02 Kasım 2026

, ,

Giriş: Althusser ve Pasolini

“Komünistler pratikte yalnız olsalar bile hiçbir vakit tek başlarına atmazlar çığlıklarını.”

[Louis Althusser, Essays in Self-Criticism, (Londr: NLB, 1976), s. 39.]

“Bir insanı o ölene dek gerçek manada tanıyamayız.”

[Pier Paolo Pasolini]

Bu kitap, felsefe, film, Hristiyanlık ve komünizm gibi belirli ilişkileri ele almaktadır. Bu ilişkiler, iki özgün kişinin sunduğu anlayışlara verilen adları taşımaktadır: Louis Althusser ve Pier Paolo Pasolini. İkisi birlikte neredeyse hiç ele alınmamıştır. Elde Žižek, Badiou, Lacan, Agamben gibi felsefecilerin Pasolini ile ilişkisi üzerine çalışmalar mevcuttur. Althusser'in kendisi, büyük olasılıkla aşina olmasına rağmen, Pasolini’nin çalışmaları hakkında hiç kalem oynatmamıştır.[1] Peki bu iki ismi birbirine bağlayan nedir, onların bugün hâlâ diri olan miraslarını korumak neden önemlidir?

Pier Paolo Pasolini, ünlü bir İtalyan yönetmen, şair, romancı, aktivist ve film eleştirmeniydi. İkinci Dünya Savaşı sırasında, annesiyle birlikte, eski Yugoslavya ve Avusturya sınırındaki Friuli kentine yerleşmek üzere İtalya'nın kuzeyine taşındı. Orada “ilk şiirlerinden bazılarını yazacağı yerel lehçeyi öğrendi, buradaki köylülerin toprak sahiplerine karşı mücadelelerini izleyerek siyasallaştı.”[2] Muhtemelen onu bir Marksiste dönüştüren de bu yer ve bu mücadeleler oldu. Siyasi aktivizmini sonrasında İtalyan Komünist Partisi üyeliği, Roma’nın kenar mahallelerindeki alt proletaryanın yaşamları belirledi. Roma’nın kenar mahallelerindeki alt proletaryanın yaşamı ve sınıf mücadelesi, ilk filmi Accattone’yi (Dilenci -1961) etkiledi. Bazı yorumcular, Pasolini’nin hayatı boyunca şehit olarak görüp yasını tuttuğu, Yugoslav partizanlarınca öldürülen İtalyan partizan kardeşi Guido Pasolini’nin katlinin, alt proleter olana dönük yaklaşımını ömür boyu etkilediğini söylerler.

Pasolini, esas olarak Hristiyanlıktan ve Avrupa’nın eski düşünce geleneklerinden etkilendi. Hem Yunan hem de Latin klasikleri üzerine eğitim aldı. Bu eğitim üzerinden edindiği bilgileri Aziz Matta’ya Göre İncil filmi, Aziz Pavlus ile ilgili film senaryosu, ayrıca klasik Yunan trajedilerine gönderme yapan Medea ve Oedipus eserlerinde kullandı.

Partiye katılmadan önce bile, ülkede yeni bir kültür yaratabilecek ve inşa edebilecek tek partinin Komünist Parti olduğuna inanıyordu. Ancak, partiye katıldıktan kısa bir süre sonra, müstehcen davranışları ve küçükleri yoldan çıkarma suçlamalarıyla partiden ihraç edildi. 1955’te yayımlanan ilk romanı Ragazzi di vita (Dolandırıcı) halk tarafından çok iyi karşılandı, ancak Komünist Parti ve hükümet ona tepki gösterdi. Ragazzi di vita yüzünden Pasolini ve editörüne dava açıldı. Dava neticesinde Pasolini ceza almasa da, İtalya’daki boyalı basının propagandasına maruz kaldı. Nitekim, aralarında çocukları yozlaştırma, küfür, pornografi, ulusun dinine hakaret gibi suçlamaların da bulunduğu çeşitli iddialarla birçok kez yargılandı ve mahkemeye çıkarıldı.

Pasolini’nin özel ve kamusal görüşleri iç içe geçmişti. Muhtemelen onun kamusal görüş ve kanaatlerini özel hayatındaki cinsel ihlaller (Roma’nın kenar mahallelerinden genç erkeklerle olan ilişkileri ve aşkları) şekillendirmiş veya koşullandırmıştı. Ya da somut bir şekilde ifade etmek gerekirse, özellikle komünistlerin sahip çıktığı ideal proletaryaya uymayan, işçi sınıfında kendini gösteren cinsellik söz konusu olduğunda, Pasolini’nin “alt proletarya” ve yoksullaşmış yaşamda cinselliğin işleviyle özel bir ilgisi olduğunu söylemek mümkün. Aslında cinsellik, onun çalışmalarının çok önemli bir yönünü oluşturuyordu. Bununla birlikte, Pasolini’nin çalışmaları ve biyografilerini yorumlayan birçok ismin “hayatının aşkı” olarak tanımladığı 15 yaşındaki Ninetto Davoli, birkaç filmde yer alsa da, kendi cinselliği, çalışmalarında ve özellikle filmlerinde neredeyse hiç ele alınmamıştır. Bundan yola çıkarak, Yaşam Üçlemesi’ni, Dekameron (1971) yorumunu ve diğer filmleri nasıl açıklayacağız?

Bu noktada karşımıza hukuk ve cinsiyet arasındaki ilişki çıkıyor: sonuçta Pasolini, seks ilişkisini (erotik sahneler, yakın çekimler vb.) çekmeye hevesliydi, ancak burada, işçi sınıfının kimliğinde bir engel (İtalyan Komünist Partisi'nin proletarya hakkındaki ideal vizyonunu bozan unsur) olarak değil, daha ziyade, yaratıcı bir güç olarak seks ele alınıyordu: hem yüce hem de canavarca biçimde, çünkü Yaşam Üçlemesi, bilhassa Salò veya Sodom'un 120 Günü (1975), (Dekameron veya Binbir Gece Masalları (1974) filmlerindeki canlı ve olağanüstü çok biçimli seksüalitenin aksine) faşizmin çileci seksüalitesini eksiksiz ele alıyordu. Pasolini’nin babası, Mussolini’nin destekçisi olan bir komutandı; annesi ise solculuğunu muhafaza etmiş, faşist rejime karşı çıkmıştı. Pasolini’nin öldürülmesinden kısa bir süre sonra gösterime giren son filmi Salò veya Sodom’un 120 Günü, Marquis de Sade’ın aynı adlı eserini temel alır, Mussolini rejiminin yıkılışının ardından kuzeydeki Salò Cumhuriyeti’nde zengin bir faşistin hayatını anlatır.[3]

Bu nedenle Pasolini’nin çalışmaları şu şekilde özetlenebilir: Marksizm ve Hristiyanlık arasındaki içsel gerilim; tüketim çağında büyük şehirlerin kenar mahallelerindeki yoksul ve genç işçilerin hayatı; arzu lehine yasaya karşı mücadele. Daha sonra Pasolini için İtalyan Komünist Partisi, parlamento dışı eyleme karşı olan, kanun ve düzen partisi haline geldi. Direnişi, uyuşukluğunu ve eylemsizliğini örtbas etmek, tamamlamak için kullandı. Örneğin, “Luterci Mektuplar’da yetmişlerin siyasetine polemik üzerinden müdahale ediyordu. Hristiyan Demokratları yolsuzluktan, komünistleri tüketimciliği kabul etmelerinden, ve İtalyan gençliğini moda ve mülkiyetin tasmasını boynuna geçirdiği için eleştirir.”[4]

Mayıs 1968 olaylarını eleştiren Pasolini, paradoksal bir şekilde, “proletaryanın evlatları” olarak polisin yanında yer aldı. Dahası, ona göre 1968 devrimi, yalnızca tüketim yoluyla burjuva düzeninin devam eden kapitalist devrimine katkıda bulunuyordu. Aslında, hem Pasolini hem de Althusser’in Mayıs 1968 olaylarından önce nizama bağlı isimler olduğunu, olaylara kendilerinden beklenen tepkiyi verdiklerini belirtmeliyiz. Bununla birlikte, bu iki sol aydın, bu olaylara ve devrime karşı farklı konumlar aldı, farklı tepkiler geliştirdi.

Althusser’in Fransa’daki Mayıs 1968 olaylarına karşı tutumu muğlâktır. Olayları kınamaktan çok uzak olan eleştirisi, Fransız Komünist Partisi’ne ve bu devrimci sürecin lideri olamamasına yönelikti. Aslında Fransız Komünist Partisi, öğrencilerin “devrimci sürecini” eleştirdi, ona karşı çıktı, onları sahte devrimciler olarak nitelendirdi.

Gerçekten de Althusser, tartışmasız, altmışların en etkili Fransız felsefecisiydi. Kapital’i Okumak ve Marx İçin adlı kitapları, felsefenin Marx’ın eseri arasında kurulacak yeni ilişkinin işaret fişeğini ateşledi.

Althusser de tıpkı Pasolini gibi, Hristiyanlıkla gergin ve belirsiz bir ilişkisi vardı. Her ikisi de dindar ortamlarda büyüdüler. Althusser, Fransız Katolik Kilisesi’nin ve Fransa’daki birkaç Katolik kuruluşun üyesiydi. Gençliğinde Althusser’i en çok etkileyen isimler, daha sonra Althusser'in akıl hocası olan Katolik felsefeci ve teolog Jean Guitton, sonrasında yollarını ayırdığı Fransız felsefeci Jean Lacroix idi.[5]

Althusser, çocukluğunun büyük bir bölümünü geçirdiği Cezayir’de doğdu. Pasolini gibi, Althusser’in annesi de yetiştirilmesinde çok önemli bir rol oynadı, babası ise Fransız ordusunda teğmendi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Althusser, Kuzey Almanya’daki bir kampta esir tutuldu. Orada eline geçen az sayıda kitaplardan biri Blaise Pascal’ın Düşünceler (Pensées) adlı eseriydi. Esaret yılları boyunca bu kitabı okudu. Pascal, bilhassa ideoloji eleştirisi ile ilgili teorisini büyük ölçüde etkiledi. Hayatı boyunca Fransız Komünist Partisi üyesiydi, ancak partisini hep sert bir dille eleştirdi. Partiden ancak karısının öldürülmesinden sonra ihraç edildi. Sadece Parti Merkez Komitesi’ne yazdığı mektupları[6] değil, tüm felsefi ve siyasi müdahalelerini de bir bakıma Fransız Komünist Partisi’nin siyasi çizgilerinin (Stalinizm, hümanizm vb.) eleştirisi olarak düşünmek gerekir.

Pasolini, örgütlenmemiş bir eyleme zerre inanmayan, sadece komünist örgütlenmenin önündeki engeli görünür kılmaya odaklanan bir isimdi: bu engel alt proletaryanın kirli, kontrol edilemez, işe yaramaz boyutuyla ilgiliydi. Bu boyut, onun sinsi cinsel pratiğinde de somutlaşmıştı. Bu gerçek dillendirilmek zorunda, zira Pasolini, Komünist Parti’nin, Kilise gibi, militanlığı katılaştırmak ve kutsallığını yok etmek için bir makine işlevi gördüğünü açık bir biçimde görüyoruz. Ama Pasolini, kurumsallaşmanın hep bu tür sonuçlara yol açıp açmadığı, kurumların, örgütlenecek insanların bu “yararsız", hiçbir işe yaramayan boyutuna uyum sağlayıp sağlamadığı konusunda net bir şey söylemez.

Althusser, felsefe ve siyaset düzleminde baba figürüne dek bir hocaya sahip değildi: “Bir babam yoktu ve kendime bir babam varmış yalanını telkin etmek, daha doğrusu, bu rolü bizzat üstenmek adına, sürekli ‘babamın babası’ rolünü oynama-ya devam ettim.”[7] Althusser, şurada meramını daha açık dile getiriyor: “Felsefi olarak, kendimi babamın yerine koymak zorundaydım. Ama bu, ancak kendime babanın temel rolünü, yani her durumda egemen ve efendi olma rolünü bahşettiğim takdirde mümkündü.”[8]

Gerçekten de Althusser, etrafını arkadaşları, yoldaşları ve öğrencileri sarmış olsa da, çok yalnız bir hayat yaşadı. Yalnızlık, yazılarının tamamında fark edilebilir. Gregory Elliott’ın denemelerinden birine “Althusser’in Yalnızlığı” adını vermesinin sebebi de budur.[9] Gelgelelim, John Lewis'e Bir Cevap adlı eserinde Althusser şunu söyler: “Komünistler asla yalnız değildir.”[10] Bu pozisyonlar ne kadar paradoksal olsa da, Althusser’in ikinci cümlede, bir komünist olarak bir felsefecinin dünyayı dönüştürmeyi amaçladığı, “bunu da gerçekten özgür ve demokratik bir komünist örgüt olmadan, örgüt tabanıyla ve ötesinde diğer kitle hareketleriyle yakın bağları olmadan tek başına yapamayacağı”nı kastettiğini söylememiz gerekiyor.[11] Althusser ve Pasolini bu açıdan farklı kişilikler: Althusser için Parti (veya herhangi bir örgütlü siyasi eylem biçimi) siyasetin bir koşulu iken, Pasolini, (Lenin’in sözüne atfen) Partisiz bir komünist olarak faaliyet yürütüyordu.

Marksizmin dinle ilişkisi, her zaman çetrefilli olmuştur. Aslında, radikal özgürleşme politikası, dini etkilerinden ayırt edilemez veya ayrılamaz. Aynı şekilde, Batı geleneğindeki büyük felsefi projelerin çoğunu da dinden ayıramayız. Descartes’ı, Spinoza’yı, Kant’ı, Hegel’i vs. dinden bağımsız olarak anlamamız imkânsızdır. Çağdaş felsefede, Slavoj Žižek, Alain Badiou veya Giorgio Agamben’in çalışmalarını Hristiyanlığa yönelik bağlılıklarını görmeden idrak edemeyiz. Bununla birlikte, Marksizmin hiçbir şekilde Hristiyanlığın sekülerleştirilmiş bir versiyonu olmadığını belirtmek gerek. Sonraki bölümlerde göreceğimiz gibi, Hristiyanlık ve din, yalnızca Marksizm veya komünizm değil, felsefenin kendisi için de koşullar ve içsel yönlerdir. Aynı durum, Althusser ve Pasolini için de geçerlidir; onların teorik-düşünsel projeleri, ister inanan ister ateist olsunlar, Hristiyanlıkla olan ilişkilerini anlamadan kavranamaz. Althusser, dini kınamasına rağmen, bu konuya özel bir ilgi duymuş, rahipler ve ilahiyatçılarla yakın dostluklar kurmuştur. Althusser, Guitton ile olan dostluğu sayesinde Papa ve Dögol ile tanışma imkânı bulmuştu:

“Arkadaşım Jean Guitton sayesinde Roma'da bağlantılarım vardı. Papa XXIII. John ile bir bahçede tanıştım, çünkü kendisi sarayı haricinde Vatikan’ı pek sevmiyordu. Bahar mevsimiydi, bu saf kalpli adam, çiçekler ve çocuklar karşısında büyülenmişti. Kırmızı şaraptan hoşlanan bir Burgonyalı gibi görünmüştü gözüme, ancak bu dış görünüşün altında, sizin de keşfedeceğiniz gibi, biraz ütopik bir vizyona sahip, tamamen saf ve son derece cömert bir adam vardı. Fransız Komünist Partisi üyesi olarak benimle ilgilenen Papa, Katolik ve Ortodoks Kiliseleri arasında bir uzlaşma sağlama arzusundan uzun uzadıya bahsetti. Brejnev’den birlik konusunda bir anlaşmanın temelini elde etmek için aracılara ihtiyacı vardı. Bu konuda oldukça açıktı. Ona böyle bir girişimin ideolojik ve siyasi zorluklarını, Mindszenty’nin konumunu anlattım. Mindszenty’yi küçümseyici bir ifadeyle andı, (“olduğu yerde iyi, orada kalsın” gibi şeyler söyledi). Devamında kendisine Kilise içinde gelişmiş, yaygınlık arz eden antikomünizmden ve uluslararası planda Kilise’nin içeride yüzleştiği gerilimden söz ettim. ‘Komünistler bir adım atarsa Kilise tarafını ben hallederim’ dedi. Ben de böyle bir jest yapmalarını sağlamanın çok zor olacağını, İtalyan Komünist Partisi’nin bile bunu yapmayacağını, Fransız Komünist Partisi’nin daha da kötü durumda olduğunu söyledim. Bu noktada bana neredeyse sert bir şekilde çıkıştı ve Fransız Kilisesi’nin Galya kökenli olduğu için bir nebze yardımcı olabileceğini, Fransa ile Rusya arasında uzun süredir devam eden bir ittifak olduğunu söyledi. Aslında tek ilgili kişinin ben olmadığımı ona ikna edemediğim için kendi acizliğimden dolayı üzüntü duyarak oradan ayrıldım. Kendisiyle iki kez daha görüştüm, gördüm ki bu konuyla ilgili kararlılığını ve endişesini muhafaza ediyor. Bu ittifak konusu onun için çok önemliydi.”[12]

