaline hâlâ sıkı sıkıya tutunuyorlar.

Eli kanlı sermayeyle sosyal demokrat bir uzlaşma tesis edilemez. Refah devletinin gelişimi, ekonomik canlanma döneminde bir yatıştırma işlemiydi. Bu canlanma, emek-sermaye ilişkisini şekillendirmek suretiyle, refah devletinin kaçınılmaz bir olguymuş gibi görünmesini sağladı.

Sendikalar ve sosyal demokrat partiler, hâlâ bunun böyle olduğuna inanıyor ve bu inanca bağlılık gösteriyorlar. Ölümcül bir hata bu. Bu inanç, onların teori ve pratik düzleminde gerekli zemini teşkil ediyor. Sınıf mücadelesini bu inancın içine hapsediyorlar.

Oysa tarihsel özne parçalanmıştır; bir yandan (maddi ve ideolojik olarak) geçici süreliğine bütünleştirilirken, diğer yandan da önemsiz kılınmıştır. Bu parçalanmanın koşulları her iki tarafta da reddedilmelidir.

Bir Tetikleyici Lazım

Son yıllarda yaşanan George Floyd isyanları türünden proleter isyanları ve ayaklanmaları  bunun ipuçlarını ortaya koyuyor. Yerli halkların topraklarını savunma eylemleri, gezegeni yok eden madencilik projelerine karşı abluka eylemleri de aynı şekilde ele alınmalı. Çeşitli sabotaj eylemleri de bu düzlemde görülmeli. Bu eylemleri, işçi hareketinin toplumsal değişim için başvurduğu teoriye ve fikre açıktan atıfta bulunmadan yapıyorlar. Söz konusu eylemler, birçok yönden, dışlanmış veya dışlanmanın eşiğinde yakın olanların, yani dışlanmakta olanların, ölüm kalım kavgasında açığa öfkelerini somut bir ifadeye kavuşturdular.

George Floyd ayaklanmalarının belki de en önemli dönüm noktası, Minneapolis’te Üçüncü Bölge’de bulunan polis binasının yakılmasıydı.

Bu, bir reddetme eylemiydi. Bu, bir kopuştu. Sermayenin yanan bir polis karakoluyla uzlaşması mümkün değil. O günden beri ateşe verilen veri merkezi binaları ve depolar için de aynı durum söz konusu. Kapitalist hızlanmacılığın (ve kitlesel tasfiyenin) araçlarına fırlatılan meşaleler bunlar.

Dışlanmış olanlar, birikime engel olarak görülenler, bütünleşmemiş olanlar, hatta bütünleşme imkânı sunulmamış olanlar, kendilerini yok etmek isteyen düzene karşı düzensizliğin temsilcileri olmaktan gayrı umutları yoktur. Eli kanlı sermayenin ve soykırımcı devletlerin işlettiği imha sürecini reddetme iradesinin temsilcileri olmak zorundalar. Bu reddiye, onları Marcuse’nin bir vakitler “tetikleyici” (détonateur) dediği şeye dönüştürecektir.[1]

Dışlanmış gruplar için reddetmek, bir zorunluluk haline gelmektedir. Hayatta kalma meselesidir. Zaten entegre edilmeleri imkânsız. Kaybedecekleri tek şey, boyunlarındaki ilmektir.

Jeff Shantz
30 Ağustos 2026
Kaynak

Dipnot:
[1] Marcuse, Herbert. 1969. “Revolutionary Subject and Self-Government.” Praxis. 5.2: s. 328.

0 Yorum: