Afrika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Afrika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ekim 2026

, ,

Mısır’da Komünist Hareket



1. Giriş

Mısır’daki komünist hareketin tarihi, farklı hassasiyetlerine ve referans noktalarına rağmen, yakın dönemde Mısır’daki toplumsal-politik yaşamın önemli momentlerinde katkıda bulunan, çelişkilerle karşılaşan ve çoğu zaman önemli bir rol oynayan muhtelif sol akımların karmaşık bir hikâyesinden ibarettir.[1]

Mısır komünizminin evriminde üç aşama vardır:

1. 1922’de, sosyalist bir partinin kurulmasından bir yıl sonra, Üçüncü Enternasyonal’in bir üyesi olarak ilk Mısır Komünist Partisi’nin (MCP) kurulmasından 1924’e kadar uzanan aşama: Bu iki yıl boyunca, partinin ilgili biçimi aktifti ve özellikle işçi hareketine karşı, Genel İşçi Konfederasyonu (GİK) ile birlikte siyasi yaşam üzerinde, sınırlı da olsa, bir etki yarattı.

2. 1930’lar-1940’lardan 1965’e kadar uzanan aşama: bir dizi yetkisiz komünist grubu kapsayan ve bunlardan üçünün 1958 ile 1965 yılları arasında tek bir örgütte birleştiği, daha sonra bazı üyelerinin Nasırcı projeye katılmak üzere ayrıldığı “ikinci hareket”.

3. 1968’deki öğrenci hareketlerinden, 1970’lerdeki “üçüncü hareket”e kadar uzanan aşama: aydınlar ve üniversite öğrencileri arasında öne çıkan Mısır Komünist Partisi’nin (MKP) yeniden kurulduğu, 1990’ların sonuna dek uzanan aşama.

Bu bölüm, Mısır komünist hareketinin 1922’de ilk MKP’nin kurulmasından Ocak 2011 devriminin patlak vermesine kadar geçtiği farklı aşamaları tek tek analiz etmektedir. Ardından, hareketin güçlü ve zayıf yönlerinin, bugünün Mısır’ındaki teorik ve politik hayata katkılarına dair kısa bir değerlendirme sunar.

2. Mısır Komünist Partisi’nin Kuruluşu
ve İşçi Hareketiyle Bağları (1921–1924)

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Mısır, mütevazı ama aktif bir sol akıma ev sahipliği yapıyordu (Lockman, 2008: 65). En başta, sosyalist parti hızla komünist partiye evrildi, sendikalar ve federasyonları aracılığıyla işçi hareketiyle nispeten güçlü bağlar kurdu. Komünistler, birkaç yıl içinde ezilmiş olsalar da işçi hareketi adına ortaya koydukları çabalar, grubun olağan etki ve faaliyet alanının ötesinde yankı buldu.

İlk komünist örgütlerin oluşumu ve sosyalizm ile işçi hareketi arasındaki bağla tanımlı tarihte bir ismin diğerlerine nazaran daha fazla öne çıktığını görüyoruz: Joseph Rosenthal.[2] Gençliğinden beri sosyalist olan bu Filistinli Yahudi, on dokuzuncu yüzyılın sonlarında Mısır’a geldi ve hemen İskenderiye’deki, çoğunlukla yabancı, büyük ölçüde Yunan işçilerce örgütlenmiş sendikalarla temas kurdu. 1919’da Mısır’ın bağımsızlığı için mücadele eden hareketler bağlamında, Rosenthal, bu yabancı işçilerin, onlardan daha az olmak üzere, Mısırlı işçilerin teşvik ettikleri grevlerden ve sendikacılıktan ilham alarak, çeşitli sendikaları ve örgütlenmemiş işçileri birleştirmek ve işçi hareketi içinde sosyalist bir varlık meydana getirmek amacıyla bir işçi konfederasyonu örgütlemeye karar verdi. 1920’de bir eylem çağrısında bulunan Rosenthal, Şubat 1921’de İskenderiye’de, sosyalistlerin liderliğinde hareket eden Avrupa (başta Fransız) sendika konfederasyonlarından esinlenerek GİK’i kurdu. Ancak, yeni konfederasyon örgütlü işçi sınıfının sadece küçük bir bölümünü temsil ediyordu, çünkü ana Mısır sendikaları ona katılmamayı tercih etmişti.[3]

GİK’in doğuşunun doğrudan bir sonucu da aynı yılın Ağustos ayında Mısır Sosyalist Partisi’nin (MSP) kurulması oldu. Mısır’da sosyalist bir parti kurma fikri, Birinci Dünya Savaşı’nın sonundan beri mevcuttu. Bu dönemde, en tanınmışı Selamet Musa[4] olan çok sayıda Mısırlı aydın, Marksizmden ziyade Fabyusçuluktan ilham alarak sosyalist fikirleri yaymaya başlamıştı. MSP kurulmadan önce bile, Rosenthal da dâhil olmak üzere daha radikal görüşlere sahip solcular iki grup halinde çalışma yürütüyorlardı: “Üçüncü Enternasyonal’in bir aracı” olarak kabul edilen Toplumsal Çalışmalar Grubu (1920) (Ginat, 2011: 36-7) ve kısa bir süre sonra da Clarté (Vuzuh veya Aydınlık). Her iki çevre de işçi grupları kılıfı altında faaliyet yürütüyor, komünist fikirlerin yayılması için bir kanal görevi görüyorken, aynı zamanda hem yabancı hem de Mısırlı sempatizanlarla temas kuruyordu (Lockman, 2008: 67).[5]

MSP, Fabyusçuluktan sosyal demokrasiye, Marksizme ve Marksizm-Leninizme kadar çeşitli sosyalist akımların temsiliyet imkânı bulduğu, çok yönlü bir örgüttü (Ginat, 2011: 56). Fabyusçu bir isim olarak Musa, diğer birçok solcu Mısırlı aydın gibi Bolşevik devrimini reddederken, Rosenthal, başta Yunan kökenli vatandaşlar ve farklı geçmişlere sahip Yahudiler olmak üzere komünizme inananların safında yer alıyordu (el-Sa’id, 1975; Beinin & Lockman, 1987: 110).

MSP programı, Mısır’ın yabancı egemenliğinden kurtuluşunu, üretim araçlarının ortak mülkiyetine dayalı yeni bir toplumun kurulmasını, parasız zorunlu eğitimi, sendikalar aracılığıyla iyileştirilmiş çalışma koşullarını, meclise işçi vekillerinin girmesini ve kadınların özgürleşmesini savunuyordu.[6] Tüm bu hedeflere barışçıl yollarla ulaşılacaktı. Bu biraz iddialı olan program, partinin kurucularının Avrupa’daki sosyal demokrat partilerin, özellikle de İngiliz İşçi Partisi’nin izinden gittiklerinin somut bir ifadesiydi (Lockman, 2008: 68).

Sosyalist partide, sosyal demokratlar ve devrimciler arasındaki farklılıklar artmaya başladı. 1922 yılının ortalarında liderlik, Kahire’den İskenderiye’ye taşındı, burada daha radikal pozisyonlar benimsedi; bu da Fabyusçuluktan etkilenen ve Bolşevizme karşı olan Selamet Musa gibi aydınların partiden ayrılmasına yol açtı. Bu noktada, aralarında Mısırlı avukat Mahmud Hüsnü Arabi ile Rosenthal’ın da bulunduğu kişilerin liderliğinde, örgüt bir komünist parti olarak tanımlanmaya başlandı. Arabi, partinin Mısır proletaryasının temsilcisi olarak tanınması ve Üçüncü Enternasyonal’e katılması için müzakerelerde bulunmak üzere Moskova’daki Komünist Enternasyonal’in Dördüncü Kongresi’ne gönderildi (İsmail & El-Sa'id, 1990: 21). Aralık 1922’de geri döndüğünde, parti, resmen Mısır Komünist Partisi’ne evrildi, merkez komitesi Komintern tarafından dayatılan 21 koşulu kabul etti (Lockman, 2008).[7]

Mısır Komünist Partisi Üçüncü Enternasyonal’e katıldıktan sonra, 25 Ocak 1923’teki açılış konferansında Komintern’in koşullarına uygun olarak komünist ilkelere dayalı yeni bir tüzük ve program sundu (Ginat, 2011: 90, 103). Program, iki bölüme ayrılmıştı: milliyetçi politikalar ve sosyo-ekonomik meseleler. Süveyş Kanalı’nın millileştirilmesi, Mısır ve Sudan’ın özgür kılınıp birleştirilmesi, yabancılara teslimiyeti dayatan anlaşmaların lağv edilmesi, ulusal borçların affedilmesi, sekiz saatlik iş günü gibi hususların yanı sıra Mısırlı ve yabancı işçiler için eşit ücretler talep ediyordu (Ismael & El-Sa’id, 1990: 21–2).[8]

Bu noktada parti, genel olarak milliyetçilere ve diğer siyasi güçlere yönelik faaliyetlerini ve esneklik düzeyini arttırdığı bir aşamaya girdi. Komintern, Dördüncü Kongresi’nde, sömürge veya yarı-sömürge ülkelerdeki bağlı partilerin burjuva milliyetçi güçlerle ittifaklar kurmasını ve izolasyonlarının üstesinden gelmek için daha esnek taktikler benimsemesini tavsiye etmişti. Nitekim, 1920’lerde Komintern stratejistleri, Üçüncü Dünya olarak bilinecek ülkelerdeki komünist partilerin burjuva önderliğindeki milliyetçi hareketlerle nasıl birleşmesi gerektiğini anlamaya çalışmakla meşguldü. Seçenekler, burjuva milliyetçi güçleriyle her türlü ilişkiyi reddetmek ve açıktan komünist olan bir program uyarınca, bağımsız bir şekilde savaşmak ya da emperyalist egemenliği sona erdirmek ve yerel gerici güçleri dağıtmak için burjuvazinin bazı kesimleriyle ortak bir cephe oluşturmaktı (Lockman, 2008: 72–3).

Komintern, Mısır’daki komünist partinin “İngiliz emperyalizmini onun en önemli sömürgelerinden birinden kovmak için mücadele etmek zorunda olduğunu” söylüyordu (Ginat, 2011: 104). Ancak, Arabi, Komintern’in Dördüncü Kongresi’nden döndüğünde, Mısır komünist hareketi burjuva milliyetçiliğiyle işbirliğinin ne mümkün ne de arzu edilir olduğuna karar vermişti. Partinin ana yönelimi, emperyalizm karşıtı olmaktan ziyade kapitalizm karşıtıydı. Yabancı ve Mısırlı işçilerin sınıf mücadelesi öncelikli hedef, burjuvazinin bağımsızlık için verdiği mücadele ise tali bir meseleydi. O dönemde milliyetçi burjuvaziyi temsil eden Vefd Partisi’nin amacı, İngilizleri Mısır’ın kontrolünü Mısırlı seçkinlere devretmeye zorlamaktı. Dahası, parti, milliyetçi taleplerin temsilini tekeline almak istiyordu. O zamanlar MKP ile Vefd arasında resmi bir ittifak mümkün görülmüyordu.

Ancak, 1923’te sıkıyönetimin kaldırılmasıyla politik iklim, MKP’nin bir tür yakınlaşma girişiminde bulunması için elverişli görünüyordu. Hem MKP hem de Genel İşçi Konfederasyonu, her iki örgütün de genel sekreteri olan Arabi ile birlikte, devrimci ruhlarını göstermek amacıyla o yıl düzenlenen grev ve gösterilerde öncü rol oynamayı seçtiler. Ancak İngiliz kontrolündeki Mısır hükümetine bu, Arabi’yi tutuklamak, parti genel merkezini kapatmak ve yayınlarına el koymak için bir fırsat sundu. 1923’ün sonlarında, bazıları doğrudan komünistleri hedef alan bir dizi baskıcı yasa çıkarıldı (Lockman, 2008: 72).[9]

Arabi serbest bırakıldıktan sonra, hem MKP hem de GİK faaliyetlerini, Moskova’dan gelen yeni bir strateji uyarınca yürüttü. Parti, İngiliz işgaline son vermek ve Mısır için tam bağımsızlık elde etmek üzere milliyetçi liderlerle çalışmaya başlayacaktı. Bağımsızlık elde edildikten sonra komünistler, sosyalist bir Mısır için mücadelelerine geri dönebileceklerdi. Bu andan itibaren, ulusal mücadeleyi toplumsal devrimin önüne koyup koymamak, politik hedeflere ulaşmak için burjuva güçleriyle tek bir cephede işbirliği yapıp yapmama meselesi, Mısır solunu yirmi birinci yüzyılın başlarına kadar bölecekti.

Ocak 1924’te Vefd Partisi seçimleri kazandı, lideri ve kurucusu Saad Zağlul başbakan oldu; bu da halk kitleleri arasında büyük beklentiler yarattı. İngiltere’de bir işçi hükümetinin kurulmasından cesaret bulan komünistler, politik koşullardan yararlanmaya ve işçiler arasında eylemlilik sürecinin fitilini ateşlemeye çalıştılar. Ancak komünist liderler, Zağlul’un genelde komünist hareket, özelde Mısır Komünist Partisi için hazırladığı planların farkına hızla vardılar. Şubat ve Mart aylarında düzenlenen, Zağlul’un düşmanlarının yaptığını düşündüğü, Vefd hükümetine meydan okuma olarak değerlendirdiği bir dizi grevden sonra, MKP kongresini yasakladı, ayrıca hem MKP hem de GİK liderlerinin tutuklanmasını emretti.[10] İki örgütün genel merkezleri kapatıldı, sola ve işçi hareketine karşı medyada karalama kampanyası başlatıldı. Birkaç hafta içinde komünist hareket ezildi (Lockman, 2008: 78).

Milliyetçi mücadelenin temsil hakkını tekeline alma girişiminde, toplumsal tabanı komünist ideolojiyle bağdaşmayan Vefd, partiyi boğmak zorunda kaldı. Üstelik bu eylem İngilizleri epey rahatlattı.

1921 ve 1924 yılları arasındaki bu kısa dönem haricinde komünizm, Mısır’da aktif bir siyasi hareket kimliğine bürünemedi. İkinci Dünya Savaşı’na dek kimi birbirinden kopuk hücrelerle sınırlı kaldı. Bu dönemde politik hayattaki en önemli mesele, bağımsızlık mücadelesiydi, bu mücadeleye Mısır burjuvazisine dayanan güçlü bir milliyetçi grup olan Vefd önderlik ediyordu. Komünistler, milliyetçi hareketi yönetmek ve kitleleri seferber etmek, ulusal kurtuluş davasını toplumsal dönüşüm mücadelesiyle birleştirmek konusunda yetersizdi. Komünist hareketin soyut enternasyonalizmi, yarı-sömürge bir toplum için yeterince çekici değildi. Dahası, ulusal meselenin merkeziliği, toplumsal meselelerin ikinci plana atılmasına yol açtı. Kamuoyunun dikkati, ülkenin diğer sorunlarını çözmek için olmazsa olmaz koşul olarak bağımsızlığa odaklandı. Bu nedenle, Vefd’in görüşüne göre, tam bağımsızlık elde edilene dek Mısırlılar, ulusun iyiliği için kişisel ve sınıfsal çıkarlarını ikinci plana atmak zorundaydı (Lockman, 2008: 80).

Ayrıca, önemli sayıda komünist eylemcinin yabancı olması, halk sınıflarına ulaşması konusunda partiye hiçbir katkı sunmadı. Ayrıcalıklı bir statüye sahip yabancıların, engelleri aşmaları ve Mısırlı işçilerle yakın ilişkiler kurmaları kolay değildi. MKP’ye katılan eğitimli Mısırlılar, taban hareketinden kopmuş, kendi toplumlarını analiz etmek, anlamak ve Mısır’daki durum için bir program kaleme almak amacıyla yüzlerini daha çok Avrupa’ya (özellikle Moskova, Londra ve Paris’e) çevirmişlerdi.

3. “İkinci Hareket”:
Monarşi Döneminde Komünist Örgütler ve Nasırcı Proje

MKP’nin ortadan kalkmasının ardından, Mısır’da yeni komünist örgütler ancak on sonra kurulabildi. Bu durum, 1930’ların ortalarında, uluslararası bir ekonomik kriz ve Avrupa’da faşizmin yayılması, iç cephede ise milliyetçi militan hareketin yeniden canlanması, 1936’da İngiliz-Mısır Antlaşması’nın imzalanması ve Faruk’un yeni hükümdar ilan edilmesi bağlamında gerçekleşti. Ancak, 1940’lara kadar, 1920’lerdeki öncülüne kıyasla işçiler arasında ve genel olarak Mısır kültürü ve toplumu üzerinde daha büyük bir etkiye sahip olan, “ikinci hareket” denilen hareket ortaya çıkma imkânı bulamadı. Bazı akademisyenlere göre bu, “en öne çıkan laik, modernist hareket” olarak kabul edilir (Meijer, 2002: 96).

Ülkenin başlıca şehirlerindeki öğrenciler, eğitimliler ve sendika üyeleri arasında etkili olan hareketin kurucuları, çoğu Yahudi olan yabancı doğumlu Mısırlılardı ve bunların içinde en fazla öne çıkan isimse, o dönem en önemli örgütü kuran Henri Curiel’di.[11] Hareketin 1940’lardaki en önemli başarısı, saflarının “Mısırlılaştırılması” ve bazı akademisyenlerin “milliyetçi/vatansever Marksizm” olarak adlandırdığı (Younis, 2008: 146; Meijer, 2002: 103–6) Mısır vatanseverliği yöneliminin Marksizme dayatılmasıydı.

1930’ların ortalarında, yeni bir tarihsel dönüm noktası, Mısır Marksizminin yenilenmesi için olasılıkları sınırladı. Öncelikle, Sovyetler Birliği’nde Stalinizm, sosyalist yönelimli reformistleri hayal kırıklığına uğratırken, Avrupa’da faşizmin yayılması, Mısır toplumunun bazı geleneksel kesimlerini cezbetti, bu da İtalya ve Almanya’nın İngiliz ve Fransız sömürgeci emperyalizmine karşı mücadelede potansiyel müttefikler olduğuna inanarak faşizm yanlısı, komünizm karşıtı bir kampanyayı başlattı (Ismael & El-Sa’id, 1990: 32–3). Bu durum, yenilenen milliyetçi militan eylemlere ve 1936-1939’daki Filistin ayaklanmasına cevap olarak imzalanan İngiliz-Mısır Antlaşması ile daha da kötüleşti, bu da Mısır’daki hâkim politik söylemde Arapçı ve İslamcı ideolojiyi yoğunlaştırdı (Beinin, 2008: 131).

Bu koşullar sonucunda, siyaseten sola yönelen ve küçük örgütler kuran gruplar, büyük ölçüde Mısır’da yaşayan gayrimüslim topluluklarına mensup gençlerden oluşuyordu.[12] Mısır’da yaşayan Avrupalı ​​topluluk tarafından desteklenen anti-faşist Marksist gruplar, gelecekteki komünist örgütlerin tohumu olarak, 1930’ların sonlarında ortaya çıktı. Bu dönemde, Mısır komünist hareketi, 1935 yazında Yedinci Kongre’sini düzenlediğinde artık Komintern’in bir parçası değildi. Gene de, Fransa ve Çin’de de benimsenen ve Mısır durumuna uyarlanması gereken bir model olan “faşizme karşı Halk Cephesi” oluşturma fikrinden etkilenmişti. Bu, Meijer’in “cephe paradigması” olarak adlandırdığı şeydi (Meijer, 2002: 96-103).

Bu ilk anti-faşist gruplar arasında, 1934’te kurulan ve üyeleri arasında komünist hareketin gelecekteki önemli liderlerinden bazılarını barındıran Barış Savaşçıları Birliği (İttihad Ensarü’s-Selam) de vardı. Bu grup, İspanya İç Savaşı ve İtalya’nın Etiyopya’yı işgali gibi yurtdışında cereyan eden olaylara odaklandığı için, dört yıl sonra daha çok Mısır odaklı ve daha büyük bir Marksist bağlılığa sahip bağımsız bir grup olan Demokratik Birlik (İttihad-i Dimokrati) kuruldu. İkinci Dünya Savaşı sırasında, bu grup, ikinci harekette önde gelen rol oynayacak üç ayrı komünist örgüte bölündü: Henri Curiel tarafından kurulan Mısır Ulusal Kurtuluş Hareketi veya HAMITU (Hareket’ül-Mısriyye li-l-Taharrür’ü’l-Vatani, 1943–1947); Hillel Schwartz liderliğindeki Iskra (“Kıvılcım”, 1942–7); ve Marsil İsrail’in kurduğu nispeten daha küçük olan Halkın Kurtuluşu örgütü (Munazzamat Tahrirü’ş-Şaab, 1940). Yayın organının adıyla bilinen dördüncü bir örgüt Yeni Şafak (Fecrü’l-Cedid, FJ), 1945 yılında Ahmed Sadık Saad, Yusuf Derviş ve Raymond Duek liderliğinde ve Selamet Musa’nın işbirliğiyle ortaya çıktı. Grubun adı daha sonra İşçi Öncüleri (Talyatü’l-Ummel) olarak değiştirildi.[13] Marksist-Leninist doktrine uygun olarak, bu örgütler, ekonomi ve sosyal adaletle ilgili konulara önem verdiler, Mısır toplumundaki sorunlara sosyalist çözümler sunmak için kendi yayınevlerini ve yayınlarını kullandılar.[14]

1920’lerin aksine, 1940’ların ortalarında Vefd muhalefetteydi. Komünistler, siyasi söylemi radikalleştirmede ve Mısırlıları anti-emperyalist kurtuluş mücadelesi için seferber etmede nispeten önemli bir rol oynayabildiler. FJ, HAMITU ve Iskra üyelerinin tamamı, partiyi sola yönelmeye zorlayan Vefd içindeki bir grup olan Vefdci Öncü Birliği’nde (Talyayi Vefdiyye) işbirliği yaptı (Meijer, 2002: 114–15). Vefd ile işbirliği, ideoloji veya işçi hareketi açısından pek verimli olmadı. Ancak, 1950-1952 döneminde, oldukça zayıflamış bir Vefd iktidarda iken, Öncü Parti, pragmatik açıdan bakıldığında, dış politikasına milliyetçi tarafsızlık söylemini dâhil etmenin, Sovyetler Birliği ile yakın ilişkileri savunmanın, İngiliz-Mısır Antlaşması’nı feshetmenin ve İngiliz ordusunu Mısır ve Filistin’den çekmenin akıllıca olacağı konusunda en solcu kanadını ikna etmeyi bildi (Ginat, 2011: 218-219). Bu ulusal tarafsızlık politikası sonrasında Cemal Abdünnasır rejimince de desteklendi.

Bu dönemde farklı gruplar arasındaki işbirliğinin bir örneği de (bu durumda taban düzeyindeki ittifakların ürünü olan) 1946 yılında kurulan Ulusal İşçi ve Öğrenci Komitesi’ydi (NCWS) (Lejnayi-Vataniyyeh lil Ummel ve’l-Talebe) kurulmasıydı (Abdel Malek, 1967: 44–7; Meijer, 2002: 116–17; Beinin & Lockman, 1987: 335–44). Aralık 1945’te Şubrayel Hayme’deki tekstil sendikasının baskı altına alınmasının ardından, HAMITU, Iskra, Talya yi Vefdiyye gibi sol örgütlerin üyesi olan öğrenciler, işçi hareketine katılmaya ve ortak bir cephe oluşturmaya karar verdiler. 18 ve 19 Şubat 1946’da, HAMITU ve Iskra’nın hâkim olduğu sendikaların önemli bir yere sahip olduğu Ulusal İşçi ve Öğrenci Komitesi kuruldu. Komite, İngiliz birliklerinin Mısır ve Sudan’dan çekilmesini talep etmek için 21 Şubat’ta, “Tahliye Günü” olarak belirlenen günde genel grev ve gösteriler düzenlenmesi çağrısında bulundu. Kahire’de binlerce insanı harekete geçiren grev, İngiliz ordusu tarafından şiddetle bastırıldı (Ismael & El-Sa'id, 1990: 55–7).[15]

Gösterilerin hemen ardından Başbakan Mahmud Nukraşi’nin yerine İsmail Sıtkı geçti. Yaşanan olayları “komünistlerin büyük komplosu” olarak nitelendiren Sıtkı, 1945-1946 momentinde ortaya çıkan radikal milliyetçi hareketi ezmeye başladı (Ginat, 2011: 268). Ulusal İşçi ve Öğrenci Komitesi, silinip gitti, Iskra ve Yeni Şafak gibi yasa dışı ilan edilen sol örgütlerin yayınları yasaklandı (Meijer, 2002: 117).

Komite, kısa ömrüne rağmen, Mısır siyasetine farklı sol ve milliyetçi gruplar arasında işbirliğini esas alan yeni bir formül kazandırdı. 1946’da açığa çıkan toplumsal ve politik hoşnutsuzluğun yarattığı “devrimci” durum sırasında solcu örgütlerin liderleri işbirliğini daha verimli bir şekilde koordine etme girişimlerinde başarısız olsalar da, en önemli iki komünist örgüt olan HAMITU ile Iskra, birlikte çalışmak için bazı anlaşmalara vardılar (Ginat, 2011: 270). Bu işbirliğinin ilk adımı, güçlerini birleştirmeye ve yasal çerçeve dışında örgütlenmeye karar veren iki ana hareketin birleşmesiydi. Mayıs 1947’de HAMITU ve Iskra, diğer bazı küçük gruplarla birlikte, Demokratik Ulusal Kurtuluş Hareketi veya HADITU’ya (Hareket’ü’d-Dimokratiyye li-l-Taharrürü’l-Vatani) katıldılar (Meijer, 2002: 119; Ismael & El-Sa’id, 1990: 59–62; Ginat, 2011: 277–81). Fakat birleşme gerçekleşir gerçekleşmez, örgütler arasındaki farklılıklar da belirginleşti. Bu farklılıklar, sadece ideolojik değildi. Misal, HAMITU, “Mısırlılaştırma” (temsir) fikrini desteklerken, Iskra, bu fikri şovenist bir pozisyon olarak görüyordu. Örgütler arasında bir yandan da kültür, örgütlenme ve strateji konusunda da farklılıklar açığa çıktı.

Artık en büyük komünist örgüt olan HADITU, bir Mısır komünist partisi kurmayı amaçlıyordu (eskiden Yeni Şafak olarak anılan, başka hususlar yanında, fazla burjuva bulduğu Iskra ile HAMITU arasındaki anlaşmazlıklar nedeniyle Talyat’ül-Ummel isimli örgüt, bu birliğe katılmadı.) Ancak, öncelikle Marksist ideolojik pozisyonların savunucuları tarafından yönetilen bölünmeler,, kısa sürede ortaya çıkmaya başladı. Bu kişiler, HADITU’nun “sağcı burjuva bir güç” olduğu konusunda hemfikirdi.[16] Diğer eleştiriler ise örgütsel konulara dayanıyordu, çünkü birleşme süreci alelacele, üstelik tepeden tabana doğru işletiliyordu, demokratik bir altyapı mevcut değildi, ayrıca iki ana örgüt arasında şiddetli bir rekabet söz konusuydu. Bu durum, Mısırlı yetkililerin 1948’deki Filistin savaşının patlak vermesiyle aynı zamana denk gelen “anti-komünist kampanya” yürütmesiyle daha da kötüleşti.

Curiel, 1950’de İtalya’ya sınır dışı edildi, daha sonra Fransa'ya sürgüne gitti, Süleyman Rifai ise HADITU’nun başına geçti. 1950’den 1952’ye kadar uzanan süreçte parti kadroları önemli ölçüde “Mısırlılaştırıldı” (Ginat, 2011: 294).

HADITU’dan ayrılan Fuad Mursi, 1950 yılında Sancak (Raya) olarak bilinen bir Mısır komünist partisi kurdu.[17] Bu, kurucusuna göre, “yalnızca bir komünist parti, işçi sınıfını örgütleyip burjuvaziyi izole ederek devrime önderlik edebilir" (Meijer, 2002: 123) gerekçesiyle kurulmuş, işçi sınıfının öncüsü olan klasik bir komünist örgüttü. Grup, HADITU ile Vefd arasındaki işbirliğini ve proletarya devriminden ziyade anti-emperyalizmi vurgulayan ideolojik çizgiyi eleştiriyordu.