Marksist olmasına rağmen Pasolini, “Vatikan ile iyi ilişkiler” kurdu, böylece üç Papa ile görüştü. Ayrıca o zamanlar Vatikan ile Katolik olmayan sanatçılar arasında bir diyalog kurmaya çalışan Papa XXIII. John ile de bir ilişkisi vardı. Nitekim, Pier Paolo Pasolini’nin Aziz Matta’ya Göre İncil filminin en başında da gördüğümüz gibi, film “sevgili, mutlu, tanıdığım Papa XIII. John’un hatırasına" ithaf edildi. Ancak Papa XIII. John, film tamamlanmadan önce vefat etti. Birçok din adamının filmi küfür, sapkınlık vb. olarak kınadığı göz önüne alındığında, Pasolini’nin bu filmde “ilham kaynağı”nın Papa olduğunu varsayabiliriz.

1964 yılında Pasolini’nin Aziz Matta’ya Göre İncil filmi Venedik Film Festivali’nde Özel Jüri Ödülü’nü kazandı. Ayrıca üç Oscar’a aday gösterildi. Bu film, ayrıca Uluslararası Katolik Sinema Bürosu’nda büyük ödülü kazandı. Temmuz 2014’te Vatikan’ın kendi günlük gazetesi L'Osservatore Romano, Pasolini’nin filminin “sinema tarihinde İsa hakkında yapılmış en iyi eser” olduğunu duyurdu. Buenos Aires Herald’da çıkan bir haberde şu söylenmekteydi: “L’Osservatore Romano gazetesinin yayın yönetmeni Giovanni Maria Vian, ‘Vatikan’ın (Pasolini’nin filmine yönelik) övgüsü, Papa Francis’in merhametini kanıtlıyor’ dedi.”[13]

Aslında bu, Papa XIII. John ile yakınlığına rağmen Pasolini’nin din karşıtı bir Katolik, inancından emin olmayan, ancak gene de inanca karşı belirli bir nostalji geliştiren bir kişi olduğu göz önüne alındığında şaşırtıcı bir durum. Bir keresinde şöyle demişti: “Ben, din karşıtıyım (bunu söylemekten korkmuyorum!) [...] ama dinin üzerimde yarattığı güçlü etkiyi inkâr etmek benim açımdan delilik olurdu.”[14]

Bu etki, Pasolini’nin Aziz Matta'ya Göre İncil filminde ve Aziz Pavlus üzerine yazdığı film senaryosunda açıkça görülebiliyor. Dolayısıyla, bu noktada dinin Althusser ve Pasolini üzerindeki etkisine ilişkin sormamız gereken soru şudur: Bu etkinin doğası neydi? Açıkçası ne Althusser ne de Pasolini dini kurtuluş, selâmet beklentisi içinde olan insanlardı. Teorik çalışmaları da bu beklenti üzerine kurulu değildi. Teolojik bir kurtuluş, yani, günahlarından ve sonuçlarından arınmak veya onlara karşı korunmak gibi bir beklenti içinde olan insanlar değillerdi. Pasolini için kurtuluş, yoksulların ve ezilenlerin sermayenin, yolsuzluğun ve benzerlerinin egemenliğine karşı siyasi mücadelesinin adıydı. Alain Badiou’nun terimleriyle, siyasi kurtuluşun, bir kez dünyada anlamını kurduktan sonra kendini dışsallığın (sermaye, demokrasi, yolsuzluk vb.) yozlaşmasından koruyan gerçeğin adı olduğunu söyleyebiliriz. Pasolini’nin sinemasını buradan anlamalıyız: Tanrı Krallığı’nın dünyevi bir anlamı vardır ve Tanrı’nın sözü bize, ancak yoksulların, sömürülenlerin, ezilenlerin kapitalizmin egemenliğine ve sonuçlarına karşı mücadelesi yoluyla ulaşır.

Kısacası, Pasolini’nin filmini bu şekilde anlamalıyız, Althusser'in felsefi kavramları (tezleri) sinemayı bu şekilde okumamızı sağlar.

