Solun
kibir ve bencillikle malul olduğunu emekçi halk kitleleri görüyor. Sol; halkın,
milletin, ezilenin, yoksulun derdinden-öfkesinden kaçma imkânı olarak örgütleniyor.
Her ne kadar “cumhuriyet” ve “demokrasi” dese de kontrolsüz, ölçüsüz, dizginsiz
kitlelerin siyasette söz sahibi olmasını istemiyor. O, ancak kendi açık ve serbest bireyliğine hizmet edebiliyor.
Paris
Komünü’ndeki mesele, askerlerin emekçi halkla bağı. Savaşlar nedeniyle ordular
demokratikleşiyor ama efendiler, bu sürece karşı hamleler yapıyorlar, tüm
kitlesel başkaldırı imkânlarını ortadan kaldırıyorlar. Alman kralı, Paris’teki
salgın hastalık Berlin’i sarmasın diye, esir aldığı Fransız askerlerini ülkelerine
gönderiyor ki bu askerler, gidip Paris Komünü’nü yok etsin. Komün’ü ezen başbakan olarak Thiers, “Sosyalist olma ihtimali bulunan her insanın omzuna bir tüfek
koymak hiç güven verici bir siyaset değildi” diyor. Sol, o omuzlardaki
tüfekleri bozmak, kırmak ve çalmakla görevli.
Thiers’deki
akıl, sol örgütlerin tepelerinde de hâkim. Şefler, kendilerine sınıfsal-politik
eleştiri getirme imkânı bulunan üyelerini tasfiye ediyorlar. Seçkinci, seçmeci bir
anlayış hâkim oluyor. Alttakiler, “şeflerin vardır bir bildiği” diyerek olan
bitene onay veriyorlar. Örgütler içindeki sınıf mücadelesinde egemenlerin
araçları kullanılıyor. Beka meselesine indirgenen siyaset, hayatta kalma imkânını
kim sunuyorsa, ona göre şekilleniyor.
Bugün
“sanalla reelin sentezi”nden söz edenler[1], kitleleri mücadeleden, mücadeleyi
kitlelerden kaçırma görevini üstlendiklerini ikrar ediyorlar. Neticede
gerillanın “topluma karışması” öngörülüyorsa, bağların da kopması gerekiyor. Bunun
için Mustafa Karasu, “herkesi ekolojik mücadeleye davet ediyor.”[2] Bu ekolojik
mücadelenin genelkurmaydan gelen bir emir olduğunu görmek gerekiyor.
Mahir geleneğini tasfiye etmeye “programlanmış” bir isim olarak Sayın, “reel dünyanın demokratik merkeziyetçi ilişkisi ile sanal dünyanın adem-i merkeziyetçi, merkezsiz ilişkisinin bir sentezinin ortaya çıkması gerekiyor” derken tasfiyeyi gerekçelendirmekten, ona kılıf örmekten başka bir şey yapmıyor. “Merkez” kelimesini öcüleştirirken, kendisinin merkezde olduğu elitist kurguya halel gelmemesini istiyor. Herkes, merkezden uzak tutulsun ki kendi koltuğuna bir şey olmasın. İnsanın telef edildiği, hukukunun tanınmadığı koşullarda, bu Kurtuluşçuların hasım kardeşi Devrimci Yolcuların gazetesinde “Yaşasın, bu yapay zekâ, insanı merkezden çıkarttı. Alışacaksınız bu düzene, pis faniler, aşağılık varlıklar!”[3] diyen yazılar yayınlanıyor.
SDP içinde “gerontokrasi”, yaşlı iktidarı eleştirisini
bizzat bu yaşlılar başlatmış, tabandaki sınıfsal-politik sorguyu boşa düşürmek
için kendilerine bağlı genç emir erlerini başa geçirmişlerdi. Sosyalist hareketi şeflerin liberalizmi tasfiye etti.
Bugün
Sayın, yurttaşı olduğu Avrupa emperyalizmi ve onun çıkarları uyarınca
konuşuyor. Fransa’daki liseli gençlerden söz ediyor ama Türkiye’deki liseli
örgütlenmesini Rojava yollarında nasıl tasfiye ettiğinden hiç bahsetmiyor. Bir
merkez inşa etse, o merkez, kitlelerle gerçek ve samimi bağlar kurmuş olsa
bugünkü ekonomik ve politik kriz ortamında o liseliler, Avrupalı akranlarına
eşlik edebilirdi belki ama Sayın, tepede esen rüzgârlarla serinlemeyi, onlara
göre yelken şişirmeyi daha doğru buldu. Liselilerin derdi ve öfkesi, örgütlenemedi.
