06 Kasım 2026

,

Peşrev


Solun kibir ve bencillikle malul olduğunu emekçi halk kitleleri görüyor. Sol; halkın, milletin, ezilenin, yoksulun derdinden-öfkesinden kaçma imkânı olarak örgütleniyor. Her ne kadar “cumhuriyet” ve “demokrasi” dese de kontrolsüz, ölçüsüz, dizginsiz kitlelerin siyasette söz sahibi olmasını istemiyor. O, ancak kendi açık ve serbest bireyliğine hizmet edebiliyor.

Paris Komünü’ndeki mesele, askerlerin emekçi halkla bağı. Savaşlar nedeniyle ordular demokratikleşiyor ama efendiler, bu sürece karşı hamleler yapıyorlar, tüm kitlesel başkaldırı imkânlarını ortadan kaldırıyorlar. Alman kralı, Paris’teki salgın hastalık Berlin’i sarmasın diye, esir aldığı Fransız askerlerini ülkelerine gönderiyor ki bu askerler, gidip Paris Komünü’nü yok etsin. Komün’ü ezen başbakan olarak Thiers, “Sosyalist olma ihtimali bulunan her insanın omzuna bir tüfek koymak hiç güven verici bir siyaset değildi” diyor. Sol, o omuzlardaki tüfekleri bozmak, kırmak ve çalmakla görevli.

Thiers’deki akıl, sol örgütlerin tepelerinde de hâkim. Şefler, kendilerine sınıfsal-politik eleştiri getirme imkânı bulunan üyelerini tasfiye ediyorlar. Seçkinci, seçmeci bir anlayış hâkim oluyor. Alttakiler, “şeflerin vardır bir bildiği” diyerek olan bitene onay veriyorlar. Örgütler içindeki sınıf mücadelesinde egemenlerin araçları kullanılıyor. Beka meselesine indirgenen siyaset, hayatta kalma imkânını kim sunuyorsa, ona göre şekilleniyor.

Bugün “sanalla reelin sentezi”nden söz edenler[1], kitleleri mücadeleden, mücadeleyi kitlelerden kaçırma görevini üstlendiklerini ikrar ediyorlar. Neticede gerillanın “topluma karışması” öngörülüyorsa, bağların da kopması gerekiyor. Bunun için Mustafa Karasu, “herkesi ekolojik mücadeleye davet ediyor.”[2] Bu ekolojik mücadelenin genelkurmaydan gelen bir emir olduğunu görmek gerekiyor.

Mahir geleneğini tasfiye etmeye “programlanmış” bir isim olarak Sayın, “reel dünyanın demokratik merkeziyetçi ilişkisi ile sanal dünyanın adem-i merkeziyetçi, merkezsiz ilişkisinin bir sentezinin ortaya çıkması gerekiyor” derken tasfiyeyi gerekçelendirmekten, ona kılıf örmekten başka bir şey yapmıyor. “Merkez” kelimesini öcüleştirirken, kendisinin merkezde olduğu elitist kurguya halel gelmemesini istiyor. Herkes, merkezden uzak tutulsun ki kendi koltuğuna bir şey olmasın. İnsanın telef edildiği, hukukunun tanınmadığı koşullarda, bu Kurtuluşçuların hasım kardeşi Devrimci Yolcuların gazetesinde “Yaşasın, bu yapay zekâ, insanı merkezden çıkarttı. Alışacaksınız bu düzene, pis faniler, aşağılık varlıklar!”[3] diyen yazılar yayınlanıyor.

SDP içinde “gerontokrasi”, yaşlı iktidarı eleştirisini bizzat bu yaşlılar başlatmış, tabandaki sınıfsal-politik sorguyu boşa düşürmek için kendilerine bağlı genç emir erlerini başa geçirmişlerdi. Sosyalist hareketi şeflerin liberalizmi tasfiye etti.

Bugün Sayın, yurttaşı olduğu Avrupa emperyalizmi ve onun çıkarları uyarınca konuşuyor. Fransa’daki liseli gençlerden söz ediyor ama Türkiye’deki liseli örgütlenmesini Rojava yollarında nasıl tasfiye ettiğinden hiç bahsetmiyor. Bir merkez inşa etse, o merkez, kitlelerle gerçek ve samimi bağlar kurmuş olsa bugünkü ekonomik ve politik kriz ortamında o liseliler, Avrupalı akranlarına eşlik edebilirdi belki ama Sayın, tepede esen rüzgârlarla serinlemeyi, onlara göre yelken şişirmeyi daha doğru buldu. Liselilerin derdi ve öfkesi, örgütlenemedi.