Kitabın ilk bölümü olan Althusser Üzerine, felsefecinin en önemli ve en etkili kavramlarının yanı sıra günümüz felsefecileri arasında büyük tartışmalara yol açan ve yol açmaya devam eden tezlerinin ayrıntılı bir analizini sunuyor. Kitabın ilk bölümü, Badiou’nün “Fransız felsefesi momenti”[15] olarak adlandırdığı bağlamda Althusser’in düşüncesinin ve felsefi projesinin değerlendirmesiyle başlıyor. Sonraki bölümler, Althusser’in çalışmalarının başlangıcından (1945) sonuna (Seksenler) kadar olan dönemini, Hegel ve Spinoza ile ilişkisini ve bunun sonuçlarını ele alıyor. Ardından bu bölüm, Althusser’in siyasi taahhütleri, komünizm ve felsefesi için bir koşul olarak işlev gören Hristiyan yazılarını analiz ediyor. Bunun ötesinde, bu bölümün geri kalan kısımları, Althusser’in sınıf mücadelesi, ideoloji ve eleştirisi, devletin ideolojik aygıtları, çağırma kavramı, epistemolojik kopuş ve yapısal nedensellik kavramlarını tartışıyor.

Bu kavramlarla donanmış olarak, kitabın ikinci bölümü, Althusser’e Göre İncil’i inşa etmeye çalışıyor. Yani, kitabın ikinci bölümü, kitabın ilk bölümünde geliştirilen kavramlar üzerinden, Pier Paolo Pasolini’nin filmlerinin ve şiirlerinin analizini içeriyor. Pasolini’nin eserlerinin okunmasında kullanılan kavramlar, ideoloji ve eleştirisi, öznelerin sorgulanması, sınıf mücadelesi ve felsefenin rolü ve işlevidir. Kitabın sonuç bölümü, felsefenin günümüzdeki rolüne, sinema, sanat, din ve siyasetle ilişkisine odaklanıyor.

Bu kitabın Althusser’in tüm külliyatını özetlediğini söyleyebiliriz: Asarının içsel gerilimleriyle (Marksizm ve felsefe), felsefesinin koşullarıyla (siyaset, Hristiyanlık vb.) ilgilenen kitap, felsefi projesinin sınırlarını somutlaştırıyor.

Althusser ve Pasolini, ne bir giriş kitabı ne de alan uzmanları üzerine bir kitap olmayı hedefliyor. Amacı oldukça mütevazı, zira önceki yüzyılın iki önemli Marksistini, çalışmaları bir anlamda Katolikliğe dayanan ve ona bağlı olan iki ismi ilk kez bir araya getiriyor. Kitap, Marksizm ve komünizmi bu iki isim (Altuzerci komünizm veya Pasolinici komünizm) temelinde yeniden düşünme veya yeniden yapılandırma girişimi değil, önceki yüzyılda düşünülen ve uygulanan Marksizmin sınırlarını analiz etme ve açıklama çabasıdır.

Dipnotlar:
[1] Althusser’in uzun süre mektuplaştığı dostu Maria Antonietta Macciocchi’nin Pasolini ile de muhabbeti vardı. Pasolini’nin İtalyanca ve Fransızcada basılan iki kitabına önsöz yazmıştı.

[2] Hood 1987, s. 7.

[3] Belki de, Salò ya da Sodom’un 120 Günü Pasolini’nin tek Pasolinici olmayan filmidir.

[4] Stuart Hood, Introduction , s. 9.

[5] Bkz.: Althusser 2014, s. 207–244.

[6] Althusser 2007, s. 153–172 ; Althusser 1978.

[7] Althusser 1992, s. 171.

[8] A.g.e.

[9] Elliott 1993, s. 17–37.

[10] Althusser 2008, s. 122.

[11] Althusser 1993, s. 173.

[12] A.g.e., 346–347.

[13] “Vatican ‘canonizes’ Pasolini’s St. Matthew”, Buenos Aires Herald, BAH. Esasında, Papa Francis bazı adımlar attı, Katolik Kilisesi’nin yapmadığı türden açıklamalara imza attı. Vatikan’da göçmenleri, sendikacıları, güvencesiz işçileri bir araya getirdi. AB’nin göçmen karşıtı politikalarına saldırdı, bunları “barbarlık” olarak niteledi. Katolik Kilisesi içinde pedofiliye karşı sıfır tolerans politikasını yürürlüğe koydu vs. Papa, hatta daha da ileri giderek, Tanrı’ya inandığını ama Katoliklerin Tanrı’sına inanmadığını söyledi, evrime inandığını dile getirdi, “Tanrı sihirbaz değil” dedi. Ama gene de Pasolini’nin Tanrı anlayışının ve Althusser’in Kilise’ye dair radikal görüşünün Papa Francis’in politikalarıyla örtüştüğünü söylemek zor.

[14] A.g.e.

[15] Alain Badiou, The Adventure of French Philosophy, Lacan.

0 Yorum: