Arap Hazanı

Ortadoğu’da hazan mevsiminin siz batılılardakine benzer çağrışımları yoktur. Sizin için bu mevsim ölümü çağrıştırır; yapraklar renk değiştirir, dökülür ve kuşlar güneye uçarlar. Bizim içinse Yaz’ın bunaltıcı sıcağının ardından uyandığımız keyifli bir mevsimdir. Otlar kırmızı, kahverengi tonlardaki çayırlarda yeniden boy verir ve ağaç dalları olgunlaşmış incirler ve narların ağırlığı ile yere değerler.
O muhteşem Şubat ayaklanmaları dalgasına verilen isim olarak Arap Baharı yerini Arap Yazı’na, insanı acımasızca yakan güneşin altında boş yere gölgelik bir yer ya da serin bir çukurun aranıp durulduğu o sıcak ve anlamsız mevsime bıraktı. Mısır’da askerî cunta Mübarek’in politikalarını devam ettirdi; Libya’da silâhlı çeteler NATO Hava Gücü’nün pahalı şemsiyesi altında çölü arşınladı; Suriye’de Şamlı lezbiyen blogcunun efsanevi maceraları İskoçya’da emekliliğini yaşayan ortaçağa ait Amerikalı eski bir istihbarat ajanı eliyle ortaya çıkartıldı, kaleme alındı ve tasarlandı. Filistin ise kolayca unutuldu ve bir yeni muhafazakâr gözlemci mutlu bir ifadeyle, alelacele, “Arap Baharı’nın Filistin meselesini gündemden çıkarttığını” duyurdu.
Hazan geldi ve Yaz’ın sisi, dumanı dağılıp gitti. Bahar’da ekilen tohumların ilk meyveleri alınmaya başlandı: Nil üzerindeki bir kalede bulunan İsrail Büyükelçiliği’ne zorla girildi, Türkiye geçen yılki onur kırıcı eylemi hatırlattı ve Suudiler hayatlarında ilk kez ABD’yi tehdit ettiler. Filistin yeniden merkeze oturdu ve BM’ye yapılan başvuru yeni mozaiğin parçası hâline geldi. Artık Ortadoğu’da bugün yaşananları anlamaya ve ortadaki delilleri yeniden değerlendirmeye geçebiliriz: tüm bu yaşananlar, liberalleşme ve demokrasiye dönük otantik bir gayretin ifadesi mi, yoksa bir kredi kartı devrimi mi ya da dikkatle planlanmış bir komplo mu? Ve tüm bu olup bitenler bizi nereye götürüyor? Görünüşe göre bölgemiz tam da bilgisayardaki sabit disk gibi yeniden formatlanıyor. Bu kısa sürecin sonunda, ileride izah edeceğimiz üzere, uzun süredir unutulmuş olan halife yeniden sahneye çıkacak.
Filistinliler Neden BM’ye Başvurdular?
Filistinliler o hiç bitmeyen müzakerelerden bıktılar. Onlara hep o 1993’ten, Mandela Nobel Barış Ödülü’nü aldığı, Jurassic Park’ın izlenme rekorları kırdığı seneden beri, ellerinden alınan bağımsızlığın geri verileceği vaat ediliyor. Yaser Arafat ile İtzak Rabin arasında imzalanan Oslo Anlaşması’nın kısa süreli bir otonomi faslından sonra tüm sorunları çözeceği umut edildi. Ama işe yaramadı: Arafat zehirlendi, Rabin vuruldu, sonuçta Yahudi hükümetleri süreç içinde tahammülü kalmayan Filistinlileri kesintili olarak kıyıma tabi tuttu. Müzakereler gene de devam edip durdu…
Filistinliler, uzun süre önce bu müzakerelerden bıktılar ve inançlarını yitirdiler: 2006’daki ilk serbest demokratik seçimlerde müzakereleri yürüten Fetih’e destek vermediler. Şimdi, beş yıl sonra, Mahmut Abbas ve Fetih de zaman kaybından bıktılar ve sonuçta her şeyi kaybedeceklerinden korkmaya başladılar. Abbas yüzünün önemli bir kısmını yitirdi. Hasımları onun İsrail süngüsü üzerinde oturan bir çorap kukla olduğunu düşünüyorlar. Onlara göre Abbas’ın artık yönetme yetkisi yok. O bir sonraki intifada dalgasının Mübarek gibi kendisini silip atacağından ve İsraillilerin de kendisini kurtar(a)mayacağından korkuyor. Abbas’ın tek seçeneği, yeniden formatlanan bölgeyle ilişkisini kesmek. Hamas ile barışmasının ve BM’ye kabul için başvurmasının ama bir yandan da her ihtimale karşı ayaklanma karşıtı ekipman ısmarlamasının nedeni bu.
Abbas ve Fetih, her ne kadar emekliliklerinde bağ bahçe işleriyle uğraşıp zeytinyağı satmayı planlasa da kimi sonuçlara ulaşmaları zaruri görünüyor. Ama zaman ve içinde olduğumuz yeniden formatlanma süreci, Abbas’ın konumunu giderek daha fazla şüpheli kılıyor. Fetih’in de az çok ait olduğu Baas ve Nasır’ın sosyalist milliyetçi Arap hareketi artık ölüyor. Irak’ta bu hareket ABD işgali eliyle imha edildi; Mısır’da Mübarek politikaları tarafından tüketildi; Libya’da bombalar altında eziliyor, Suriye’de ise şiddetli biçimde çöküyor. Bu Arap sosyalistleri neoliberallere çok fazla taviz verdiler, yeni süper zengin milyarderlerini yüreklendirdiler, fazla rüşvet aldılar ve belli ölçüde de halk desteğini kaybettiler. Kokusunu yitiren tuz misali, anlamlarından mahrum kaldılar. Bu yönetimler, ABD sendikalarının, Meksika Anayasal Devrimci Parti’nin ve Avrupa sosyal demokratlarının kaderini yaşıyorlar. Ayrıca devrim sonrası miras aldıkları katılık, onların değişmesine imkân vermiyor.
Herkes gibi Mahmut Abbas da BM kararının makul bir statü kazandırmayacağını anlamış durumda. Ancak o İsrailliler eliyle başına açılacak belânın kendisine değer kazandıracağını düşünüyor. Abbas hayli Amerikan yanlısı bir tutum içinde. Güvenlik güçleri eğitimlerini Amerika’dan aldı. Teklifinin kabul edileceğini umut ediyor. Bu, Obama’nın Kahire konuşması ışığında makul bir umuttu ve esasında Obama da bu oyuna girerdi. Ancak ABD’li Yahudiler o denli güçlü ve milliyetçiler ki ona hiç fırsat vermezler. ABD’li Yahudiler aptal bir inatçılığa sahip Netanyahu’yu seçtiler. ABD’de siyasete hükmeden sınıf, Yoldaş Stalin’in ya da Albay Kaddafi’nin bile gururlanacağı bir tezahüratla kucakladılar Netanyahu’yu. Weiner’in Kongre’deki koltuğunu beklenmedik bir biçimde kaybetmesi ve Obama’nın yeniden başkan seçilmesi sürecini raydan çıkartan Yahudi korkuları, Obama yönetimini BM Güvenlik Konseyi’nde veto kararı verme vaadinde bulunmaya itti.
Bu zoraki alınmışsa da akıllıca bir karar. Barış için birlik süreci ABD vetosunu bastırıyor ve görünüşe göre uluslararası siyasetin bu kıyamet günü silâhı, 1950’deki Kore Savaşı’ndan beri ilk kez yürürlüğe sokulacak ama bu sefer ABD aleyhine. Teslimiyetçi yanını göstermesi sebebiyle, ABD, Ortadoğu’daki yönetsel konumunu terk etmek durumunda kaldı.
Ortadoğu’yu Kim Yönetecek?
Arap milliyetçiliği halk desteğinin tadını çıkarttığı sürece, kimse (yeniden formatlanan) bölgeyi söz konusu milliyetçilik yenilmeden yönetemez. İnsanlar, kendi politik yönelimlerinden hoşnut olmak zorundadırlar. Atina’dan Kahire’ye, herkesi işgalci Yahudi’ye karşı mücadeleye çekecek daha iyi bir unsura da rastlanmıyor. Bu tespitin sebebi, bir tür önyargı ya da mitik bir antisemitizm değil, aksine Kutsal Topraklar’a dönük her yana yayılan aşk; bu toprakların sakinleri Siyonistler eliyle berbat bir biçimde hırpalanıyorlar. Eski Ahit – Atasözler’de (30:22) söylendiği üzere: “Altında yeryüzü titrer ve bir hizmetçi kral olur.” Bir İsrailli yazar da ülkesindeki Yahudilere uyarlar bu sözü. Kendi yöneticilerine hizmet etmeye alışkın olan Yahudiler yeterli düzeyde yardımsever değildir, tutkudan ve insaftan mahrumdur, yereldeki insanlara caniyane ve adaletsizce davranır, sonuçta da kendi teşebbüslerine dönük itiraz noktasında, tüm Ortadoğu’yu birleştirmeyi başarırlar.
Ortadoğu’daki yöneticilere ilişkin nihaî karar, bu yöneticilerin Kutsal Topraklar’a yönelik yaklaşımı üzerinden tayin edilecek. İnsanlarımız o güvenilmez demokrasi ve liberalizmden ziyade ve Facebook’la Twitter’dan daha fazla, kendi kaderleriyle ilgililer. Şubat’ta da yazdığım üzere, “Bu, Camp David Anlaşması ile tesis edilmiş olan İsrail-Amerikan düzeninin sonudur. Bugün itibariyle yeni bir düzenin gelişine tanıklık ediyoruz.”
Kim bölgeyi yönetmeyi arzuluyorsa Filistin’i düşünmek zorunda. Dahası bu düşüncesini liderlik yönünde ortaya koyduğu teklifin bir önkoşulu olarak sunmak durumunda. Bunu Türkiye yaptı: uzun bir beklemenin ardından Erdoğan hükümeti birkaç çarpıcı hamlede bulundu: İsrail büyükelçisini paketleyip geri gönderdi. İsrail’le mevcut askerî işbirliğini ve askerî alımları durdurdu. Erdoğan donanmasının koruması eşliğinde Gazze’yi ziyaret etmeyi vaat etti. Sonuçlar gayet çarpıcı: Kahire ziyareti üzerine Sultan’ın varisi olduğu iddia edilen bu kişiye “yeni Selahaddin” denildi. Selahaddin, Haçlıları 1187’de Galile Denizi’nin üst kısmında, Kurun el-Hattin savaş meydanında mağlup etmişti. Erdoğan da, ona atıfla, bir kurtarıcı olarak selâmlandı. Eğer sözlerinin ödülü bu ise eylemlerinin ödülü ne olacak?
Mısır yeni bir devrimin arifesinde: Mısırlılar, İsrail büyükelçiliğini kuşatan duvarı yıktılar ve binaya girdiler. Kitle, Mübarek sonrasında onun politikalarını devam ettirdiği ve gerekli adımları atmadığı için askerî cuntaya dönük tatminsizliklerini ifade etti. Şubat ayaklanması ve o binlerce şehidiyle Mısırlılar henüz güçlerinin çok azını gösterdiler aslında. General Tantavi yıllar önce Mübarek tarafından halefi olarak seçilmiş bir isimdi zaten. Politik rejim hiç değişmedi, seçimler ertelendi, Gazze ablukası devam ediyor, hatta Mısırlı askerlerin İsraillilerce öldürülmesi bile olağan hâli hiç mi hiç bozmuyor.
Türkiye yeni düzeni kurma meşruiyetine sahip. O, AB ya da NAFTA gibi oluşumların bir muadili olarak bugün Osmanlı İmparatorluğu’na işaret eden hilafeti ilân edebilir. İstanbul, I. Dünya Savaşı’na dek halifenin son ikametgâhı ve Ortadoğu’nun dördüncü yüzyıldan beri doğal başkenti. Kemalizmin o şiddete dayalı laisizminin sona ermesi ve İslamî AKP’nin yükselişi Türkiye’nin hilafeti yeniden diriltme teklifi için kapıları açıyor. Doğal bir lider olarak Türkiye, Suriye dışarıda tutulacak olursa, ileride tüm bölgeyi hilafet bayrağı altında bütünleştirebilir.
İkinci Güç
Tek talip Türkler değil elbette. Ortadoğu’da yeni bir güç daha doğuyor. Bu gücün liderliği, Katar gibi sıkı müttefiklere sahip olan Suudi Arabistan’ın elinde. Bunlarda tonla para ve El Cezire gibi hayli güçlü medya araçları var. Ateşli bir Müslüman ve katı anti-sosyalist olan bu kesim, bölgeyi kendi ağız tadına uygun olarak yeniden formatlamak niyetinde. Libya’ya dönük NATO saldırısından esas kazancı bunlar elde etti. İstikrarsızlaştırılan Suriye’deki kaynakların önemli bir bölümü de bunların kontrolünde. Şimdiye dek pek sahneye çıkmıyorlar ve ellerini göstermiyorlar. Filistin meselesi bunları ortaya çıkmaya zorlayacak temel konu.
Prens Turki Faysal’ın NY Times’da yazdığına göre: “ABD Filistin’in teklifini veto ettiği takdirde Suudi Arabistan onun yanında yer alacak.” Bu sadece Filistin halkına dönük sempatiden ötürü yapılmayacak ayrıca bölgesel hâkimiyete dönük açık bir teklif olarak gerçekleştirilecek. Suudiler, hilafet tacının kimde olacağı hususunda yarış içinde. Onu artık istiyorlar. Bu sonuca ulaşmak için uzun süredir tonla para harcadılar; Kaddafi’yi yok ettiler ve Esad’ın iktidarını sarstılar. Türk AKP’si ile iyi giden ilişkileri var. Erdoğan ve Gül Suudileri yakından tanıyor, ara sıra bu ülkede vakit geçiren bu ikili, Suudilerin desteğinden epey yarar gördüler. Eğer Suudiler patron olmak istiyorlarsa, Filistin için daha fazla gayret göstermek zorundalar.
Muhtemelen Türkiye görece daha gerçekçi bir talip: Türkiye büyük, müreffeh ve modern bir ülke; buradaki ortodoks İslam’ın Sufizmle güçlü bir teması mevcut (Türklerin çok sevdiği bir şair ve veli olarak Rumi’yi hatırda tutmak gerek.). Suudilerde İslam’ın Protestan-Püriten kolu hüküm sürüyor (Selefilik ya da Vahabilik). Bu akımın pek başarı şansı yok. Tarihsel açıdan Mekke ve Medine’nin kutsal şehirler olarak Halife’nin ikametgâhı olma ihtimali bulunmuyor. Muhtemelen bu iki şehir hedeflerini aşağıya çekmeyip Türkiye’ye nispetle ikinci plana düştüklerini kabul etmedikleri sürece, başarısız olacak.
BM Teklifi
ABD bir dizi zor tercihle karşı karşıya. Filistin teklifini veto etmek boş bir hareket, ancak tarafgirliliğinin de açık bir delili olacak. Avrupalılar ona yardım etmeyecek: Siyonistlerin kazanç hanesine yazılmasın diye Libya’yı artık bombalamayacak. ABD yönetimi Yahudileri kucaklamaktan da vazgeçmeyecek.