O liseli gençleri sanalın efendilerine kul köle etmek istemesi, bağlı olduğu güçlerin emri aslında. Fransa’da askerileşen devlet, öfkenin ve derdin kitlelerle bağlarını kesmeye yönelik kontrgerilla operasyonları yürütüyor.[4] Mahir Sayın’ın açıklamalarını bu kıtasal operasyonların parçası olarak görmek gerekiyor. Kıta, faşizm karşıtlığını liberalizme hapsetmeye çalışıyor. Mahir Sayın, tuzluk elde, efendilerinin forumlarına koşuyor.

Demek oluyor ki çözüm süreci, Kürdistan’daki ihalelere ortak olmayı, sesi kesmek için ekoloji mücadelesini süs diye sürece iliştirmeyi, kadın hareketini havuz sefasına, doğa seviciliği at sırtında gerçekleştirilen ada turuna bağlamayı emrediyor.

Sayın’ın 68 vurgusu da 71 devrimci kopuşunu tasfiye etmeye yazgılı. Sayın, bir daha o tür çıkışlar olmayacağına dair birilerine söz veriyor.


Çünkü Sabancı, efendilerinin “serbest ve açık” olunmasına dair emirlerini içeriye çok önceden iletmişti. Sayın ve arkadaşlarının örgüt içi “sosyalizm” tartışmaları da aynı döneme denk geliyor. TBKP de TKP de bu emir uyarınca söz konusu momentte kuruluyor. Doksanlarda “MİT ajanı Kemalist” deyip Uğur Mumcu cenazesine gitmeyenler (SİP), yıllarca devrimci demokrasi eleştirisi yapanlar, nasıl oluyorsa, Perinçek’in yanına hizalanıyorlar. Bunun bir emirle gerçekleştiğini düşünmek gerekiyor.

Doksanlarda SİP’in bir toplantısında yeni örgütlenmiş bir genç, “devrimci demokrat” geçmişinin kalıntısıyla, “ordu içinde örgütlenmek”ten bahsediyor. O dönemin şefleri, bu sözleri bıyık altından gülümseyerek, alay ederek karşılıyorlar. Sonra İsrail emriyle, 28 Şubat oluyor. Tüm SİP’liler, 28 Şubat’ın piyadesi oluyorlar, siperlere dayanıyorlar. O dükkanlar, ancak burjuvazinin diliyle konuşabiliyor.

İşin ilginç yanı şu: ellilerde, altmışlarda ve yetmişlerde ekonomik gelişmeler uyarınca işçi sınıfına ve halka yakın duran subaylar varken bu TİP-TKP geleneği, “devrimci demokrat” eleştirisi yapıyor. Ateşten kaçıyor. 

Aslında bu eleştiri, SBKP içindeki tartışmanın bir yansıması. Parti içinde bir kesim, Ortadoğu’daki yönelimleri başka yönden okuyor. Bu açıdan; Kıvılcımlı, Belli hatta Avcıoğlu, bu SBKP içi tartışmanın tezahürü olarak, kimi fikirler geliştiriyor.

Ama ne zaman ordunun profesyonelleştirilmesine, subayların şirket müdürü kıvamına getirilmesine karar veriliyor, TİP-TKP çizgisi, ordudan, Kemalizmden bahsetmeye başlıyor. Bu seçkinci ve seçmeci ideoloji, tüm teoriyi ve pratiği şekillendiriyor. Ordunun “toplumsal” bağları ve sorumlulukları silinip, İHA’lara, özel siber odalara, kozmik odalara bağlanınca devreye TİP-TKP çizgisi giriyor. Solculuğu halktan, milletten kopmak, efendilere yaranmak, Batı’ya uşaklık etmek için seçmiş küçük burjuvalar, bu çizginin açtığı siperlere doluşuyorlar.

“Devletin özü, onun ‘silahlı insanlardan oluşan bir yapı’ olmasıdır. Sınıflı bir toplumda askeri güç, silahlı bir halk kitlesine dayandırılamaz. Toplumdan ayrı ve onun üzerinde konumlanmalıdır. Daimi ordu ve polis, devlet iktidarının başlıca araçlarıdır. Bunun nedeni, toplumsal bölünmelerin, şiddet araçlarının kontrolü ve örgütlenmesinin halk kitlelerinden koparılmasını (yabancılaştırılmasını) zorunlu kılmasıdır.”[5]

Halk kitlesiyle silah arasındaki mesafe, sosyalist hareketin içeriğini ve biçimini tayin ediyor. Genelkurmayın ve ardındaki NATO’nun önünde diz çöken TKP, o mesafe iyice açıldığı için bugünkü çizgisine gelmiştir. Onun halkın, işçi sınıfının ve yoksulların sorumluluğunu üstlenmesi, derdiyle dertlenmesi, öfkesiyle öfkelenmesi beklenemez. Öyle olduğu için bugün yelkenlerine rüzgâr doldurulmaktadır.

