Son
zamanlarda dile getirilen, Sovyetler Birliği’ne yönelik “sömürgeci bir güç”
ithamı, genellikle özensiz akademik çalışmaları, onlardan daha özensiz olan
teorik çerçeveleri temel alıyor. Metodolojide daha titiz bir karşıt görüş
sunmak için, Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) devrimden evvel Çin’i “yarı-sömürge”
olarak tanımlama konusunda tecrübe ettiği uzun soluklu mücadeleyi yeniden ele
almak istiyorum. Teorik ve pratik yolculuk, titiz bir araştırma sürecinin
eseriydi. Bu süreçte iç tartışmalar, revizyonlar, analizler, hatta savaşta
büyük kayıplar yaşandı. ÇKP neredeyse yok oluyordu. Burjuva tarihçilerinin
dikkatsiz genellemeleriyle çelişen bir süreç yaşandı. Beni asıl partinin doğru
formüle ulaşmasının epey zaman almış olmasıydı. Bu mücadele on yıldan fazla
sürdü! İlgili mücadele, Marksistlerin sorulara ne kadar ciddi yaklaştıklarının
ve Marksistlerin sorulara nasıl yaklaşmaları gerektiğinin bir kanıtı. Neticede
teori olmadan doğru pratik olmaz, dolayısıyla, pratiğimizi şekillendirecek
teoriye dikkatsizce ulaşmamaya büyük özen göstermeliyiz.
Çin
Komünist Partisi kurulduktan sonra, hem Marksizm çalışmaları hem de devrimci
pratikler sayesinde, Parti liderleri, uluslararası koşulları ve içteki
koşulları daha net bir şekilde anlamaya başladılar. Unutmayın, ÇKP ilk
kurulduğunda, ellerinde yararlanabilecekleri çok az deneyim vardı, ayrıca,
teorileri hâlâ büyük ölçüde Sovyet deneyiminin etkisi altındaydı. 1922’de ÇKP, millet
ve sömürge sorunları konusunda Lenin’in formülünü kabul etti. Merkez Komite,
Çin’in tarihini ve bugününü uluslararası emperyalizmin ve iç politikada feodal
savaş ağalarının ve bürokratların otoritesi altında olan yarı-feodal bir devlet
olarak analiz eden bir öneri yayınladı. Bu, İkinci Kongre tarafından
geliştirilen ilk formüldü.[1]
Çen
Duşyo, 1923’te yazdığı makalesinde yarı-sömürgecilik kavramını ortaya attı.
Yarı-sömürge ülkelerdeki devrimlerin iki boyutu olduğunu söyledi: dışarıya
yönelik anti-emperyalist devrim, içeriye yönelik feodalizm karşıtı demokratik
devrim. Üçüncü Kongre, “demokratik devrim”i “milli devrim” olarak adlandırdı ve
yarı-sömürge Çin’deki devrimcilerin görevlerinin, Avrupa’da meydana gelen
burjuva devrimlerinden temelde farklı olduğunu dile getirdi. Aynı yıl, Mao
Zedong da Çin’i “yarı-sömürge” olarak nitelendirdi.[2] Mao, şunları söyledi:
“Yarı-sömürge Çin’in
siyasetinin ana özelliklerinin, militaristlerin ve yabancı güçlerin bir araya
gelerek tüm ülke halkına uyguladığı çifte baskı olduğunu biliyoruz. [...] Halkın
gücünü kullanarak, militaristlerin ve yabancı emperyalizminin, hain eylemlerini
gerçekleştirmek için işbirliği içinde oldukları bu güçleri devirmek, Çin
halkının tarihi görevidir.”
1926’da
Cai Hesen, uluslararası komünistlere sunduğu raporunun özeti olan çığır açıcı
eseri Çin Komünist Partisi’nin Tarihsel Gelişimi’nde “yarı-sömürgeci,
yarı-feodal Çin” ifadesini kullandı. Aynı şekilde, Çin’in koşullarının Avrupa’dakilerden
farklı olduğunu, bu nedenle, Çin Komünist Partisi’nin tamamen farklı bir dizi
tarihsel görev ve sorumlulukla karşı karşıya olduğunu söyledi.
Emperyalizmin
Çin’deki nüfuzu, daha önce var olmayan, tümüyle yeni olan sınıfların ortaya
çıkmasına neden oldu. Komprador sınıfı, ticaret, daha sonra sanayi
burjuvazisiyle birlikte ortaya çıkıp gelişti. Yerli Çin sanayiinin gelişimiyle
birlikte proletarya da ortaya çıktı. Cai Hesen’e göre, emperyalizm, eski
konumlarını yerlerinden edip ekonomik çöküşe yol açtıkça, eski muktedir sınıfın
bazı kesimleri devrimci eğilimlere sahip olmaya başladılar.
