1.
Giriş
1889’daki
kuruluş kongresinden bu yana İkinci Enternasyonal, ulusların kendi kaderlerini
tayin etme hakkını tanıyan, sömürgeciliğe karşı olduğunu açıktan ilan eden bir
yapıydı. Fakat 1907’deki Stuttgart kongresinde, katılımcıların farklı görüşlere
sahip olduğu ortaya çıktı. Sosyalist görüş, meseleyi Avusturya-Macaristan ve
Rus imparatorluklarındaki ezilen ulusların mücadeleleri çerçevesinde ele
alırken, emperyalistlerin Afrika ve Asya gibi uzak diyarlardaki topraklarında
yaşayan halkların maddi gerçekliğine değinmiyordu. Avrupa devrimleri ve Birinci
Dünya Savaşı'nın ardından üç merkezi imparatorluğun dağılması, sosyalist
liderlerin farklı algılarını ön plana çıkardı. Hiçbir sosyalist parti açıktan
sömürgeciliği savunmasa da, farklı sömürge yönetimi türleri arasında ayrımlar
yapılıyordu ve hiç kimse sömürgelerin kendi halklarının çabalarıyla sömürgeci
boyunduruktan kurtulabileceği fikrini benimsemiyordu. Tartışma, zafer kazanan
proletarya, sömürgeleri elinde tutmaya, halklarını özgürlüğe, ilerlemeye ve
gelişmeye götürmeye devam etmeli mi yoksa emperyalist ülkede gerçekleşecek bir başarılı
anti-kapitalist devrim sömürgeleri doğalında kurtarır mı? sorusuna yoğunlaştı.
Bolşevik Devrimi’nin patlak vermesi, dünya (yani Avrupa) genelinde hızla
yaklaşmakta olan anti-kapitalist devrimin habercisi olarak kabul edildi. Sonuç
olarak, sömürge halklarının mücadeleleri stratejik önem kazandı. Kurtuluş
mücadeleleri, kapitalist merkez ülkelerin işçi sınıfıyla birlikte, dünya
kapitalist düzenini yıkmada önemli bir rol oynayacaktı.
1919’da
Komünist Enternasyonal’in (Komintern) kuruluşu iki olayın sonucuydu: Bolşevik
Devrimi'nin başarısı ve Avrupa’nın başka yerlerindeki anti-kapitalist devrimin
başarısızlığı. Avrupalı devrimci komünistlerin karşı karşıya kaldıkları acil
görev, sömürgecilik karşıtı hareketler ile ulusal kurtuluş hareketleri içindeki
müstakbel müttefikleriyle ortaklık kurallarını belirlemekti. Bolşeviklerin
izlediği yönün ilk göstergelerinden biri, Asya’dan çok sayıda delegenin
milliyetçi ve anti-emperyalist bayraklar altında bir araya geldiği, Eylül 1920’deki
Bakû Kurultayı’ydı.[1] Komintern, sömürgelerin ulusal kurtuluş hareketlerini
ortak bir düşmana karşı mücadelede nesnel müttefikler olarak ilan etti.
İkinci
Komintern Kongresi (Temmuz-Ağustos 1920), devrimci komünistlerin sıkı bir örgüt
kurmasıyla ilgili, “21 koşul” olarak bilinen, “Komünist Enternasyonal’e kabul
koşulları”nı kabul etti.[2] Bu “kabul koşulları”nı ve bunların gelecekteki üye
partilere tanınan özerklik hakkında bize neler anlattığını incelemek öğretici
olacaktır. Emperyalist ülkelerin komünist partilerinin kurtuluş hareketlerini “sadece
sözde değil, fiilen de” desteklemeleri (5. ve 8. maddeler), emperyalist merkezdeki
işçilerin saflarında uluslararası dayanışma ruhunu geliştirmeleri ve kendi
ülkelerinin askerleri arasında sömürge halklarının baskısına karşı politik
çalışma yürütmeleri gerektiği şart koşuldu. Proletarya, köylülük ve ulusal
burjuvazi arasında birleşik bir cephe oluşturulacak, tüm komünist partiler,
burjuva-demokratik kurtuluş hareketlerine destek vereceklerdi. Bu hüküm, daha
sonra M. N. Roy ve burjuvaziyle ittifak fikrine karşı çıkan ve bunun yerine
sömürge ülkelerinde bağımsız komünist partilerin kurulması fikrini desteklemek
isteyen diğer delegelerin itirazlarını karşılamak için değiştirildi.[3]
Bu
21 koşulun kabulü, yeni kurulan Komintern’e katılmak isteyen herhangi bir parti
için ön koşuldu. Demokratik merkeziyetçiliğin uygulanmasına ilişkin kuralları
belirleyen 21 koşul, yeni parti programlarının “komünist enternasyonalin
kararlarına uygun olarak” hazırlanmasını talep ediyor, her üye partinin
programının Komintern Yürütme Kurulu’nun onayına tabi olması gerektiğini şart
koşuyordu.