Tabii seçmecilik ve seçkincilik konusunda Maoistler geri kalır mı? Bugün onlar da yukarıda görülen türden kahve kupalarını teşhir eden bir kıvama getiriliyorlar. Avrupai olan bu özel bireyler, nerelere işmar edeceklerini iyi biliyorlar. Avrupa’nın orduları, kendi sol örgütlerini inşa ediyor, onlar, kitle hareketlerini maniple eden araçlar olarak kullanılıyor.

Bu solcular; yoksul, ezilen, garip, mahrum, işçi gördüğü vakit, tufan ve sel görmüş gibi, teoriyi, ideolojiyi ve politikayı yüksek bir tepeye çıkartıyorlar. Kendilerinin solcu olma gerekçelerine halel gelmesin, o gerekçeler kirlenmesin diye tepelerdeki malikânelerine konuşlanıyorlar. Sanal âlem ve Avrupa sokakları, bu tür bir imkân olarak değerlendiriliyor. Mahir Sayın, mücadeleyi, yoksuldan, ezilenden, garipten, baldırı çıplaktan, Beauf[6] sürüsünden, hamamböceklerden kaçırmak için türlü fikri taklalar atıyor. Bir sürecin peşrevinde solu efendileri için bir kıvama getirmeye çalışıyor.

Dün Charlie Hebdo olanlar, o saldırı sonrası alınan kontrgerilla önlemlerinin örgütlenme sürecinin bizzat parçası oldukları gerçeğini gizlemeye çalışıyorlar. Hebdo saldırısı ve pandemi döneminde alınan önlemlerin savaş dönemi için gerekli önlemlerin peşrevi olduğunu görmek istemiyorlar. “Bilim ve insanlık” adına, ezilenlere ve yoksullara açılan savaşa katkı sunuyorlar.

Sabancı’nın komünist hareketi “açık ve serbest” kılma çabasının sonuç verdiğini görmek gerek. Bugün tüm sosyalistler, bir yerlere açık ve serbest olduklarına dair gizli ya da açık mesajlar vermekle meşguller. Kadın, İşçi, Eşcinsel, Kedi-köpek gibi yaldızlı balonların ardında aslında kendi açık ve serbestçi bireyliklerini korudukları görülüyor. Bunları esasında Batı’nın ve emperyalizmin istediği bireyi savunmak için savunuyormuş gibi yapıyorlar. Poz kesiyorlar.

Sol, ancak kahveyi bireyliğine dair bir imaj haline getirmiş küçük burjuvalara seslenebiliyor. Açık ve serbest, o bireye, birey de açıklık ve serbestliğe göre tanımlanıyor. 

“Örgüt olduk, birey olamadık” diyen Sayın gibi şefler, sosyalist hareketi tasfiye etsin diye görevlendiriliyorlar. Onların yalanlarına kanmamak gerekiyor.

Bu şefler, Ekim Devrimi sırasında yaşıyor olsalardı, hepsi Bolşevik düşmanı olurdu. Menşeviklik, olmadı, sağ SR’cılık yaparlardı. Sayın’ın “Bizim devrimimizde herkesin, eşcinsellerin bile partisi olacak” gibi zırvalar dillendiren yoldaşları, Ekim düşmanı olmak zorunda. Yeni Ekimlere düşmanlık etmeye yazgılı oldukları ortada. Kürt, bir bahane, bir sığınak, yalandan yüze geçirilmiş bir maskeden ibaret.

Eren Balkır
6 Kasım 2026

Dipnotlar:
[1] Mahir Sayın, “8 Kuşağı’ndan Günümüz Gençliğine: Reel ve Sanalın Sentezi Gerekiyor”, 4 Kasım 2026, MA.

[2] “Kürdistan’daki ekolojistler, Türkiye’deki ekolojistlerle birlikte bu mücadeleyi yürütmeli.” [Mustafa Karasu, “Pozitif Barış İçin Gerekli Hukuki Yasal Adımların Atılması Gerekiyor”, 3 Kasım 2026, MA.]

[3] Tuğçe Madayanti Şen, “Yapay Zekâ İnsanlıktan Daha İyi Olabilir mi?”, 24 Ekim 2026, Birgün.

[4] Nel Bonilla, “Sığınak Devleti’nin Sessizce İşlettiği İstisna Hali”, 24 Ekim 2026, İştiraki.

[5] Mike Haynes, “Soldiers, Sailors and Revolution: Russia 1917”, Mike Gonzalez ve Houman Barakat (yh.), Arms and the People: Popular Movements and the Military from the Paris Commune to the Arab Spring, PlutoPress, 2013, s. 12.

[6] Imen Neffati, “Charlie Hebdo ve Sarı Yelekliler”, 7 Ocak 2019, İştiraki.

0 Yorum: