“Komünistler
pratikte yalnız olsalar bile hiçbir vakit tek başlarına atmazlar çığlıklarını.”
[Louis Althusser, Essays in Self-Criticism, (Londr:
NLB, 1976), s. 39.]
“Bir
insanı o ölene dek gerçek manada tanıyamayız.”
[Pier Paolo Pasolini]
Bu
kitap, felsefe, film, Hristiyanlık ve komünizm gibi belirli ilişkileri ele
almaktadır. Bu ilişkiler, iki özgün kişinin sunduğu anlayışlara verilen adları
taşımaktadır: Louis Althusser ve Pier Paolo Pasolini. İkisi birlikte neredeyse
hiç ele alınmamıştır. Elde Žižek, Badiou, Lacan, Agamben gibi felsefecilerin
Pasolini ile ilişkisi üzerine çalışmalar mevcuttur. Althusser'in kendisi, büyük
olasılıkla aşina olmasına rağmen, Pasolini’nin çalışmaları hakkında hiç kalem
oynatmamıştır.[1] Peki bu iki ismi birbirine bağlayan nedir, onların bugün hâlâ
diri olan miraslarını korumak neden önemlidir?
Pier
Paolo Pasolini, ünlü bir İtalyan yönetmen, şair, romancı, aktivist ve film
eleştirmeniydi. İkinci Dünya Savaşı sırasında, annesiyle birlikte, eski
Yugoslavya ve Avusturya sınırındaki Friuli kentine yerleşmek üzere İtalya'nın
kuzeyine taşındı. Orada “ilk şiirlerinden bazılarını yazacağı yerel lehçeyi
öğrendi, buradaki köylülerin toprak sahiplerine karşı mücadelelerini izleyerek
siyasallaştı.”[2] Muhtemelen onu bir Marksiste dönüştüren de bu yer ve bu
mücadeleler oldu. Siyasi aktivizmini sonrasında İtalyan Komünist Partisi
üyeliği, Roma’nın kenar mahallelerindeki alt proletaryanın yaşamları belirledi.
Roma’nın kenar mahallelerindeki alt proletaryanın yaşamı ve sınıf mücadelesi,
ilk filmi Accattone’yi (Dilenci -1961) etkiledi. Bazı yorumcular,
Pasolini’nin hayatı boyunca şehit olarak görüp yasını tuttuğu, Yugoslav
partizanlarınca öldürülen İtalyan partizan kardeşi Guido Pasolini’nin katlinin,
alt proleter olana dönük yaklaşımını ömür boyu etkilediğini söylerler.
Pasolini,
esas olarak Hristiyanlıktan ve Avrupa’nın eski düşünce geleneklerinden
etkilendi. Hem Yunan hem de Latin klasikleri üzerine eğitim aldı. Bu eğitim
üzerinden edindiği bilgileri Aziz Matta’ya Göre İncil filmi, Aziz Pavlus
ile ilgili film senaryosu, ayrıca klasik Yunan trajedilerine gönderme yapan Medea
ve Oedipus eserlerinde kullandı.
Partiye
katılmadan önce bile, ülkede yeni bir kültür yaratabilecek ve inşa edebilecek
tek partinin Komünist Parti olduğuna inanıyordu. Ancak, partiye katıldıktan
kısa bir süre sonra, müstehcen davranışları ve küçükleri yoldan çıkarma
suçlamalarıyla partiden ihraç edildi. 1955’te yayımlanan ilk romanı Ragazzi
di vita (Dolandırıcı) halk tarafından çok iyi karşılandı, ancak Komünist
Parti ve hükümet ona tepki gösterdi. Ragazzi di vita yüzünden Pasolini
ve editörüne dava açıldı. Dava neticesinde Pasolini ceza almasa da, İtalya’daki
boyalı basının propagandasına maruz kaldı. Nitekim, aralarında çocukları
yozlaştırma, küfür, pornografi, ulusun dinine hakaret gibi suçlamaların da
bulunduğu çeşitli iddialarla birçok kez yargılandı ve mahkemeye çıkarıldı.
Pasolini’nin özel ve kamusal görüşleri iç içe geçmişti. Muhtemelen
onun kamusal görüş ve kanaatlerini özel hayatındaki cinsel ihlaller (Roma’nın
kenar mahallelerinden genç erkeklerle olan ilişkileri ve aşkları)
şekillendirmiş veya koşullandırmıştı. Ya da somut bir şekilde ifade etmek
gerekirse, özellikle komünistlerin sahip çıktığı ideal proletaryaya uymayan,
işçi sınıfında kendini gösteren cinsellik söz konusu olduğunda, Pasolini’nin
“alt proletarya” ve yoksullaşmış yaşamda cinselliğin işleviyle özel bir ilgisi
olduğunu söylemek mümkün. Aslında cinsellik, onun çalışmalarının çok önemli bir
yönünü oluşturuyordu. Bununla birlikte, Pasolini’nin çalışmaları ve
biyografilerini yorumlayan birçok ismin “hayatının aşkı” olarak tanımladığı 15
yaşındaki Ninetto Davoli, birkaç filmde yer alsa da, kendi cinselliği, çalışmalarında
ve özellikle filmlerinde neredeyse hiç ele alınmamıştır. Bundan yola çıkarak, Yaşam
Üçlemesi’ni, Dekameron (1971) yorumunu ve diğer filmleri nasıl
açıklayacağız?
Bu
noktada karşımıza hukuk ve cinsiyet arasındaki ilişki çıkıyor: sonuçta
Pasolini, seks ilişkisini (erotik sahneler, yakın çekimler vb.) çekmeye
hevesliydi, ancak burada, işçi sınıfının kimliğinde bir engel (İtalyan Komünist
Partisi'nin proletarya hakkındaki ideal vizyonunu bozan unsur) olarak değil,
daha ziyade, yaratıcı bir güç olarak seks ele alınıyordu: hem yüce hem de
canavarca biçimde, çünkü Yaşam Üçlemesi, bilhassa Salò veya Sodom'un
120 Günü (1975), (Dekameron veya Binbir Gece Masalları (1974)
filmlerindeki canlı ve olağanüstü çok biçimli seksüalitenin aksine) faşizmin
çileci seksüalitesini eksiksiz ele alıyordu. Pasolini’nin babası, Mussolini’nin
destekçisi olan bir komutandı; annesi ise solculuğunu muhafaza etmiş, faşist
rejime karşı çıkmıştı. Pasolini’nin öldürülmesinden kısa bir süre sonra
gösterime giren son filmi Salò veya Sodom’un 120 Günü, Marquis de
Sade’ın aynı adlı eserini temel alır, Mussolini rejiminin yıkılışının ardından
kuzeydeki Salò Cumhuriyeti’nde zengin bir faşistin hayatını anlatır.[3]
Bu
nedenle Pasolini’nin çalışmaları şu şekilde özetlenebilir: Marksizm ve
Hristiyanlık arasındaki içsel gerilim; tüketim çağında büyük şehirlerin kenar
mahallelerindeki yoksul ve genç işçilerin hayatı; arzu lehine yasaya karşı
mücadele. Daha sonra Pasolini için İtalyan Komünist Partisi, parlamento dışı
eyleme karşı olan, kanun ve düzen partisi haline geldi. Direnişi, uyuşukluğunu
ve eylemsizliğini örtbas etmek, tamamlamak için kullandı. Örneğin, “Luterci
Mektuplar’da yetmişlerin siyasetine polemik üzerinden müdahale ediyordu. Hristiyan
Demokratları yolsuzluktan, komünistleri tüketimciliği kabul etmelerinden, ve
İtalyan gençliğini moda ve mülkiyetin tasmasını boynuna geçirdiği için
eleştirir.”[4]
Mayıs
1968 olaylarını eleştiren Pasolini, paradoksal bir şekilde, “proletaryanın
evlatları” olarak polisin yanında yer aldı. Dahası, ona göre 1968 devrimi,
yalnızca tüketim yoluyla burjuva düzeninin devam eden kapitalist devrimine
katkıda bulunuyordu. Aslında, hem Pasolini hem de Althusser’in Mayıs 1968
olaylarından önce nizama bağlı isimler olduğunu, olaylara kendilerinden
beklenen tepkiyi verdiklerini belirtmeliyiz. Bununla birlikte, bu iki sol
aydın, bu olaylara ve devrime karşı farklı konumlar aldı, farklı tepkiler
geliştirdi.
Althusser’in Fransa’daki Mayıs 1968 olaylarına karşı
tutumu muğlâktır. Olayları kınamaktan çok uzak olan eleştirisi, Fransız
Komünist Partisi’ne ve bu devrimci sürecin lideri olamamasına yönelikti.
Aslında Fransız Komünist Partisi, öğrencilerin “devrimci sürecini” eleştirdi,
ona karşı çıktı, onları sahte devrimciler olarak nitelendirdi.
Gerçekten
de Althusser, tartışmasız, altmışların en etkili Fransız felsefecisiydi. Kapital’i
Okumak ve Marx İçin adlı kitapları, felsefenin Marx’ın eseri
arasında kurulacak yeni ilişkinin işaret fişeğini ateşledi.
Althusser
de tıpkı Pasolini gibi, Hristiyanlıkla gergin ve belirsiz bir ilişkisi vardı.
Her ikisi de dindar ortamlarda büyüdüler. Althusser, Fransız Katolik
Kilisesi’nin ve Fransa’daki birkaç Katolik kuruluşun üyesiydi. Gençliğinde
Althusser’i en çok etkileyen isimler, daha sonra Althusser'in akıl hocası olan
Katolik felsefeci ve teolog Jean Guitton, sonrasında yollarını ayırdığı Fransız
felsefeci Jean Lacroix idi.[5]
Althusser,
çocukluğunun büyük bir bölümünü geçirdiği Cezayir’de doğdu. Pasolini gibi,
Althusser’in annesi de yetiştirilmesinde çok önemli bir rol oynadı, babası ise
Fransız ordusunda teğmendi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Althusser, Kuzey
Almanya’daki bir kampta esir tutuldu. Orada eline geçen az sayıda kitaplardan
biri Blaise Pascal’ın Düşünceler (Pensées) adlı eseriydi. Esaret yılları
boyunca bu kitabı okudu. Pascal, bilhassa ideoloji eleştirisi ile ilgili
teorisini büyük ölçüde etkiledi. Hayatı boyunca Fransız Komünist Partisi
üyesiydi, ancak partisini hep sert bir dille eleştirdi. Partiden ancak
karısının öldürülmesinden sonra ihraç edildi. Sadece Parti Merkez Komitesi’ne
yazdığı mektupları[6] değil, tüm felsefi ve siyasi müdahalelerini de bir bakıma
Fransız Komünist Partisi’nin siyasi çizgilerinin (Stalinizm, hümanizm vb.)
eleştirisi olarak düşünmek gerekir.
Pasolini,
örgütlenmemiş bir eyleme zerre inanmayan, sadece komünist örgütlenmenin
önündeki engeli görünür kılmaya odaklanan bir isimdi: bu engel alt
proletaryanın kirli, kontrol edilemez, işe yaramaz boyutuyla ilgiliydi. Bu
boyut, onun sinsi cinsel pratiğinde de somutlaşmıştı. Bu gerçek dillendirilmek
zorunda, zira Pasolini, Komünist Parti’nin, Kilise gibi, militanlığı
katılaştırmak ve kutsallığını yok etmek için bir makine işlevi gördüğünü açık
bir biçimde görüyoruz. Ama Pasolini, kurumsallaşmanın hep bu tür sonuçlara yol
açıp açmadığı, kurumların, örgütlenecek insanların bu “yararsız", hiçbir
işe yaramayan boyutuna uyum sağlayıp sağlamadığı konusunda net bir şey
söylemez.