2.
Komintern Saflarına Katılım
Orta
ve Doğu Avrupa’yı terk ederek Filistin’i kolonileştirmek için gelen ve ülkenin
İngiliz işgali ve Osmanlı yönetiminin sona ermesinden sonra sayıları artmaya
başlayan Yahudi göçmenler arasında, baskın eylemci akım, kendini “sosyalist
Siyonist” olarak ilan eden akımdı. Bunun içinde, çeşitli sosyalist gruplar,
Avrupa’yı yeni terk etmiş olan Yahudi işçilerin sadakatini kazanmak için
yarıştılar. Birçoğu, Bolşevik Devrimi’nin zaferine, başta Almanya ve Macaristan
olmak üzere, birçok sosyalist devrimin yenilgisine tanık olmuş bir Avrupa’da
sol görüşlü fikirlerle aktif olarak ilgilenmiş veya en azından bunlara aşina
olmuştu. Buna rağmen, birçokları için uluslararası devrim hâlâ gündemdeydi,
bunlara göre sosyalistlerin acil görevi, yaklaşan felâket için işçi sınıfını
örgütlemekti. Filistin özelinde ise görev, Yahudi işçi sınıfını örgütlemek ve
hem Yahudi kapitalistlere hem de İngiliz emperyalizmine karşı mücadeleye
girişmekti. Hareketsiz ve dini-feodal bir liderlik tarafından yönetilen yerli
Arap nüfusu, planlarında yer almıyordu. Sosyalist devrim zafer kazandığında
kurtuluş gelecekti.
Küçük
göçmen topluluğunun spektrumunun en uç noktasında, Filistin’de Yahudi sosyalist
bir devletin kurulmasını savunan Poali Zion (Siyon İşçileri) partisi vardı. Örgüt,
İkinci Enternasyonal’e bağlıydı ve 1917’de ölen Ukraynalı sosyalist Siyonist
Ber Boroçov’un savunduğu bir karışım olan “proleter Siyonizm”e bağlılığını ilan
etti. Poali Zion, Komintern’e üyelik başvurusunda bulundu ama başvuru
reddedildi. 1919’dan 1923’e kadar örgütün muhalif üyeleri, Temmuz 1923’te
Filistin Komünist Partisi (FKP) adı altında bir araya gelene, Şubat 1924’te
Komintern tarafından tanınana kadar bir dizi fraksiyona dönüştü (Offenberg,
1975).
Moskova’daki
Komintern yetkilileri için bunun, ülkenin Arap sakinleriyle hiçbir bağlantısı
olmayan, yalnızca Yahudi göçmenlere dayalı bir parti olduğu açıktı. Moskova’dan
iletilen ve üyelik şartı olarak kabul edilen ilk talimatlar, partinin kendisini
bölgesel bir partiye, yani ülkenin ulusal yapısını yansıtan bir partiye
dönüştürmesi, Yahudi işçi hareketinin dar dünyasında sıkışıp kalmaması
gerektiği yönündeydi. Sonraki 20 yıl boyunca bu, partinin ana odağı ve
Komintern ile ilişkilerinde bir çekişme noktası olarak kalacaktı. Komintern
açısından partinin üstlenmesi gereken ana görevler, Arap köylüleri arasında ve
Filistin Arap ulusal hareketiyle ilişki içinde çalışma yürütülmesine dairdi. Siyonizm
konusundaki tutum oldukça basit ve netti.
Komintern,
İngiliz emperyalizminin bir aracı olarak görülen sömürgeleştirme projesine de Filistin’e
Yahudi göçünü ve bir Yahudi ulusal yurdunun kurulmasını savunan Siyonist
ideolojiye de karşıydı. Bu, yeni kurulan parti için bir sorun yarattı. Filistin’e
Yahudilerin yerleştirilmesi projesine katılmak amacıyla gelen göçmenlerden
oluşan bir partiydi. Doğal faaliyet alanları, Yahudi işçilerle birlikte çalışma
yürütmekten ibaretti. Bununla birlikte, Filistin’e gelen tüm Yahudi göçmenler burada
kalmadı. Bazıları, Siyonist proje karşısında hayal kırıklığına uğrayıp
ayrılırken, bazıları da anti-emperyalist faaliyetleri nedeniyle İngilizler
tarafından sınır dışı edildiler. Parti, sürekli olarak kan kaybediyordu, aynı
zamanda Komintern yetkililerinden doğal ortamından çıkıp Avrupalı üyeleri için
yabancı ve keşfedilmemiş bir dünyaya girmesi yönünde baskı görüyordu. Sonraki yirmi
yıllık faaliyet, sayısız başarısızlık ve bazı başarılarla birlikte, tam da bunu
yapma girişimlerinin bir kaydından ibarettir.
Parti,
genel olarak Komintern'in direktiflerine uyarken, diğer ideolojik
gerekliliklere başvurarak, bazı direktiflerin uygulanmasının imkânsız olduğunu
göstermek için her fırsatı kullandı. Bu sebeple, belirli bir aşamada, partiye
katılan Arap üyeleri örgüt içinde liderlik pozisyonlarına yükseltme konusunda
hızlı bir politikanın uygulanmasında doğası gereği kimi güçlüklerin aşılması
için “bolşevikleştirme” işlemine başvuruldu. Aynı zamanda, partinin ağırlıklı
olarak göçmen Yahudi işçiler saflarında faaliyet göstermesinin nedeni olarak,
modern bir sanayide faal Filistinli Arap işçi sınıfının yokluğuna vurgu yapıldı.
Daha sonraki bir aşamada, 1936-1939’da patlak veren ve İkinci Dünya Savaşı’nın
açılış aşamasına kadar devam eden silahlı mücadeleye destek vermeme ihtiyacını ortaya
koymak için Filistin’in önde gelen ulusal lideri Hacı Emin Hüseyni’nin İtalyan
ve Almanların halesine kapılması, Filistin’deki geleneksel liderliğin
saflarında artan faşist eğilimlerin altı çizildi.
3.
Arap Yahudi Partisinin Oluşturulması
Yeni
kurulan partinin üyeleri, Komintern’e katılım koşullarına bağlılık sözü
verdikten sonra, o zamana dek ana politik faaliyetleri olarak gördükleri şeyin,
yani küçük Yahudi işçi topluluğunu işverenlerine karşı ekonomik haklarını
kazanma mücadelesinde örgütlemenin ve onları İngiliz emperyalizmine karşı
mücadeleye katılmak üzere politik alanda radikalleştirmenin ötesine geçen yeni
görevlerle karşı karşıya kaldılar. Kendilerini, Avrupa’da hüküm süren, on
binlerce işçiyi istihdam eden kapitalist bir ekonomik düzenin, belirgin toplumsal-ekonomik
farklılaşmanın, işçi sınıfının sadakatini kazanmak için yarışan büyük bir
sendika hareketinin ve sosyal demokrat partilerin varlığından farklı bir
durumda buldular. Avrupa’daki komünistlerin görevi, yaklaşan devrime
hazırlanmaktı; bu devrim, ilk aksaklıklara ve Avrupa güçlerinin devrimin
bulaşmasının kendi işçi sınıflarına yayılmasından korkarak Bolşeviklere
uyguladıkları kuşatma sonucu tecrit edilmelerine rağmen, hâlâ ana mücadele
alanı olarak görülüyordu. Yeni kurulan işçi devletinin savunulması, gündemin en
önemli maddelerinden biriydi. Komintern, dönem dönem dünya kapitalist
ekonomisinin mevcut gelişim aşamasını ve komünistlerin oynaması gereken rolü
değerlendirerek dili tayin ediyordu. Sovyet devlet politikasında görülen iniş
çıkışlar bu dile de yansımaya başladı. Komintern, ana mücadele alanlarıyla
ilgili taktikleri benimsedi ve bunları her alanda uyguladı. 1928’deki Altıncı
Kongre’de belirlenen “Üçüncü Dönem”le ilgili karar, Yedinci Kongre’de “Halk
Cephesi”ne yönelik karar, Yeni Ekonomik Politika’nın sonlandırılması kararı,
Çinli komünistlerin yenilgilerine verilen tepki, Nazizm ve faşizmin
yükselişiyle mücadeleye yönelik ihtiyaçla ilgili karar gibi tüm alınan
kararlarda, Troçki’nin yenilgisi ve 1928’de Alma Ata’ya sürgün edilmesi, 1929’da
ülkeden sınır dışı edilmesinin ardından Stalin’in tartışmasız liderliği altında
pekişen Bolşevik liderliğinin vardığı sonuçlar belirleyiciydi.