1839-1842
arası dönemde cereyan eden Afyon Savaşı’ndan önce, Çing hükümeti hâlâ önemli
ölçüde otoriteye ve meşruiyete sahipti. Köylüler ve küçük burjuva aydınlar
genel olarak yönetici sınıfa büyük saygı duyuyorlardı. Ancak Afyon Savaşları’ndan
sonra, özellikle de 1894-1895’teki Birinci Çin-Japon Savaşı’ndan sonra, bu politik
güvenilirlik çöktü.
Çing
Hanedanlığı’nın çöküşünde üç faktörün dikkate alınması gerekir.
1.
Afyon ticareti, gümüş dolaşımını azalttı, ekonomik zorluklara yol açtı.
2.
Emperyalist saldırganlık nedeniyle hükümet, vergileri artırarak bu durumu
telafi etmek zorunda kaldı, bu da ekonomik zorlukları daha da artırdı.
3.
Yolsuzluk yaygınlaştı, yetkililer, yabancı güçlerle işbirliği yapmaya başladılar,
bu da halkın devlete olan güveninin daha da azalmasına yol açtı.
Çin
içten içe yıkıma uğrarken, Çing hanedanı da askeri ve diplomatik cephelerde
sürekli yenilgiye uğruyor, bu da egemenliğin yitimine ve toprak kaybına yol
açıyordu. Çing hanedanı, ülkeyi korumaktan aciz bir hükümet olarak görülüyordu.
Afyon
Savaşları’ndan sonra Çin’i kurtarmak için üç büyük isyan girişimine tanıklık
edildi.
1.
Taiping İsyanı. Çoğunlukla yoksul ve müflis köylüler isyana katıldı, gelgelelim,
emperyalist güçler, Çing hükümetinin yanında yer alınca isyan başarısız oldu.
2.
Yoksul ve müflis köylülerin gerçekleştirdiği Boxer İsyanı. Bu isyan da
başarısız oldu. Bu başarısızlıklar, Çin komünistlerine, köylülerin
emperyalizmden önce direnmeye, isyan etmeye ve kazanmaya muktedir
olduklarını, ancak şimdi içte güçlerini birleştirmiş sömürücü güçleri ve dışarının
egemenliğini yenemeyeceklerini gösterdi. Komprador sınıfı emperyalizmin yanında
yer aldı, gerici bir güç olarak varlığını sürdürdü. Kendiliğinden isyanlara
muktedir olan köylülük, bu özel çifte baskı döneminde onları başarıya götürecek
politik liderlikten yoksundu.
3.
Köylüleri, burjuvaziyi ve yükselen proletaryayı kapsayan ve Sun Yat-sen
önderliğindeki devrimci milliyetçilerin önderlik ettiği 1911 tarihli Şinhay
Devrimi. Cai Hesen’e göre, devrim, gereğinden fazla askeri çatışmaya odaklanmış
olan devrim, kitlelere yönelik politik propaganda faaliyeti yürütmemiş, onları
seferber etmemişti. Vuçang Ayaklanması’nın geniş kitlelerle sınırlı bir
bağlantısı olduğu için, politik iktidar sonunda Beiyanglı savaş ağalarının
eline geçti.
Özetle,
şu türden dersler çıkartıldı: Burjuvazi zayıftı, köylülük liderlikten yoksundu,
proletarya ise henüz yeterli politik bilinç geliştirmemişti. Küçük burjuvazi,
kitleleri anlamadığı ve düşmanları doğru bir şekilde tanımlayamadığı için
devrimi yönetemezdi. Ancak Çin’deki devrimci süreç, işçilerin yeni edindikleri
bilinci sergiledikleri 1919’daki Dört Mayıs Hareketi ile yeni bir aşamaya
girdi. Bu, sonunda ÇKP’nin kurulmasına, tarihsel dersleri ve yol gösterici
stratejiyi anlamaya ve teorileştirmeye çalışmalarına yol açtı. Ancak Cai Hesen konuyla
ilgili şunları söylüyor:
“Hong Kong, Guanco,
Şanghay ve Hubei’de çok sayıda kendiliğinden grev yaşandı. Bazıları başarılı,
bazıları başarısız oldu. Kendiliğinden gelişen grevlerin kapsamı 1920 yılında
önemli ölçüde genişledi. Japonların istatistiki verilerine göre, 1920-1921
yılları arasında 76.000 işçi 47 grev gerçekleştirdi; 1921-1922’de ise 44.000
işçinin katıldığı 37 greve tanıklık edildi. Ancak bu grevler kendiliğindendi ve
geniş bir alana yayıldı. Bu kendiliğinden grevler döneminde, işçi sınıfı, temel
işçi örgütleri kurmayı bildi. 1919’da Guangdong’da 26 sendika vardı. 1921’de
Hong Kong’daki makine işçilerinin başarılı grevinden sonra, güneyde, özellikle
Guanzo’da, sendika sayısı 26’dan 100’e çıktı, ancak bunlar, hâlâ yeni yeni
oluşmaya başlayan meslek gruplarıydı. Yukarıdaki sayılar ve gerçeklerden de
anlaşılacağı üzere, bu partinin kuruluşundan önce işçi sınıfı cehaletten bilinçlilik
düzeyine, eylemsizlikten eylem sahasına, hatta çok yoğun ve cesur bir eyleme
doğru bir ilerleme kaydetti. Bu olgu, Çin Komünist Partisi’nin kuruluşu
bağlamında tanık olunan en önemli olgudur. [...] Dört Mayıs Hareketi,
öğrencilerin önderlik ettiği, anti-emperyalist bir hareketti, ancak Şanghay’daki
liman işçileri ve Japon pamuk fabrikası işçileri de harekete katıldı. Politik
bir grev olarak anti-emperyalist harekete katıldılar, ancak kendi partilerinin
liderliği ve rehberliği olmadan bu dönemdeki katılımları, mevcut Otuz Mayıs
Hareketi kadar anlamlı veya güçlü değildi. İşçilerin bu greve katılımı, anlık
bir vatanseverlik coşkusunun güdümündeydi. Bir yandan baskı ve saldırganlıktan
nefret ediyorlardı; diğer yandan öğrenciler ve politikacılar tarafından
manipüle ediliyorlardı. Katılımları ‘politikacı kliklerinin veya küçük bir işçi
lideri grubunun yaklaşımından kaynaklanıyordu.’ Bu nedenle, nesnel planda bu
grev anlamlıydı. Ancak öznel planda sınıf bilincinden yoksundu, ama bir politik
parti tarafından yönlendiriliyordu. Bu, Çin işçi sınıfının anti-emperyalist politik
mücadele yoluna girdiğini kanıtı. Söz konusu yol, Çin işçi sınıfının gelişim
tarihinde ve partinin ortaya çıkışında büyük önem taşıyor. Zira işçi sınıfının politik
mücadeleye kendiliğinden katılımı bir politik partinin liderliğini gerektirir;
bu da partimizin ortaya çıkışını koşullayan üçüncü olgudur.”
1927’de
Milli Devrim’in başarısızlığı, ÇKP’nin geliştirdiği anlayışları yeniden
değerlendirmesine yol açtı. Milli Devrim’in yenilgisi, Şanghay Katliamı ve
Beyaz Terör’ün ardından parti, kritik bir durumla karşı karşıya kaldı. Parti
üyeliği 57.000’den yaklaşık 10.000’e düştü.
1927
yazında Milli Devrim’in yenilgisi bir dizi yeni soruyu gündeme getirdi. Çang
Kay Şek rejimi ne tür bir politik gücü temsil ediyordu? Çin toplumunun niteliği,
temelden değişmiş miydi? Çin, hâlâ yarı-sömürge ve yarı-feodal bir ülke miydi?
Milli
burjuvazi, toprak sahipleri ve emperyalizmle ittifak kurup işçi ve köylülerin
devrimci seferberliğinden korktuğu için demokratik devrimi sonuna kadar
götürmekten aciz olduğunu göstermişti.
Çin
toplumunun doğasını belirlemek, devrimi yönlendirmede çok önemliydi çünkü
bundan sonraki strateji, hangi güçlerle savaştıklarına ve ne tür bir devrimin
gerekli olduğuna göre şekillenmeliydi.
Kamuoyu,
hatta parti içindeki bazı kesimler, Çin hakkında oldukça farklı görüşlere
sahipti: Ya Çin feodal kalmaya devam ediyordu, ya da artık kapitalistti.
Diğerleri ise Çin’in post-kapitalist olduğunu söylüyordu.
Çin
Komünist Partisi’nin 1928’deki Altıncı Milli Kongresi, Çin’in yarı-sömürge
statüsünü koruduğu, yarı-feodalizmin kalıntılarının ortadan kaldırılmadığı
sonucuna vardı. Bu nedenle, Çin devriminin, burjuva-demokratik bir devrim olacağına
dair tespit muhafaza edildi.
Şubat
1929’da Çin Komünist Partisi, “yarı-sömürge” ve “yarı-feodal” kavramlarının
kapsamlı bir formülünü resmen ortaya koydu.
Ama
burada kalınmadı. Bir grup, Kuomintang’ın burjuvaziyi temsil ettiği
gerekçesiyle Çin’in zaten kapitalist hale geldiğini, proletaryanın doğrudan
sosyalist devrime yönelmesi gerektiği fikrini savundu. Başka bir grup ise Çang
Kay Şek’in burjuvaziyi temsil ettiği gerekçesiyle mücadelenin, bir aşamayı
tamamlayıp sonra diğerine geçmek yerine, yarı-feodal, yarı-sömürgelik haline ve
burjuvaziye aynı anda karşı yöneltilmesi gerektiğini savundu.
Her
iki görüş de Çin’deki kapitalist gelişme düzeyini abartıyor, rejimin sınıfsal
yapısını yanlış anlıyordu.
Çin
toplumunun niteliğine ilişkin tartışma, neredeyse on yıl boyunca devam
edecekti.
Çin
Komünist Partisi liderliği, Marksizm-Leninizm anlayışlarını Çin’deki somut
koşullara uyguladıktan sonra, emperyalizmin Çin’in geleneksel kırsal
ekonomisini baltaladığını, aynı zamanda belirli bir kapitalist gelişmeyi teşvik
ettiğini söyledi. Bununla birlikte, emperyalizm, milli sermayeyi boğan ve
emperyalist egemenliği kolaylaştırdığı için yarı-feodal ilişkileri koruyan
feodal güçlerle işbirliği yapıyordu.
Aralık
1939’da Mao Zedong’un Cang Wenşen ve Li Veyhan ile birlikte kaleme aldığı Çin
Devrimi ve Çin Komünist Partisi adlı eser, Çin toplumunun o zamana kadarki
en sistematik analizini sunmuştur. Eser, Çin’in aynı anda iki tarihsel dönüşüm
geçirdiğini savunmuştur. İlki, tümüyle feodal bir toplumdan yarı-feodal bir
topluma dönüşüm; ikincisi ise bağımsız egemen bir devletten yarı-sömürge bir
topluma dönüşümdür. Her iki tarihsel süreç de yabancı kapitalist nüfuz eliyle
başlatılmıştır.
Yabancı
sermaye, mevcut ekonomiyi harap etti, hem köylerde hem de kentlerde meta
ekonomisini teşvik ederek, Çin burjuvazisinin ortaya çıkması için gerekli koşulları
yarattı. Ancak emperyalizm, Çin’in ekonomik ve politik yaşamını kontrol ettiği
için, milli burjuvazi, meta ekonomisinin genişlemesiyle doğalında gelişme
kaydedemedi.
Milli
burjuvazi, özel ayrıcalıklara sahip olduğu ve mevcut yarı-feodal düzeni
aşamadığı için yabancı sermaye tarafından dışlandı. Bu nedenle, modern Çin
toplumu kapitalist bir topluma dönüşmedi. Çin, zayıf bir kapitalist ekonomiyle
yarı-feodal bir ekonominin bir arada var olduğu bir yarı-feodal toplumdu: o
dönemde kent merkezleri durağan kırsal alanlarla, gelişmiş bölgeler de son
derece geri kalmış bölgelerle bir arada bulunuyordu.
En
önemlisi, emperyalist güçlerin amacı, hiçbir zaman feodal Çin’i kapitalist bir
Çin’e dönüştürmek değildi. Bilâkis, amaçları Çin’i emperyalizme tabi bir
sömürge ve yarı-sömürge ülkesine dönüştürmekti. Çin kapitalizminin gelişimi ve
yarı-feodal toplumun ortaya çıkışı, Çin’i emperyalizme tabi kılma sürecinin yan
ürünleriydi.
Marx
ve Engels’in de dediği gibi, kapitalizm, kırsal alanları kentlere, Doğu’yu Batı’ya,
köylü milletleri burjuva milletlere tabi kılar. Geçtiğimiz yüzyıl boyunca,
emperyalist güçler Çin’i kontrol altına almak için askeri, politik, ekonomik,
kültürel ve diplomatik araçlara başvurdular.