O
liseli gençleri sanalın efendilerine kul köle etmek istemesi, bağlı olduğu
güçlerin emri aslında. Fransa’da askerileşen devlet, öfkenin ve derdin
kitlelerle bağlarını kesmeye yönelik kontrgerilla operasyonları yürütüyor.[4]
Mahir Sayın’ın açıklamalarını bu kıtasal operasyonların parçası olarak görmek
gerekiyor. Kıta, faşizm karşıtlığını liberalizme hapsetmeye çalışıyor. Mahir
Sayın, tuzluk elde, efendilerinin forumlarına koşuyor.
Demek
oluyor ki çözüm süreci, Kürdistan’daki ihalelere ortak olmayı, sesi kesmek için
ekoloji mücadelesini süs diye sürece iliştirmeyi, kadın hareketini havuz
sefasına, doğa seviciliği at sırtında gerçekleştirilen ada turuna bağlamayı emrediyor.
Sayın’ın
68 vurgusu da 71 devrimci kopuşunu tasfiye etmeye yazgılı. Sayın, bir daha o
tür çıkışlar olmayacağına dair birilerine söz veriyor.
Çünkü
Sabancı, efendilerinin “serbest ve açık” olunmasına dair emirlerini içeriye çok
önceden iletmişti. Sayın ve arkadaşlarının örgüt içi “sosyalizm” tartışmaları da
aynı döneme denk geliyor. TBKP de TKP de bu emir uyarınca söz konusu momentte kuruluyor. Doksanlarda
“MİT ajanı Kemalist” deyip Uğur Mumcu cenazesine gitmeyenler (SİP), yıllarca devrimci
demokrasi eleştirisi yapanlar, nasıl oluyorsa, Perinçek’in yanına
hizalanıyorlar. Bunun bir emirle gerçekleştiğini düşünmek gerekiyor.
Doksanlarda
SİP’in bir toplantısında yeni örgütlenmiş bir genç, “devrimci demokrat” geçmişinin
kalıntısıyla, “ordu içinde örgütlenmek”ten bahsediyor. O dönemin şefleri, bu
sözleri bıyık altından gülümseyerek, alay ederek karşılıyorlar. Sonra İsrail emriyle, 28
Şubat oluyor. Tüm SİP’liler, 28 Şubat’ın piyadesi oluyorlar, siperlere dayanıyorlar. O dükkanlar, ancak burjuvazinin diliyle konuşabiliyor.
İşin ilginç yanı şu: ellilerde, altmışlarda ve yetmişlerde ekonomik gelişmeler uyarınca işçi sınıfına ve halka yakın duran subaylar varken bu TİP-TKP geleneği, “devrimci demokrat” eleştirisi yapıyor. Ateşten kaçıyor.
Aslında bu eleştiri, SBKP
içindeki tartışmanın bir yansıması. Parti içinde bir kesim, Ortadoğu’daki yönelimleri başka
yönden okuyor. Bu açıdan; Kıvılcımlı, Belli hatta Avcıoğlu, bu SBKP içi tartışmanın
tezahürü olarak, kimi fikirler geliştiriyor.
Ama
ne zaman ordunun profesyonelleştirilmesine, subayların şirket müdürü kıvamına
getirilmesine karar veriliyor, TİP-TKP çizgisi, ordudan, Kemalizmden bahsetmeye başlıyor.
Bu seçkinci ve seçmeci ideoloji, tüm teoriyi ve pratiği şekillendiriyor. Ordunun
“toplumsal” bağları ve sorumlulukları silinip, İHA’lara, özel siber odalara,
kozmik odalara bağlanınca devreye TİP-TKP çizgisi giriyor. Solculuğu halktan,
milletten kopmak, efendilere yaranmak, Batı’ya uşaklık etmek için seçmiş küçük
burjuvalar, bu çizginin açtığı siperlere doluşuyorlar.
“Devletin özü, onun ‘silahlı
insanlardan oluşan bir yapı’ olmasıdır. Sınıflı bir toplumda askeri güç,
silahlı bir halk kitlesine dayandırılamaz. Toplumdan ayrı ve onun üzerinde
konumlanmalıdır. Daimi ordu ve polis, devlet iktidarının başlıca araçlarıdır.
Bunun nedeni, toplumsal bölünmelerin, şiddet araçlarının kontrolü ve
örgütlenmesinin halk kitlelerinden koparılmasını (yabancılaştırılmasını)
zorunlu kılmasıdır.”[5]
Halk
kitlesiyle silah arasındaki mesafe, sosyalist hareketin içeriğini ve biçimini
tayin ediyor. Genelkurmayın ve ardındaki NATO’nun önünde diz çöken TKP, o
mesafe iyice açıldığı için bugünkü çizgisine gelmiştir. Onun halkın, işçi
sınıfının ve yoksulların sorumluluğunu üstlenmesi, derdiyle dertlenmesi,
öfkesiyle öfkelenmesi beklenemez. Öyle olduğu için bugün yelkenlerine rüzgâr
doldurulmaktadır.
Tabii
seçmecilik ve seçkincilik konusunda Maoistler geri kalır mı? Bugün onlar da
yukarıda görülen türden kahve kupalarını teşhir eden bir kıvama getiriliyorlar.
Avrupai olan bu özel bireyler, nerelere işmar edeceklerini iyi biliyorlar. Avrupa’nın
orduları, kendi sol örgütlerini inşa ediyor, onlar, kitle hareketlerini maniple eden
araçlar olarak kullanılıyor.
Bu
solcular; yoksul, ezilen, garip, mahrum, işçi gördüğü vakit, tufan ve sel
görmüş gibi, teoriyi, ideolojiyi ve politikayı yüksek bir tepeye çıkartıyorlar.
Kendilerinin solcu olma gerekçelerine halel gelmesin, o gerekçeler kirlenmesin
diye tepelerdeki malikânelerine konuşlanıyorlar. Sanal âlem ve Avrupa sokakları,
bu tür bir imkân olarak değerlendiriliyor. Mahir Sayın, mücadeleyi, yoksuldan,
ezilenden, garipten, baldırı çıplaktan, Beauf[6] sürüsünden, hamamböceklerden
kaçırmak için türlü fikri taklalar atıyor. Bir sürecin peşrevinde solu efendileri
için bir kıvama getirmeye çalışıyor.
Dün
Charlie Hebdo olanlar, o saldırı sonrası alınan kontrgerilla önlemlerinin
örgütlenme sürecinin bizzat parçası oldukları gerçeğini gizlemeye çalışıyorlar.
Hebdo saldırısı ve pandemi döneminde alınan önlemlerin savaş dönemi için
gerekli önlemlerin peşrevi olduğunu görmek istemiyorlar. “Bilim ve insanlık”
adına, ezilenlere ve yoksullara açılan savaşa katkı sunuyorlar.
Sabancı’nın
komünist hareketi “açık ve serbest” kılma çabasının sonuç verdiğini görmek
gerek. Bugün tüm sosyalistler, bir yerlere açık ve serbest olduklarına dair
gizli ya da açık mesajlar vermekle meşguller. Kadın, İşçi, Eşcinsel, Kedi-köpek gibi
yaldızlı balonların ardında aslında kendi açık ve serbestçi bireyliklerini
korudukları görülüyor. Bunları esasında Batı’nın ve emperyalizmin istediği
bireyi savunmak için savunuyormuş gibi yapıyorlar. Poz kesiyorlar.
Sol, ancak kahveyi bireyliğine dair bir imaj haline getirmiş küçük burjuvalara seslenebiliyor. Açık ve serbest, o bireye, birey de açıklık ve serbestliğe göre tanımlanıyor.
“Örgüt olduk, birey olamadık” diyen Sayın gibi şefler, sosyalist
hareketi tasfiye etsin diye görevlendiriliyorlar. Onların yalanlarına kanmamak
gerekiyor.
Bu
şefler, Ekim Devrimi sırasında yaşıyor olsalardı, hepsi Bolşevik düşmanı
olurdu. Menşeviklik, olmadı, sağ SR’cılık yaparlardı. Sayın’ın “Bizim devrimimizde
herkesin, eşcinsellerin bile partisi olacak” gibi zırvalar dillendiren yoldaşları, Ekim düşmanı olmak zorunda. Yeni Ekimlere düşmanlık etmeye yazgılı oldukları
ortada. Kürt, bir bahane, bir sığınak, yalandan yüze geçirilmiş bir maskeden
ibaret.
Eren Balkır
6
Kasım 2026
Dipnotlar:
[1] Mahir Sayın, “8 Kuşağı’ndan Günümüz Gençliğine: Reel ve Sanalın Sentezi
Gerekiyor”, 4 Kasım 2026, MA.
[2]
“Kürdistan’daki ekolojistler, Türkiye’deki ekolojistlerle birlikte bu
mücadeleyi yürütmeli.” [Mustafa Karasu, “Pozitif Barış İçin Gerekli Hukuki
Yasal Adımların Atılması Gerekiyor”, 3 Kasım 2026, MA.]
[3] Tuğçe Madayanti Şen, “Yapay Zekâ İnsanlıktan Daha İyi Olabilir mi?”, 24 Ekim 2026, Birgün.
[4]
Nel Bonilla, “Sığınak Devleti’nin Sessizce İşlettiği İstisna Hali”, 24 Ekim 2026,
İştiraki.
[5]
Mike Haynes, “Soldiers, Sailors and Revolution: Russia 1917”, Mike Gonzalez ve
Houman Barakat (yh.), Arms and the People: Popular Movements and the
Military from the Paris Commune to the Arab Spring, PlutoPress, 2013, s.
12.
[6] Imen Neffati, “Charlie Hebdo ve Sarı Yelekliler”, 7 Ocak 2019, İştiraki.





0 Yorum:
Yorum Gönder