Sınıfsal
ayrışmanın henüz tam anlamıyla oluşmadığı bir nüfusu ayakta tutan köylüye
sırtını yaslamış ekonomisiyle Filistin, Yahudi emeğinin münhasır kullanımı ve
toprakların fethi sloganıyla yönlendirilen agresif bir Yahudi yerleşimci
hareketiyle, adından başka her yönüyle bir İngiliz kolonisiydi. Siyonist
hareket, Filistin’de doğal kaynakları sömürmek veya yerli halktan artı-değer
elde etmek değil, işgalci sömürgeci gücün koruyucu yönetimi altında ayrı bir
ekonomi ve ulusal varoluş inşa etmek için bulunuyordu. Komintern, partiye,
yerli halk, yani Arap köylüleri arasında yerleşmesini, Yahudi işçiler arasında
çalışmalarına devam etmesini, Siyonizmle mücadele etmesini emretmiş, hatta bunu
parti saflarına kabul edilmenin zorunlu bir koşulu haline getirmişti.
Eldeki
araçlar oldukça sınırlıydı. Parti, “yerli halk”a ulaşma girişimlerinde iki
yönteme başvurdu.
1.
Yazılı iletişim; milliyetçi toplantılar, yani her yıl kutlanan Nebi Musa Bayramı
veya milliyetçi protesto gösterileri vesilesiyle broşürler yayınlayıp köylü
kitleleri içinde dağıtmaktan ibaretti. Parti literatürünün çoğu kötü formüle
edilmiş, bozuk Arapça ile yazılmıştı. Bu da Arap kadrosunun yokluğunun somut
bir tezahürüydü, ayrıca literatür, en azından köylüler söz konusu olduğunda,
büyük ölçüde okuma-yazma bilmeyen bir kesime hitap ediyordu.
2.
Moskova’ya seyahat etmeye, Doğu Emekçileri Üniversitesi’ne kaydolmaya ve hem
siyasi hem de gizli eğitim almaya istekli üyeler toplanıyordu. İkincisinde bir
ölçüde başarı elde ettiler, ancak net sonuçlara ulaşılamadı. Yurtdışına
seyahat/eğitim fırsatı, çeşitli kesimlerden insanları kendine çekti. Sınıf
bilincini henüz yeni yeni kavrayan işçiler, okuma-yazma bilmeyen köylüler,
maceraperestler, milliyetçiler ve az sayıda eğitimli burjuva genci Moskova’ya
gönderildi. Dönüşlerinde parti üyelerinden bazıları mücadeleye katıldı ve
kendilerine emanet edilen görevleri üstlendi, bazıları ise ya gönüllü olarak ya
da polis baskısı sonucu partiden ayrıldı.[4]
Komintern’in
tekrarladığı çağrılara rağmen, parti, Araplardan ziyade Yahudi üyeleri örgütleme
konusunda daha fazla başarılıydı. Bu durum, Yahudi işçilerin geçmişinin Arap
köylülerinkine kıyasla farklı olması göz önüne alındığında, belki de
anlaşılabilir bir durumdu. Gene de parti örgütlediği isimlerin önemli bir
kısmını süreçte yitirdi. Manda yetkilileri yıkıcı unsurların peşinde amansızca
davrandılar. Neticede Filistin vatandaşlığına sahip olmayan herhangi bir kişi
tutuklandığında ülkeden derhal sınır dışı edilme riskiyle karşı karşıyaydı. Hatta
parti kadrolarının ülkeden çıkış için gerekli ulaşım imkânına kavuşmak adına
polisin eline düştüklerinden şüphe ediliyordu. Üyeler Siyonizme olan
inançlarını yitirince Filistin'de kalmak için pek bir nedenleri kalmıyordu.
1930’ların
ortalarında bile, Arap ulusal hareketini destekleyen partinin politik çizgisine
karşı çıkan bir dizi Yahudi kadro, İngiliz hapishanelerinde çile çekmektense
İspanya’da cumhuriyetçi dava için savaşmak üzere gönüllü olmayı ve seyahat
etmeyi tercih etti.[5] 1930’da Moskova'da eğitim almış Arap üyelerin parti
liderliğine atanmasına yönelik ilk girişime polisin faaliyetleri ve Aralık 1930’da
düzenlenen 7. parti kongresinin sonunda parti liderliğinin tutuklanması mani
oldu.[6] Moskova’da eğitim almış ve uzun yıllar parti üyesi olan Rıdvan Hilu,
1934 yılına kadar parti liderliğine atanmadı ve bu görevi partinin 1943’teki
dağılışına kadar sürdürdü. Ancak, “Araplaştırma” politikasının görünürdeki
başarısına rağmen, parti, var olduğu süre boyunca çoğunlukla Yahudi üyelerden
oluşmaya devam etti.[7]
4.
Ulusal Sorunla Boğuşmak
1936’da
patlak veren Genel Arap Grevi, ardından gelen silahlı isyandan önce bile parti,
Arap ve Yahudi topluluklarını birbirine düşüren sayısız şiddet olaylarıyla
boğuşmak zorunda kaldı. Şiddetin sorumluluğunu doğalında Arap tarafındaki
milliyetçi liderlere ve diğer taraftaki Yahudi yerleşimci topluluğunun Siyonist
liderliğinin omuzlarına yükleyen parti, İngilizlerin de her zamanki “böl-yönet”
taktiğiyle her iki tarafı da idare ettiğini düşünüyordu. Zaten Ağustos 1929’da,
iki topluluk arasında Hayit-i Burak (Batı Duvarı) üzerindeki
anlaşmazlıklar nedeniyle şiddet olayları patlak verdiğinde, parti, başlangıçta
Yahudi topluluğuyla aynı çizgide hareket ederek, olayları bir pogrom olarak
nitelendirdi[8] ancak daha sonra pozisyonunu yeniden gözden geçirdi ve hem Arap
milliyetçi liderlerinin açıklamaları hem de Komintern’in değerlendirmeleri
doğrultusunda olayları anti-emperyalist bir ayaklanma olarak tanımladı. Başlıca
suçlular, milliyetçi duyguları körükleyen ve azgın kalabalıkların görevlerini
yerine getirmesine izin veren, ancak kan döküldükten ve iki topluluk arasındaki
uçurum daha da genişledikten sonra müdahale eden İngiliz sömürgeciliğine bağlı
yetkililerdi.[9]
1935’te
Komintern’in 7. kongresi, Avrupa’da yükselen Nazi ve faşist tehdidi savuşturmak
amacıyla sosyal demokrat ve ulusal burjuva partileriyle işbirliği politikasına
onay verdiğinde, bu Filistin’de Arap ulusal hareketine destek olarak
yorumlandı. Halk cephesi döneminin başlamasından önce bile, Filistin’deki
komünistler, ulusal burjuvazi içinde radikal bir kanat bulmaya çalışıyorlardı.