4. Nasır Döneminde Komünist Örgütler

Temmuz 1952’de monarşiye son veren ve cumhuriyetçi askeri başkanlık sistemini kuran başarılı Hür Subaylar Hareketi darbesi sırasında, parçalanmış halde olan komünist hareket, ideolojik ve örgütsel güç kazanma aşamasındaydı. Çoğunluk gruplarının yanı sıra, bireysel ve küçük gruplar da bağımsız olarak yeraltında faaliyet gösteriyordu. Başlangıçta Hür Subaylar, HADITU ve İslamcı Müslüman Kardeşler de dâhil olmak üzere bir dizi politik örgütün desteğini aldı.[18] Ancak 1954’ten itibaren Cemal Abdünnasır liderliğindeki yeni rejim, mevcut politik akımlarla tüm bağlarını kopardı, tüm partileri feshetti, kendi örgütünü, rejim destekçilerinden oluşan büyük bir blok olan Kurtuluş Birliği’ni (1953-1957) kurdu (Abdel Malek, 1967: 121-122).[19]

Solcuları ezmeye yönelik harekâtın fitili ateşlendi, demokratik reformları savunan komünist eylemciler, Nasır’ın “Siyonizmin ajanları” olmakla suçladığı kişiler, askeri mahkemelerde yargılandı (Younis, 2008: 150; Laqueur, 1956: 48). Komünist hareketin bazı üyeleri, Nasır rejimini gerici bir sistem ve ABD’nin savunucusu olarak görmeye başlayınca, HADITU içinde HADITU Devrimci Kanadı gibi bölünmeler ortaya çıktı (Meijer, 2002: 161). Ancak, 1955 ile 1957 yılları arasında işçi hareketinin rejim tarafından kontrol edilmesine ve zulme maruz kalmasına rağmen, HADITU’nun (fraksiyonlarını birleştirerek Birleşik Mısır Komünist Partisi’ni [Hizbü’ş-Şuyuyi Mısriyi-Muvahhid) kurmuş olan) ana çekirdeği, rejimi desteklemeye devam etmeyi seçti. Bu ittifak, vatanseverlik temelinde ve özellikle Nasır’ın Batı bloğundan uzaklaşma yönündeki dış politika hamleleri, örneğin 1955 tarihli Bandung Konferansı’nda Bağlantısızlar Hareketi’ni savunması ve Süveyş Kanalı’nın millileştirilmesi (1956) (Meijer, 2002: 193–4) üzerinden savunuldu.[20]

Komünistler, ayrıca Nasır’ın işlettiği millileştirme sürecinden de, sanayileşme girişimlerinden de her şeyden önemlisi, rejimin sahip olduğu muazzam halk desteğinden de etkilenmişlerdi. Nasır’ın 1957’de tüm sendikaları rejimin kontrolü altında tek bir çatı örgütü olan Mısır Sendikalar Federasyonu’nda bir araya getirmesine rağmen desteklerini geri çekmediler.

8 Ocak 1958’de, (şimdi Birleşik Mısır Komünist Partisi’nde birleşmiş olan) eski HADITU ve Raya, İşçi ve Köylü Partisi (Talyatü’l-Ummel’in yeni adı olan, “parti” terimini de içeren Hizbü’l-Ummel ve Felahin’üş-Şuyui-Mısır) gibi ana komünist örgütler, sosyo-politik alanda destek kazanmak için, her zaman yasal çerçeve dışında da olsa, birleşip yeni bir Mısır Komünist Partisi kurmaya karar verdiler. Bu birleşik Mısır Komünist Partisi, Nasır’ın otoritesine bir meydan okuma olarak yorumlandı ve Nasır, bir yıl sonra komünist harekete karşı daha da güçlü bir baskı kampanyası başlattı. Bu durum, başından beri rejime neredeyse koşulsuz destek sunan HADITU liderlerini şaşkına çevirdi (Younis, 2008: 160). Tutuklamaların yanı sıra Nasır’ın politikalarına yönelik farklı tepkiler sonucunda, Mısır Komünist Partisi içinde bölünmeler ortaya çıkmaya başladı ve parti üyelerinin hapiste olduğu dönemde parti dağıldı.

1960 yılında, HADITU’nun devrimci kanadının üyesi olan komünist lider Şehda Atiyye Şafiî’nin işkence sonucu ölümü, hem partinin dağılmasını destekleyen hem de karşı çıkan tutuklu eylemcileri radikalleştirdi. Nasır işkenceye son vereceğine söz verdi, beş yıl sonra komünistleri, partinin dağılması ve üyelerinin isterlerse bireysel olarak Arap Sosyalist Birliği’ne katılmaları şartıyla serbest bıraktı. Tutsakların serbest bırakılması kararının rejimin “sosyalizme yüzünü çevirdiği” iddiasıyla bir ilgisi yoktu. 1964’te ülkedeki algılanan istikrarla ilgiliydi. Serbest bırakılan politik tutsakların halk hareketini kontrol altına alabileceği korkusu artık silinip gitmişti. 1965 yılında, o zamanki birleşik MKP içindeki ana akımlar kendilerini feshettiklerini açıkladılar, çoğunluğu HADITU ile bağlantılı olan az sayıda üye Arap Sosyalist Birliği’ne katıldı (Younis, 2008: 165–8; Ismael & El-Sa’id, 1990: 120–5). Üye sayıları nispeten daha az olan kimi örgütler, bu karara karşı çıktılar.

Ramsis Lebib gibi bazı eylemciler için 1965, komünist hareket için bir dönüm noktasıydı (Monciaud, 2008: 116). Hapisten çıktıklarında, komünistler, Nasırcı sistemdeki kriz ve iç yolsuzlukla karşı karşıya kaldılar, aynı zamanda hapishanede maruz kaldıkları işkencenin travmasını da yaşıyorlardı. Nitekim, hareket, Nasır rejiminin son iki yılına kadar yeniden ortaya çıkmadı.

5. “Üçüncü Hareket”:
1967 Arap-İsrail Savaşı’ndan Otoriter Çoğulculuğa

1968’deki hareketler, genel komünist hareket içinde kısmen Mısır’ın 1967’deki Arap-İsrail Savaşı’nda yüzleştiği aşağılayıcı yenilgi sebebiyle başlamış olan üçüncü aşamanın fitilini ateşleyen unsur olarak kabul edilebilir. Bu aşama, altmışların sonlarından doksanların sonlarına dek uzanan otuz yılı kapsar.

Bu dönemde ortaya çıkan ve “üçüncü hareket” olarak bilinen örgütler, vatansever ve demokratik sloganlar kullanan öğrenci grupların desteğini gördüler. İşçiler arasında öncekilerden daha az etkili olan bu hareketin ilgili versiyonu, aydınlar arasında daha güçlü bir varlığa sahipti.

1968 protestoları, toplumun bir bölümünün hükümetten hesap sormaya karar verdiği Nasır rejimiyle bir çatışma döneminin başlangıcını işaret etti. Nasır, buna tepki olarak tavizler vermek zorunda kaldı. İsrail karşısında alınan yenilgiden sonra hissedilen aşağılanma duygusu, politik sistemi reforme etme ve daha fazla özgürlük elde etme arzusuyla daha da arttı. Tüm bu duygular, özellikle Ürdün ve Cezayir’deki devrimler olmak üzere, bölgeyi de etkileyen dünyayı “radikalleştiren” faktörlerle daha pekiştirildi.

“Gevaracı” ve “Maoist” ideolojiler, Arap dünyasındaki aydınları ve öğrencileri etkiledi. Mısır’da, Nasır rejiminin bürokratik politikalarından hayal kırıklığına uğramış Marksistler ve Mısır Komünist Partisi’nin dağılmasını kabul etmeyen komünistler, Nasır’ı politik bir reform programı uygulamaya zorlayan üniversite öğrencilerinin önderliğindeki protestoları desteklediler (Abdalla, 1985: 72-73). Bu noktadan seksenlerin ortalarına kadar, komünist hareket, edebiyat, sinema veya tiyatro gibi alanlarda ülkedeki entelektüel yaşamı güçlü bir şekilde etkiledi.

Yetkililerin öğrenci protestolarını durdurma girişimlerine rağmen, 1972-1973 akademik yılında (Enver Sedat döneminde), ana talebi 1967’de İsrail tarafından işgal edilen toprakların geri alınması olan yeni bir seferberlik dalgası patlak verdi. Komünist eylemcilerin yönettiği bu eylemlilik süreci, üniversite kampüslerinde çok güçlü bir varlığa sahipti. Sedat’ın “açıklık” (infitah) politikası bağlamında 1975’te ortaya çıkacak olan üç ana örgüt (henüz yasal olmasalar da) bu dönemde şekillenmeye başladı:

a. Çoğunlukla ikinci hareketin üyeleri tarafından yeniden kurulan Mısır Komünist Partisi (Zeki Murad, Mişel Kâmil, Yusuf Derviş, Nebil Hilali, Rıfat Said);

b. Gene ikinci hareketin üyelerince kurulan, ancak daha sonraki liderliği yeni üyelerden oluşan 8 Ocak Mısır Komünist Partisi;

c. Her şeyden önce partinin feshedilmesi kararına karşı çıkan, ikinci hareketi eleştirerek ün kazanan işçiler ve üniversiteler tarafından kurulan Mısır Komünist İşçi Partisi (MKİP) (Hizbü’l-Ummelü’ş-Şuyui Misri) (Younis, 2008: 171; Ismael & El-Sa’id, 1990: 131).

Bu üç örgüt, Mısır komünist hareketinin başından beri karakteristik özelliği olan parçalanmayla uyumlu olarak, bağımsız ve birbirleriyle rekabet halinde çalıştı.[21] Her üç grup da, Mısır’ın ABD’ye yönelik giderek artan bağımlılığı ve İsrail’in yerleşim politikalarını kabul etmesinin bir sonucu olarak Arap dünyasında artan izolasyonunu, ki bu da 1979 Camp David Anlaşmaları ile sonuçlandı, ayrıca Sedat’ın infitah programının bir parçası olarak teşvik ettiği ekonomiyi serbestleştiren önemleri reddetti.

8 Ocak Mısır Komünist Partisi, Nasır rejimiyle işbirliği yapmış komünistlerle işbirliğine karşı çıkarken, 1965’teki dağılmanın hatasını kabul etti, ayrıca farklı komünist gruplar arasında “birliğin” tesis edilmesi fikrine vurgu yaptı (İsmail & El-Sa'id, 1990: 139–45). Buna karşılık, Mısır Komünist İşçi Partisi, komünist hareketin meşruiyetini ulusal, bölgesel ve uluslararası düzeylerde sorguladı, geçmişten kopmayı savunan radikal bir programı destekleyerek reform girişiminde öncü bir rol oynadı.

Tüm komünist örgütler, Sedat tarafından sert bir şekilde bastırılan ve Sedat’ın doğrudan MKİP’i ayaklanmaları organize etmekle suçladığı 1977 tarihli “ekmek isyanları”na iştirak ettiler. Bu durum, Sedat’ın İslamcı güçlerin desteğine ve işbirliğine başvurduğu, sola karşı yoğun mücadeleye yol açtı.[22]

Ocak 1977’deki halk ayaklanmaları tırmanırken, Ulusal İlerici Birlik Partisi (Tecemmu) tarafından oluşturulan yeni bir haftalık gazete olan Ahali, giderek daha önemli bir rol oynamaya başladı. Rejimden destek alan bir fraksiyon olan Tecemmu, önce 1975’te bir platform, ardından 1977’de bir parti olarak politik-ekonomik liberalleşme arayışında bir araç olarak kullanıldı. Parti, resmi olarak onaylanmış solu temsil etmek için Nasırcılar, milliyetçiler, sosyalistler ve Marksistler arasındaki ittifaktan yararlandı. Başlangıçta Tecemmu büyük ölçüde 1979 ve 1987’deki seçimlerde bağımsız aday çıkartan MKP’nin kontrolündeydi (Ismael & El-Sa’id, 1990: 143). Bu örgütü ve yazılı medyasını kullanarak resmi pozisyonunu radikalleştirmeye çalışan diğer komünist örgütler MKP ile çatıştı. İstenen radikalleşme mümkün olmadı ve Tecemmu giderek solcu bileşenini kaybetti. Nasır yanlıları ayrılarak kendi partilerini kurdular.

1980’lerin sonlarında Sovyet bloğunun çöküşüyle birlikte MKP’nin toplumsal tabanı azaldı. Aynı zamanda partinin liderleri, giderek rejimin yanında yer alarak kukla parti haline gelme noktasına geldiler (Kalfat, 2014: 52–3).[23]

Hüsnü Mübarek, 1981 yılında Enver Sedat’ın uğradığı suikast sonucu ölmesi ardından cumhurbaşkanı olduğunda görünüşte çok partili olan bir sistemi devraldı. Bu sistemde belirli politik partilere hoş görüyle yaklaşılıyor, bunların, Arap Sosyalist Birliği’nin mirasçısı, “parti-devlet” olarak faaliyet yürüten Demokratik Ulusal Parti’nin kontrolünde seçimlere katılmalarına izin veriliyordu (Lampridi-Kemou & Azaola, 2012: 125–30).

Seksenlerin sonlarında, Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle birlikte MKP’nin Marksist niteliği daha bariz olan, Tecemmu’nın resmi çizgisine yakın duran Stalinist konuma bağlılığını koruyan hizbi partiden ayrılarak, Mısır Mısır Sosyalist Halk Partisi’ni (Hizbü’ş-Şabü’l-İştirakiyi Mısır) kurdu. 8 Ocak Mısır Komünist Partisi ve MKİP ise birleşerek Birleşik İşçi Partisi’ni (Hizbü’l-Ummelü’l-Muvahhid) meydana getirdi. Bu iki örgüt, komünist bir blokun yokluğunda yeni oluşan uluslararası sahnede stratejileri paylaştı ve işbirliği yaptı. İşbirliği, grupların 1989 yazında hükümet tarafından sert bir şekilde bastırılan çelik sektörü grevlerine ortak katılımıyla başladı. Sendika liderleri, MKP’den ayrılan Marksistlerle birlikte tutuklandı. Mübarek rejiminin her türden politik muhalif faaliyet önüne koydukları (rejimin ardındaki partiyi halktan kopartan) engeller sebebiyle ilgili örgütler, zayıfladılar ve doksanların sonunda yeraltına çekildikten sonra dağıldılar.

Doksanların başında Kahire’deki Amerikan Üniversitesi’nde elit bir aydın çevresi Devrimci Sosyalistler örgütünü (İştirakiyinü’s Savriyyin) kurdu. Örgüt, parti faaliyetlerinde deneyimsiz, diğer solcu seçeneklerden memnun olmayan, İngiltere’deki Sosyalist İşçi Partisi’nin kurucu üyesi Tony Cliff’in görüşleriyle aynı doğrultuda Troçkist pozisyonlara bağlı olan bir gruptu. Örgüt ilkin, Körfez Savaşı’nı protesto eden 1991 tarihli öğrenci hareketlerinde aktif rol aldı. Yıllar içinde grup, defalarca bölünüp tekrar birleşti. Muhalif projelerini yürürlüğe koyma konusunda yüzleştikleri güçlüklere rağmen örgüt, 2016 yılı itibarıyla faaliyetlerine halen daha devam ediyor. Ocak 2011’deki devrimde küllerinden yeniden doğan örgüt, ilgili dönemde, bilhassa büyük şehirlerde, partiyi ilk kez Mübarek’in yıkılışına yol açan kitlesel gösteriler sırasında keşfeden oldukça önemli sayıda genç tarafından desteklenmiştir (Kalfat, 2014: 55).

2000 yılından sonra ortaya çıkan bloglar dünyası ve sosyal ağlarla birlikte sadece küçük bir sosyal tabana sahip olan ve rejim tarafından boğulan geleneksel partiler, siyasi muhalefet aracı olarak rollerini kaybettiler. Bunun yerine, farklı geçmişlere ve ideolojik eğilimlere sahip grupları ve bireyleri bir araya getiren yeni platformlar ortaya çıktı; en temsili örnek ise, 2004 yılında bağımsızlar, Marksistler, liberaller, İslamcılar, Nasırcılar ve sivil toplum temsilcileri tarafından Mübarek’in iktidarı doğrudan oğlu Cemal’e devretmesini engellemek amacıyla kurulan Kifâyet (“Yeter” veya Mısır Değişim Hareketi) oldu (Azaola, 2010: 159–60).

Kifâyet içinden, 2008’deki tekstil işçisi grevlerini desteklemek için kurulan 6 Nisan Gençlik Hareketi gibi bir dizi başka örgüt ve platform ortaya çıktı. Diğer grupların ve ilk bağımsız sendikaların desteğiyle bu hareket, Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’in devrilmesiyle sonuçlanan 25 Ocak 2011 devriminin fitilinin ateşlenmesine katkıda bulundu.

Geleneksel siyasi partiler gibi, Mısır Komünist Partisi de 2011 devriminin patlak vermesinde ve sonraki yıllardaki politik hayatta tamamen marjinal bir rol oynadı, zira partinin dayanabileceği neredeyse hiçbir toplumsal tabanı yoktu. Bireysel düzeyde, eski komünist ve sol örgütlerden eylemciler ve sempatizanlar, Mübarek sonrası dönemde yeni yasal partilere katıldılar; bunlar arasında Sosyalist Halk İttifakı (Tahalufü’ş-Şaabiyi İştiraki)[24], Mısır Sosyal Demokrat Partisi (Hizbü’l Mısri Dimokrati İctimai)[25], Anayasa Partisi (Düstur) ve daha yakın zamanda, Sosyalist Halk İttifakı’ndan ayrılan, 2016 itibarıyla yasallaşma sürecinde olan Ekmek ve Özgürlük Partisi (Ayş ve’l Hürriye) yer almaktadır.

6. Sonuç

Mısır’daki komünist hareketin kökenleri, 1920’lerdeki işçi hareketine uzanır. İlk kısa ömürlü MKP, o dönemde kuruldu. Sadece 1922’den 1924’e kadar varlığını sürdürdü. Ardı ardına gelen Mısır komünist partileri, belki de yasadışı statülerinin bir yan ürünü olarak, siyaset sahnesindeki sınırlı etkileri ve Mısır komünist hareketindeki diğer fraksiyonlara kıyasla rejime yakınlıklarıyla tanımlıydı. Bu nedenle, bu bölümde MKP’nin oynadığı özel rol yerine, “Mısır komünist hareketi”nin bir bütün olarak ülkenin siyasi yaşamında oynadığı kapsamlı rol analiz edilmiştir.

Ortaya çıktıktan sonra komünist hareket, giderek işçi sınıfından uzaklaştı ve bu toplum kesimiyle bağının bulunmaması sebebiyle zayıfladı. Kırklarla altmışların ortaları arasında parti, burjuvazinin bazı kesimleriyle ittifak kurmayı seçti, işçi sınıfının desteğiyle tek başına ilerici politik ve toplumsal değişime dair bir formül ortaya koyamadı. Parti, hem güçlü milliyetçi parti Vefd hem de İslamcı Müslüman Kardeşler örgütüyle rekabet etti. İhvan, köylülerle güçlü bağlara sahipti. Ülkenin kırsal kesimlerine kök salmıştı. Gerçekten de, Mısır Komünist Partisi’nin çoğunluğu köylü, muhafazakâr ve dindar bir toplumu kendine çekmekte yaşadığı zorluk, grubun ülke çapında bir siyasi parti haline gelmesinin neden sorunlu olduğunu açıklıyor. Dahası, Nasır rejimi sırasında birliğin tepeden halledilmesi, işçiler arasında komünist örgütlerin ortaya koyduğu çabaları daha da marjinalleştirdi.

Geleneksel olarak, Mısır komünist liderleri, aydınlar arasında hareket eden bir orta sınıfa mensuptu. Bu aydınların sürekli yürüttükleri ideolojik tartışmalar hareketi parçaladı, onun halktan destek gören bir akım olma hedefine ulaşmasına mani oldu. Ama gene de (1946’da Ulusal İşçi Sendikaları’nın kurulması, 1956’daki Süveyş Kanalı krizi ve 1977’deki ekmek isyanları gibi) kimi momentlerde öne çıkan aktörlerle koordineli çalışan komünistler, toplumsal nüfuzunu arttırmayı bildiler.

Mısır’daki komünist hareket, üniversitelerle de çok yakın bağlar kurdu. Fakat bu bağlar, güvenlik güçlerinin partinin destekçilerine yönelik baskısı ve birçok takipçinin eğitimlerini tamamladıktan sonra eylem alanını terk etmesi sebebiyle, politik eylemlerini sınırladı. Bununla birlikte, Mısır Komünist Partisi, 1968 ve 1972-1973 akademik yılındaki öğrenci hareketleri gibi kimi önemli önemli üniversite eylemlerinde işbirliği yapmayı bildi. Bu dönemde parti, kültür ve sanat alanlarında da kayda değer bir rol oynadı. Seksenlerde Mübarek rejimi altında, bazı tanınmış Mısırlı sinema yönetmenleri, üniversite öğrencisiyken komünist örgütler içinde çalışmışlardı.

2011 devriminde, en azından 2012 ortalarına dek, Mısır solunun uzun süredir dile getirdiği (sosyal adalet, haysiyet, özgürlük gibi) talepler dillendirilse de, sol, öncelikle parçalanmışlığı ve köylülerle bağının olmaması nedeniyle, politik dönüşüm sürecinde anlamlı bir rol oynayamadı, daha doğrusu, nasıl rol oynayacağını bilemedi. Solun yürüttüğü çalışmalar, medya ve sosyal ağlar sayesinde kamuoyu nezdinde daha fazla görünür olan, bu görünürlüğe bel bağlayan tekil aktörlerle sınırlı kaldı.

Bárbara Azaola-Piazza

[Kaynak: Communist Parties in the Middle East: 100 Years of History, Yayına Hz.: Laura Feliu ve Ferran Izquierdo-Brichs, Routledge, 2019, s. 152-167.]

Dipnotlar:
1. Bu bölüm, İspanya Ekonomi ve Maliye Bakanlığı tarafından finanse edilen “Arap-İslam dünyasında siyasi dönüşümlerin uluslararası boyutu”, 2015–17 CSO2014–52998-C3–3-P araştırma ve geliştirme projesinin sonuçlarının bir bölümünü sunmaktadır.

2. Joseph Rosenthal (1872–1927) ve Mısır’daki ilk komünist partinin oluşumundaki rolü hakkında geniş bir kaynakça mevcuttur. Bunların içinde öne çıkanlar şunlar: Ginat, 2011: 9–132'deki 3, 4 ve 5. bölümler ile Ismael & El-Sa’id, 1990: 13–31 ve Beinin & Lockman, 1987: 137–54. İlgili döneme ait polis raporlarına göre, Rosenthal’ın adı 1901’den sonra Mısır polis listelerinde yer alıyordu, çünkü kendisi, Filistin’deki Bolşevik gruplarla temasları ve “yereldeki Yahudiler arasında propaganda faaliyeti yürüten radikal anarşist” olarak kabul ediliyordu. İngiliz yetkililer de Rosenthal’ın önderliğindeki faaliyetlerden çok endişeliydi. Rus devriminin başarısından sonra, İngilizler, Bolşevizmin Mısır ve Ortadoğu’da yayılmasından korktular.

3. Sosyalistler ve komünistler, 1919’da Saad Zağlul tarafından kurulan Vefd partisini ülkedeki milliyetçi burjuvazinin temsilci partisi olarak gördüler. Vefd ise kendi ideolojisine sempati duyan işçi örgütlerinin, “yabancı radikaller” olarak adlandırdığı kişilerin etkisi altına girmesini istemiyordu. Bkz. Lockman, 2008: 67.

4. Selamet Musa (1887–1958), 1909’da İngiltere’ye yaptığı bir ziyaretin ardından Fabyusçular Derneği'ne katılarak, iki büyük savaş arası dönemde Mısır’a Darvinist sosyalizm ve Fabyusçuluk fikirlerini takdim eden bir aydın, gazeteci ve çevirmendi. Musa hakkında bkz.: Shukri, 1965 ve Egger, 1986.

5. Bu grupların merkezleri İskenderiye’deydi, üyelerinin büyük çoğunluğu Yunan kökenliydi. Clarté adı, Mısır grubunun sürekli iletişim halinde olduğu, 1919’da Paris’te kurulan bir Fransız edebiyat ve siyaset dergisinden alınmıştı. Anatole France, Henri Barbusse ve Romain Rolland gibi prestijli yazarların hepsi dergide yazılar yazıyordu. Bkz. Ginat, 2011: 37.

6. MSP programı için bkz.: Ismael & El-Sa’id, 1990: 17–19.

7. Rosenthal, Moskova tarafından belirlenen koşulları reddettiği için partiden ihraç edildi (Ismael & El-Sa’id, 1990: 21).

8. Mısır Komünist Partisi’nin politik programı konusunda daha fazla ayrıntı için bkz.: Ginat, 2011: 103.

9. Mısır’daki İngiliz güvenlik aygıtının en güçlü figürü olan Alexander Keown-Boyd, solculuğa yönelik “sert tavrı”yla biliniyordu. Mısır Komünist Partisi’ne karşı kampanyayı organize eden oydu. Yasa, hükümete saldıran veya yeni onaylanan anayasaya karşı çıkan, yıkıcı fikirler yaymakla meşgul herkes için hapis cezası öngörüyordu.

10. On bir komünist lider, hükümeti şiddet yoluyla devirmek ve komünist bir rejim kurmak amacıyla komplo kurmakla suçlandı. Sanıklar, bağlı oldukları yere ve ideolojilerine dair tüm iddiaları kabul ettiler ancak şiddet kullandıkları iddiasını reddettiler. 6 Ekim 1924’te jüri, partinin altı ana liderini üç yıl hapis cezasına, diğerlerini ise altı ay hapis cezasına çarptırdı. Mısır vatandaşı olmayan komünistler, Rosenthal’dan kurtulmak için açık bir girişimle ülkeden sınır dışı edildi. Sonunda Rosenthal’ın Mısır'da kalmasına, herhangi bir siyasi faaliyette bulunmayacağı şartıyla izin verildi (Lockman, 2008: 79; Ginat, 2011: 114–27).

11. Yahudi Mısırlı avukat Henri Curiel (1914–78) ile ilgili elimizde epey geniş bir kaynakça mevcut. 1943 yılında komünist örgüt HAMITU’yu kurdu. Bu kaynakçanın büyük kısmı Fransızcadır, çünkü Curiel, 1950’de Paris’e sürgün edilmiş, orada sürgündeki Mısırlı komünistlerden oluşan “Roma Grubu” (Mecmuat Roma) adı verilen örgütü yönetmiştir. 1978’de bu şehirde suikasta uğramıştır. Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsü (Amsterdam), Roma Grubu’nun (1945’ten başlayan döneme ayrıca 1979–1984 dönemine ait) belgelerini muhafaza etmektedir. Bu belgeler arasında Henri Curiel’in yazışmaları da yer almaktadır: PDF. Diğerlerinin yanı sıra bkz.: Botman, 1988: bölüm 3 ve 4, el-Sa’id, 1975 ve Ginat, 2011: 254–75'e ve ayrıca Perrault, 1984.

12. Bu erken dönem gruplarından biri, 1930’ların başlarında bir edebiyat kulübü olarak kurulan ve André Breton’un sürrealist hareketiyle L’Effort dergisi aracılığıyla yakın bağları olan Essayistes (Arapçada Muhavilun veya Deneme Yazarları) idi. Georges Henein daha sonra 1940’larda Arapça sosyalist dergi Tetevvür’ü (“Evrim”) çıkartan Art et Liberté (Fenn ve’l-Hürriye veya Sanat ve Özgürlük) grubunu kurdu. Bu grupta Stalinist çizgiyi eleştiren Troçkist azınlık, 1940’ların ortalarında bir miktar ün kazandı. Bkz. Meijer, 2002: 103 ve Ginat, 2011: 208–9.

13. Bu gruplar, halefleri ve yol açtığı sonuçlar konusunda şu çalışmalardaki tablolara bakılabilir: Ismael & El-Sa’id, 1990: 34–44; Botman, 1988: 69 and Ginat, 2011: 208–30, 231–75. Fejrü’l Cedid, Yusuf Derviş (1910-2006) gibi simge haline gelmiş bir isim üzerinden işçi hareketiyle bağ kurdu. 1946’da Talyatü’l-Şabiyye li’l-Taharrür (Halkın Kurtuluşunun Öncüsü) ismini aldı.

14. Fecrü’l-Cedid üretken bir hareketti. Yayınevi Darü’l-Karnü’l Işrin üzerinden Mısır tarihi, tarım sorunu, politik ekonomi ve kültürle ilgili kitaplar yayımladı. Bkz.: Meijer, 2002: 106.

15. Günün sonunda 23 kişi öldü, 121 kişi yaralandı (Meijer, 2002: 117).

16. Aralarında HADITU’daki bürokrasiyi reddeden ve hareketin liderlerinin başka ülkelerde doğmuş olmasını eleştiren Devrimci Blok (Takattül Savri) gibi gruplar ayrıştılar.  Bu ayrışma neticesinde HADITU-Devrimci Proletarya (HADITU-Ummeliyyetü’s Savriye) örgütü doğdu. 1948 yılında Komünist Partiye Doğru (Nahva Hizbü’ş Şuyuyi) isimli örgüt kuruldu, Muhalefetin Sesi (Sevtü’l Muaraza) örgütü hareketten koptu (Ginat, 2011: 287–93).

17. MKP’nin yeniden doğduğu süreçte kaleme alınan program için bkz.: Ismael & El-Sa’id, 1990: 85–6.

18. Hür Subaylar içinde komünist örgütlere aynı zamanda İhvan gibi İslamcı örgütlere mensup askerler de bulunuyordu. Fakat bu askerler darbe öncesinde hareketi terk ettiler. Örneğin Halid Muhyiddin ile HADITU arasında bağ vardı. Komünistlerle bağ kuran Hür Subaylar Hareketi kurucusu Muhyiddin, 1954’te İsviçre’ye sürgüne gönderildi. Bkz.: Laqueur, 1956: 48. Hür Subaylar’la komünistlerin faaliyetleri arasındaki ilişki konusunda bkz.: Aclimandos, 2008 and Meijer, 2002: 157–8.

19. Bu bloğa sonradan Ulusal Birlik (1957–62) 1962 yılında ise Arap Sosyalistleri Birliği adı verildi.

20. 1956’daki Süveyş Krizi esnasında Nasır, komünist örgütlerin üyelerinin Fransız-İngiliz güçlerine karşı Mısır ordusuyla işbirliği dâhilinde, kanalda askeri direniş sergilemelerine katkıda bulundu. Bkz.: Meijer, 2002: 197.

21. Bu üç grubun faaliyetleri ve politik programları konusunda bkz.: Ismael & El-Sa’id, 1990: 131–47.

22. Sedat’ın Ocak 1977’de ana tüketim ürünleri konusunda verilen devlet teşviklerini kesme kararına yönelik protestolar konusunda bkz.: El Hamalawy, 2001.

23. Bu çalışmanın yayın yönetmeni olan Halil Kalfat, yetmişlerin önde gelen aydınlarından biriydi, ayrıca Salih Muhammed Salih müstear adıyla yazılar yazan bir Hizbü’l Ummel örgütü üyesiydi. Parti, genç üyeler arasında görülen krize tanıklık etti ve bu kriz neticesinde Kalfat partiden atıldı. Edebiyat eleştirmeni olarak çalışmalarına devam eden Kalfat, 25 Ocak 2011’deki devrim sırasında politik eylem alanına geri döndü ve 2015 yılında ölene dek faaliyetlerini sürdürdü.

24. Halkın Sosyalist İttifak Partisi 2012’de Devrim Sürüyor İttifakı isimli bloğun parçası olarak girdiği seçim sonucunda meclise yedi vekil soktu.

25. 2015 yılında Mısır Sosyal Demokrat Partisi’nin mecliste dört, Tecemmu hareketininse iki vekili vardı.

Kaynakça:
Abdalla, Ahmed (1985) The Student Movement and National Politics in Egypt, Londra, Al Saqi Books.

Abdel Malek, A. (1967) Egipto sociedad militar, Madrid, Tecnos.

Aclimandos, Tewfic (2008) “Officiers libres et officiers communistes: collaborations et confrontations”. Cahiers d’Histoire, revue d’histoire critique, 105–106.

Azaola, Bárbara (2010) “Le régime de Moubarak: les espaces et les acteurs de l’opposition”. Confluences Méditerranée, 75, 4.

Beinin, Joel (2008) “Le marxisme égyptien (1936–52): nationalisme, anti impérialisme et réforme sociale”. Cahiers d’Histoire, revue d’histoire critique, 105–106.

Beinin, Joel & Lockman, Zachary (1987) Workers on the Nile: Nationalism, Communism, Islam, and the Egyptian Working Class, 1882–1954, Princeton, NJ, Princeton University Press.

Botman, S. (1988) The Rise of Egyptian Communism, 1939–1970, New York, Syracuse University Press.

Egger, V. (1986) A Fabian in Egypt: Salamah Musá and the Rise of the Professional Classes in Egypt 1909–1939, Lanham, MD, UPA.

El Hamalawy, H. (2001) “January 18 and 19, 1977: ‘Uprising of Thieves’ or an Aborted Revolution?”, Tez, Kahire Amerikan Üniversitesi.

el-Sa’id, Rifa’at (1975) Tarikh al-haraka al-ichtirakia fi Misr 1900–1925, Beirut, Dar al-Farabi.

Ginat, Rami (2011) A History of Egyptian Communism: Jews and Their Compatriots in Quest of Revolution, Boulder, CO, Lynne Rienner.

Ismael, Tareq Y. & El-Sa’id, Rifa’at (1990) The Communist Movement in Egypt, 1920–1988, New York, Syracuse University Press.

Kalfat, Khalil (2014) “Kharita al Yasar al Arabi II (Mapping of the Arab Left II)”. Rosa Luxemburg Stiftung, RLS.

Lampridi-Kemou, Athina & Azaola, B. (2012) “Contemporary Egypt: Between Reform and Continuity”. Izquierdo Brichs, F. (Yh.), Political Regimes in the Arab World içinde, Londra, Routledge.

Laqueur, Walter (1956) Communism and Nationalism in the Middle East, Londra, Routledge.

Lockman, Zachary (2008) “La gauche et le mouvement ouvrier au début des années 1920”. Cahiers d’Histoire, revue d’histoire critique, 105–106.

Meijer, R. (2002) The Quest for Modernity: Secular Liberal and Left-Wing Political Thought in Egypt, 1945–1958, Londra, Routledge Curzon.

Monciaud, D. (2008) “Un travail de mémoire de la gauche égyptienne”. Cahiers d’Histoire, revue d’histoire critique, 105–106.

Perrault, G. (1984) Un homme à part, Paris, Fayard.

Shukri, G. (1965) Salama Musa wa-azmat al-d.amir al-ʻArabi, Sayda, Manchurat al-Maktaba al-ʻAs.riya.

Younis, S. (2008) “Marxisme et patriotisme dans les régimes militaires de libération nationale: les ‘Officiers Libres’ et les communistes égyptiens”. Cahiers d’Histoire, revue d’histoire critique, 105–106.

28 Ekim 2026

, ,

Katip Yasin



Cezayirli olan Katip Yasin, 6 Ağustos 1929'da Konstantin yakınlarındaki Smondo adlı bir kasabada dünyaya geldi. Doğduğunda kendisine Yasin adı verildi. Katip soyadıydı. Ama sonrasında bunu terse çevirmeyi tercih etti. Sonrasında Katip Yasin olarak tanındı.

Babası avukattı. Zübeyde Şarki ile evlendi. En büyük oğluna Berbericede “özgür insan” anlamına gelen Amazik adını verdi.

Sekiz yaşında şiir yazmaya başladı. Kısa bir süre Kur’an okuluna gittikten sonra Setif’teki Fransız okuluna başladı ve orada Nerval, Baudelaire ve Verlaine gibi şairlerle tanıştı.

On altıncı doğum gününden önce, 8 Mayıs 1945’te Fransız işgaline karşı düzenlenen Setif protestolarına katıldı. Gösterilerde tutuklandı, hapse atılan Katip’in okulla ilişiği kesildi.

Hapisten çıktıktan sonra Cezayir’de ve çöllerinde dolaştı, şiirler yazdı. İlk şiir derlemesi olan “Solilokuy, münacat” 1946’da yayımlandı.

1947'de Cezayir Komünist Partisi'ne katıldı, 1951’de Sovyetler Birliği’ne bir ziyaret gerçekleştirdi. Cezayir’den Fransa'ya gitti. 1948-1951 arası dönemde Fransız yazar Albert Camus tarafından kurulan Alger Républicain [“Cumhuriyetçi Cezayir”] gazetesinde muhabir olarak çalıştı.

1955’te Avrupa'ya seyahat etti. Bertolt Brecht ile tanıştı. Fransa’dan İtalya’ya gitti ve bir süre orada yaşadı.

Vietnam’ı iki kez ziyaret etti, ilki 1967’de, ikincisi ise 1970’te.

Cezayir’deki Fransız işgaline karşı ve ulusunun davasını savunmak için romanlar, oyunlar ve şiirler yazdı. En ünlü oyunu, yayınlandığında Fransa’daki kültür ortamında büyük yankı uyandıran “Kuşatma Altındaki Ceset” (Le Cadavre encerclé) idi. Ayrıca “Yıldız” [Necm] adlı romanını da yayımladı. Her iki roman da Cezayir’e ve çektiği acılara göndermeler içeriyordu.

1970’te Cezayir'e döndü, Fransızca yazmayı bırakıp Cezayir’de konuşulan Arapça lehçesiyle yazmaya başladı. Cezayir şehirlerinde ve Avrupa başkentlerinde oyunlarını sahneleyen bir tiyatro grubu kurdu. Şöyle diyordu: “Fransız Cezayir’ine karşı isyan ettiğim gibi, Arap Müslümanların Cezayir’ine de isyan ediyorum. Ben Arap ya da Müslüman değilim. Ben Cezayirliyim.”

1963’te Floransa’da Jean Amroush Ödülü, 1975’te Lotus Ödülü ve Paris’te Büyük Ulusal Edebiyat Ödülü de dâhil olmak üzere birçok edebiyat ödülüne layık görüldü. 28 Ekim 1989'da Grenoble'da lösemi nedeniyle altmış yaşında hayatını kaybetti.

Kaynak

* * *

Aşağıda Katip Yasin’in anti-emperyalist mücadelenin kronolojisi üzerine yazdığı kısa makalenin çevirisine yer veriliyor. Arapçadan İngilizceye çevirisini Muhammed Velid Grine yaptı.

Abdülkadir’e[1] ihanet eden feodal beyler mücadeleden vazgeçtiklerinde, daha önce Türklere veya Romalılara hizmet ettikleri gibi Fransızlara da hizmet ettiler. Bir asırlık kölelik, görünüşte isimsiz ve tarihsiz olan, sömürgecilerin ve petrol tankerlerinin cenneti haline gelmeden önce “Roma’nın buğday sepeti” olarak adlandırılan bu topraklarda, Cezayir halkının bin yıllık direnişine son vermiş gibi görünüyordu. Kaidler (reisler) ve Başağalar[2] onların bekçiliğini yaptılar.

İhanet etmek, işgalcinin meydana getirdiği burjuva ve küçük burjuva “elitler”e düştü. Bu beyler, doktorlar ve eczacılar, ulusun bayrağını yeniden göndere çekme onuruna sahip değillerdi. Sanki Cezayir ölmüş gibi, başında oturup ağıt yaktılar, o, yitip gitmiş yanılsamaların suçlayıcı mezarlığında gömülmüş gibi ağladılar.

Ulusun bayrağı, bin yıllık bir savaş olan, bazen açıktan ve ayan beyan, bazen gizli ve yeraltında yürütülen, topraksız köylünün, anavatansız proletaryanın günlük savaşı olan halk savaşıyla bir kez daha göndere çekildi. Yurtdışındaki işçiler, ulusun bayrağını ilk ve son kez göğe yükselttiler.

Onlar, Paris’te L’Etoile Nord-Africaine’i [“Kuzey Afrika Yıldızı”] isimli örgütü kuran ve Fransa’da topraklarımızın bağımsızlığı için savaşan ilk örgüt olan Ho amcanın[3] arkadaşlarıydı.

Fransa’daki büyük emperyalist güce meydan okumaya cüret eden bu örgütün mütevazı kurucuları, uluslararası proletaryanın yeni güçleriyle birleştiler. İşte bu sayede Ekim sosyalist devrimi, Dien Bien Phu’yu[4] doğurdu, işte bu sayede Dien Bien Phu, 1 Kasım 1954’ü[5] doğurdu. Küba, Şili ve Nikaragua bu sayede doğdu.

Ho amcanın şiirinde şöyle deniyor:

Ard arda gelen gök gürültüsü
Sis perdelerini kaldırır
Tohumları filizlendirir.

Katip Yasin
1960
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Emir (Prens) Abdülkadir (1808-1883): 1830’da Cezayir’i işgal eden Fransız sömürgeci ordusuna karşı gerçekleşen Cezayir ulusal direnişinin en büyük liderlerinden biri. Emir Abdülkadir, batı ve orta Cezayir’de bir devlet (Abdülkadir Emirliği) ve bir ordu kurdu. 1832’den 1847’deki teslimiyetine dek Fransız sömürgecileriyle savaştı. -çevirmenin notu.

[2] Cezayir’deki feodal beylerin unvanları. Cezayirli köylüleri ezen ve köleleştiren kişilerdi. Sömürge dönemi boyunca Fransız işgal yetkilileriyle işbirliği yaptılar. -çn.

[3] Ho Chi Minh. -çn.

[4] Mayıs 1954’te Vietnam’daki Fransız sömürgeci birliklerine karşı Viet Minh’in elde ettiği nihai zafere atıfta bulunulmaktadır. Dien Bien Phu, Vietnam’ın ulusal bağımsızlık savaşındaki önemli bir muharebenin adıdır. -çn.

[5] Cezayir’in ulusal bağımsızlık savaşı (1954-1962) 1 Kasım 1954’te başladı. -çn.

22 Ekim 2026

,

İmparatorluğun Sözlükçesi


Batı’nın Afrika ile ilgili olarak kullandığı yüz terim ve bu terimlere diplomatik dilde yüklenen, aslında tarihsel gerçekte sahip olduğu anlamlar.

İstikrarlı: Siyasetle ilgili olan bu terim, “barışçıl, yönetilmeye açık, düzenli” gibi anlamlarda kullanılıyor. Ama aslında kaynakların kesintisiz bir şekilde Batı’nın çıkar dünyasına aktığı, sözleşmelere uyulduğu, petrolün ihraç edilebildiği, borçların ödendiği bir düzeni anlatıyor. Terimin halkın karnının doymasıyla, güvenliğiyle ya da hürriyetiyle bir alakası yok.

Demokrasi: Siyasetle ilgili olan bu terim, “serbest seçimler, hukukun üstünlüğü, sivil özgürlükler”i ifade ediyor. Ama aslında Batı sermayesiyle uyumlu düzeni anlatıyor. Doğru aday kazandığında göklere çıkartılıyor. Yanlış aday kazandığında ise görmezden geliniyor ya da alaşağı ediliyor. Örnekler: Gazze 2006, Cezayir 1991, Zimbabve 2008.

Diktatör: Siyasi bir kavram olarak, “halkını ezen otoriter yönetici”yi ifade ediyor. Aslında Batı’nın çıkarlarıyla iş birliğini kesmiş liderler için kullanılıyor. Dünün ortağı, bugünün tiranı bu terimle karşılanıyor. Seçmeci bir üslupla kullanılan terim, dost olan otokratlar için asla kullanılmıyor.

Başarısız Devlet: Siyasi bir terim olarak, “temel hizmetleri sağlayamayan bir hükümet”i ifade ediyor. Ama aslında hükümeti artık Batılı ticari çıkarları koruyamayan veya maden çıkarma anlaşmalarına uyamayan ülkeyi anlatıyor. IMF şartlarını reddettikten sonraki Somali de Kaddafi’nin devrilmesinden sonraki Libya da bu terimle tanımlanıyor.

İnsani Kriz: Siyasi bir terim olarak  “Acil müdahale gerektiren kitlesel acı”yı ifade ediyor. Kaynak tedarik zincirinde askeri müdahaleyi veya STK müdahalesini haklı çıkaracak, ciddiyet arz eden aksamayı anlatıyor. Nadiren kaynak fakiri kriz bölgelerinde aynı aciliyetle başvuruluyor.

Rejim Değişikliği: Siyasi bir terim olarak, “halkın demokratik iradesinin üstün gelmesi”ni ifade ediyor. Aslında Batı’nın yönettiği, daha uyumlu bir hükümetin kurulmasını amaçlayan iktidar değişikliğini anlatıyor. Değişiklik, bazen seçimlerle, bazen darbeyle, bazen de yaptırımların tetiklediği çöküşle gerçekleşiyor.

Reform: Ekonomiye dair bir terim olarak “modernleşmeyi, yönetişimi ve verimliliği” anlatıyor. Aslında devlet varlıklarının özelleştirilmesini, sübvansiyonların kaldırılmasını, piyasaların yabancı sermayeye açılmasını ve kamu harcamalarından ziyade borçların geri ödenmesine öncelik verilmesini anlatıyor. Her daim reçete edilen reformlar, aslında hiç tercih edilen bir şey değil.

İyi Yönetişim: Siyasi bir terim olarak “şeffaflık, hesap verebilirlik, hukukun üstünlüğü”nü anlatıyor. Yabancı şirketlerin serbestçe faaliyet göstermesini, sözleşmelerin Batı mahkemelerine tabi oluşunu, kârların sorunsuz bir şekilde ülkeye geri gönderilmesine imkân sağlayan yönetim sistemini ifade ediyor.

Kontrolsüz Uzam: Askeri bir terim olarak “devlet kontrolü dışındaki bölge, güvenlik boşluğu”nu anlatıyor. Batı’nın kaynak çıkarma altyapısının savunulamayacağı bölgeyi ifade ediyor. “Yönetim açığı”, yalnızca erişim sorunu olduğu için bir sorundur.

Sivil Toplum: Kurumsal yapıya dair bir terim olarak “vatandaşları temsil eden kitle örgütleri”ni ifade ediyor. Burada aslında Batı’nın finanse ettiği STK’lardan oluşan ve vatandaşlardan ziyade bağışçılara karşı sorumlu olan paralel bir yönetim katmanı oluşturan ağdan bahsediliyor. Batı emperyalizmiyle uyumsuz olan hükümetler üzerinde baskı uygulamak için kullanılıyor.

Kalkınma Yardımı: Bir ekonomi terimi olarak “İnsanları yoksulluktan kurtarmak için yapılan cömert yardım”ı ifade ediyor. Aslında piyasaları açan, bağışçı ülkelerden danışmanları finanse eden ve borç bağımlılığı yaratan şartlı fonlama pratiğine denk düşüyor. Genellikle bağışçı ülkelere sağladığından daha fazla para kazandırıyor.

Gelişmekte Olan Piyasa: Bir ekonomi terimi olarak “fırsatlarla dolu, hızla büyüyen ekonomi”yi ifade ediyor. Aslında orta sınıfı satış yapılabilecek kadar büyük, iş gücü sömürülebilecek kadar ucuz ve düzenlemeleri direnişsiz bir şekilde faydalanılabilecek kadar gevşek bir ülkeyi anlatıyor.

Güvenlik Ortaklığı: Askeri bir terim olarak “müttefikler arasında karşılıklı savunma işbirliği”ni ifade ediyor. Aslında piplomatik koruma karşılığında askeri üs kurma hakları ve istihbarat erişimine denk düşüyor. Ev sahibi ülke bölgeyi temin ediyor, ortak ülke, kaynakları çıkarıyor, siyaset sınıfı süreci yönetiyor.

Barışı Koruma: Askeri bir terim olarak “Tarafsız güçler ateşkesi sürdürdüğü, sivilleri koruduğu gerçekliği” ifade ediyor. Batılı güçlerinin çatışma bölgesindeki silahlı varlığı, genellikle taraf seçerek, önemli altyapıyı koruyarak ve belirli bir grubun kontrolünü sağlayarak çatışmayı uzatıyor.

Yaptırımlar: Siyasi bir terim olarak “Hükümetin davranışını değiştirmeye yönelik, belirli bir hedefe yönelik baskı”yı ifade ediyor. Ama aslında Batı’nın taleplerini reddeden liderleri cezalandırmak için halklara karşı yürütülen ekonomik kuşatma savaşına denk düşüyor. Liderler genellikle hayatta kalıyorlar ama olan halka oluyor.

Serbest Ticaret Anlaşması: Bir ekonomi terimi olarak “birbirlerinin pazarlarına erişim imkânı”nı anlatıyor. Aslında Afrika’daki endüstrilerinin karşılaştırılabilir sermaye, altyapı veya sübvansiyonlardan yoksun olarak, Batılı şirketlerle doğrudan rekabet ettiği ve kaybettiği asimetrik pazar açılımını ifade ediyor.

Yatırım Ortamı: Bir ekonomi terimi olarak “işletmenin büyümesi ve girişimcilik için gerekli koşullar”ı anlatıyor. Oysa aslında yabancı sermayenin bir ülkeye ne kadar kolay girebildiği, faaliyet gösterebildiği ve çıkabildiğiyle ilgili bir terim. “Kötü yatırım ortamı”, genellikle hükümetin kendi kaynaklarının daha fazlasını elinde tutmaya çalıştığı anlamına geliyor.

Yolsuzluk: Siyasi bir terim olarak “kamu görevini özel kazanç için kötüye kullanma”yı anlatıyor. Fakat Batı’nın çıkarları uyarınca sağladığı fonları kendi ceplerine indiren Afrikalı liderlere hiçbir şey yapılmıyor. Aynı fonları aklayan Batı bankalarına veya rüşvet ödeyen şirketlere nadiren ceza kesiliyor.

Şeffaflık: Kurumsal yapıya dair bir terim olarak “şeffaf yönetim, vatandaşlara karşı hesap verebilirlik” gibi hususları anlatıyor. Afrika devletlerinin Batılı alacaklılara, bağışçılara ve derecelendirme kuruluşlarına hesaplarını açmaları zorunluluğu getirilirken, Afrika elitlerinin servetini elinde bulunduran Batılı vergi cennetleri, şeffaf olmaktan uzak.

Hesap Verebilirlik: Kurumsal yapıya dair bir terim olarak “Yanlış davranışın sonuçlarıyla yüzleşme”yi anlatıyor. Afrikalı liderler, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılanıyor ama hukuka aykırı savaşları, darbeleri ve kaynak çıkarımını organize eden Batılı liderlerse Facebook üzerinden anlaşmalar yapıyorlar.

Hukukun Üstünlüğü: Siyasi bir terim olarak “hukukun tüm vatandaşlara eşit uygulanması”nı ifade ediyor. Pratikte ise yabancıların mülkiyet haklarını ve yatırımlarını koruyan, sözleşmeleri Batı yanlısı mahkemelerde uygulayan ve sermaye akışını tehdit eden her şeyi suç sayan bir yasal çerçeve uygulanıyor.

Uluslararası Toplum: Siyasi bir terim olarak “dünya uluslarının ortak sesi”ni ifade ediyor. Ama aslında ABD, AB ve en yakın müttefiklerine denk düşüyor. Batı’nın tercihlerini evrensel bir yetkiye dönüştüren retorik bir araç bu. Afrika, Asya ve Latin Amerika’ya nadiren danışılıyor.

Kapasite Geliştirme: Kurumsal yapıya dair bir terim olarak “yerel kurumları kendi kendilerini daha iyi yönetmeleri için eğitme”yi ifade ediyor. Fakat gerçekte herkes, Batı’nın teknik yardımına, danışmanlarına ve eğitim programlarına bağımlı kılınıyor, uzmanlığın ve karar alma gücünün dışarıya bağlı kalması sağlanıyor.

Kırılgan Durum: Siyasi bir terim olarak “çökme riskiyle karşı karşıya olan hükümet”i ifade ediyor. Aslında Batı’nın nüfuzunun azaldığı, Batı’nın çıkarlarına dostça yaklaşmayan alternatif bir düzenin mümkün olduğu ülke için kullanılıyor.

Aşırıcılık: Siyasi bir terim olarak “barışı tehdit eden, şiddete başvuran ideolojik hareketler”i ifade ediyor. Aslında Batı destekli hükümetlere veya kaynak çıkarımına karşı silahlı direnişi anlatıyor. Batı’nın çıkarlarını hedef alanlar “terörist”; yalnızca yerel halka zarar verenlerse “istikrarsızlık yaratan unsur” olarak yaftalanıyorlar.

Terörle Mücadele: Askeri bir terim olarak “şiddet içeren devlet dışı aktörlerle mücadele”yi anlatıyor. Aslında Batı destekli rejimlere ve kaynak koridorlarına yönelik tehditleri ortadan kaldıran askeri operasyonları ifade ediyor. Genellikle hedef aldığı hareketlerin daha da büyümesini sağlıyor.

Ulus İnşası: Siyasi bir terim olarak “çatışma sonrası bir ülkenin kurumlarını yeniden inşa etmesine yardımcı olma”yı anlatıyor. Genellikle Batı’nın desteğiyle önceki yönetim yapısının yıkılmasının ardından, ülkenin yönetim mimarisinin Batı çıkarları doğrultusunda yeniden yapılandırılmasını ifade ediyor.

Modernizasyon: Kültürel bir terim olarak “Gelişmiş dünya standartlarına doğru ilerleme”yi anlatıyor. Aslında gerçekte Batı’nın kültürel, ekonomik ve kurumsal yaklaşımlarının benimsenmesini ifade ediyor. “Geleneksel yönetim sistemleri, ortak toprak mülkiyeti ve yerli ekonomiler ‘modern öncesi’dir, değiştirilmelidir” deniliyor.

İnsan Hakları: Siyasi bir terim olarak “tüm insanları koruyacak evrensel kurallar”ı ifade ediyor. Fakat bu haklar belirli kişilere bahşediliyor. Bağlantısız hükümetlere karşı yüksek sesle dile getiriliyor. Suudi Arabistan, İsrail, Mısır ve diğer stratejik ortaklar için ise sessizce bir kenara bırakılıyor.

Medeni: Kültürel bir terim olarak “evrensel ahlak standartlarına bağlı olma”yı anlatıyor. Pratikte Batı’nın normlarıyla uyumlu, Batı kurumlarına saygılı ve meşruiyet karşılığında egemenliğinden vazgeçmeye istekli olanları ifade ediyor. Bunu reddedenler, medeniyetsiz addediliyor.

Gelişmekte Olan Dünya: Kültürel bir kavram olarak “refah yolunda ilerleyen kalkınma sürecindeki uluslar”ı ifade ediyor. Ülkeler, sanayileşmiş ekonomiler için sürekli kaynak temin edecek düzeyde tutuluyorlar. Kalkınma, sürekli olarak ulaşılamayan bir hedef olarak kalıyor.

Borç Azaltma: Bir ekonomi terimi olarak “Ödenemez borçların merhamet nedeniyle iptali”ni ifade ediyor. Aslında stratejik olarak yapılan ve yeni koşullar getiren, yeni borçlar ve yeni bağımlılıklar yaratan alacak silme işlemlerine denk düşüyor. Ülke, varlıklarının mülkiyetinden olurken, alacaklı, stratejik bir avantaj elde ediyor.

Yapısal Düzenleme: Bir ekonomi terimi olarak “makroekonomik dengesizliklerin düzeltilmesi”ni ifade ediyor. Aslında IMF’in emriyle gıda sübvansiyonlarının, sağlık harcamalarının ve ithalat engellerinin kaldırılması, ardından da kredilerin yeniden yapılandırılması karşılığında para birimi devalüasyonu ve kemer sıkma politikaları uygulanmasını anlatıyor.

Özel Sektör Gelişimi: Bir ekonomi terimi olarak “girişimciliği ve ekonomik büyümeyi teşvik etme”yi anlatıyor. Afrika ekonomilerinin, yerel işletmelerin kendi başlarına gelişemeyeceği varsayımıyla yabancı şirketlere açılmasını ifade ediyor. Genelde özel sektör geliştirilirken yabancı şirketler zengin ediliyor.

Nötr: Siyasi bir terim olarak “tarafsız, taraf tutmayan”ı anlatıyor. Aslında Batı’nın çıkarlarıyla uyumlu olanları ifade ediyor. Tarafsız bir gözlemci, tarafsız bir arabulucu veya tarafsız bir kurum, Batı'nın bir çatışmaya ilişkin çerçevesini ve tercih ettiği çözümü kabul eden kurumdur.

Meşru: Siyasi bir terim olarak “geçerli yetkiye sahip olan”ı ifade ediyor. Aslında Batı başkentlerince tanınanlar için kullanılıyor. Seçimleri kazanan ancak Batı’nın dayattığı şartları reddeden hükümetler “gayrimeşru” kabul ediliyor. Darbeyle iktidara gelen ancak Batı’nın çıkarlarına dostça yaklaşa hükümetlerse “geçiş yönetimi” olarak adlandırılıyor.

Haydut Devlet: Siyasi bir terim olarak “uluslararası normları ihlal eden devlet”i anlatıyor. Batı egemenliğini reddeden, kaynaklarını dolar harici para birimleriyle fiyatlandıran veya Çin, Rusya ya da diğer rakip güçlerle ilişkiler kuran devleti ifade ediyor.

Propaganda: Kültürel bir terim olarak “bilginin kasıtlı manipülasyonu”nu ifade ediyor. Afrika hükümetlerinden veya Batı dışı kaynaklardan gelen, Batı’nın olaylara ilişkin yaklaşımıyla çelişen her türlü anlatıya denk düşüyor. Batı’nın dezenformasyon kampanyaları “stratejik iletişim” kapsamında yürütülüyor.

Çatışma Sonrası Yeniden Yapılanma: Kurumsal yapıya dair bir terim olarak “savaş sonrası yeniden yapılanma çabası”nı anlatıyor. Yıkıma uğramış bir ülkenin dışarıdan yeniden şekillendirildiği, anayasasının, mahkemelerinin ve ekonomi politikasının Batılı danışmanlarca yazıldığı, egemenliğin törenle iade edildiği dönemi ifade ediyor.

Toprak Reformu: Bir ekonomi terimi olarak “arazinin adil yeniden dağıtımı”nı ifade ediyor. Afrika hükümetleri tarafından önerildiğinde, yabancı mülkiyet haklarına yönelik bir tehdit olarak yaptırımlara ve izolasyona başvuruluyor. Sömürgeciler tarafından dayatıldığında ise, geri döndürülemez bir tarihsel gerçek kabul ediliyor.

Stratejik İlgi: Siyasi bir terim olarak “ulusal güvenlik açısından önemli konular”ı ifade ediyor. Aslında kaynakların bulunduğu yer için kullanılıyor. “Stratejik” sıfatı, kaynak çıkarımını politikaya, müdahaleyi ise zorunluluğa dönüştürüyor.

Yumuşak Güç: Kültürel bir terim olarak “Kültür, diplomasi ve değerler yoluyla etki”yi anlatıyor. Batı medyası, Batı’nın eğitim sistemleri, Batılı STK’lar ve kültür ihracı pratikleri, Afrika elitlerinin düşüncelerine, arzularına ve yönetmek için başvurdukları çerçevelere şekil veriyor.

Barış İnşası: Kurumsal yapıya dair bir terim olarak “sürdürülebilir barışa yönelik uzun vadeli çalışmalar”ı anlatıyor. Batı’nın uzun süreli varlığı, çatışmalardan etkilenen toplumları kaynaklara erişimi, borç geri ödemesini ve stratejik üs düzenlemelerini koruyacak şekilde yeniden yapılandırıyor.

Evrensel Değerler: Kültürel bir terim olarak Tüm insanlığın paylaştığı değerler”i ifade ediyor. Pratikte Batı’nın liberal değerleri, tüm insan toplumlarının evrim sürecinin son aşaması olarak takdim ediliyor. Bu değerlerden sapanlar, medeniyetin başarısızlığı olarak nitelendiriliyor.

Çok Taraflılık: Kurumsal yapıya dair bir terim olarak “uluslararası kurumlar aracılığıyla küresel işbirliği”ni ifade ediyor. Aslında Batılı oy bloklarının, Batı merkezli kurumların ve Batı tarafından atanan liderlerin hâkim olduğu çerçeveyi anlatıyor. Bu çerçeve aracılığıyla Batı’nın tercihleri uluslararası hukuk haline geliyor.

Şartlılık: Bir ekonomi terimi olarak “yardımın etkin bir şekilde kullanılmasını sağlama”yı anlatıyor. Her kredi ve yardım paketinde yer alan ve karar alma yetkisini alıcı hükümetten alacaklıya devreden madde. Egemenlik tali unsurdur.

Teknik Destek: Kurumsal bir terim olarak “Yerel kapasiteyi geliştirmek için uzman desteği”ni ifade ediyor. Batılı danışmanlar, uzmanlar ve ülkede yerleşik personel, politikanın yol açacağı sonuçları, yerel öncelikler yerine bağışçı ülkenin önceliklerinin şekillendirmesini sağlıyor. Uzmanlık, kontrol mekanizması olarak kullanılıyor.

İç Çatışma: Siyasi bir terim olarak “Gruplar arası iç şiddet”i ifade ediyor. Çoğu zaman Batı’nın silah satışları, muhalif güçlere dolaylı destek ve halkı radikalleştiren ekonomik baskı gibi dış etkenlerle körükleniyor. Ardından “etnik gerilimler” veya “kabileciliğe” bağlanıyor.

Kabilecilik: Kültürel bir terim olarak “ulusal birliği engelleyen ilkel etnik bağlılığı” ifade ediyor. Bu aslında, Batı’nın Afrika'daki siyasi şiddete ilişkin tercih ettiği açıklama, sömürgeci sınır çizimlerini, kaynak rekabetini ve onlarca yıldır süren böl-yönet politikalarını analizden dışlayan bir açıklama yöntemi.

Aşırı Nüfus: Kültürel bir terim olarak “Mevcut kaynaklara kıyasla çok fazla insan olduğunu söyleyen fikri ifade ediyor. Afrika’daki yoksulluğun günahını da sorumluluğunu da kaynak çıkarımına, borç yapılarına ve ticaret rejimlerine değil, Afrika halkının sırtına yükleyen bir yaklaşım. Sorun nüfus; kaynak tüketimi değil.

Beyin Göçü: Kültürel bir terim olarak “Nitelikli profesyonellerin daha zengin ülkelere göçü”nü ifade ediyor. Aslında Batı ülkelerinin doğrudan fayda sağladığı bir kaynak çıkarma sürecini anlatıyor: Afrika devletlerinin eğitim masraflarını karşıladığı eğitimli doktorlar, mühendisler ve bilim insanları ithal ediliyor. Eğitim desteği tek yönlü işliyor.

Yabancı Doğrudan Yatırım: Bir ekonomi terimi olarak “büyümeyi ve istihdamı artıran sermaye girişleri” ifade ediyor. Afrika’daki pazarlara giren şirketlerin ham maddeleri sömürmesi, kârlarını yurt dışına aktarması, vasıflı işlerde yerel işgücünü asgari düzeyde kullanması ve çoğu zaman çevreyi tahrip etmesini anlatıyor.

Para Birimindeki İstikrarlılık: Bir ekonomi terimi olarak “enflasyonu düşürmeyi ve parasal güveni artırmayı” ifade ediyor. Burada aslında Afrika para birimlerini dolara veya avroya sabitlemek veya para politikasını dış denetime bırakmaktan; Döviz kurlarının Batılı ithalatçıları ve yatırımcıları desteklemesini sağlamaktan bahsediliyor.

Piyasanın Serbestleşmesi: Bir ekonomi terimi olarak “piyasaları devlet müdahalesinden kurtarma”yı ifade ediyor. Afrika sanayilerine yönelik koruma önlemleri kaldırılarak, daha iyi sermayeye sahip Batılı şirketlerin pazara girip hakimiyet kurması sağlanıyor. Afrikalı çiftçiler, sübvansiyonlarını kaybederken, Batılı tarım ihracatçıları desteklerini koruyorlar.

İkili Yardım: Bir ekonomi terimi olarak “doğrudan hükümetler arası yardım”ı anlatıyor. Aslında politik koşullar, bağışçı ülkenin tedarik şartları ve yerine getirilmesi yardımın değerinden daha fazla maliyetli olan raporlama yükümlülükleri içeren transferleri ifade ediyor.

Uluslararası Hukuk: Kurumsal yapıya dair bir terim olarak “Devletler arasındaki ilişkileri düzenleyen bağlayıcı kurallar”ı ifade ediyor. Aslında Batılı güçlerin egemenlik dönemlerinde yazdığı kurallara denk düşüyor. Afrika devletlerine titizlikle, Batılı devletlere seçmeci bir tarzda, Afrika’da faaliyet yürüten Batılı şirketlere ise neredeyse hiç tatbik edilmiyor.

Egemenlik: Siyasi bir terim olarak “Devletlerin kendi kendilerini yönetme hakkı”nı ifade ediyor. Söz konusu ülke müttefik olduğunda saygı duyuluyor. Müttefik olmadığında ise gizli operasyonlar, vekalet savaşları, ekonomik baskı ve borç yoluyla saldırıya uğruyor, saldırılar, geriye dönük olarak, “koruma sorumluluğu” terimiyle gerekçelendiriliyor.

Kaynak Laneti: Bir ekonomi terimi olarak “Kaynak bakımından zengin ülkelerin yoksul kalması paradoksu”nu anlatıyor. Afrika kaynaklarının çalınmasını normalleştiren, siyasetten arındırılmış bir çerçeveyi ifade ediyor. “Lanet” kaynaklar değil; kaynakların sömürülmesi, borç ve bunların etrafında kurulan itaatkâr elit kesim sistemidir.

Yönetim Açığı: Kurumsal yapıya dair bir terim olarak “zayıf kurumların vatandaşları hayal kırıklığına uğratması”nı ifade ediyor. Aslında bu, sorunu Afrika’nın içinde konumlandıran ancak dış aktörlerin Afrika’daki kurumların altını sistematik olarak nasıl oyduğunu, yetenekli liderleri nasıl suikastle öldürdüğünü, yetenek yerine itaati nasıl ödüllendirdiğini asla incelemeyen bir teşhis.

Diasporanın Katılımı: Kültürel bir terim olarak “göçmenleri kendi ülkelerine bağlama”yı ifade ediyor. Batılı hükümetlerin diasporadaki toplulukları, havalelerinin gücü ve yurtdışında yetiştirilen çifte vatandaşlığa sahip siyasi figürler aracılığıyla Afrika iç siyasetini etkilediği kanalla ilgili bir terim bu.

Jeopolitik İstikrarsızlık: Siyasi bir terim olarak “bir bölgenin siyasi düzeninde oluşan tehlikeli belirsizliği” ifade ediyor. Bir ülke, Çin, Rusya veya başka bir rakip güçle ilişki kurmayı düşünüyor. Washington’a yapılan telefon aramalarına cevap verilmemesiyle birlikte istikrarsızlık baş gösteriyor.

Soykırımın Önlenmesi: Askeri bir terim olarak “sivil nüfusu kitlesel vahşetten koruma”yı anlatıyor. Seçmeci bir biçimde başvurulan bir yöntem. Müdahale, stratejik çıkarlara hizmet ettiğinde kullanılıyor. Hizmet etmediğinde ise kullanılmıyor, örneğin 1994 Ruanda’sında, Biafra’da veya Batı Sahra’da olduğu gibi.

Fikri Mülkiyet: Bir ekonomi terimi olarak “yenilik ve yaratıcılığı koruma”yı anlatıyor. Batı tasarımı olan bu sistem, ilaç, tarım ve teknoloji şirketlerinin, kısmen Afrika kaynakları ve emeğiyle oluşturulan bilgiye erişim karşılığında, Afrika ülkelerinden ücret talep etmelerine imkân sağlıyor.

İklim Finansmanı: Bir ekonomi terimi olarak “Yoksul ülkelerin iklim değişikliğine uyum sağlamasına destek olma”yı anlatıyor. Küresel emisyonlara en az katkıda bulunan ülkelere hibe değil, kredi verildi. Kirleticiler, kirletilen ülkelerin adaptasyonundan faiz topluyor.

Nüfus Kontrolü: Kültürel bir terim olarak “aile planlaması ve üreme sağlığı hizmetleri”ni ifade ediyor. Genellikle Batı tarafından finanse edilen bu program, Afrika’daki tüketim açıklarını veya servet sömürüsünü değil, Afrika’daki doğum oranlarını hedef alıyor. “Sorun, sistemde değil, bedenlerde” deniliyor.

Vekalet Savaşı: Askeri bir terim olarak “Yerel grupları destekleyen dış aktörlerin dâhil olduğu çatışma”yı anlatıyor. Batılı veya rakip güçlerin çıkarları adına Afrikalı örgütler arasında yaşanan savaşı ifade ediyor. Kayıplar kıtanın geneline yayılırken, stratejik kazanımlar ise destekçilerine kalıyor.

Silah Satışları: Askeri bir terim olarak “müttefik devletlere askeri teçhizatın yasal ticareti”ni ifade ediyor. Bu, Batı savunma sanayilerinin Afrika’daki çatışmalardan kâr sağlamak için kullandığı mekanizma. On yıl boyunca belirli bir tarafa satılan silahlar, bir sonraki on yıl boyunca Batı destekli güçlere karşı kullanılacak.

Havaleler: Bir ekonomi terimi olarak “Göçmenlerin ailelerini geçindirmek için evlerine gönderdikleri para”yı anlatıyor. Batı’nın yardım ve yatırım politikalarının başarısızlığını sübvanse eden özel sermaye akışlarına denk düşüyor. Uluslararası transfer şirketleri ise dünyanın mali açıdan en savunmasız kesiminden yüzde 8-12 oranında komisyon alıyor.