Belki de İsrail aklını başına alacak ve Kadima lideri Tsipi Livni’nin de önerdiği biçimiyle, BM oylamasını daha fazla germeyecek. Filistin’le ilgili karar geçse bile İsrail bölgedeki en güçlü ordunun sahibi olmayı ve ABD’den aldığı koşulsuz desteğin keyfini çıkartmayı sürdürecek. İsrailliler, yüzlerce Genel Kurul kararında olduğu gibi bu kararı da görmezden gelip Ben Gurion’un düsturunu tekrarlayabilirler: “Gayrıyahudilerin ne dediğinin kim umurunda? Önemli olan, Yahudilerin ne yaptığı.” Amerikalı-Arap felsefeci Joseph Massad, İsrail’in her halükarda kazanacağını söylüyor: eğer Filistinlilerin teklifi kabul edilirse, ellerine sadece küçük bir yurtluk geçmiş olacak, kabul edilmezse hareket güçlerini yitirecekler.
Ali Abunima teklife muhalif bir dizi sebep sıralıyor. Esasında ideal olan, Filistin Ulusal Otoritesi’nin bağımsızlığı değil. Bu bağımsızlık göçmenlerin sorunlarını çözmeyecek, Batı Şeria ile Gazze arasındaki kırılmayı gidermeyecek ve İsrail’deki ayrımcılığı halletmeyecek. Ama gene de endişeye mahal yok: Mahmut Abbas’ın teklifi bağımsız bir Filistin doğurmayacak. Filistin trenini çıkmaz sokaktan kurtaracak, Netanyahu ve Lieberman’ın yüzlerindeki o sahte gülüşü silip atacak sadece. Bölgedeki ABD etkisini kıracak. Daha da önemlisi bu bardağı taşıran son damla olmasa bile, İsrail için hayli olumsuz olan yeni bir dinamiğin oluşmasına katkı sunacak. Filistinliler de bu sorunu kendi başlarına çözemezler zaten: İsrail/Filistin’deki ırk ayrımcısı rejimin tasfiyesi, meşruiyetini ve popülaritesini güvenle artıran geleceğin halifesi eliyle gerçekleşecek.
İsrail Şamir
Kaynak

Para Çağı


"Bu kesinlikle yeni bir durum ve gayet devrimci, demek ki bundan cehennemden korkar gibi korkmamız gerek." (Bankacı, Sholom Rosen)
Paranın tarihi, bakır, gümüş, deniz kabukları ve altın gibi basit metalarla birlikte başlar ancak bugün bu tarihe demir paralar, banknotlar, çekler ve banka hesapları, defter-i kebirdeki sayılar, banka kartları üzerindeki mühürler, bilgisayar ekranlarındaki elektronik sinyaller, silikon çiplere kayıtlı rakamlar dâhil olmuştur. Finans gazeteleri, para arzına dair bilgiler verirler ve bu noktada paranın ne olabilirliğine ya da bonolar, banka hesapları ve diğer finansal olgular türünden unsurları ne vakit ihtiva etmesi gerektiğine ilişkin farklı bir dizi izahata başvururlar. Modern paranın nasıl ölçüleceği ve tarif edileceği noktasında para uzmanlarının kafaları hayli karışıktır.
Paranın yaklaşık üç bin yıl önce icat edilmesinden beri insanlar onun üzerinden fırtınalar kopartmışlar ve her ne şekilde olursa olsun onu elde edebilmek için bir yığın mücadele içine girmişlerdir. Külçe altın, gümüş parçalar, bakır paralar, kâğıt banknotlar ya da deniz kabukları, hangi türden olursa olsun para, her daim temini noktasında ciddi kavgalara yol açmıştır. Para, hiçbir zaman sakin ve pasif bir araç olmamış, aynı ellerde ya da aynı yerde hiçbir zaman uzun süre kalmamıştır. Yüzyıllar boyunca batı mitolojisi ve edebiyatı büyük miktarlarda para kazanan ya da kaybeden insanların keyiflerini ya da hüsranlarını yazmıştır. Ancak bu hikâyeler esasta, büyük milletlerin, kurumların ve güçlü şahsiyetlerin paranın üretimi ve dağıtımı noktasında verdikleri ebedî mücadeleleri anlatmaktadır. Bu mücadelelerde bir yandan da paranın neyden meydana geldiği bile tayin edilmeye çalışılmıştır.
Tarihsel süreç boyunca paranın üretimi ve düzenlemesi işlemi, birbirinden farklı kesimler ve kurumlar eliyle gerçekleşmiştir. Devlet, farklı alt birimler, kilise ya da kimi özgül dinî tarikatlar, tüccar birlikleri, esnaf loncaları, bankacı aileler ve özel sanayiciler, millî bankalar ve döviz tüccarları, belirli tarihsel momentlerde özel kimi roller oynamışlardır. Para, sadece zenginlik ve lüks kaynağı olduğu için değil, ayrıca efendilere güç bahşettiği için de kavgaların sebebi olmuştur. Para, ordular inşa etmenin ve dağları yerinden oynatmanın büyülü anahtarıdır. Saraylar ve şehirler inşa etmek, toprağı, suyu ve havayı kontrol altında tutmak, kanallar açmak, donanmalar kurmak için para gereklidir. İktidarı elde etmek ve başkalarının kaybetmesini sağlamak için de para zaruridir.
Modern dünya ticaret sistemi Kolomb’un Yeni Dünya’ya ve Vasco da Gama’nın da Hindistan’a yaptıkları sehayatlerle başlar. Tarihte ilk kez gemiler büyük denizleri aşıp her kıtada ticaretin küresel şebekesine ait yeni bir liman inşa ederler. Kolomb ve Vasco da Gama’nın seyahatleri beynelmilel ticaretin çağını başlatır. İktidara ve zenginliğe uzanan yol, gemicilikten ve ticaretten geçmektedir.
Küresel ticaretin iki yüzyıllık macerası ardından ana güzergâhlar netleşir ve birçok rakip unsur, baharatları ve ipekleri Asya’dan Avrupa’ya taşımak, Afrika’dan Amerika’ya köle götürmek ve gümüşle şekeri Amerika’dan Avrupa’ya getirmek için kavgaya tutuşur. Ticaretin kontrolü Portekiz ve İspanya’dan İngiltere, Hollanda ve diğer Avrupa ülkelerinin eline geçer. Zamanla, on sekizinci yüzyılın ikinci yarısında, sanayi üretiminin gelişimi ile birlikte, İngiltere yeni bir güzergâha sahip olur. Faaliyet merkezleri ve kâr kaynakları ticaretten üretime doğru kayar. Bu süreç yirminci yüzyılın sonlarına dek devam eder.
Zenginlik, tüccarların elinden, tekstille başlayıp, ilerleyen süreçte çeliğe ve diğer metallere doğru kayan bir üretime odaklanmış sanayicilerin eline geçer. Sanayi kapitalizminin büyük eleştirmeninin, Karl Marx’ın ifadesiyle, iktidar ve zenginlik, “üretim araçları”nı, fabrikaları ellerinde bulunduranlarındır artık. Yirminci yüzyıl başlarında araba gibi kimi tüketim mallarına odaklanmış olan üretimin odak noktası, yüzyıl sonunda, bilgisayar benzeri ürünlerin ve yüzyılı hükmü altına alan bir dizi savaşı besleyen silâhların üretimine kaymıştır.
Kolomb ve Vasco da Gama’dan sonra küresel ticaret üzerindeki tekellerini bir biçimde muhafaza edemeyen Portekiz ve İspanya gibi sanayileşmiş ülkeler de üretim üzerindeki tekel oluşlarını süreklileştirememişlerdir. Bu süre zarfında Kuzey Amerika, Japonya ve dünyanın geri kalan kısmı üretimin tekelini ellerine geçirmiştir. Üretim, iktisadî bir asalet olmaktan çıkıp verili bir nitelik arz etmeye başlamıştır. Bir süre sonra Brezilya ve Hindistan, eski sömürgeci efendilerinden daha fazla üretir konuma gelmiştir. Bilgisayar ve tekstil ürünleri, Almanya ya da ABD yerine, Malezya ve Meksika gibi ülkelerde daha ucuza üretilmeye başlanmıştır.
1990’larla birlikte üretimin eskiye nazaran ekonomiyi artık kontrol edemediği ortaya çıkmıştır. Üretim araçlarının sahipleri artık birkaç tekil şahıs ya da ailenin elindedir ve özgül bir sınıfı teşkil etmekten uzaktır. Şirketler, sınırlı ve sabit gelirli emeklilerden yüzlerce firmanın hisse senedini elinde bulunduran milyarderlere kadar, milyonlarca hissedara aittir.
Yeni zuhur eden bu sistemde iktidar, büyük miktarlarda paraya sahip olan, kimi zaman da bu parayı aracı kurumlar, bankalar, emeklilik planları, sigorta acenteleri ya da yatırım fonu yönetimi aracılığıyla kontrol eden yeni bir finansçı sınıfının eline geçmektedir. Bu sınıf baharat, ipek ya da köle ticareti ile uğraşmaz ama füzeden videoya ya da kahve makinesine dek tüm ürünlerin üretimini kontrol eder. Aynı sınıf, para akışını, daha doğru bir ifade ile paranın formunu kontrol altında tutar. Paranın metal ve kâğıt formundan, plastik ve bilgisayar çipleri formuna geçişinde, bu finansçılar, paranın bir para biriminden diğerine, hisse senedinden belediye tahviline, mevduat tahvilinden satın alma opsiyonlarına, ipotekten yatırım fonlarına ya da vadeli hesaptan çürük tahvile doğru her türden hareketini kontrol ederler.
Yeni yüzyıl, önemi giderek daha fazla artan paranın koşulladığı yeni mücadelelere tanık olacaktır. Bizler uzun bir rekabet dönemi süresince birden ortaya çıkan, hızla çoğalan ve aniden çarpışan dalgalar içinde kaybolan çok sayıda para türünü göreceğiz. Yeni paranın kontrolüne ilişkin yolların arandığı bu süre zarfında birçok rakip unsur yeniçağın temel para kurumu olmak için mücadele edecektir.
Tarihin de tekrar tekrar gösterdiği üzere, ne hükümet ne de piyasa paranın düzenlenmesi noktasında kâfidir. Neron’dan Nixon’a dek hükümet görevlileri ve finansçılar kısa erimli çıkarları için parayı kontrol etme kudretlerini her daim istismar etmişlerdir. Roma imparatorları, ordunun ve bürokrasinin giderek artan masraflarını karşılamak adına demir para içindeki gümüş miktarını azaltmışlardır. Fransız bankacılar ve finansçılar saf halka değersiz kâğıt para ve hisse senedi basmışlardır. Neron döneminde tedavülde olan Roma dinarından Arkansas Dükü dönemindeki Fransız assignat’ya kadar politikacılar ve finansçılar yeni para sistemleri kurmuşlar, bu sistemler başlarda ekonomik durumu iyileştirmiş ama nihayetinde sarhoşluk hâli geçip alacakların vadesi dolunca değeri düşürülmüş paraya dayalı sistem çökmüştür.
Takvim ve ölçüm sistemi gibi para da keyfi yönleri olabilen bir kültürel yapıdır. Paranın makul düzeyde işlerlik kazanabilmesi için istikrara ve tahmin edilebilirliğe ihtiyacı vardır. Bir toplum takvimini güneşe, aya ya da her ikisine birden dayandırabilir ancak takvim gerçek dünyanın bir yerinde bağlayıcı bir çapayı gerektirir. Buradaki mühim mesele, takvimin istikrarlı bir sistemin parçası olarak işlemesi ve tüm insanlarca anlaşılmasıdır. Aynı şekilde para da deniz kabuğu, boncuk, altın, gümüş, plastik ya da elektrona dayanıyor da olsa pratik ve tahmin edilebilir olmak zorundadır.
Son birkaç yüzyıldır hükümetler söz konusu istikrarı para birimlerini düzenlemek ya da parayı düzenleyen bankaları kontrol etmek suretiyle sağlamaya çalışmışlardır. Millî para birimleri bugün önemini yitirmekte ve tüm dünya yeni bir sistemle karşı karşıya kalmaktadır. Bizler bugün değer bakımından tek başına hiçbirisinin belirleyici olmadığı, birbirine rakip bir dizi para sisteminin işlediği bir geçiş aşamasına giriyoruz.
Kimi yönlerden bu yeni sistem farklı para türlerinin ve değerli malların bir arada işlediği ilkel sistemlere benzemektedir. Bu, üst üste binen, paralel para sistemlerine işaret etmektedir.
Her ne kadar dolar ya da yen gibi millî para birimleri varlıklarını muhafaza etmeyi sürdürecek olsalar da, elektronik teknoloji, en azından bir süre, birbirinden farklı para biçimleri üretecek ve bu üretim devletin kontrolüne asla giremeyecektir. Devlet kontrolünden azade olmakla para hayatımızda geçmişte olduğundan daha fazla önemli olacaktır.
Dünya tarihinde ilk ortaya çıktığından bu yana para yeni kurumlar ve yeni hayat tarzlarını koşullamış ama aynı zamanda yeni sistemleri aşındırıp yerlerine başkalarının gelmesine neden olmuştur. Para biçiminde meydana gelen teknolojik ve sosyal her türden değişim paranın hayatlarımızdaki rolünü artırmıştır. Yüzyıllar boyunca para sadece ticarî ilişkilerde değil, ayrıca giderek daha fazla, dinsellikle, cinsellikle ve aileyle ilgili tüm ilişki biçimlerine ait tanımlayıcı bir değişken olarak rol oynamıştır.
Henüz ortaya çıkmakta olan küresel ekonomide paranın ve onun üzerine kurulu olan kurumların iktidarı, tüm milletlerin, milletlerarası birliğin ve beynelmilel örgütlenmelerin gücünü aşacak niteliktedir. Elektronik teknolojinin kudreti tarafından ileri sürülüp muhafaza edilen ve hiçbir ülkeye sadık olmayan yeni bir küresel seçkin gurubu ortaya çıkmaktadır. Ancak tarihin de gösterdiği üzere, parasal devrimler yapan insanlar sonuçta her daim bu devrimlerden fayda görenler olmazlar. Parada yapılmış mevcut elektronik devrim, paranın kamusal ve özel hayattaki önemini artırmayı, toplumsal hayatın tanımlayıcı unsurları olarak akrabalık ilişkilerinin, dinin, mesleğin ve yurttaşlığın etkisini kırmayı vaat etmektedir. Özetle hep birlikte bir Para Çağı’nın şafağında olduğumuzu görmemiz gerekmektedir.
Homo oeconomicus artık bizim arkamızda değil, önümüzdedir.” (Marcel Mavss)
Jack Weatherford

[Kaynak: The History of Money, Crown Publishers, 1997, s. 264-268.]

Kur’an’sız Muhammed, Muhammed’siz Kur’an

Ey kavmim...
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.
Sana yapılmadıkça işkenceye karşı çıkmazsın.
Senin bedenine dokunmadıkça hiçbir acıyı duymazsın.
Örümcek olsan Hazreti Muhammed'in saklandığı mağaraya bir ağ örmezsin.
Her koyun gibi kendi bacağından asılır, her koyun gibi tek başına melersin.
Hazreti Hüseyin'in kellesini vurmaz ama vuranı alkışlarsın.
Muaviye'ye kızar ama ayaklanmazsın.
Hazreti Ömer'i bıçaklayan ele sen bıçak olursun.