Filistin Arap ulusal hareketinin başı Hacı Emin Hüseyni’nin liderliğine karşı
olan, Arapların birliği ideolojisini savunan İstiklâl Partisi, bu tanıma
uyuyordu. Bu parti içinde, Gazzeli gazeteci, Hamdi Hüseyni’nin etrafında
toplanan genç bir grup, yeni yeni ortaya çıkan bir sol ekip olarak
nitelendirildi. Zaten komünistlerle işbirliği yapmış olan Hamdi Hüseyni, bir
dönem Anti-Emperyalist Birlik içinde Filistin temsilcisi olarak görev yapmış,
kongrelerine katılmış, Moskova’ya gidip bizzat Stalin’le görüşmüştü.[10]
Aslında
1933’ten beri yürürlükte olan yeni politika, Moskova’nın partinin Arap Genel
Grevi’ne, ardından gelen silahlı isyana verdiği desteği garanti altına
alıyordu. Bu isyan, Eylül 1936’da patlak vermiş, 1939’a ve İkinci Dünya Savaşı’nın
başlangıcına kadar, yavaş da olsa, ivme kaybederek devam etmişti. Filistin Arap
ulusal hareketinin düşmanları olan İngiliz mandası ile Siyonist yerleşim
projesine karşı mücadelesine dâhil olduğu dönemde parti, tam anlamıyla
Araplaştı. Nitekim, en azından örgütün Arap üyeleri arasında bu dönem, partinin
“altın çağ”ı olarak kabul edildi.[11] Arap partililerin sayısı arttı, yeni
üyeler önemli mevkilere geldiler. Ancak partinin devam eden silahlı mücadeleye
katılma konusunda attığı adımlar, daha sonra Yahudi parti üyeleri tarafından “Arap
milliyetçiliği sapması” suçlamalarına yol açtı. O dönemde bile parti üyeleri
tarafından işlenen bazı eylemlerin doğruluğu konusunda sorular gündeme
getirildi.[12] Durumun yarattığı zorluklar ve ülkedeki iki topluluğun,
Arapların ve Yahudilerin, ayrı hayatlar sürmesi, ortak faaliyete engel oldu ve
parti, Yahudi işçi sınıfı içinde parti faaliyetlerini yürütmek için bir “Yahudi
seksiyonu” kurmaya karar verdi. Esasen partinin liderliği, genel sekreterlik
görevinin yanı sıra Arap üyeliğinin de başında bulunan Rıdvan Hilu’nun
elindeydi; Simha Zabari ise Yahudi üyeliğinin başındaydı.[13] Bu durum, parti
çizgisinin doğruluğunu sorgulamaya başlayan ve farklı politikalar benimseyen
çok sayıda fraksiyonun ortaya çıkmasına yol açtı.
Stalin’in
1943’te Komintern’i feshetme kararı, partinin dağılmasına ve üyeler tarafından
ayrı ulusal örgütlerin kurulmasına yol açan sürecin fitilini ateşledi.[14] Arap
üyelerin büyük bir kısmı, Arap milliyetçisi bir çerçeve olarak Ulusal Kurtuluş
Birliği (NLL) içinde yeniden yapılanırken, Yahudi üyelerin ana gövdesi Filistin
Komünist Partisi adı altında faaliyetlerine devam etti. Ayrıca, Yahudi parti
üyelerinin birkaç grubu küçük fraksiyonlar kurdu (örneğin Hakikat ve Yahudi
Ulusal Komünistleri; bunların üyeleri nihayetinde Filistin Komünist Partisi’ne
dâhil oldular veya politik faaliyetlerini tümüyle sonlandırdılar). Partinin otuzlarda
önde gelen iki lideri, Rıdvan Hilu ile Simha Zabari, siyaset sahnesinden
çekildi.
5.
Bölünmenin Arifesinde Ulusal Komünizm
1948’de
bölünme işlemi gerçekleşmeden önce bu ayrışmanın ilk işaretleri aslında
Sovyetler’in konumunda yaşanan değişimle birlikte alınmıştı fakat Arap ve
Yahudi komünistler bu olayın yaklaştığını öngöremediler.[15] Bununla birlikte,
koşullar ve Moskova’ya olan sarsılmaz bağlılık, değişen politik ortama hızla
uyum sağlamalarına imkân sağladı.