Althusser,
felsefe ve siyaset düzleminde baba figürüne dek bir hocaya sahip değildi: “Bir
babam yoktu ve kendime bir babam varmış yalanını telkin etmek, daha doğrusu, bu
rolü bizzat üstenmek adına, sürekli ‘babamın babası’ rolünü oynama-ya devam
ettim.”[7] Althusser, şurada meramını daha açık dile getiriyor: “Felsefi
olarak, kendimi babamın yerine koymak zorundaydım. Ama bu, ancak kendime
babanın temel rolünü, yani her durumda egemen ve efendi olma rolünü bahşettiğim
takdirde mümkündü.”[8]
Gerçekten
de Althusser, etrafını arkadaşları, yoldaşları ve öğrencileri sarmış olsa da,
çok yalnız bir hayat yaşadı. Yalnızlık, yazılarının tamamında fark edilebilir.
Gregory Elliott’ın denemelerinden birine “Althusser’in Yalnızlığı” adını
vermesinin sebebi de budur.[9] Gelgelelim, John Lewis'e Bir Cevap adlı
eserinde Althusser şunu söyler: “Komünistler asla yalnız değildir.”[10] Bu
pozisyonlar ne kadar paradoksal olsa da, Althusser’in ikinci cümlede, bir
komünist olarak bir felsefecinin dünyayı dönüştürmeyi amaçladığı, “bunu da
gerçekten özgür ve demokratik bir komünist örgüt olmadan, örgüt tabanıyla ve
ötesinde diğer kitle hareketleriyle yakın bağları olmadan tek başına
yapamayacağı”nı kastettiğini söylememiz gerekiyor.[11] Althusser ve Pasolini bu
açıdan farklı kişilikler: Althusser için Parti (veya herhangi bir örgütlü
siyasi eylem biçimi) siyasetin bir koşulu iken, Pasolini, (Lenin’in sözüne
atfen) Partisiz bir komünist olarak faaliyet yürütüyordu.
Marksizmin
dinle ilişkisi, her zaman çetrefilli olmuştur. Aslında, radikal özgürleşme
politikası, dini etkilerinden ayırt edilemez veya ayrılamaz. Aynı şekilde, Batı
geleneğindeki büyük felsefi projelerin çoğunu da dinden ayıramayız.
Descartes’ı, Spinoza’yı, Kant’ı, Hegel’i vs. dinden bağımsız olarak anlamamız
imkânsızdır. Çağdaş felsefede, Slavoj Žižek, Alain Badiou veya Giorgio
Agamben’in çalışmalarını Hristiyanlığa yönelik bağlılıklarını görmeden idrak
edemeyiz. Bununla birlikte, Marksizmin hiçbir şekilde Hristiyanlığın
sekülerleştirilmiş bir versiyonu olmadığını belirtmek gerek. Sonraki bölümlerde
göreceğimiz gibi, Hristiyanlık ve din, yalnızca Marksizm veya komünizm değil,
felsefenin kendisi için de koşullar ve içsel yönlerdir. Aynı durum, Althusser
ve Pasolini için de geçerlidir; onların teorik-düşünsel projeleri, ister inanan
ister ateist olsunlar, Hristiyanlıkla olan ilişkilerini anlamadan kavranamaz.
Althusser, dini kınamasına rağmen, bu konuya özel bir ilgi duymuş, rahipler ve
ilahiyatçılarla yakın dostluklar kurmuştur. Althusser, Guitton ile olan
dostluğu sayesinde Papa ve Dögol ile tanışma imkânı bulmuştu:
“Arkadaşım
Jean Guitton sayesinde Roma'da bağlantılarım vardı. Papa XXIII. John ile bir
bahçede tanıştım, çünkü kendisi sarayı haricinde Vatikan’ı pek sevmiyordu.
Bahar mevsimiydi, bu saf kalpli adam, çiçekler ve çocuklar karşısında
büyülenmişti. Kırmızı şaraptan hoşlanan bir Burgonyalı gibi görünmüştü gözüme,
ancak bu dış görünüşün altında, sizin de keşfedeceğiniz gibi, biraz ütopik bir
vizyona sahip, tamamen saf ve son derece cömert bir adam vardı. Fransız
Komünist Partisi üyesi olarak benimle ilgilenen Papa, Katolik ve Ortodoks
Kiliseleri arasında bir uzlaşma sağlama arzusundan uzun uzadıya bahsetti.
Brejnev’den birlik konusunda bir anlaşmanın temelini elde etmek için aracılara
ihtiyacı vardı. Bu konuda oldukça açıktı. Ona böyle bir girişimin ideolojik ve
siyasi zorluklarını, Mindszenty’nin konumunu anlattım. Mindszenty’yi
küçümseyici bir ifadeyle andı, (“olduğu yerde iyi, orada kalsın” gibi şeyler
söyledi). Devamında kendisine Kilise içinde gelişmiş, yaygınlık arz eden
antikomünizmden ve uluslararası planda Kilise’nin içeride yüzleştiği gerilimden
söz ettim. ‘Komünistler bir adım atarsa Kilise tarafını ben hallederim’ dedi.
Ben de böyle bir jest yapmalarını sağlamanın çok zor olacağını, İtalyan
Komünist Partisi’nin bile bunu yapmayacağını, Fransız Komünist Partisi’nin daha
da kötü durumda olduğunu söyledim. Bu noktada bana neredeyse sert bir şekilde
çıkıştı ve Fransız Kilisesi’nin Galya kökenli olduğu için bir nebze yardımcı
olabileceğini, Fransa ile Rusya arasında uzun süredir devam eden bir ittifak
olduğunu söyledi. Aslında tek ilgili kişinin ben olmadığımı ona ikna edemediğim
için kendi acizliğimden dolayı üzüntü duyarak oradan ayrıldım. Kendisiyle iki
kez daha görüştüm, gördüm ki bu konuyla ilgili kararlılığını ve endişesini
muhafaza ediyor. Bu ittifak konusu onun için çok önemliydi.”[12]
Marksist
olmasına rağmen Pasolini, “Vatikan ile iyi ilişkiler” kurdu, böylece üç Papa
ile görüştü. Ayrıca o zamanlar Vatikan ile Katolik olmayan sanatçılar arasında
bir diyalog kurmaya çalışan Papa XXIII. John ile de bir ilişkisi vardı.
Nitekim, Pier Paolo Pasolini’nin Aziz Matta’ya Göre İncil filminin en
başında da gördüğümüz gibi, film “sevgili, mutlu, tanıdığım Papa XIII. John’un
hatırasına" ithaf edildi. Ancak Papa XIII. John, film tamamlanmadan önce
vefat etti. Birçok din adamının filmi küfür, sapkınlık vb. olarak kınadığı göz
önüne alındığında, Pasolini’nin bu filmde “ilham kaynağı”nın Papa olduğunu
varsayabiliriz.
1964
yılında Pasolini’nin Aziz Matta’ya Göre İncil filmi Venedik Film
Festivali’nde Özel Jüri Ödülü’nü kazandı. Ayrıca üç Oscar’a aday gösterildi. Bu
film, ayrıca Uluslararası Katolik Sinema Bürosu’nda büyük ödülü kazandı. Temmuz
2014’te Vatikan’ın kendi günlük gazetesi L'Osservatore Romano,
Pasolini’nin filminin “sinema tarihinde İsa hakkında yapılmış en iyi eser”
olduğunu duyurdu. Buenos Aires Herald’da çıkan bir haberde şu
söylenmekteydi: “L’Osservatore Romano gazetesinin yayın yönetmeni
Giovanni Maria Vian, ‘Vatikan’ın (Pasolini’nin filmine yönelik) övgüsü, Papa
Francis’in merhametini kanıtlıyor’ dedi.”[13]
Aslında
bu, Papa XIII. John ile yakınlığına rağmen Pasolini’nin din karşıtı bir
Katolik, inancından emin olmayan, ancak gene de inanca karşı belirli bir
nostalji geliştiren bir kişi olduğu göz önüne alındığında şaşırtıcı bir durum.
Bir keresinde şöyle demişti: “Ben, din karşıtıyım (bunu söylemekten
korkmuyorum!) [...] ama dinin üzerimde yarattığı güçlü etkiyi inkâr etmek benim
açımdan delilik olurdu.”[14]
Bu
etki, Pasolini’nin Aziz Matta'ya Göre İncil filminde ve Aziz Pavlus
üzerine yazdığı film senaryosunda açıkça görülebiliyor. Dolayısıyla, bu noktada
dinin Althusser ve Pasolini üzerindeki etkisine ilişkin sormamız gereken soru
şudur: Bu etkinin doğası neydi? Açıkçası ne Althusser ne de Pasolini dini
kurtuluş, selâmet beklentisi içinde olan insanlardı. Teorik çalışmaları da bu
beklenti üzerine kurulu değildi. Teolojik bir kurtuluş, yani, günahlarından ve
sonuçlarından arınmak veya onlara karşı korunmak gibi bir beklenti içinde olan
insanlar değillerdi. Pasolini için kurtuluş, yoksulların ve ezilenlerin
sermayenin, yolsuzluğun ve benzerlerinin egemenliğine karşı siyasi
mücadelesinin adıydı. Alain Badiou’nun terimleriyle, siyasi kurtuluşun, bir kez
dünyada anlamını kurduktan sonra kendini dışsallığın (sermaye, demokrasi,
yolsuzluk vb.) yozlaşmasından koruyan gerçeğin adı olduğunu söyleyebiliriz.
Pasolini’nin sinemasını buradan anlamalıyız: Tanrı Krallığı’nın dünyevi bir
anlamı vardır ve Tanrı’nın sözü bize, ancak yoksulların, sömürülenlerin,
ezilenlerin kapitalizmin egemenliğine ve sonuçlarına karşı mücadelesi yoluyla
ulaşır.
Kısacası,
Pasolini’nin filmini bu şekilde anlamalıyız, Althusser'in felsefi kavramları
(tezleri) sinemayı bu şekilde okumamızı sağlar.
Kitabın
ilk bölümü olan Althusser Üzerine, felsefecinin en önemli ve en etkili
kavramlarının yanı sıra günümüz felsefecileri arasında büyük tartışmalara yol
açan ve yol açmaya devam eden tezlerinin ayrıntılı bir analizini sunuyor.
Kitabın ilk bölümü, Badiou’nün “Fransız felsefesi momenti”[15] olarak
adlandırdığı bağlamda Althusser’in düşüncesinin ve felsefi projesinin değerlendirmesiyle
başlıyor. Sonraki bölümler, Althusser’in çalışmalarının başlangıcından (1945)
sonuna (Seksenler) kadar olan dönemini, Hegel ve Spinoza ile ilişkisini ve
bunun sonuçlarını ele alıyor. Ardından bu bölüm, Althusser’in siyasi
taahhütleri, komünizm ve felsefesi için bir koşul olarak işlev gören Hristiyan
yazılarını analiz ediyor. Bunun ötesinde, bu bölümün geri kalan kısımları,
Althusser’in sınıf mücadelesi, ideoloji ve eleştirisi, devletin ideolojik
aygıtları, çağırma kavramı, epistemolojik kopuş ve yapısal nedensellik
kavramlarını tartışıyor.
Bu
kavramlarla donanmış olarak, kitabın ikinci bölümü, Althusser’e Göre İncil’i
inşa etmeye çalışıyor. Yani, kitabın ikinci bölümü, kitabın ilk bölümünde
geliştirilen kavramlar üzerinden, Pier Paolo Pasolini’nin filmlerinin ve
şiirlerinin analizini içeriyor. Pasolini’nin eserlerinin okunmasında kullanılan
kavramlar, ideoloji ve eleştirisi, öznelerin sorgulanması, sınıf mücadelesi ve
felsefenin rolü ve işlevidir. Kitabın sonuç bölümü, felsefenin günümüzdeki
rolüne, sinema, sanat, din ve siyasetle ilişkisine odaklanıyor.
Bu
kitabın Althusser’in tüm külliyatını özetlediğini söyleyebiliriz: Asarının
içsel gerilimleriyle (Marksizm ve felsefe), felsefesinin koşullarıyla (siyaset,
Hristiyanlık vb.) ilgilenen kitap, felsefi projesinin sınırlarını
somutlaştırıyor.
Althusser
ve Pasolini, ne bir giriş kitabı ne de alan uzmanları üzerine
bir kitap olmayı hedefliyor. Amacı oldukça mütevazı, zira önceki yüzyılın iki
önemli Marksistini, çalışmaları bir anlamda Katolikliğe dayanan ve ona bağlı
olan iki ismi ilk kez bir araya getiriyor. Kitap, Marksizm ve komünizmi bu iki
isim (Altuzerci komünizm veya Pasolinici komünizm) temelinde yeniden düşünme
veya yeniden yapılandırma girişimi değil, önceki yüzyılda düşünülen ve
uygulanan Marksizmin sınırlarını analiz etme ve açıklama çabasıdır.
Dipnotlar:
[1] Althusser’in uzun süre mektuplaştığı dostu Maria Antonietta Macciocchi’nin Pasolini
ile de muhabbeti vardı. Pasolini’nin İtalyanca ve Fransızcada basılan iki
kitabına önsöz yazmıştı.
[2]
Hood 1987, s. 7.
[3]
Belki de, Salò ya da Sodom’un 120 Günü Pasolini’nin tek Pasolinici
olmayan filmidir.
[4]
Stuart Hood, Introduction , s. 9.
[5]
Bkz.: Althusser 2014, s. 207–244.
[6]
Althusser 2007, s. 153–172 ; Althusser 1978.
[7]
Althusser 1992, s. 171.
[8]
A.g.e.
[9]
Elliott 1993, s. 17–37.
[10]
Althusser 2008, s. 122.
[11]
Althusser 1993, s. 173.
[12]
A.g.e., 346–347.
[13]
“Vatican ‘canonizes’ Pasolini’s St. Matthew”, Buenos Aires Herald,
BAH. Esasında, Papa Francis bazı adımlar attı,
Katolik Kilisesi’nin yapmadığı türden açıklamalara imza attı. Vatikan’da
göçmenleri, sendikacıları, güvencesiz işçileri bir araya getirdi. AB’nin göçmen
karşıtı politikalarına saldırdı, bunları “barbarlık” olarak niteledi. Katolik
Kilisesi içinde pedofiliye karşı sıfır tolerans politikasını yürürlüğe koydu
vs. Papa, hatta daha da ileri giderek, Tanrı’ya inandığını ama Katoliklerin
Tanrı’sına inanmadığını söyledi, evrime inandığını dile getirdi, “Tanrı
sihirbaz değil” dedi. Ama gene de Pasolini’nin Tanrı anlayışının ve
Althusser’in Kilise’ye dair radikal görüşünün Papa Francis’in politikalarıyla
örtüştüğünü söylemek zor.
[14]
A.g.e.
[15] Alain Badiou, The Adventure of French Philosophy, Lacan.


0 Yorum:
Yorum Gönder