Bizi, bir avuç insanın arasında dolaşıp devletleşen malın (bkz.: Haşr-7) muhafazası için terse çevrilmiş bir yola, bir ideolojiye ve bir hukuka köle etmek istiyorlar. O yol, o ideoloji ve o hukuk ise O’nsuz…
O’nsuz olan yol, ideoloji ve hukuk, birileri tarafından “emaneten” teslim edilmiş mülkün zırhı olarak, hayata ipotek koyuyor. O birileri adına. Gerçek devlet, bir avuç insanın arasında dolaşan malın bekçisi oluyor. Müslümanların emeksiz, tersiz, kavgasız kazanan kısmı, başka Müslümanların emeği, teri ve kavgası üzerinden, eldeki mülklerini devlet olarak görme vehmine kapılıyorlar. Devlet böylece yerleşiyor zihinlere. Ve devlet O’nun yerini alıyor zamanla. Devlete itaat Allah’a imanı siliyor ruy-i zeminden.
Egemenlik, hükümranlık, sultanlık olarak “mülk” ile mal sahipliği anlamında “mülk” iç içe geçiyor. Bahçe sahipleri ile iktidar sahipleri mezcoluyor, saraylar kuruluyor eski bahçelere. O bahçelerin çitlerini Mekke’ye girişte yıkan Muhammed’in iradesi “beşerî” diye kenara itiliyor ve başlıyor batıdan kutsalmetinci yazılar Arabî kavramlarla din pazarında satılmaya.
“Adalet mülkün temeli”ndeki mülk idareye, doğası gereği zalim, bencil ve kurnaz olduğu iddia edilen insanları disipline eden bir yöneticiye işaret ediyor. Zalimlik, bencillik ve kurnazlık devletin uhdesine giriyor. Kimse kimseyi öldürmesin diye, öldürme hakkını eline alan bir güç olarak devlet, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi oluveriyor ve kendisini rahatsız eden herkesi öldürüyor. Devlet erkini elinde bulunduranlar, kendi bekaları için halk içinde bağlar teşkil ediyorlar. Güce kul olanlar, ibadetlerini bu kulluğun sürekliliği için ifa ediyorlar. Zulüm, bencillik ve kurnazlık avama sirayet ediyor. Avam, her zamanki gibi, din adına, iman yolunda, devleti muhafazayı hidayet rehberine tabi olmak zannediyor.
İslam içi ayrışmaların temelinde kabilevî ve millî dirençler yatıyor. İktisadiyatı ve siyaseti elinde bulunduran Araplara karşı Acemlerin, İran platosundaki iktidara karşı Türkî ve Kürdî kavimlerin itirazı farklı okumaları koşulladığı görülüyor. Acem ya da Türk, yeni muktedir, kendisini Arabî İslam’a referansla ayakta tutuyor. Her türlü kabilevî ve kavmî üstünlüğü takvada eriten Kur’an, yeniden temrene geçiriliyor ve düşman kavimlerin üzerine çevriliyor. Kur’an sayfalarını temrene geçirenler, Allah ile gene güç dolayımı ile bağ kuruyorlar ve gene Arabî ilk örnekten edindiği feyzle, kendi kavmini buradan tesis ediyor. “Benim ümmetimin fitnesi de dünya malı olacaktır” buyuran Peygamber’i haksız çıkarmayan ümmet, kavmî müdahalelerin güç ile ilişkileri bağlamında, bölünüyor. Takva basit bir korkuya, korku mülk kaybına, mülk, iktidara bağlanıyor.
Müşriklere, putperestlere dönük ilk eleştiri, onların da inandıkları Allah ile kendileri arasına kimi şekillerin, sembollerin girmelerine izin veriyor olmaları. Zamanla o putlar yerini İslamî putlara bırakıyor. Her kavim kendi geleneğine ait bir değeri put olarak yüceltiyor. Burada bir halkın muktedire dönük direncini bulup o direnci övmek de o halkın muktedir olmayı gene mevcut iktidardan öğrendiğini görüp onu eleştirmek de mümkün.
Ya da müşriklere, “o putlar sizi Allah’a yaklaştırmaz” deyip, onları İslam’a ısındırma gayretinin esasında Allah’a yakınlaşma düsturunun nafileliğini ihtiva ettiğini söylemek de mümkün. Nafile değilse, verili dinî kurumsallığa Muhammed’in neden itiraz ettiği sorusu cevapsız kalacaktır. “Allah’a yakınlaşma konusunda tuhaf bir rekabet var ve İslam bu yarıştan galibiyetle çıkmıştır” iddiası, İslam’ı görecileştirecek ve müminleri dinin muhafazası için bu yarışta ayakta kalmaya mecbur kılacaktır. Mesele esasen yakınlaşma iddiasının iptalidir. Eğer Kur’an son kitap, Muhammed son peygamber ise yakınlaşma meselesi sonuca bağlanmış demektir.
Vahiy inzal edilirken hiçbir bozulmaya uğramasın diye kalbe takdim ediliyor. Ama o kalb bir akılla kuşanıyor ve İslam vücud buluyor. Aksi yönde bir iddia, Muhammed’i ve tüm nübüvveti geçersiz kılıyor. O vahyi Muhammed’in kalbinde öldürmek Kur’an’ı Muhammed’sizleştiriyor; Muhammed’in aklını vahiyde dondurmak Muhammed’i (ve Hadis’i) Kur’an’sızlaştırıyor.
Muhammed’in peygamberliğini ilân ettiği dönemde çok sayıda tektanrıcı, hanif ve birkaç da sözde peygamber var. O’nu “meczupluk”tan ve Yahudilerin iddiasına göre, “sara hastası” olmaktan çıkartan, çıplak devrimci eylemi. Kur’an metninde de izlenmesi muhtemel olan bu eylemi kısmen Hicaz’a, kısmen putperest karşıtlığına, kısmen de bir nevi ahlâk ve hukuk anlayışına indirgemek, o eylemden esasen hazzetmeyen ve onun süreklileşmesinden korkanların işi.
Bir sapakta, ahlâkî ya da hukukî manada Allah’a yakınlaşma eylemine indirgenen bu kıyam, eylemden soyutlanmış, dondurulup kavanoza ya da kitaplara hapsedilmiş bir ideolojiyi koşulluyor. İyi ve âdil oluşu fıtrî bir mahiyete büründüremeyenler, bu ahlâkın veya hukukun mallarını kendi pazarlarında satıp duruyorlar.
Allah’a yakın olma gayretini mutlak güçle ilişkilenmek olarak anlamak, diyelim, 12 Eylül darbesinde bir komutana yakın durarak huzura çıkma gayretine benziyor. Örnek üzerinden gidersek, o günlerde darbecilerin tayin ettiği yöneticiler arasında bulunan, eski ülkücü Mehmet Pamak, bugün her şeyden yalıtık, saf, öz, kendine kapalı bir İslam ideolojisi öğretiyor derslerinde. Temelde “şiddet” karşıtı olan bu ideoloji, 12 Eylül İslam’ının bir ürünü olsa gerek. Zira 12 Eylül zindanları zorla öğretiyor, şiddetsizliği. Eylemin, kıyamın şiddeti öz olarak atılıyor, avama kabuk yediriliyor.
Misal, aynı dönemin mahsulü Hayrettin Karaman, bir mülâkatında, Evren’in kendisine Diyanet İşleri Başkanlığını önerdiğini söylüyor. Bunu neden kendisine önerdiğini hiç düşünmeden, bugün faize cevaz veren fetvalar kaleme alıyor. İktisadiyat ve siyaset efendilerin ihtiyaçlarını dillendiriyor.
Bir 15. yüzyıl Türkçe Kur’an mealinde dahi Bakara-219, “Artuğunu, ayalin ihtiyacından fazlasını” ifadesi ile tercüme edilirken, Karaman gibiler, “sana iyilik yolunda ne harcayacaklarını sorarlar. ‘Affetmek olduğunu söyle.” şeklinde yapılan mealin altına imza atıyorlar. “Ayal”, eşi ifade ediyor, burada, ailenin ihtiyacından fazlasının infak edilmesinden bahsediliyor. Amaç, malların belli ellerde toplaşıp başkalarını ezmesine, onlara zulmetmesine mani olmak.
Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’su da bundan fazlasını söylemiyor:
“Komünizm, kimseyi toplumun ürünlerini mülk edinme gücünden mahrum bırakmaz; yaptığı tek şey, onu, böyle bir mülk edinme aracılığıyla, başkalarının emeğini boyunduruk altına alma gücünden yoksun bırakmaktır.” [Komünist Manifesto]
Karaman ve Pamak gibiler, Müslümanlar bu cümleyi Kur’anî manada okuyup idrak etmesinler diye görevlendiriliyorlar. Allah’ın Levh-i Mahfuz’u Kur’an’a, Kur’an Muhammed’in diline, Muhammed’in eylemi iktidarın eyleyişine kapatılıyor. Ama hakikat her zaman sızacak bir yer buluyor. Allah’a (iman), Kur’an’a (Hablullah) ve Muhammed’e (Sünnet) bağlılık her türden beşerî müdahaleye karşı şerbetleniyor. Bu şerbetin biraz liberalizm biraz da muhafazakârlığın suyuyla hazırlandığı herkesten gizleniyor. İnsan’ın (liberalizm) ve toplum’un (muhafazakârlık) “değişmez” doğasına dönük atıflar şerbetin rengini, kokusunu belirliyor. Değişmez olana vurgu yapanın da, değişmediği iddia edilen insanın efendilerin kurgusu olan “insan” olduğu da görülmüyor. Özünde mülk, servet ve iktidar yüzünden azmış olduğu söylenip had bildirilen İnsan, temelsiz Muhammed vurgusu ile Allah’ın kelâmından, mülkiyetçi bir Mushaf vurgusuyla, had bildirme eyleminin öznesi Muhammed’den, liberalizm veya muhafazakârlık adına, “kurtarılıp” bu ideolojik yönelimlerin “kapatma”sı oluyor.
Söz konusu yola, ideolojiye ve hukuka doğru kapatılan İslam, verili çerçevelenmiş hâliyle, birçok başka şeyi dışarıda bırakıyor. Yolun, ideolojinin ve hukukun bekası, yaşamsallığı İslamî pratiğin yerini alıyor. İbadetler bunun bir göstergesi oluyor.
Uzun otobüs yolculuklarında şoför arkasında oturup, kaza ve ölüm korkusuyla, yolculuk boyunca yola kilitlenen, hatta bu saçma edimi örtbas etmek için yol çizgilerini sayan insanlara dönüşüyor Müslümanlar. Oruç tutulacak gün, kılınacak rekât, hac için gerekli parayı saymak İslam’ın yerini alıyor. “Bir durma biçimi” olarak yol, birlikte yürümenin üzerine çıkıyor.
Karşılıklı, çıkar ilişkisine dayalı bir zemin kurgulanıyor. Müslüman’la imam, önder, şeyh, âlim vs. arasındaki bu zeminde birinci ikinciyi göğe, ikinciler birinciyi yere yerleştiriyorlar. Müslüman şeyhi kadar Müslüman olmayı kabul ediyor. Şeyh de onu ne kadar dipte tutarsa o denli göğe yükseliyor. Şeyh devletten aldığı paranın birazını müridlerine dağıtıp onları ekmeğe, esasen kendisine bağlıyor. Mürid de eksik Müslümanlığını kendince kabul edilebilir bir düzeyde tutma imkânı buluyor.
Şu tarz hikâyeler anlatılıyor tekkelerde:
Şeyhle müridi uzun bir yola çıkarlar. Bir nehrin kenarına gelirler. Şeyh müridine, “sen benim adımı zikredeceksin ben de Allah’ın, böylelikle suyun üzerinden yürüyerek geçeceğiz. Amma sen olur da kibirlenirsen ve benim adımı zikretmekten vazgeçersen suyun dibini boylarsın.” Suyun yüzünde yürümeye başladıktan sonra mürid ikaza rağmen doğrudan Allah’ın adını zikretmeye başladığı anda nehrin dibini boyluyor.
Şeyh, müridini Müslümanlık ve Allah’a yakınlık konusunda sürekli belli bir seviyede tutmak zorunda. Onun kendisini daima eksikli ve zaaflı hissetmesini sağlaması gerekiyor. Karşılıklı ilişki ve ihtiyacın sürekliliği bunu gerektiriyor. Fertle Allah arasındaki münasebeti gündelik bilince ait iyilik ve adalet fikri üzerinden tanzim eden şeyh, ferdi aşan mevzuları kendi uhdesine alıyor ve buradan pazarın sahibi Yahudi ve Hıristiyan’la ya da doğrudan devletle müzakere yapma fırsatı buluyor.
Başka bir hikâye…
Müridleri şeyhten bahçeden topladıkları yığınla elmayı kendilerine bölüştürmesini isterler. Şeyh de “kendi adaletimi mi uygulayım Allah’ın adaletini mi?” diye sorar. Müridleri de “Allah’ın adaletini” diye cevaplarlar. Bu cevap üzerine şeyh bir müridine iki, diğerine beş, bir başkasına yirmi tane vererek dağıtır elmaları ve “işte Allah’ın adaleti bu” der.
Aslında kendi adaleti de budur. Burada mevcut verili durumun Allah katına çıkartılacak denli yüceltilmesi vardır. Adaletsizlik ilahi ve doğaldır. Mevcut verili durumu, içinde yaşanılan hayatı yücelten bu ideoloji geçmişten geleceğe uzanan bir yola tabidir ve bu yol kendi işaretlerini, hukukunu teşkil eder. Kullukta eşiti olduğu Peygamber’ine Allah’ın itirazı emrettiği uğrakta oluşan dini benimseyen Müslüman’ın, diyelim bugün itiraz etmesi gereken bir duruma sabır ve tevekkülle yaklaşmayı İslamî görmesinin sebebi burada: elmaları toplayan kendisi ama elmaları mülk edinen başkası. O başkasının verdiği pay da elma yeme ihtiyacına bağlı olarak kutsal, çünkü bu ihtiyaç fıtrî, bedenî ve tabiî.
Bu zihniyet “İslam’da adalet var, eşitlik yok.” tespitinde takılı kalıyor. Ol sebep aynı zihniyet, devrimci işaretler yerleştirip başka bir yol çizen ve “İnsanoğulları arasında mutlak eşitlik ve vicdan hürriyetini sağlamak ve bu eşitliği zedeleyecek kuvvetlere karşı durmak İslam’ın vazifeleridir.” [Kutub, İslam'da Sosyal Adalet, s. 214] diyen Seyyid Kutub’un işaret ettiği yere bakmıyor, onun işaret parmağındaki yüzüğün ne kadar mukaddes ve kıymetli olduğuna dair nağmeler düzüyor.
Bugünlerde çeşitli tarikatları, mezhepleri dikine kesecek biçimde, ciddi bir popülarite kazanan Cübbeli’nin de gücü buradan geliyor. O, cahil kıldıkları halkı kendi “kitap yüklü eşek”liğinin peşinde yürütmeyi iyi biliyor. Cübbeli, fakirliğin kader olduğu düşüncesiyle, “emri bil maruf, nehyi anil münker”in verili durumu dokunulmaz kılan tefsirine tabi olan yolun takipçisi. Kur’anî olan bu söylem, fetih sonrası oradaki verili nizamı muhafaza etmek için kullanılan bir şiara dönüşüyor. Cübbeli’ye de İslam’ın hizmetkârı olduklarını iddia eden fatihlerin borazanlığı düşüyor. O, cahiliyeye karşı mücadele eden ilk Müslümanların yoluna girmiyor ve cahilliğin dipsizliğinde salınıp duran halkın gündelik arzularını istismar edip kasasını dolduruyor. Üstelik geri dönüp bir de o halkla alay etmek üzerine kurulu bir mizahla anlatıyor anlatacaklarını. Bu, ona daha fazla ahkâm kesme zemini sunuyor.
Bu tip isimler, Asr-ı Saadet’in bugüne bozulmadan geldiğine kani. Bu kanaat öyle güçlü ki Kur’an’ın bozulmamışlığına ilişkin kanaat bile daha muğlâktır yanında. Söz konusu çevrelerin “Kur’an okuma anlamazsın, al şu Risale-i Nur’u vs.’yi oku” demelerinin nedeni de burada. Bunların en iyisi, kendi Hadis şerhlerine kapatırlar genç dimağları. Asr-ı Saadet’in ve Sünnet’in bozulmadığı iddiası, Allah ile Muhammed, Muhammed ile Kur’an arasına net sınır çizgileri çekememenin bir ürünü.
Sınırların yokluğu, İslam ile birlikte geçersizleşmiş Yahudi ve Hıristiyan geleneğin sürekliliği ile ilgilidir. Halife Osman’ın veziri ve danışmanı, Yahudilik’ten dönme, Kabul Ahbâr’ın yöneticinin beytülmalden bir malı alıp kullanmasına cevaz vermesine karşılık “Yahudizade! Bizim dinimizi bize mi öğretiyorsun?” diyen Ebuzer arasındaki sınırdır mesele. Sınırları kaldıran, işine geldiği yerde biraz Allah kelâmından, biraz Muhammed’den istifade etmek isteyen muktedirlerdir. Bunlar Ebuzer’in Tevbe Suresi 34. ayete dönük ısrarlı vurgusunu “bir tür yorum” zaviyesine indirgemek durumundadırlar. (Bkz.: Haksöz)
Aydınlanma ve modernizm koşullarına uyum sağlayan eğilimler ilgili sınırların silindiği, süreklileşen bir yolu takip ederler. Bu uyum doğrultusunda, materyalist ve aydınlanmacı akla uygun olarak, Kur’an’sız Muhammedîler, Kur’an’ı Muhammed’in yazdığına örtük olarak inanırlar (Abdülkerim Suruş bunu açıkça ifade eder). Modernist akla uygun olarak, Muhammed’siz Kur’an’cılar da Allah’ı kelâma, Levh-i Mahfuz kaynaklı kelâmı da Kur’an’a kapatırlar. İkisi arasındaki kayıkçı dövüşünün bir kıymeti yoktur. Zira Aydınlanma ve modernizm kendisini burjuva ideolojisinde tamamlar.
Ama yol illaki çatallanır. Müslüman, kendisinin ne kadar suyun yüzünde yürüyebileceğine, ölüm sonrasının gerçek, buhayatın yalan olduğuna, saçlarından tutup kendisini bugünün çamurundan kurtaracağına inansa da üzerinde yürüdüğü yolun efendileri çoktan rol paylaşımı yapıp efendilerle uzlaşmıştır.
Bir taraf Mekkî ayetleri diğeri Medinevî ayetleri öne çıkartır. Zira Medine’dir toplumsal nizamın tesis edildiği yer. Bu, başarıcı bir yönelime yol açar. Başarılı olunduğu moment, müşriklerin işkencelerine ve zulümlerine nasıl, hangi imanla, direnildiğini unutur bir süre sonra. Onlara sadece gözyaşı dökülür. (Misal, Suruş için Hüseyin’in kıyamı Şia geleneği içinde basit bir istisnadır, Ali Şeriati bu olguyu abartmıştır.) Başarıcılık, eski cahiliye toplumunun kimi unsurlarını yeniden diriltir ve muktedir kılar. Persya ve Bizans geriliminde, Yahudilik ve Hıristiyanlık arasında, tasavvur edilen, kendine kapalı bir İslamî nizam, onlar gibi başarılı olmaya bağlanır. İslam devleti biraz şehinşah biraz imparator; ümmet biraz Yahudi biraz Hıristiyan’dır artık. Zenginliğini “bizi hasımlarımız küçük görürler yoksa” derekesinde meşrulaştıran “Şam şeytanı” illaki çıkar. Ümmet uzun yıllar boyunca kurulan sarayların temellerine kanını, terini dökerken, bir tür İslam ile ikna edilir. Bu İslam, elbette ki münkirin, müşrikin ve kâfirin saraylarını yıkanların İslam’ı değildir. Bu açıdan Mekkî ayetlerin hatırlatılması bir açıdan yerindedir ancak bu özel vurgu da Medine’yi unutturur. Daha doğrusu vurgunun yapıldığı dönemdeki medine sahiplerini koruyup kollamak amacıyla Mekkî olana yaslanır. Medine bir medeniyet projesi olarak batıya bağlanmışsa, onun manevî ve vicdanî esansı için halka Mekke hatırlatılır. Bir yana vurgu yapan, diğer yanı muhafaza ediyor, diğer yanın mevcut mâliklerinin bekçiliğini yapıyordur. Mekkî ayetleri öne alan, içinde yaşadığı kendi medinesini fiilî olarak yüceltiyordur; Medinevî ayetleri öne alan ise kendi mekkesindeki müşriklerle fiilî olarak dosttur.
Kur’an’sız Muhammed, Muhammed’i atıp kendinden menkul bir Hadis ilmine, Muhammed’siz Kur’an ise kendinden menkul bir Kelâm ilmine kapanır. Her ikisi de meselenin yarısını söyler, diğer yarısını kendi uhdesine alır. Kendi uhdesine aldığı yarım da özünden soyutlanmış, bölünmez bir bütündür. Bu bütün tasavvuru her daim bir Allah tasavvuruna referans verecektir. İlki Yahudilik, ikincisi ise Hıristiyan teolojisinden daima rol çalar. Zira ilki bugüne İslam’dan sadece saf bir hukukun, ikincisi ise saf bir ahlâkın kalabildiğini ikrar eder. Muhammed’in hukuku, Kur’an’ın ahlâkı yeryüzünü tümüyle kuşatır mahiyettedir. Kuşatma pratiği için bu ahlâk ve hukukun bir süre ulus-devletin ve ulusötesi tekellerin ideolojileri ile örtüşmesinde bir beis yoktur. Nasıl olsa zafer müminlerindir, ancak o zafer ânına dek ortada bir mümin kalacak mıdır, orası şüphelidir.
Hadis ve Kelâm âlimleri, Muhammed’in ve Kur’an’ın farklı durumlara yapacağı muhtemel müdahaleleri kontrol ve mas etme imkânı bulurlar, bunu da onlardaki yıkıcılığı körelterek yaparlar. Mazlumların, sömürülenlerin yıkıcı pratiği ahlâkçılıkla ya da hukukî vurgularla kontrol altına alınmak isteniyorsa, Kur’an ve Hadis basit bir ahlâk ya da hukuk teorisine indirgenecektir. Bu teori de elleri zaten güçlü olan Yahudiliğin ve Hıristiyanlığın teolojik geleneğinden beslenecektir. Asiler de eski paganlar, putperestler olarak görülüp ezilecektir.
İdeolojik ve pratik manada, İslamî mücadelenin ilk safhasında ümmetin Yahudi ve Hıristiyanlardan ayrıştırılması zaruridir. Mekke müşriklerden ve putperestlerden, Medine Hıristiyan ve özellikle Yahudi kabilelerinden ayrılmanın mecburi olduğu mekânlardır. Mekke’nin ticarî gücü karşısında haset içinde olan bu kesimlerle politik olarak uzlaşılmış olması, dinen, ibadeten ve aklen uzlaşıldığı anlamına gelmez. Ama bir “toplumun kurtarıcı öncülüğü”, Muhammedîlik, Musa’cılığa, “Allah’a yakın olma”ya indirgenen iman ve ibadet İsa’cılığa doğru kapanır. Bu noktada Mekke’ye karşı verilen savaşın ana karargâhı olma niteliği Medine’den alınır ve o yeni bir medeniyetin ilk fiskesi olarak kutsanmış olur. Böylesi bir yönelim ezel-ebed, cihanşumul, tüm beşeriyete seslenen İslam’ı Muhammed’in pratiğine doğru kapatır. Bu da günümüzde FBI’ın talep ettiği biçimiyle, Allah’ın kelâmını Muhammed’in diline ve eylemine indirger. O Allah’ın yeryüzündeki hâli olurken, O’nu sevenler de O’nu sevmekle Allah’a yakın olma imkânı bulurlar. Putlardan vazgeçirme pratiği sonucu ikna edilmiş kalblerin tesis ettiği bir ideoloji zuhur eder ve İslam eski putların gölgesinde şekillenir. Bu İslam’ın ortaya çıkan yeni putlara karşı eli kolu bağlıdır. Zira artık o putları kıracak bir Muhammed de kalmamıştır. Allah’ın kelâmını göreceleştirmemek adına Muhammed’i Allah katına çıkartmak Kur’an’ı devredışı bırakır ya da üç beş âlimin tefsirine kurban eder.
Pratik hayat çok boyutlu ise, diyelim, sakal ve bıyık konusunda Yahudi ve Hıristiyan’a fark koyma çabası, mülkle, iktidarla, toplumla ve hayatla kurulan ilişkilerde görülmez. Belki de meselenin zamanla sakala indirgenmesinin nedeni, müminlerin bu boyutlarla ilgili bir mesafe koymalarına mani olmak içindir.
Allah’a ulaşma ve ümmete önderlik etme meselesinin Yahudi ve Hıristiyan geleneğine bağlanması kaçınılmazdır. Kur’an’sız Muhammedîlik, yani Hadis’çilik, bir günün yirmi dört saatini örgütleyen, hayatı bütünüyle kucaklayan Talmudî Yahudiliğe bağlanır. Muhammed’siz Kur’an, yani kutsalmetincilik, Allah’ın kısmî ve parçalı olan verili kelâmı ile temasta, Muhammed’i devre dışı bırakır. Tasavvuf, bir üslup olarak, iki yönelim arasındaki tampondur.
Hasan Hanefi’nin, misal, Mekkî ayetleri Medinevî ayetlerin karşısına çıkartmasının nedeni, yaşadığı dönemin Yahudi-Hıristiyan aklına ve bilgisine alan açmaktır. Ona göre, toplumsal nizam, İslamî devlet geleneğinin zincirlerinden kurtarılmalıdır.
Genelde solcu bir eğilim olarak, laikleşme ve dünyevîleşme çağrısı, Müslüman kitlelerin şu veya bu sebeple verili nizama boyun eğmesi ya da ona itiraz geliştirmesi için gereklidir. Ahiret inancının Müslümanları budünyadan alıkoyduğunu düşünmek, esasında ahiret için mücadelenin marazlarından kurtulmak isteyenlerin işidir. Oysa ötedünyacılık da budünyaya aittir, hem de ayrımı silen bir irade ile. Ömrü yüceltenler ölümün eşitleyiciliğini unuturlar. “Her nefs ölümü tadacaktır” ayetinden rahatsız olan Cehepe milletvekili gibi, ömre ipotek koyanlara ölümün iradesini hatırlatmak, her durumda zaruridir. Ama hatırlatma, dünya malının gölgesinde konuşanlara karşı Allah’ın gölgesinde eyleyenlerce yapılmalıdır, kendisini Allah zannedenler ya da Allah’ın kelâmına sahip olduğunu düşünenlerin gevezelikleri ile değil. Ötedünyacılık, bu dünya malının kudretine karşı “Lehülmülk” diye haykırmaktır.
Kur’an’sız Muhammedîlik, Allah’sızdır. Daha doğrusu Allah, muktedirlerin pratiğine hapsedilmiştir. İman, verili iktidar ve bahçe sahiplerinin tahayyülleri ve pratikleri ile sınırlıdır. Bu iman, önü sonu belli gündelik pratiklere doğru kapanmak zorunda kalacaktır.
Muhammed’siz Kur’an, Muhammed’i devredışı bırakmak suretiyle, O’nun örnekliğini toprağa gömer ve müminlerin Kitap’la doğrudan temas kurabilmelerini ister. Esasında temas kurulması istenen yerler, müminlerin Allah’la muhabbette Peygamber’in pratiğinden kurtulmalarına imkân veren ayetlerdir.
Kur’an son kitap, Muhammed de son peygamberse, sonraki zamanlarda belli bir teoriye ve pratiğe muhtaç olan kitlelerin bu ihtiyaçlarının karşılanması noktasında, bu türden bir ayrımın zuhur etmesi kaçınılmazdır. Teorisiz pratik ve pratiksiz teori, kitlelerin etkisizleştirilmesi için elzemdir. Somut sosyolojik, ekonomik ve politik ihtiyaçlar gereği kitlelerin teoriyi doğum-ömür-ölüm bütünlüğüne değmeyen bir yere hapsetmelerini talep etmek, onların akılsızlaşmasını istemek demektir. Benzer ihtiyaçlar uyarınca pratiği ömre indirgemek, onların eylemsizleşmesini talep etmek demektir.
Muhammed’in kalbine inzal edilmiş vahiy başkadır, O’nun pratikte yürüttüğü politik akıl başka. İman, itaat ve biat konusunda fukara Müslüman’a Kur’an, Muhammed ya da Hadis ile organik, birebir ilişki kurmayı telkin etmek, onları hayalî zincirlerinden kurtarır ama gerçek prangaları güçlendirir. Misal, Muhammed’in vahiy karşısındaki konumunu basit bir hürlük üzerinden gören zihniyet, Hadis’le bu düzlemde, yani sahte manada hür olabilmek için ilişki kuracaktır. Efendiler, mutlak akla muhtaç olduğu devrede kalbî, vicdanî tepkileri bastırmak için tefsirler kaleme alacak, Hadis’ten aklın ilahiliğini gösteren örnekleri öne çıkartacaktır.
“Hıristiyan sosyalizmi, rahibin aristokratın (kin yüklü) kalbindeki yangıları takdis eden kutsal sudan başka bir şey değildir.” (Komünist Manifesto) Yeni burjuva iktidarına karşı kitleleri ayaklandırmak isteyen aristokrat, Hıristiyanlığa sığınır. Bu din, şeklen mazlumların-sömürülenlerin dertleriyle ilgilenmeye başlar. “İslamî sosyalizm” kurguları için de benzer bir sorun vardır. O da eski devletin, küçük üreticinin, eski rejimin aristokratlarının yeni nizama tepkisidir. “Kalkınma tamam da adalet eksik” ya da “Muhammed bugün yaşasa Somali’ye giderdi” demek de Türkiyeli eski aristokrasinin (Kemalizmin) kalbini serinleten cümlelerdir.
Bugün İslamî sosyalizme itiraz edenler, kapitalizme ve sosyalizme karşı İslam’ın “üçüncü yol” olduğunu iddia etmektedirler. Cehaletin dipsizliğinde salınan avama bu ezberlettirilir. Sosyalizmin, kapitalizm de dâhil tüm sınıflı toplumlar tarihinin son bulduğu, sınırsız-sınıfsız dünya ülküsüne geçişte devreye sokulan, kapitalizmi ezen bir başka sınıflı toplumsal formasyon, İslam’ın ise bir din olduğu gizlenir. İslam, kapitalizm ya da emperyalizm öncesinin efendilerinin, yeni gelen kapitalizme/emperyalizme yönelik itirazları ile kapitalizmin veya emperyalizmin nevzuhur sosyalizan eğilimlere yönelik tepkileri arasında çekiştirilir. Müslüman ise salt Kur’an’a, salt Muhammed’e ya da salt kerim olan Allah’a bağlılıkla bu çekiştirmeden azade olabileceğine inanır. Elindeki Mushaf sayfaları birilerinin temrenlerine takılır, Muhammed yeni Uhud’ların mağlubu olur, Allah ise beşerden ve doğadan muaf, sabit mutlak akla indirgenir. Hadis de bu mutlak aklın hikâyesi olarak okunur.
İslam, ilk nüzulden uydurma olduğu iddia edilen hadislere kadar bir bütün olarak, Allah’ın “kûn” deyip oldurduğu devrimci bir politik müdahaledir. Kalbi aklın, Muhammed’i Kur’an’ın, ahlâkı hukukun, yıkıcı siyaseti kurucu siyasetin, beşerin kolektif mücadelesini salih amelin karşısına koyanlar, devrimci olanla politik olanı ayrıştırıp bir tarafı kendisine kapatmak ve İslam’ı göğe ya da yerin dibine kapatmak isteyenlerin muradıdır. Allah’ın nuru tamamlanacaksa, bu birilerinin kalblerinde, zihinlerinde, dillerinde ya da amellerinde şimdiden tamamlanmış bir İslam karikatürünü silerek gerçekleşecektir.
Eren Balkır

Mısır’da Ordu ve Devrim

Birçok Mısırlı, Silâhlı Kuvvetler Yüksek Konseyi’nin Mübarek rejiminin politik retoriğine benzer bir dil tutturmasını dikkatle izliyor. SKYK’nin iddiasına göre, o “halk” güçleri arasında “tarafsızlığı” sağlıyor ama görünüşe göre, her cephede de başarılı olamıyor.
Esasında gerçekleştirdikleri isyanı hakiki bir devrime dönüştürmek niyetinde olan Mısırlılar, SKYK’nin mevcudiyetine silâhlı kuvvetlerin kimliğine ilişkin tanımın inceltilmiş bir biçimi ile yaklaşıyorlar. Eğer Mübarek karşıtı ayaklanmanın o ünlü şiarı, ordunun rejimi karşısında ve halkın safında ise, mevcut şiar, SKYK ile orduyu akıllı bir hamle ile ayrıştırıyor ve böylelikle devrimcilerle askerleri halkın safında olmaya çağırıyor, bu noktada SKYK, Mübarek’siz gerçekleştirilen bir dizi reform aracılığıyla Mübarek rejimini sürdürmenin yollarını arayan bir politik hasım olarak temsil ediliyor.
Ordu ve Devrim
Ordu ile devrimciler arasındaki ayrışma, Mübarek’in devrilmesinden de önce, gösterilerin kim oldukları bilinmeyen, muhtemelen Mübarek’in elindeki güvenlik güçleri ile asker üniforması giymiş kişilerce alevlendirildiği günlerde gerçekleşti. Sonradan subayların da onayladığı biçimiyle, çok sayıda gösterici tutuklandı, kadınların “bekâret” testine tabi tutulduğu bu tutuklamalarda ağır işkenceler yapıldı. Dahası Mısırlı göstericilerin ana talebi, tutukluların askerî mahkemeler yerine sivil mahkemelerde yargılanması ve asker eliyle gerçekleştirilen işkencelerin acilen son bulmasıydı.
Bunların yanı sıra (hepsi değilse de) birçok Mısırlı devrimci, uluslararası insan hakları üzerine çalışma yürüten gruplarca da onaylanan, ordunun karıştığı bu tip suistimallere ilişkin raporları inkâr etmek konusunda ısrarcı oldu. Bunların amacı, orduyla, özellikle yozlaşmış diktatöryel rejim ile halk arasında “tarafsız” kalıp sürece müdahale etmeyen ve orduda otuz yıldır çalışan, üst kademe ile dayanışma içinde olmaktı. Aslında ordu liderliğinin Mübarek’in devrilmesinden beri kullandığı retorik, ordunun “muhafaza edilen” ve hâlâ devrimi “muhafaza eden” taraflardan birisi olduğu tespiti üzerine kuruluydu.
On dokuz üyeli SKYK’nin başkanı, Mübarek’in eski savunma bakanı Mareşal Muhammed Hüseyin Tantavi, yanına Mısır Ordusu Genelkurmay Başkanı General Sami Anan’ı alarak, geçen Ocak ayında, Mübarek karşıtı on sekiz günlük ayaklanmanın sürdüğü günlerde, Washington’a gitti ve burada ABD’li subaylarla görüştü (Anan, ikinci ayaklanmanın başladığı şu günlerde ABD’de bulunuyor, muhtemelen ileriki günlerde Tantavi de ona katılacak.). Tantavi’nin ısrarla belirttiği üzere SKYK, demokratik seçimlere kadar, tüm politik, hukukî ve anayasal hazırlıklar tamamlanana dek sürecek geçiş sürecinde iktidarda kalacak ve bu süre zarfında ilgili hazırlıklar, SKYK’nin gerçekleştireceği düzenlemelerle uyumlu sivil bir kabine tarafından yapılacak.
Mübarek döneminden kalma ilk kabinenin devrimciler eliyle dağıtıldığı günlerde ordu iktidarın devrilmesinden yana oldu ve halkın yanında olan “yozlaşmamış” bir başbakan olarak İsam Şeref’i koltuğa oturttu. Ancak Şeref, son dört aylık pratiği ile devrimciler nezdindeki güvenirliğini yitirdi, zira o gerçek bir rejim değişikliğini işaret eden geçişsel değişimlere imkân verecek müdahalelere alan açmayan SKYK’nin dayatmalarını hiç mi hiç sorgulamadı.
Şeref, bu nedenle hükümetteki bakanlarını eskiden Mübarek rejimine verdikleri hizmetlere göre atadı. Geçen ay belirlediği ikinci kabinedeki bir dizi bakan da aynı şekilde tayin edilmişti. Ancak 8 Temmuz’dan beri Tahrir’de oturma eylemi yapan devrimcilerin basıncı ile bu bakanların bir kısmı Mübarek’in kapatılan Ulusal Demokratik Parti’sine hiç üye olmamış kişilerden seçildi. Öte yandan tayin ettiği içişleri bakanı ise devrimcilere utanmadan saldırmaya devam etti.
SKYK’yi Rüşvetle Satın Almak
Bu esnada ABD ve Suudi Arabistan, yanlarına muavinleri Birleşik Arap Emirlikleri’ni alarak, Mübarek’in yargılanmasına ilişkin SKYK üzerindeki baskıları kaldırdı ve yozlaşmış rejimin emir erlerinin yargılama sürecini karartmaya çalıştı. Suudiler, Mısırlı devrimcilerin karşı çıktıkları IMF’in önerdiği aynı miktarda bir parayı reddetme teşebbüsüne yardımcı olmak için SKYK’ye dört milyar dolar yardımda bulundu.
IMF’e, Dünya Bankası’na ve ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı’na hiçbir zaman “hayır” dememiş olan Mübarek idaresi yoksulları otuz beş yıl boyunca mahvetti. Bugün ise Mısır, ABD hükümetinin izin verdiği görece daha geniş bir alanda hareket ediyor. ABD ülkeyi Arap Dünyası’ndaki devrimci kitlelerin ön cephesi olarak görüyor.
Amerikan emperyalizmi ellilerde ve altmışlarda Tayvan ve Güney Kore’ye kimi imtiyazlar bahşederek onları emperyal sermaye ile rekabetindeki ulusal kapitalist düzenlerinin gelişmesine izin vermiş bir güç. Üçüncü dünyadan her daim esirgenmiş olan bu imtiyazlar, söz konusu ülkelerin komünist komşularından görece daha müreffeh bir modele sahip olabilmeleri için verilmiş. Bu ise onların uluslararası komünizmin safına geçmemeleri için yapılmış.
Üçüncü dünya ülkelerinin emperyal sermayenin ülke ekonomilerine nüfuzuna engel olabilmek adına ortaya koydukları gayretler CIA destekli askerî darbelerle sonuçlanmış. Kimi örneklerde ABD’nin doğrudan müdahalelerine tanık oluyoruz.
Benzer bir mantık Mısır’da da işliyor. Mısır’daki ayaklanmanın isyan hâlindeki komşu Arap ülkeleri için bir işaret fişeği hâline gelebilecek bir dönüştürücü devrim olma ihtimali Amerikalıları korkutuyor ve bu korku ile ABD Mısır’a özel kimi izinler veriyor. Birleşik Arap Emirlikleri kaynaklı paranın IMF parasının yerini alması bu stratejik imtiyazın bir boyutu.
Mübarek yöntemleri şeklen değişti özde aynı
Bu para, daha fazla fon aktarımına ilişkin vaatler ve SKYK’nin devrimcilerin taleplerini engelleyip değişime direnmesi noktasında ABD’den aldığı destek, SKYK üyelerini yüreklendiriyor. Bu cesaretle SKYK, politik, ekonomik ve hukukî taleplerin ezilmesi adına, Mübarek’e benzer bir biçimde, muhalefetin gayrımeşru kılınmasına dönük benzer bir politik retorik devreye sokuyor.
Bir yandan Mısırlı gazeteciler ve muhalif isimler “yıkıcı” ve “yabancı” unsurlar olarak lanse edilirken, bir yandan da Tahrir Meydanı’nı işgal eden devrimciler, Mübarek’e karşı gerçekleştirilmiş ayaklanmaya önderlik eden devrimcilere “benzemedikleri” iddiası üzerinden, ayrıştırılıp gayrımeşru ilân ediliyorlar. Bu devrimciler, Mübarek’in devrilmesi öncesi Tahrir’e saldıran çeteleri ifade eden “baltacılar” olarak nitelendiriliyorlar. Böylesi bir retorik, 28 Ocak sonrasında toplanan göstericileri 25 Ocak’taki gösterilerde yer alan unsurlardan ayrıştırıp onları “ajan” olarak nitelendiren Mübarek’in retoriğine çok benziyor.
Birkaç hafta önce Abasiye mahallesinde yürüyüş yapanlara saldırıp yüzlerce insanı yaralayan çeteler SKYK üyelerince adı sanı bilinmeyen “halk komiteleri” olarak nitelendirildiler. Mareşal Tantavi ise bu çeteleri Mısır “halk”ı olarak tanımladı ve bunların SKYK’nin müdahalesine gerek kalmadan göstericilerin savunma bakanlığına ulaşmasına mani olduklarını söyledi. Oysa askerler mahallede yürüyüş kolunu dikenli tellerle kesip bir yandan da çetelerin saldırısını seyretmişlerdi.
Tantavi’nin iddiası gerçeklere aykırı. TV’de Ahir Kelâm isimli bir sohbet programı yapan gazeteci Yusri Fuda’nın gözlemleri de bu yönde. Fuda, Abasiye çetelerinin esasta başka mahalleden, Ayn Şems’ten geldiklerini, çete liderinin de Mübarek’in Cumhuriyet Muhafızları’nın bir üyesi olduğunu, bu ismin Mübarek ve SKYK yanlısı gösterilerde boy gösterdiğini, hatta eski diktatörü öven bir şarkı yazdığını söylüyor.
Arap Karşıtı Mısırlılık Şovenizmine Geri Dönüş
Bu gerçeklerin ötesinde, SKYK’nin gayrımeşrulaştırma gayreti en çok, zayıf bir halka olarak kabul ettiği, ayaklanmayı desteklemiş bir Mısırlı-Filistinli şairi hedef gösterdiği noktada yoğunlaşıyor. Böylelikle SKYK, devrimcilerin “yabancı” olduklarına dair iddiasına destek bulduğunu sanıyor, bu iddia ile devrimcileri gayrımeşrulaştıracağını düşünüyor. Ama bir yandan da SKYK, Sedat-Mübarek döneminde Mısır’ın çevre ülkeler tarafından tecrit edildiğini söylüyor. Oysa ayaklanma, ülkenin Arap dünyası ile yeniden entegrasyonu noktasında önemli adımlar atmış görünüyor.
Geçenlerde ünlü Mısırlı romancı ve edebiyat profesörü Radva Aşur’un oğlu, doğma büyüme Kahire’li olan Tamim Barguti, TV’de katıldığı bir sohbet programında, General Hasan Ruvayni tarafından hedef gösterildi. Merkezî Askerî Saha Komutanı ve SKYK üyesi olan Ruvayni, Barguti’nin “yabancı aksanı ile konuştuğunu ve devrimi desteklediğini, yabancı bir isme sahip olduğunu hiç de Mısırlılara benzemediğini” söyledi. Oysa babası ünlü Filistinli şair ve yazar Murid Barguti olan Tamim, Mısır aksanını anadili olarak konuşuyor.
Sohbet programını yöneten gazeteci şairin kimliği konusunda bilgi verdiğinde Ruvayni, Mübarek dönemine özgü bir üslupla, Sedatçı ve Mübarekçi anti-Arap Mısırlılık şovenizmine uygun olarak, şairin Filistinli kimliğine saldırıyor. Ruvayni ise “Filistinliler hususunda ulusal mutabakatı taahhüt eden tarafın Mısır” olduğunu ve “Mısır’daki 86 milyonluk nüfusun henüz tümüyle bitkin” düşmediğini, onun “büyük bir ülke” olduğunu söylüyor. Ruvayni ise yarı Filistinli bir Mısır vatandaşının Mısır’ın iç meselelerine burnunu sokmasına kızıyor. Ama o aynı öfkeyi, ülke ile ilgili alınan ABD menşeli kararlar için göstermiyor. ABD’nin Mısır’a müdahalesi ve bu ülke üzerindeki nüfuzu öfkenin hedefi olmuyor.
Filistin ve Arap karşıtı bu zehirli dil hukukî kovuşturmaya uğramıyor. Sedat döneminden kalma şovenizm ve tecrit siyaseti Mısırlılar arasında Arap ve Filistin düşmanlığını körüklüyor. Ulusal güvenlik adına Mısır’ın birlik ve beraberliği için bir tehdidin olduğunu söyleyen bu şahıs konsey üyelerince hiçbir şekilde eleştirilmiyor.
Düşmanı Geri Püskürtmek
Bu olay ardından üç yüz ünlü Mısırlı aydın Barguti’yi destekleyen ve Ruvayni’yi kınayan bir bildiri kaleme aldı. Ayaklanma yanlısı gazeteci Yusif Fuda da gazetedeki köşesinde Ruvayni’ye saldırarak, onun Filistin karşıtı tiradını ülkede devrimci değişimler talep eden tüm politik güçlere doğru genişlettiğini söyledi. Mübarek’i deviren gösterilerin önde gelen örgütlerinden biri olan 6 Nisan Hareketi, Ruvayni tarafından yabancılar tarafından finanse edilen bir güç olmakla suçlandı. Ruvayni, ayrıca bu örgütün üyelerinin Sırbistan’da eğitildiklerini, Kifaya (Yeter!) isimli demokrasi yanlısı hareketin de dış mihrak ürünü bir hareket olduğunu iddia etti.
Geçen ay SKYK tarafından yayımlanan Askerî Tebliğ dergisinin 69. sayısında 6 Nisan Hareketi’nin stratejisinin “ordu ile halk arasına nifak sokmak” olduğu söylendi. SKYK’nin devrimcileri gayrımeşrulaştırma operasyonunun başındaki isim olarak öne çıkan Ruvayni’ye karşı Kifaya’nın liderlerinden Corc İshak bu türden onur kırıcı iddiaların ispatı için kendisinden delil istedi ve bu delilin savcılığa teslim edilip kendisinin yargılanmasını talep etti. 6 Nisan Hareketi liderleri ise Ruvayni’yi mahkemeye vermeye hazırlanıyorlar. Ancak askerler onun sivil mahkemede yargılanamayacağını, kendisinin sadece askerî hukuka tabi olduğunu söylüyorlar. Esasında Kifaya ve 6 Nisan onur kırıcı bu saldırı hususunda tüm SKYK’ye dava açmak niyetindeler.
Önde gelen muhalif aydınlardan Profesör Hasan Nafah gazetedeki köşesinde SKYK’nin aldığı yabancı fonların ve fon kaynaklarının listesini yayınlayarak onun devrimci harekete yönelik suçlamalarından vazgeçmesini istedi. Yazısında çetelerle, SKYK’nin sonradan icat ettiği bir ifade ile, “halk komiteleri” ya da bizatihi “halk”la savunma bakanlığına yürüyen devrimciler arasında tarafsız kaldığı iddiasının yalan olduğunu, söz konusu tarafsızlığın karşı devrime hizmettiğini söyledi.
Ruvayni, SKYK ve tüm Mısır ordusunun, en büyük anti-demokratik güç olan ABD’nin eline baktığı artık bilinen bir gerçek. Böylesi bir destek, ordunun “tarafsız” kalışını izah ediyor. Mısır’daki karşı devrimci iki odak olarak Suudilerle ABD öne çıkıyor.
Mısır’da günlük yayınlanan gazete El-Masri El-Yevm’deki köşesinde ünlü Mısırlı romancı Âlâ Asvani SKYK’ye saldırarak onun Mübarek’i deviren ayaklanmanın tek bir talebini bile yerine getirmediğini söylüyor ve SKYK’nin “devrimin safında” olup olmadığını sorguluyor.
ABD ve SKYK
Tüm bunlar olup biterken, bir diğer SKYK üyesi ve savunma bakanı yardımcısı Muhammed Assar, ABD’li ortakları ile “iki ülke arasındaki ilişkilerin yeniden gözden geçirilmesi” amacıyla, son on yıldır düzenli olarak yapılan ve her yıl iki kez gerçekleştirilen bir toplantı için Washington’a gidiyor. Bu esnada AFRICOM (ABD Afrika Komutanlığı) komutanı General Carter F. Ham Kahire’yi ziyaret ediyor ve SKYK üyeleri ile görüşüyor. Bu görüşmelerde Afrika’daki, özellikle Libya’daki güvenlik meseleleri ve ABD-Mısır arası “eğitim işbirliği” konuşuluyor.
AFRICOM, ABD Savunma Bakanlığı’na bağlı dokuz Birleşik Savaş Komutanlığı’ndan biri. İlk altı komutanlık sadece bölge odaklı. AFRICOM bunlardan biri. Mısır bu komutanlığın odaklandığı saha dışında. Doğrudan ABD Merkez Komutanlığı’na bağlı olan AFRICOM, “Afrika’nın güvenliği” ile ilgili olarak Mısır’a danışıyor.
AFRICOM 2007’de, küçük Bush tarafından, başkanlığın doğrudan talimatı ile kuruldu. 2008’de tam anlamıyla operasyonel kılındı ve o günden beri Güney Afrika’nın muhalefetine rağmen Afrika kıtasında üslenmeye çalışıyor. Almanya’nın Suttgart kentinde olan karargâh binası söylentilere göre Obama tarafından, ülkedeki isyancıların iktidarı almaları ardından, Libya’ya taşınacak.
ABD’nin Mısır’ı bölgesel düzeyde sınırlandırma ve içerme gayretleri devam ederken, Amerika bir yandan da ülke içinde de faaliyetlerini yoğunlaştırıyor. Yakın dönemde Mısır’a atanan ABD büyükelçisi Ann Patterson’un itiraf ettiği üzere, ABD ülkenin politik hayatına katılımı için bir dizi sivil toplum kuruluşuna 105 milyon dolar verdi. Oysa Mısırlılar bu türden bir desteğe karşı çıkıyorlar. Bu muhalefet SKYK mensubu General Assar’ın “Mısır sokaklarındaki kafa karışıklığı”nın böylesi desteklerle oluştuğunu iddia etmesine neden oluyor. Esasında ortada yaşanan bir kafa karışıklığından sözetmek mümkün görünmüyor. Aksine Mübarek rejimi süresince ve onun yıkılması sonrası, ülkede ABD’nin oynadığı rol ile ilgili net bir fikir oluşmuş durumda. ABD parasını alanlar, SKYK tarafından hainler ya da dış güçlerin ajanları olarak etiketlendiriliyorlar.
Parayı Takip Et
SKYK’ye karşı aydınlardan ve devrimcilerden yükselen sesin iyice güçlenmesi ile birlikte SKYK’nin en önemli müttefiki aşırı zenginler oluyor. Bunların bir kısmı laik bir kısmı İslamcı. Her iki kesim de Mısırlılara en düşük asgarî ücretin (aylık 1200 Mısır Lirası, 200 Dolar civarı) verilmesi noktasında ortaklaşıyorlar. Bu kervana Müslüman Kardeşler ve çeşitli Selefî gruplar da katılıyor. 26 Temmuz’da İhvan’ın ve Selefîlerin de olduğu bir dizi güç arasında anlaşma yapılıp Tahrir’in “birliği” için gösterilerde beş talebin dillendirilmesi kararlaştırılmasına karşın, söz konusu kesim Tahrir’de, 29 Temmuz’da düzenlenen oturma eylemine saldırıyorlar ve orduyu destekliyorlar.
Ayaklanmaya sonradan, tereddüt ederek, duhul eden İhvan, görece daha kapsamlı bir role sahip olmaya çalışıyor. Bugün ABD yönetimi (8 Temmuz’daki oturma eylemine katılmayı reddeden) İhvan’ı açıktan muhatap alıyor. İhvan, SKYK ve burjuvazi ile ilişkilerinde yabancılık çekiyormuş gibi görünse de paranın kaynağını geriye doğru takip ettiğimizde, Suudi Arabistan ve ABD üzerinden arada bir dostluğun mevcut olduğu görülüyor. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, yeni muhafazakâr Cumhuriyetçilerin İslamcılar Mısır’da iktidara geldiği ABD yardımlarının kesilmesi önerisini Obama eliyle veto ettirmekle tehdit ettiğinde, kendi ülkesindeki dış siyaset stratejisi ile çatışacağını görmüyor.
Gelecekteki bir ayaklanmaya, kısmen korkuya ve kısmen de üstlerinin bulaştığı çürüme süreci tarafından lekelenmemiş, onlar gibi eski rejime tabi olmayan orta kademe milliyetçi subaylar eliyle gerçekleştirilecek bir darbeye ilişkin tüm söylentiler, devrimci anlamda açılacak yeni bir sayfaya işaret ediyor. Seçimlerin Kasım’a ertelenmesi ile durum iyice gergin bir hâl alıyor ve İslamcılarla diğer devrimci güçler, devrimci güçlerle ordu arasında ya da ordu içinde kimi çatışmaların oluşma ihtimalini artırıyor. Tüm bu olup bitenlerde Amerikalıların ve Suudilerin oynadığı rol, resmî retoriğe rağmen, aşikâr hâle geliyor. Mısır ve Mısırlıların geleceği ise belirsizliğini hâlâ muhafaza ediyor.
Joseph Massad

İslam’ın İlk Büyük Generali: Hz. Muhammed

Büyük bir dinin kurucusunun hayatı ile ilgili nesnel bir yaklaşımda bulunabilmek her daim güç bir mesele olagelmiştir. Muhammed’in şahsiyeti mucizevî bir aura ile kuşatılmış, bu aura, O’na iman eden müminlerin kaçınılmaz gayretleri sonucu pekiştirilmiştir. O’nun hayatta olduğu döneme yakın tarihlerde yaşamış ve hayat hikâyesini kaleme almış ilk yazarlar ise çoğunlukla tarihsel gerçekle meşgul olmak yerine, Allah’ın Elçisi, hatta Allah’ın bizatihi kendisi olduğuna inandıkları bir şahsın hatırasını mümkün olan her yoldan yüceltmek için çabalamışlardır. Bu da sonuçta diğer dinlerin ve geleneklerin geride bıraktığı tortuya ait efsanelerin, mucizelerin, gizemli alametlerin ve semavi işaretlerin birikmesini getirmiştir.
Kurtarıcıların ve Mesihlerin biyografileri genelde bir tarih olarak geçiştirilemezler; bunlar, giderek yaygınlaşan bir imanın propagandasından ibarettirler.[1] Tarihçinin görevi, efsanenin ardında yatan hakikati belirlemek ve izah etmektir. İlgili gayretin kökünde, tarihçinin, görevin tümüyle ifa edilmesine imkân veren imanı yatar.
Muhammad: Islam’s First Great General isimli bu kitabımız, büyük bir dünya dini olan İslam’ın kurucusu Muhammed’in askerî hayatı ile ilgilidir. Muhammed ile ilgili tüm teorik çalışmalar, yukarıda bahis konusu edilen meselelerle bir biçimde yüzleşmişlerdir. Onca önemli askerî başarıya imza atmış bir isim olmasına karşın, bu büyük insanın askerî hayatını ayrıntılı bir biçimde inceleyen herhangi bir biyografiye rastlanmamaktadır. O’nunla ilgili biyografilerin ekseriyeti, İslam dininin kurucusu olarak sahip olduğu peygamberlik rolüne, O’nun sosyal bir devrimci olarak elde ettiği başarılara ya da Arabistan halklarını yönetmek için yeni kurumlar icat eden bir devlet adamı ve idareci olarak sahip olduğu becerilere odaklanır.[2] Elimizde Muhammed’in İslam’ın ilk büyük generali ve başarılı bir isyanın lideri olarak sahip olduğu role ilişkin herhangi bir biyografi bulunmamaktadır.
Muhammed’in askerî başarılarına temas eden biyografiler çoğunlukla yüzeyseldirler; bu biyografiler, ya O’nun ehil bir askerî komutan olarak sahip olduğu rolü gözden kaçırırlar ya bu rolün tali bir öneme sahip olduğunu söylerler ya da Müslim ekolünden gelen yazarlarda görüldüğü üzere, ilgili rolü mucize ve ilâhî rehberlik düzeyinde ele alırlar.[3] Oysa Muhammed komutan olarak kimi başarılara imza atmamış olsaydı, İslam belli bir coğrafî durgunluk içinde sıkışıp kalacak, muhtemelen Bizans ve Pers imparatorlukları Arap ordularınca fethedilemeyecekti. Samuel P. Huntington’ın da işaret ettiği üzere, Muhammed büyük bir dini kurmuş olan bir komutandır. Batılı akademisyenlerin geçmiş kuşakları sıklıkla Muhammed’in askerî bir isim olduğu üzerinde durmuşlardır. James L. Payne, 1899’da, şu tespiti yapmaktadır: “Muhammed güçlü bir savaşçı ve yetenekli bir komutan olarak hatırlanır.”[4]
Bu hafıza, modern mücahidlerin zihinlerinde varlığını sürdürür. Bu çalışma, Muhammed üzerine kaleme alınmış ilk askerî biyografi olma özelliğine sahiptir, kitap, O’nun askerî hayatını ve Arap ordularıyla toplumu dönüştüren müdahalelerini ayrıntılarıyla inceler. İlgili dönüştürme işlemi, antik dünyanın iki büyük imparatorluğunun İslam ordularınca birkaç yıl içinde fethedilmesini mümkün kılmıştır.
Askerî bir biyografi olarak Muhammad: Islam’s First Great General [Muhammed: İslam’ın İlk Büyük Generali], Muhammed’in içinde yaşadığı ve kendi askerî hayatına tesir eden sosyal, ekonomik ve kültürel koşulları da izah eden bir çalışmadır. Elbette bu Muhammed’in dinî tecrübesini de ihtiva etmektedir. Ancak aynı zamanda bu tecrübe askerî tarih bağlamında ele alınmaktadır. Örneğin Muhammed’in her erkeğin dört kadınla evlenmesine izin veren evlilik yasaları ile ilgili reformunu kısmî de olsa koşullayan, Bedir Savaşı’nda şehid düşenlerin dul eşlerine ve yetimlerine bakacak kocalar bulma ihtiyacıdır.[5] Kitap, genel anlamda Peygamber ile ilgili biyografileri partizanca ve güvenilmez kılan kimi dinî analizlerden ve çıkarımlardan da uzak durmaktadır.
Muhammed’i bir asker olarak düşünmek birçoklarına yeni bir tecrübe olarak görünecektir. Oysa Muhammed gerçekte büyük bir generaldir. On yıl içinde sekiz büyük savaşa katılmış, on sekiz akına önderlik etmiş ve bir kısmı kendi komutasında bir kısmı ise kendi talimatları ve stratejik yönlendirmesi altında cereyan eden otuz sekiz askerî operasyon planlamıştır. İki kere yaralanmış, yenilgilere maruz kalmış, iki kez elindeki birlikler tam zafere ulaşırken karşı güçlerce mevcut konumları ele geçirilmiştir.
Ancak Muhammed büyük bir saha generali ve taktikçiden öte bir isimdir. O bir askerî teorisyen, örgüt reformcusu, strateji düşünürü, operasyonel savaş komutanı, politik ve askerî bir lider, kahraman bir asker, bir devrimci, ayaklanma teorisinin mucidi ve tarihin ilk başarılı pratikçisidir. Musa, Subotay ve Vo Nguyen Giap gibi tarihteki diğer kimi büyük komutanlar gibi Muhammed de sahada bir orduya komuta etmezden önce herhangi bir askerî eğitime tabi tutulmamıştır. Araplarda askerî eğitim genelde baba aracılığıyla verilmekte ise de yetim olan Muhammed, Arap olan babası elinden askerî bazı becerilere sahip olma şansı bulamamıştır. Savaş sanatı ile ilk teması, on dört yaşında tanık olduğu iki kabile arasındaki çatışma esnasında amcasının katkısıyla eline aldığı ok sayesinde olmuştur. Ancak gene de Muhammed, mükemmel bir saha komutanı ve taktikçi, daha da önemlisi, zeki bir politikacı ve askerî stratejist olmayı bilmiştir.
Muhammed savaşta bir istihbarat ustası olduğunu ispatlamış, elindeki istihbarat servisi Roma ve Persya’nın istihbarat gücüne rakip olabilecek düzeye gelmiş, O, özellikle politik istihbarat alanında önemli kazanımlar elde etmiştir. Zamanın önemli bir bölümünü taktik ve politik stratejiler üzerine çalışarak geçiren Muhammed, Sun Tzu’nun “savaş tümüyle hileden ibarettir” vecizesini hatırlatacak biçimde, “savaş tümüyle kurnazlıktır” demiştir. Muhammed’in her daim politik hedeflere hizmet edecek şekilde güç kullanmasını bilen bir kişi olması sebebiyle O’nun fikirde ve amelde Clausewitz ve Machiavelli’den müteşekkil bir terkibe denk düştüğünü söylemek mümkündür. O, feraset sahibi büyük bir stratejist olarak, askerî olmayan yöntemlere de başvurur (ittifaklar, politik suikast, rüşvet, dinî hitap, merhamet ve hesaplı kırım). Bu yöntemler sonuçta O’nun uzun vadeli stratejik konumunu güçlendirirler ve kimi vakit kısa soluklu askerî mülahazalar pahasına gerçekleştirilirler.
Muhammed’in İslam’a ve Allah’ın Elçisi olarak sahip bulunduğu role dönük sarsılmaz imanı Arabistan’daki savaşı birçok yönden devrimcileştirmiştir, O, tutarlı bir ideolojik iman sistemi aracılığıyla, antik dünyadaki ilk ordunun inşa sürecini motive etmiştir. Cihad ideolojisi ve iman yolunda şehadet, İspanya ve Fransa’daki Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında cereyan eden savaşlar esnasında Batı’ya taşınmış, burada ilgili ideoloji Hıristiyanlık’taki geleneksel pasifist savaş fikrini değiştirmiş, Hıristiyan savaşçı azizler zümresinin oluşmasını koşullamış ve Haçlı Savaşları’na ilişkin gerekli ideolojik kılıfı Katolik Kilisesi’ne temin etmiştir.[6] Dinî ya da laik farklılığa dayalı ideoloji, askerî maceranın temel unsuru olarak varlığını sürdürmüştür.
Muhammed, o güne dek Arabistan’da bilinmeyen, tümüyle yeni bir ordu tipini vücuda getirmiş, vefatı ardından bu ordu Arapların fetih faaliyetlerinde askerî bir araç olarak kullanılmıştır. Askerî bir mucit olarak Muhammed Arabistan’da savaşa giren orduları dönüşüme tabi tutan sekizden fazla askerî reform gerçekleştirmiştir. Halefi İskender’in fetihlerde kullanacağı Elen ordularını önceden dönüşüme tabi tutan Makedonyalı Philip misali Muhammed de haleflerine Pers ve Bizans ordularını mağlup edip İslam İmparatorluğu’nu tesis etmelerini sağlayacak bir çekirdek ordu miras bırakmıştır. Ordu böylesi bir dönüşüme maruz kalmasa idi Arap fetihleri tam manasıyla imkânsız birer teşebbüs olarak tarihteki yerlerini alırlardı.
Bir İsyancı Olarak Muhammed
Gerçekleştirdiği reformlar ve elde ettiği askerî başarılar O’nu antik dünyanın büyük generalleri ile ortaklaştırsa da Muhammed esasında geleneksel bir saha generali olarak görülemez. O aslında antikitede eşine rastlanmayan, yeni tipte bir savaşçıdır. Her şeyden önce Muhammed, ancak çağımıza ait kimi kavramlarla kavranabilecek türde, antikitenin ilk gerçek millî isyanına önderlik eden coşkulu ve devrimci bir dinî gerilla lideridir. İlgili gerçek, sık sık Kur’an’dan alıntı yapıp kendi mücadelelerinde uyguladıkları şiddeti Muhammed’in şiddet kullanımı ile meşrulaştıran günümüz mücahidlerinde varlığını sürdürmektedir. Geleneksel generallerden farklı olarak Muhammed’in hedefi, yabancı bir düşmanı ya da işgalciyi yenmek değil, mevcut Arap toplumsal nizamının yerine radikal manada farklı bir ideolojik dünya görüşüne yaslanan tümüyle yeni bir nizamı tesis etmektir. Devrimci hedeflerine ulaşmak adına Muhammed, günümüz analizcilerinin başarılı bir isyan için gerekli kabul ettikleri ve böylesi bir isyanın aslî özellikleri olarak tanımladıkları tüm araçlardan istifade etmiştir. Başlangıçta yeni nizam için verilen mücadelede Muhammed’in elinde sadece ancak vur-kaç saldırılarına müsait, küçük bir gerilla birliği mevcuttur, ancak bu birlik, on yıl içinde geniş ölçekli askerî operasyonlar düzenleyebilecek, süvari ve piyade birliklerine sahip, geleneksel bir askerî güç hâline gelmiştir.
Muhammed’in haleflerinin ileriki dönemde büyük bir imparatorluk kurmalarını sağlayan, işte bu geleneksel askerî aygıttır. Bu ordu, Arap tarihindeki ilk gerçek ulusal askerî güçtür. Küçük bir mümin topluluğu ile işe koyulan Muhammed, düşmanın iktidarına ait iktisadî ve siyasî temeli yıpratacak baskınlar ve pusular tertipleyen bir gerilla savaşı yürütmüştür. O askerî insan gücünü artırıp, görece daha geniş askerî güçleri saflarına katarak ve bunları mevzilendirerek, başkalarını kendi davasına çekecek yeni sosyal programlar ve politik-dinî ideolojiyi takdim etmiştir.
Gerilla savaşı ile geçen yılların ardından Muhammed, düşmanını bir dizi çarpışma ardından nihaî olarak mağlup etmiş ve sonunda da Mekke’yi ele geçirmiştir. Düşmanı elindeki askerî insan gücünden mahrum bırakan ve onun halk desteğini yıpratan politik ittifaklarla askerî mücadele isyanın kimi politik boyutları ile desteklenmiştir. Politik manevralar, görüşmeler, istihbarat, propaganda ve terörle suikast faaliyetlerine dönük adaletli başvurular, henüz kendi çıkar hesabını yapamamış ve ideolojik manada dönüşmemiş muhtemel muhalefet odaklarına karşı yürütülen psikolojik savaş dâhilinde kullanılmıştır.
Kanaatimce Muhammed’in iktidara yükselişi tarihte görülen ilk başarılı isyan örneğidir ve ders kitaplarına konu olacak niteliktedir.[7] Mao Zedung, Ho Chi Minh, Jomo Kenyatta, Fidel Castro ve muhtemelen George Washington gibi günümüz isyancılarının devrimci mücadelelerinde başvurdukları stratejiler ve yöntemler Muhammed’in stratejisine ve yöntemine kesinlikle uzak değildirler. Batı, Muhammed sonrası gerçekleşen Arap fetihlerini saf anlamda geleneksel askerî terimlerle izah etmeye yatkındır. Oysa sözkonusu fetihleri gerçekleştiren ordulara Muhammed öncesinde Arabistan’da rastlanmamaktadır. Bahsi geçen orduları vücuda getiren, Muhammed’in başarılı, geleneksel olmayan gerilla operasyonları ve isyanıdır. Dolayısıyla ileriki dönemde, hem strateji anlayışı hem de askerî yöntemin aygıtları bağlamında kurulan yeni ordular eliyle gerçekleştirilen Arap fetihleri, Muhammed’in öncesinde bir isyan lideri olarak elde ettiği askerî başarıların sonucudur.
Muhammed’in askerî hayatının isyancı bir gerilla olarak sahip olduğu bu yönü okurun merakını celbedecek ve aynı zamanda ayrıntısı ile keşfedilmesi gereken bir husus olarak kıymetli addedilecektir. İsyanı karakterize etmek için modern askerî analizcilerin kullandığı araç ve yöntemler analizin kategorileri olarak devreye sokulursa görülecektir ki Muhammed İslam’ı tüm Arabistan geneline yaymak için yürüttüğü kampanyasında analize ait tüm ölçütleri kullanmıştır. Başarılı bir isyan için ilk gereklilik, müritlerin kendisini kimi yönlerden özel kabul ettiği ve onu takip etmenin anlamlı olduğunu düşündükleri kararlı bir liderin mevcudiyetidir. Muhammed örneğinde O’nun sahip olduğu etkileyici kişilik, Allah’ın Elçisi oluşuna dair imanla ve Muhammed’i takip etmenin Allah’ın bizatihi kendisine ait emirlere teslim olma anlamına geliyor oluşu ile pekiştirilmiştir. Ayrıca isyanlardaki bir diğer gereklilik de bir mesiyanik ideolojinin tesisidir. Bu ideoloji, genelde adaletsiz kabul edilen mevcut sosyal, siyasî ve iktisadî nizama nazaran daha iyi, yeni ve âdil bir nizama dönük, tarih ya da Tanrı tarafından takdir edilmiş tutarlı bir itikada ya da plana dayanır. Muhammed, Arapların zalim, dine aykırı ve yıkılmaya değer olan merkezî ve geleneksel sosyal kurumlarına meydan okumak için yeni dinî itikadı kullanmıştır. Bu sonuca ulaşmak adına O ümmeti, yani Allah’ın yeryüzündeki halkı olan müminler cemaatini teşkil etmiş, bu sayede geleneksel Arap toplumunun temeli olan kabile ve aşiretlerin yerine mesiyanik bir müdahale ile bu cemaati koymak istemiştir. Muhammed’in en önemli başarılarından biri, eski Arap sosyal nizamını değiştirecek, kimi mevzularda onu tümüyle ortadan kaldıracak yeni sosyal kurumları tesis etmiş olmasıdır.
Başarılı isyanların ihtiyaç duyduğu diğer bir husus da hakiki müminlerden müteşekkil, disiplinli bir kadro hareketinin oluşturulup, bu hareketin yeni üyelerin örgütlenmesi ve saflara katılması için kullanılmasıdır. Muhammed’in devrimci kadroları Mekke’de yanına alıp Medine’ye götürdüğü küçük bir gruptan müteşekkildir. Bu grubun adı göçmenler ya da muhacirundur. Medine kabileleri arasında ilk ihtida edenlere Yardımcılar ya da Ensar denilmektedir. Bu devrimci kadronun beyin takımı ehil kişilerden meydana gelir. Bunların bir kısmı sonradan İslam’a girmiştir. Abdullah ibn-i Übey ve Halid bin Velid gibi kimi isimler askerî uzmanlık hususunda gerekli kaynakları temin etmiş tecrübeli saha komutanlarıdırlar. Muhammed’in beyin takımı O’na kimi tavsiyelerde bulunur ve verdiği talimatların yerine getirildiğine dair malumat verir. Bu danışmanların bir kısmı Peygamber’in ömrü boyunca kilit konumlarda olmuş ve O’nun vefatı ardından iktidarı elde etmek amacıyla kendi aralarında mücadele etmiştir.
Muhammed devrimci kadrolarını teşkil eder etmez, hasımlarına karşı askerî operasyonlar yürütmek amacıyla bir üs belirler. Bu operasyonlar ilk başta baskınlar ve pusular biçimde cereyan ederler. Amaç, düşmanın ana üssü olan Mekke’yi ve kendisine muhalif olan diğer ticaret şehirlerini tecrit etmektir. O dönemde altı Arap’tan sadece biri şehir ya da kasabada ikamet etmektedir. Diğerleri “taşra”da ya da göçebe olarak çölde yaşamaktadır.[8] Muhammed operasyon üssü olarak Medine’yi seçer. Bu şehrin konumu, iktisadî manada ayakta kalmak için kervan ticaretine bağımlı olan Mekke ile diğer vahalar ve kasabaların iktisadî hayatları için zaruri olan, Mekke-Suriye arasındaki ana kervan güzergâhına kısa bir mesafede olması sebebiyle, oldukça stratejiktir. Ayrıca Medine, Muhammed’in kervan güzergâhı boyunca yaşayan bedevi kabilelerini İslam’a kazanma gayretinde elini rahatlatacak ölçüde yakın bir yerde konumlanmıştır. Muhammed için bedevilerin ihtidası ve onlarla yapılan politik ittifaklar askerî bir bağlantı gereği değil, ilk başarının anahtarı olduğu için önemlidir.
İsyanlar silâhlı bir güce ve bu gücün idamesi için insan gücüne muhtaçtırlar. İçinden zamanla geleneksel bir ordunun çıkacağı küçük kadro birliğinin ürünü olan gerilla savaşı, uygun zamanda ve politik koşullarda düşmanlarını yüz yüze çarpışmalara zorlayacaktır. Muhtemelen Muhammed, “halk savaşı ve halk ordusu”ndan dem vuran General Vo Nguyen Giap’ın öğretisini kavrayıp uygulamaya sokan tarihteki ilk komutandır.[9] O, müritlerin kafasına, Allah’ın tüm Müslümanların ortak amacı ve mülkiyetini askerî mücadele için el koyduğu ve Müslümanların da yegâne sorumluluğunun imanları için savaşmak olduğu fikrini yerleştirir. Kadın, erkek, hatta çocuklar, imanın ve Allah’ın yeryüzündeki seçilmiş halkı olan ümmetin müdafaasında askerî hizmette bulunmaya mecburdurlar. Eğer bu fikir gerekli şekilde kavranmaz ise o vakit, geniş ölçekli mücadeleler vermeye muktedir geleneksel bir silâhlı gücün eldeki küçük devrimci kadro birikimi eliyle üretilmesine imkân veren insan gücünü bir araya getirenin, İslam ideolojisinin cazibesi olduğu tespitini anlamak gayet zor olacaktır.
Muhammed’in isyan ordusunun büyümesine ilişkin bir delil olarak kimi rakamlar verilebilir. Bedir Savaşı’nda (624) savaş alanında sadece 314 kişi vardır. İki yıl sonraki İkinci Bedir Savaşı’nda (626) alanda 1.500 Müslüman savaşmaktadır. 628’deki Hayber Savaşı’nda Müslüman ordusu 2.000 kişiye ulaşmıştır. Muhammed Mekke’ye saldırdığında (630) elde bu sefer 10.000 savaşçı vardır. Birkaç ay sonra cereyan eden Huneyn Savaşı’nda asker sayısı 12.000’dir. Kimi kaynaklara göre, Muhammed’in aynı yıl içinde Tebuk’a gerçekleştirdiği seferde 30.000 asker ve 10.000 süvari görev almıştır, ancak muhtemelen bu rakamlar abartılıdır.[10] Ancak gene de bu rakamlar, Muhammed’in isyanının, sahip olduğu askerî insan gücü toplama becerisi bakımından, hızla büyüdüğünü göstermektedir.
Tüm diğer isyan orduları gibi Muhammed’in elindeki güçler de ilk başta silâhları esirlerden ve ölen düşman askerlerinden temin ederler. Silâhlar, miğferler ve zırhlar görece fakir olan Arabistan coğrafyası için pahalı şeylerdir. İlk Müslümanlar genellikle fakirdir, yetimdir, duldur ya da toplumun kıyısına atılmış kişilerdir. Bu insanların sözkonusu askerî malzemeleri tedarik etmeleri mümkün değildir. Düşman ordusu ile ilk karşılaşma olan Bedir Savaşı’nda ölen küffar ordusu askerlerinin kılıçları ve diğer askerî ekipmanı alınmıştır. Bu pratik ileriki dönemde de yaygınlaştırılmıştır. Muhammed de esirlerden hürriyetleri karşılığı para değil, askerî ekipman talep etmiştir. Bedir’de ele geçirilen ve silâh tüccarı olan bir esirden hürriyeti karşılığında binlerce mızrak temin etmesi istenmiştir.[11] Medine’ye hicret ettiği ilk günlerde Muhammed silâh imalatçısı olan bir Yahudi kabilesinden silâh satın almıştır. Sonrasında bu kabileyi şehirden kovduğu vakit onların âlet edevatını yanlarında götürmelerine mani olmuş, böylelikle imalatın Müslümanlar eliyle yapılmasını sağlamıştır. Nihayetinde O Mekke’ye yürümezden önce, elindeki on bin kişilik ordu için gerekli silâhları, miğferleri, zırhları ve kalkanları temin etmeyi bilmiştir.
Muhammed’in gerekli silâhları ve ekipmanı temin etme becerisinin bir başka avantajı daha mevcuttur. Bedevi kabileleri arasından İslam’a geçenlerin önemli ölçüde fakir olmalarına ek olarak halkın da bu silâhları ve zırhları temin etmeleri mümkün değildir. Muhammed bu muhtedilere pahalı askerî ekipman temin etmiştir. Söz konusu muhtediler İslam itikadına tam olarak bağlılık içinde olmasalar da Peygamber’e eksiksiz bir sadakatle bağlıdırlar. Bedevi aşiretlerinin liderleri ile yapılan görüşmelerde Muhammed onlara pahalı silâhlar hediye etmiştir. İslam’a ihtida etmeseler de birçok pagan kabile isyan sürecine bu sayede kazanılmıştır. Atlar ve develer de askerî pratikte aynı ölçüde önemlidirler. Onlarsız uzun yolların katedilmesini gerektiren akınların ve operasyonların gerçekleştirilmesi mümkün değildir. Muhammed, diğer silâhların temininde gösterdiği beceriyi bu tip hayvanların temininde de gösterir. Bedir’de isyancıların elinde sadece iki at mevcuttur. Altı yıl sonra yapılan Huneyn Savaşı’nda Muhammed’in ordusunda sekiz yüz süvari mevcuttur.[12]
Bir isyanın savaşan unsurları destekleyecek belli bir halk desteğine de ihtiyacı vardır. Bu desteği elde edebilmek amacıyla Muhammed akınlarda ele geçirilen ganimetlerin paylaşılmasına ilişkin eski gelenekleri değiştirme gereği duymuştur. Geleneksel tarzda kabile ya da aşiretin lideri ganimetin dörtte birini almaktadır. Muhammed ise beşte birini almış, bu payın da ümmet adına alındığını buyurmuştur. Eski yöntemde şahıslar ganimetten aldıkları payları kendi ellerinde tutmakta iken, Muhammed tüm ganimetin ortak havuza konulmasını ve akına iştirak eden tüm savaşçıların toplanan miktarı paylaşmalarını emretmiştir.
Daha da önemlisi Muhammed, savaşta şehit düşen askerlerin dul ve yetimleri ile ümmetin fukara kesimini ganimet üzerinde öncelikli hak talebinde bulunacaklar olarak belirlemiştir. Ayrıca o görece daha büyük payın bedevi kabilelerle yapılacak ittifaklara tahsis etmiştir. Bu kabilelerin bir kısmı, pagan birer unsur olarak, İslam yerine esasta yağmaya sadıktırlar. Muhammed’in ileriki dönemde vahalara, şehirlere ve kervanlara yönelik askerî eylemlerindeki başarıları, hayatî ihtiyaçların giderilmesi bağlamında, isyanın halk desteği için gerekli refah kaynaklarının temini noktasında işlevli olmuştur.
Bir isyan lideri, dışarıdan ve içeriden gelecek saldırılara karşı elindeki gücü korumak zorundadır. Muhammed’in de düşmanları vardır ve O her daim hayatına kastedecek her türden teşebbüse karşı tetiktedir. Diğer isyan liderleri gibi Muhammed de emirlerini sorgusuz sualsiz yerine getiren, kendisine sadık bir fedai birliği tarafından korunmaktadır.
Muhammed’in suffa ismi verilen eğitim kurumunu tesis etmesinin en önemli nedeni budur. Suffa, Muhammed’in evinin yanındaki mescidde yaşayan küçük bir çekirdek kadrodur. Bu kişiler, en mütedeyyin, şevkli ve mutaassıp olan müridler arasından seçilirler ve genelde başka bir geçim yolu bulunmayan, fakir müminlerdirler. Suffa üyeleri zamanlarını İslam üzerine çalışma yapıp ruhani bir meşguliyetle geçiren insanlardır. Muhammed’e bağlı bu kişiler, sadece O’nun korumasını üstlenmekle kalmazlar ayrıca Peygamber’in kendilerine verdiği görevleri ifa eden bir gizli polis gibi çalışırlar.
Bunlar, suikast ve terör gibi görevlerdir. Hiçbir isyan, etkin bir istihbarat aygıtı olmaksızın varlığını sürdüremez. Müslümanların isyanı da bu konuda istisna değildir. Mekke’den Medine’ye hicret ettiğinde Muhammed güvendiği bir ajanını, amcası Abbas’ı, geride bırakmıştır. Abbas, Mekke’deki durumla ilgili kendisine sürekli rapor göndermiştir. Bu görev, Mekke düşene dek, yani bir on yıl kadar sürmüştür. Başlarda Muhammed’in gerçekleştirdiği operasyonlar, taktiksel istihbarat noktasında, mevcut eksiklikler sebebiyle ciddi sorunlar yaşamıştır. Müridleri çoğunlukla şehirli insanlardır ve çölde yolculukla ile ilgili hiçbir tecrübeleri yoktur. Bu noktada Muhammed, kimi vakit bedevi rehberler kiralamak zorunda kalmıştır. Ancak isyan hareketinin büyümesi ile istihbarat teşkilâtı da daha örgütlü ve derinlikli bir nitelik kazanmıştır. Bu teşkilât belli yerlere ajan yerleştirmiş, ticarî kimi faaliyet alanlarında casuslara başvurmuş, esirleri sorgulamış, muharebe keşif kolları kullanmış ve istihbarat toplama gayesi ile keşif harekâtlarında bulunmuştur.
Ayrıca Muhammed, kabile ileri gelenleri ve isyan hareketinin düzenleyeceği operasyon sahalarındaki politik durumla ile ilgili ayrıntılı bilgiler toplamış, bu bilgileri bedevilerle yapacağı ittifak görüşmelerinde faydalı bir unsur olarak kullanmıştır. Sözkonusu faaliyetin bir yönü de O’nun savaşacağı savaş sahasına dair gelişkin bir keşif çalışması yapmasıdır. On yıllık askerî pratik içinde sadece bir kez baskına maruz kalmıştır. Zira O, her türden askerî çatışmadan önce düşmanın konumu ve niyetleri ile ilgili genel bir malumata sahip olmayı bilmiştir. Ancak bu istihbarat teşkilâtının nasıl örgütlendiği ve nerede konuşlandığı hakkında pek bir şey bilinmemektedir. Muhtemelen ilgili teşkilât suffanın bir parçası olarak faaliyet yürütmektedir.
İsyanların mağlubiyetleri ve zaferleri, hedefe ulaşma gayretindeki asilerin bağımsız unsurları ne ölçüde davaya bağlayabildiğine bağlıdır. Bağımsız unsurların kalplerine ve akıllarına yönelik propagandanın mücadele içinde elzem olduğunu gören Muhammed, mesajının kamusallaşması ve geniş çevrelerce bilinmesi için uğraşmıştır. Çoğunluğu okuma yazma bilmeyen Arap toplumunda şair, politik propagandanın taşıyıcısı olarak, iş görmüştür. Muhammed kendisini methedip, düşmanlarını karalamaları için civarın en iyi şairlerini kiralamıştır. Allah’ın Elçisi olarak aldığı vahiyler üzerinden kimi bildiriler yayımlayıp halka dağıtmış, böylelikle müridleri ve İslam’a kazanmak istediği kesimler karşısında cennet vaadini ve yeni nizam anlayışını her daim canlı tutmuştur. O, yeni imanı pagan kabilelere öğretmeleri için her yana “misyonerler” göndermiş, bunların insanlara okuma-yazma öğretmelerini istemiştir. Muhammed, esas çelişkinin, mevcut sosyal nizam ve onun bariz adaletsizliği ile kendi gelecek tasavvuru arasında cereyan ettiğini görmüş, Arap halkının sadakatini ve desteğini kazanma mücadelesinde, kendi tasavvurunu yayma aşamasında, hasımlarını alt etmeyi bilmiştir.
Başarılı bir isyanda terör kaçınılmaz bir unsurdur. Bu, Muhammed’in isyan hareketi için de geçerlidir. O, esasta iki yoldan teröre başvurmuştur. İlki, hainlerle dinden dönenler üzerinden müridlerine ders verme ve onları disipline etme amacına dönüktür. Muhammed döneminde İslam’ı inkâr edip O’ndan çıkmanın suçu, ölümdür. Peygamber ayrıca aralarında kendisi ile alay eden şair ve şarkıcıların da bulunduğu politik düşmanlarına suikastlar düzenlenmesi emrini vermiştir. Ordusu Mekke’ye girdiğinde suffanın elinde, yakalanıp idam edilecek eski düşmanların bir listesi mevcuttur. Ayrıca Muhammed, geniş bir ölçek dâhilinde, düşmanlarının zihinlerinde korku yaratmak için de teröre başvurmuştur. Medine’deki Yahudi kabileleri hususunda Muhammed, müttefiklerinden birinin lideri ile müzakere etmeden, tüm Beni Qaynuqa kabilesinin katledilmesi, çocuk ve kadınlarının köle olarak satılması emrini vermiştir. Diğer bir örnekte de gene Medine’deki bir Yahudi kabilesinin tüm yetişkin erkeklerinin, kimi iddialara göre dokuz yüz kişinin, şehir meydanında başlarının kesilmesini, kadın ve çocuklarının köle olarak satılmasını, mallarının da Müslümanlar arasında dağıtılmasını emretmiştir. O, Mekke’nin fethinden sonra geri kalan tüm putperestlere karşı “acımasız bir savaş” açmış, müridlerine karşılarına çıkan her türden paganı öldürmelerini buyurmuştur! Bu şiddetli ve merhametsiz eylemler tüm isyanlarda görüldüğü üzere, Muhammed’in muhalifleri ve müttefikleri ile görüşmelerinde elini güçlendirmiştir.
Bir isyanın karakterize edilmesinde modern analizcilerin kullandığı ölçütler üzerinden bakıldığında görülecektir ki Muhammed’in Arabistan’da İslam’ı tesis etmek amacıyla yürüttüğü askerî kampanya, ilgili ölçütleri her yönden karşılamaktadır. Sonuç olarak söylenmelidir ki, bu, İslam’ın bir din olarak sahip olduğu öze ve değere halel getirmeyecektir. İlgili tespit, İsraillilerin Kenan’ı fethetme amacıyla yürüttükleri askerî kampanya için de geçerlidir. Bu kampanya da Yahudiliğe halel getirmez.
Zaman içinde dinin şiddete dayalı kökleri unutulmaya yüz tutmuştur. Geriye sadece iman kalmış, sonuçta dinî itikatların kurucuları tarihsel kayıtlara ait şiddet pratiğinin renginden arınmışlardır. Muhammed örneğinde görüldüğü üzere, zamanla O’nun hayatındaki askerî yön ve önemli askerî başarılar göz ardı edilmiştir. Bu kitabın bir amacı da, Muhammed’in askerî hayatına ait tarihî kayıtlara tekrar ışık tutmaktır. İslam’ın ilk büyük generaline ait dinî tarihi de başkalarına bırakıyoruz.
Richard A. Gabriel
Dipnotlar
[1] Dinî simaların hayatlarına ilişkin araştırmalardaki güçlükleri aşma noktasında Michael Edwards’ın Ibn Ishaq’s Life of Muhammad, Apostle of Allah (1964) isimli eserindeki fikirlere çok şey borçluyum. Bu eser, İbn-i İshak’ın hacimli kitabının özetidir ve hayli faydalı bir kaynaktır.
[2] Watt, Muhammad: Prophet and Statesman, s. 237.
[3] Bu türden atıflara Hamidullah’ın Battlefields of the Prophet isimli eserinde rastlanmaktadır. Hamidullah, dindar bir seyirci olarak Peygamber’in askerî faaliyetlerini dinî unsurlarla perdelemesi dışında, iyi bir âlimdir. Bu anlamda onun Muhammed’in yaptığı savaşlara ilişkin tasvirlerini ele aldığı ilk çalışma pek bir kıymet taşımaz. 1939’daki Hac ziyaretinde sahayı incelemiş, savaş alanlarına ait haritalar temin etmiş, İbn-i İshak’ta karşımıza çıkan gözlemlerle bu bulgularını kıyaslama imkânı bulmuştur.
[5] Huntington, Clash of Civilizations, s. 263; ayrıca bkz.: Payne, Why Nations Arm, s. 125. Huntington’ın Payne’e yönelik tefsiri yanlıştır. Musa mükemmel bir askerî komutandır. Buda olmazdan önce Siddhartha Gautama Hindistan’daki savaşçı sınıfın prensidir ve bu sınıf savaşmak dışında bir iş bilmediğine göre büyük ihtimal Buda da savaş sanatı üzerine eğitimli bir kişidir. Ancak onun herhangi bir savaşa girip girmediği hususunda elimizde hiçbir bir kayıt bulunmamaktadır. Musa’nın bir komutan olarak sahip olduğu savaş pratiği ile ilgili daha fazla bilgi için bkz.: Gabriel, Military History of Ancient Israel, “Exodus” başlıklı bölüm, s. 221.
[6] Watt, Muhammad at Medina, s. 276.
[7] Askerî ve politik açıdan “ideoloji” terimi Almanca’da Weltanschauung sözcüğü ile karşılanır ve “bütünsel bir dünya görüşü”nü temin eden, sistematik fikirler kümesini ifade eder. Genel bir inançlar kümesinin ötesinde o, kişinin hayatını, ilişkilerini ve yükümlülüklerini dinî bir itikada ait öğretiye benzer yoldan izah eden, mantıksal açıdan karşılıklı bağlantı noktalarına sahip, sistematik bir kümedir. Etnik ve dinî farklılıklar bir ideoloji teşkil etmezler. Bu, İslam hususunda Muhammed’in müridleri için de geçerlidir. Müslümanların ileriki dönemde Hıristiyan savaş öğretileri ve Haçlı Seferleri üzerindeki etkisi için bkz.: Gabriel, Empires at War, Cilt 3: s. 792.
[8] Genel kanaatin aksine, kırk yıldan fazla bir süredir, antik dünyanın askerî tarihinin MS 450’de sona ermediğini iddia ediyorum. Bu tarih, 1453’teki Konstantinopol’ün fethine dek uzanır. Konuyla ilgili bir tartışma, yukarıda alıntılanan, Empires at War, Cilt 1: s. 15’te bulunabilir. Bu bağlamda Muhammed, askerî tarihin antik dönemine ait bir isimdir. Umarım okur, sözkonusu argümanın geçerliliği ile ilgili belli bir hüküm vermek suretiyle bahsi geçen tespite müsamaha ile yaklaşır.
[8] Hitti, History of the Arabs, s. 17.
[9] Bir isyan hareketinin örgütlenip eyleme geçmesi için gerekli yöntemler için bkz.: Giap, People’s War, People’s Army.
[10] Watt, Muhammad at Medina, s. 257.
[11] Hikâyeyi anlatan: Hamidullah, Battlefields of the Prophet, s. 40, aktaran: Ibn Hajar Isabah, sayı. 8336.
[12] Watt, Muhammad at Medina, s. 257.