Vergi Matrahındaki Aşınma: Bir ekonomi terimi olarak “Kötü vergi sistemleri nedeniyle hükümetlerin uğradığı gelir kaybı”nı ifade ediyor. Çokuluslu şirketler, genellikle Batılı danışmanlarca tasarlanan transfer fiyatlandırması, düşük sermayelendirme ve anlaşma ağlarını kullanarak, Afrika ekonomilerini vergilendirilebilir gelirlerden mahrum bıraktığında yaşanıyor.

Kontrgerilla Faaliyeti: Askeri bir terim olarak “silahlı isyancı grupları yenmek için geliştirilen askeri strateji”yi ifade ediyor. Batı destekli hükümetlere karşı silahlı direnişin bastırılması, genellikle insan hakları ihlalleri diplomatik olarak göz ardı edilen devlet güçlerinin eğitilmesi ve teçhizatlandırılması yoluyla gerçekleştiriliyor. Bu durum istikrar karşılığında sağlanıyor.

Toplumun Radikallikten Arındırılması: Kültürel bir terim olarak “şiddet yanlısı aşırılıkçıları rehabilite etmeye yönelik programlar”ı ifade ediyor. Kontrgerilla mücadelesinin ideolojik bileşeni. Kaynak gaspı, işgal, elitlerin yolsuzlukları gibi şikâyetleri, düzeltilmesi gereken siyasi sorunlar yerine, tedavi gerektiren psikolojik bozukluklar olarak yeniden çerçevelemeyi amaçlıyor.

Stratejik Ortaklık: Siyasi bir terim olarak “Devletler arasında karşılıklı yarar sağlayan ilişki”yi ifade ediyor. Afrika devletlerinin, diplomatik koruma, askeri eğitim ve rejim güvenliği garantileri karşılığında üs kurma hakları, kaynaklara erişim veya istihbarat sağlaması şeklinde resmi bir düzenlemeyi anlatıyor.

Denizaşırı Finans: Bir ekonomi terimi olarak “uluslararası finansal hizmetler ve bankacılık”la ilgili. Büyük ölçüde Batı tarafından işletilen bu sistem, Afrikalı elitlerin çalıntı servetlerini Londra, Cenevre ve Paris'te saklamalarına ve şirketlerin kârlarını Afrika dışına vergisiz olarak aktarmalarına imkân sağlıyor.

Gelişimsel Devlet: Siyasi bir terim olarak “ekonomik büyümeyi aktif olarak yönlendiren hükümet”i ifade ediyor. Güney Kore veya Singapur yaptığında kabul edilebilir görülüyor. Bir Afrika hükümeti, aynı sanayi politikasını denediğinde ise “devlet müdahalesi” veya “sosyalizm” olarak adlandırılıyor.

Basın Özgürlüğü: Siyasi bir terim olarak “gazetecilerin müdahale olmadan haber yapma hakkı”nı ifade ediyor. Afrika hükümetleri, Batı’ya ait veya Batı tarafından finanse edilen medyayı kısıtladığında gündeme getiriliyor. Batı hükümetleri, Julian Assange’ı hapse attığında veya Afrika devletlerine Çin medyasını yasaklamaları için baskı yaptığında basın özgürlüğünden hiç söz edilmiyor.

Demokratik Gerileme: Siyasi bir terim olarak “hükümetler tarafından demokratik normların aşındırılması”nı ifade ediyor. Batı yanlısı yönetimden uzaklaşan ülkeyi anlatıyor. Seçimlerin hiç yapılmadığı veya göstermelik olduğu Suudi Arabistan, Ruanda veya diğer müttefik ülkeler için bu terim hiç kullanılmıyor.

Seçim İzleme: Kurumsal yapıya dair bir terim olarak “özgür ve adil seçimlerin sağlanması için bağımsız gözlem”i ifade ediyor. Batılı kuruluşların kontrol ettiği bir meşruiyet sürecini anlatıyor. Olumlu sonuçlar adil olarak görülüp onaylanıyor. Olumsuz sonuçlar ise “endişeler”e ve yeniden sayım çağrılarına veya rejim değişikliğine yol açıyor.

Kapsayıcı Büyüme: Bir ekonomi terimi olarak “herkesin yararına olan ekonomik genişleme”yi anlatıyor. Açık piyasalar, özelleştirme ve borç ödeme üzerine kurulu) temel politikayı değiştirmeden yapısal uyum söylemine eşitlik terimini ekleyen, retoriksel bir ifade.

Afrika’nın Birliği: Kültürel bir terim olarak “Afrika birliği ve dayanışması hareketi”ni ifade ediyor. Zararsız olduğunda idealist bir söylem olarak ele alınırken, Afrika’nın Batı’nın finans sistemlerine olan bağımlılığını azaltabilecek gerçek kurumlar, para birimleri veya ticaret blokları ürettiğinde ise bir güvenlik tehdidi olarak değerlendiriliyor.

Kurumsal Zayıflık: Kurumsal yapıya dair bir terim olarak “gelişmemiş devlet kurumları ve mahkemeler”i ifade ediyor. Genellikle sömürgeci yönetim planlarının, yapısal uyum kesintilerinin ve yetenekli bağımsız liderlerin kasıtlı olarak ortadan kaldırılmasının bir ürünü olan bu durum, Afrika’ya özgü bir eksiklik olarak tanımlanıyor.

Yasadışı Madencilik: Bir ekonomi terimi olarak “ulusal yasaları ihlal eden izinsiz maden çıkarma işlemi”ni anlatıyor. Bu durum, Afrika’daki kayıt dışı madenciler için geçerli. Benzer koşullarda madencilik yapan ve çevre yönelik maliyetleri başkalarının sırtına yükleyen, devlet sözleşmeleri bulunan Batılı madencilik şirketleri ise “yasal olara” faaliyet yürütüyor.

Çevresel Sürdürülebilirlik: Kültürel bir terim olarak “Ekosistemleri gelecek nesiller için koruma”yı ifade ediyor. Afrika hükümetlerinden, kaynak çıkarımına direndiklerinde talep edilen ancak Batılı şirketler bunu yaptıklarında göz ardı edilen karbon kredileri, zengin ülkelerin kirliliğe devam ederken Afrika ülkelerine kalkınmamaları için para ödemelerini sağlayacak şekilde tasarlanmıştır.

Kültürel Miras: Kültürel bir terim olarak “halkların tarihi ve sanatsal mirasını koruma”yı ifade ediyor. Çoğu fetih, ticari dayatmalar, cebir veya düpedüz hırsızlık yoluyla elde edilmiş, Avrupa müzelerinde bulunan Afrika sanatına ait ürünlerle ilgili olarak tartışılırken, iade talepleri, yavaş ve asgari düzeyde karşılanıyor.

Diaspora Yatırımı: Bir ekonomi terimi olarak “Yurtdışındaki Afrikalılardan gelen, ülkenin kalkınmasına katkı sunan havaleleri ve sermayeyi” ifade ediyor. Giderek artan bir şekilde, artık ulaşmayan kalkınma yardımlarının yerine kullanılan bu yöntem, Afrika’nın kalkınmasının yükünü Batı politikalarının başarısızlıklarından kaynaklanan sorunlardan bireysel Afrikalı göçmenlerin sırtına aktarıyor.

Borç Sürdürülebilirliği: Bir ekonomi terimi olarak “bir ülkenin borcunu zaman içinde ödeyebilmesini sağlama”yı ifade ediyor. IMF ve Dünya Bankası tarafından yönetilen ve bir ülkenin ne kadar borç alabileceğini, hangi şartlarda alabileceğini belirleyen çerçeveyi anlatıyor. Sürdürülebilirlik, alacaklı tarafından, alacaklı için değerlendiriliyor.

Özgür ve Adil Seçimler: Siyasi bir terim olarak “Gözdağı veya hile olmaksızın gerçekleştirilen seçimler”i ifade ediyor. Batılı hükümetler için sonuçları kabul edilebilir olan seçimlere denk düşüyor. Sonuçlar kabul edilemez olduğunda ise, seçimlerde geriye dönük olarak “ciddi usulsüzlükler” olduğu tespit ediliyor.

Nüfusun Yer Değiştirmesi: Kültürel bir terim olarak “çatışma veya afet nedeniyle evlerinden zorla çıkarılan insanlar”ı ifade ediyor. Genellikle yapısal uyum politikalarının, kaynak çatışmalarının veya Batı destekli askeri operasyonların öngörülebilir bir sonucudur. Sorumluluk gerektiren siyasi bir ürün olmaktan ziyade, yardım gerektiren bir doğal afet olarak ele alınır.

Askeri Müdahale: Askeri bir terim olarak “sivilleri korumak veya düzeni sağlamak için güç kullanımı”nı ifade ediyor. Rejim değişikliğinin sert ucu. Ekonomik ve politik baskıların itaatsiz bir hükümeti devirmekte başarısız olduğu durumlarda uygulanıyor. Sonradan insani yardım diliyle allanıp pullanıyor.

Gıda Güvenliği: Bir ekonomi terimi olarak “nüfusun güvenilir beslenmeye erişimini sağlama”yı ifade ediyor. Sürekli tartışılıyor; ancak yapısal değişikliklerle asla ele alınmıyor. Afrika gıda sistemleri, sömürgecilik mirası olan nakit mahsullere bağımlılık ve sübvansiyonlu Batı tarım ithalatı nedeniyle güvensiz hale geliyor.

Yoksulluğun Azaltılması: Bir ekonomi terimi olarak “insanları yoksulluktan kurtarmaya yönelik programlar”ı ifade ediyor. Batı’nın Afrika için tasarladığı hemen ekonomi programının belirtilen amacı budur. Yoksulluktaki düşüş oranı, yapısal uyum programlarına en çok maruz kalan ülkelerde asgari, Batı’nın reçetelerini görmezden gelen ülkelerde ise azami düzeydedir.

Doğal Kaynaklar: Bir ekonomi terimi olarak “bir ülkenin sahip olduğu ham maddeler”i ifade ediyor. Batı’nın Afrika’ya yönelik politikalarının asli meselesi konusu budur. Bir belgede “doğal kaynaklar” ibaresi geçiyorsa, bilin ki şu sorular soruluyordur: neye ihtiyacımız var, nerede bulunuyor, ona erişim imkânımızı nasıl sürekli kılarız?

Jeopolitik Rekabet: Siyasi bir terim olarak “büyük güçler arasındaki nüfuz mücadelesi”ni ifade ediyor. Afrika’nın merkezi rolü konusunda geliştirilen yeni çerçeve bu. Çin’in altyapı yatırımları “borç tuzağı diplomasisi”; yüzyıllardır süregelen Batı’nın kaynak çıkarma düzenlemeleri ise “ortaklıklar” ve “tarihsel bağlar” olarak nitelendiriliyor.

Millileştirme: Bir ekonomi terimi olarak “stratejik sektörlerin devlet mülkiyetine geçmesi”ni ifade ediyor. Batı’nın düşmanlığını tetikleyen en güvenilir unsur. Bir Afrika hükümeti, kendi petrol, maden veya topraklarının mülkiyetini ele geçirdiğinde, hemen “haydut devlet” haline geliyor.

Darbe: Siyasi bir terim olarak “hükümet gücünün yasadışı bir şekilde ele geçirilmesi”ni ifade ediyor. Batı yanlısı bir hükümet devrildiğinde eleştiriliyor. Batı, bir hükümet kurduğunda ise “geçiş dönemi” olarak nitelendiriliyor veya diplomatik sessizlikle geçiştiriliyor. Hukukilik, yanlılığa göre ikinci planda kalıyor.

Afrika Sorunlarına Afrikalı Çözümler: Kültürel bir terim olarak “Afrika’daki çatışmaların çözümünde Afrika’nın kendi inisiyatifine saygı duyma”yı ifade ediyor. Genellikle Batılı güçler, kaynak ayırmak istemediklerinde devreye sokuluyor. İlgili sorun pahalı, karmaşık veya stratejik açıdan önemsiz olduğunda Afrika’nın özerkliğine saygı duyuluyor.

Koruma Sorumluluğu: Askeri bir terim olarak “kitlesel vahşetleri önlemeye yönelik uluslararası yükümlülüğü” ifade ediyor. Egemenliği bir kalkan olmaktan çıkarıp koşullu bir lütfa dönüştüren bir doktrin bu. Batı’nın tanımına göre, vatandaşlarını “koruyamayan” Afrika devletleri, Batı’nın müdahalesine direnme hakkını da kaybediyorlar.

Dış Politika Bağımsızlığı: Siyasi bir terim olarak “bir ulusun kendi diplomatik yolunu çizme hakkı”nı ifade ediyor. İlkesel düzeyde hoşgörüyle karşılanıyor. Ancak pratikte, bu bağımsızlığa sahip Afrika devletleri, bağlantısızlar hareketine katıldıklarında, Çin’le ilişki kurduğunda veya Yetkili Finansal Analist (CFA) Frank Bölgesi’nden ayrıldığında diplomatik ve ekonomik sonuçlarla karşılaşıyor.

Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri: Kurumsal yapıya dair bir terim olarak “2030’a kadar eşitlikçi kalkınma sürci için geliştirilmiş küresel anlayış”ı ifade ediyor. Afrika hükümetleri için raporlama yükümlülükleri doğuran, ancak başarısızlık koşullarını şekillendiren Batılı devletler ve şirketler üzerinde bağlayıcı bir yükümlülük getirmeyen bir dizi iddialı hedefi içeriyor.

Afrika Rönesansı: Kültürel bir terim olarak “Afrika’nın kültürel, politik ve ekonomik canlanması”nı ifade ediyor. Afrobeats müziği, moda ve teknolojik yenilik söz konusu olduğunda söylemsel düzeyde memnuniyetle karşılanıyor. Ama Afrika’nın parasal egemenliği, sanayileşme politikası veya borç bağımlılığının azaltılması söz konusu olduğunda ise bu talep ve irade, somut bir direnişle yüzleşiyor.

Ortaklık: Siyasi bir terim olarak “karşılıklı fayda ve ortak hedeflere dayalı bir ilişki”yi ifade ediyor. Kelime, “Kaynak çıkarma” ifadesi açık yüreklilikle dillendirildiği vakit kullanılıyor. Bir tarafın kaynaklara, diğer tarafın sermayeye ve sözleşmelere sahip olduğu, hiçbir tarafın şartların eşit olduğunu iddia etmediği ortaklığı anlatıyor.

Kaynak