Çinli
komünistler, Çin toplumunun belirleyici özelliklerinden birkaçını şu şekilde özetlediler[4]:
“1. Feodal dönemlerin
kendi kendine yeten doğal ekonomisinin temelleri yıkılmış olsa da, feodal
sömürü sisteminin temeli olan toprak sahibi sınıfın köylüleri sömürdüğü
gerçeklik sadece bozulmadan kalmakla kalmıyor, aynı zamanda komprador ve tefeci
sermayesinin sömürüsüyle bağlantılı olarak, Çin’in toplumsal ve ekonomik
yaşamına alenen hâkim oluyor.
2. Milli kapitalizm
belirli bir ölçüde gelişmiş, Çin’in politik ve kültürel yaşamında önemli bir
rol oynamıştır, ancak Çin’in toplumsal ekonomisinde ana model haline
gelmemiştir, gevşektir ve çoğunlukla muhtelif düzeylerde derecelerde yabancı
emperyalizmle ve yerel feodalizmle ilişkilidir.
3. İmparatorların ve
soyluların otokratik yönetimi devrildi, yerine önce toprak sahibi sınıfın savaş
ağası-bürokrat yönetimi, ardından da toprak sahibi sınıf ve büyük burjuvazinin
ortak diktatörlüğü geldi. İşgal altındaki bölgelerse Japon emperyalizminin ve
kuklalarının yönetimi altında.
4. Emperyalizm, Çin’in
hayati öneme sahip finansal ve ekonomik damarlarının yanı sıra politik ve
askeri gücünü de kontrol ediyor. İşgal altındaki bölgelerde her şey Japon
emperyalizminin elinde.
5. Çin’in ekonomik, politik
ve kültürel gelişimi alabildiğine dengesiz, çünkü birçok emperyalist gücün tam
veya kısmi egemenliği altında kalmış, ayrıca uzun zamandır fiilen bir
bölünmüşlük halinde, ellerinde çok geniş topraklar bulunuyor.
6. Emperyalizmin ve
feodalizmin çifte baskısı altında, bilhassa Japon emperyalizminin büyük ölçekli
istilası neticesinde, genelde Çin halkı, özelde köylüler, giderek daha da
yoksullaşmış, hatta büyük kitleler halinde yoksullaşmış, açlık ve soğukla mücadele
içinde, hiçbir politik hakka sahip olmadan yaşamaktadırlar. Çin halkının
boğuştuğu yoksulluğun düzeyi ve özgürlükten mahrum olma hali, başka yerlerde
nadiren görülen bir boyuttadır.”
Tüm
bunlar, Çin’in yarı-sömürge ve yarı-feodal bir ülke olduğunu söylüyordu. Çin,
ne kapitalist bir devletti ne de burjuva devriminin iktidarda olduğu yarı-feodal,
yarı-sömürge bir ülkeydi.
On
yıl süren mücadelenin, yeniden incelemenin ve sağa kayan eğilimlerin sola
çekilmesinin (hatta gereğinden fazla sola çekilmesinin) sonucunda parti yol
gösterici formülünü bulmuştu.
Bu
noktada şu soru üzerinde duruldu. Madem Çin, yarı-sömürge ve yarı feodal bir
toplum, o vakit ne tür bir devrime ihtiyaç duyuyor?
Jopo Japaridze
28 Ağustos 2026
Kaynak
Dipnotlar:
[1] Bu ufak özetin önemli bir kısmında ve genel olarak yazıda şu çalışmadan
yararlandım: Huang Yibing, Ideological History of the Communist Party of
China”, Cilt I.
[2]
Mao Tse-tung, “The Role of the Merchants in The National Revolution” 11 Temmuz
1923, MIA.
[3]
Kitabın bu kısmından sonrasını tercüme ettim, kitabın İngilizce nüshasının
olduğunu sanmıyorum. Guxuo.
Cai Hesen, Çin’in sıra dışı komünistlerinden. 1931’de idam edildi, İngilizlerin
Hong Kong’daki polis gücünün eline geçen Hesen, Kantonlu/Guanzolu savaş ağalarına
teslim edildi. Genç yaşta hayatını kaybetti. Binlerce komünistin ölümünden sorumlu
olan ünlü casus Gu Şuncang’ın ihanetine uğradı.
[4]
Mao Tse-tung, The Chinese Revolution and the Chinese Communist Party,
Aralık 1939, MIA.