Haziran
1941’de Almanya’nın Sovyetler Birliği’ne saldırısının ardından parti, Filistin’deki
Yahudi topluluğu içinde halk cephesi stratejisini benimseyerek, anti-faşist
güçlerin birliğini savundu, Alman savaş makinesinin ana yükünü taşıyan Sovyet
birlikleri üzerindeki baskıyı hafifletmek için ikinci bir cephe açılması için
çabaladı. 1943’ten sonra Komintern’in dağılmasıyla Yahudi komünistlere bahşedilen
bağımsızlık, bu görevi kolaylaştıracak, ülkedeki Yahudi topluluğunun meşru bir
bileşeni olarak iş görmelerine imkân sağlayacaktı. Filistin’de ve komşu
Suriye/Lübnan’da, varoluş nedenleri anti-faşizm ve anti-emperyalizm arasındaki
bağı kurmak olan Arap komünistler, anti-faşist komiteler kurdular.
Arap
isyanının yaşandığı dönemde örgütlenen genç liderleriyle yeniden örgütlenen
ulusal parti ve Arap komünistleri, Arap işçilerini örgütlemeyi öncelikli görev
olarak belirlediler. Savaş yıllarında Birleşik Krallık ile iletişim hatlarının
kesilmesi sonucu Ortadoğu’daki İngiliz ordularının taleplerini karşılamak için
kurulan sivil askeri çalışma kampları ile birlikte partinin üye sayısı ciddi
oranda arttı. Parti, ülkenin her yerinden on binlerce Arap işçiyi bünyesinde
toplayan ve Arap İşçi Kongresi adını taşıyan yeni bir Arap işçi hareketi kurma
görevinde son derece başarılı oldu. Bunun yanı sıra, giderek büyüyen Arap aydın
kesimine de dikkat çekildi. Büyük ölçüde ülkenin ileri gelenlerinden, feodal
toprak ağalarından ve din adamlarından oluşan geleneksel partiler, bu kesimin politik
faaliyetlerle bağ kurmasına her daim mani olmuşlardı.
1945
yılında öğretmenler ve genç profesyonellerden oluşan bir grup tarafından
kurulan Arap Aydınları Birliği, bir de Ğad (Yarın) adında, Filistin
sınırlarının ötesine uzanan geniş bir okur kitlesini hızla kendine çeken edebi
ve teorik bir dergi çıkarttı. Hem Arap hem de Yahudi örgütleri, genel politik
konularda kendi ulusal toplulukları içinde benzer politikalar izlediler.
İngiliz yönetiminin devamına karşı çıktılar, Siyonist yerleşim siyasetini
eleştirdiler, otuzların ortalarında İngiliz yetkililer tarafından zaten gündeme
getirilmiş olan bölünme fikrini reddettiler. Her iki örgüt de çatışmanın
İngiliz yönetiminin sona ermesi ve ülkede üniter bir demokratik devletin
kurulması temelinde çözülmesi fikrini savunuyordu.
Sovyetler
Birliği’nin Kasım 1947’de Birleşmiş Milletler’de Filistin topraklarının bölünmesi
kararı lehine oy kullanması sürpriz oldu, ancak Yahudi komünist örgüte uygun ve
elverişli bir zemin sundu. Nihayetinde karar, Yahudi topluluğunun yönetim
organlarıyla ilişkilerini normalleştirmelerine imkân sağladı, hatta parti
liderlerinden Meir Vilner, 1948’de İsrail’in bağımsızlık bildirisinin altına
imza attı. Mayıs 1947’de Sovyetler Birliği’nin BM Daimi Temsilcisi Gromiko,
Sovyetler’in konumunun değişeceğine önceden işaret eden bir konuşma yapmış[16],
fakat bu konuşma Filistin’deki komünistlerce pek dikkate alınmamıştı.
Şubat-Mart
1947’de[17] Büyük Britanya Komünist Partisi’nin himayesinde Londra’da
düzenlenen, hem Arap hem de Yahudi komünistlerin katıldığı İngiliz Milletler
Topluluğu komünist partilerinin gerçekleştirdiği toplantı, tek bir demokratik
devlet talebinin uluslararası komünist hareketin resmi görüşü olduğu
konusundaki inançlarını pekiştirmiş, onların Kasım 1947’de yaşanacak ani
değişim karşısında hazırlıksız yakalanmalarına neden olmuştu.
Kasım
1947’de alınan taksim kararı, Arap ve Yahudi komünistlerinin saflarında birbirine
zıt sonuçlar doğurdu. Araplar nezdinde alınan karar, anlaşmazlığa ve
uyumsuzluğa yol açtı. Ancak daha da önemlisi, savaş alanındaki yenilginin ve
yeni ortaya çıkan İsrail devletinin uyguladığı etnik temizlik politikasının bir
sonucu olarak Arap toplumunun hızlı ve tamamen çökmüş olmasıydı. Hem bölünmeye
karşı olanlar hem de bölünmeyi destekleyenler, ardından gelen kargaşada yok
oldular. İşgalci Arap ordularının kontrolüne geçen bölgelerde kalan Arap
komünistleri toplanıp hapse atıldılar. Bölünmeye verdikleri açık destek, Arap
askerlerine evlerine dönmeleri ve süngülerini kendi yönetici sınıflarına
çevirmeleri çağrısı[18], işgalci Arap ordularını kurtarıcıları olarak gören
ülkenin Arap sakinlerince düşmanlıkla karşılandı. Arap ordularının geri
çekilmesi ve İsrail güçlerinin BM bölünme planına göre Yahudi devleti için
ayrılan bölgelerin dışındaki bölgelere doğru ilerlemesiyle özgürlüklerine
kavuştular. Nihayetinde yeni kurulan devletin sınırları içinde kendilerini
bulan nispeten çok sayıda Arap komünistinin var olmasının sebebi buydu.[19]
Öte
yandan Yahudi komünistler, bölünmenin uygulanmasını coşkuyla destekleyerek bunu
bölgedeki İngiliz emperyalizminin varlığına karşı mücadelenin bir parçası
olarak nitelendirdiler ve kısa süre sonra kendilerini İsrail Komünist Partisi
(MAKI) olarak adlandırdılar. Daha sonra Eylül 1949’da, kendilerini İsrail
topraklarında bulan Arap komünistleri de onlara katıldı.[20] Artık İsrail
Komünist Partisi olarak yeniden kurulan Filistin Komünist Partisi, enternasyonalist
niteliğini yeniden kazanmış, saflarında hem Yahudileri hem de Arapları
birleştirmişti. Bu birleştirme işlemi, tam da 1923’te yeni kurulan Filistin
Komünist Partisi’nin bir seksiyon olarak tanınma talebiyle Komintern’e ilk kez
başvurduğunda Komintern’in talep ettiği temel koşuldu.
6.
İç Gelişmeler: Filistin Komünist Partisi’nin Yeniden Kurulması
1948'de
Ürdün yönetimine giren ve Batı Şeria olarak bilinen doğu Filistin’deki Arap
komünistleri, Ulusal Kurtuluş Birliği adı altında faaliyet göstermeye devam
ettiler. Bölgenin Ürdün işgalinden sonraki birkaç yıl boyunca, BM’nin 1947 tarihli
taksim kararı uyarınca bağımsız bir Arap devletinin kurulması çağrısında ısrar
ettiler. Aralık 1948’de yeni kazanılan toprakların Ürdün’e ilhakını
kolaylaştırmak amacıyla düzenlenen Eriha Kongresi’ne karşı çıkan, zorla
birleşmeyi açıktan eleştiren Arap komünistleri, Nisan 1950’de yapılması
planlanan meclis seçimlerinin boykot edilmesi çağrısında bulundular. Nisan 1950’de,
bölgenin ikinci büyük şehri Nablus’ta, komünistlerin önderliğinde planlanan
seçimleri eleştiren bir gösteri düzenlendi, göstericiler polis tarafından
dağıtıldılar. Tutuklananlar, Amman’a aç susuz yürüyerek gitmeye mecbur
edildiler. Bu yürüyüş sırasında partinin genç bir üyesi yere yığılarak öldü
(al-Ashhab, 2009: 63–4).[21]
Temmuz
1948’de Arap Yüksek Komitesi tarafından atanan Kudüs valisi, yasa dışı ilan
ettiği Ulusal Kurtuluş Birliği’ne (NLL) mensup kişilerin tutuklanmasını
emretti. Bu emir, yeni Ürdün yönetimi göreve geldiğinde de yürürlükte kaldı
(Kaufman, 2014: 122). 1951’de tekrar meclis seçimlerini boykot çağrısında
bulundular. Ancak kısa süre sonra, Ürdün’ün Doğu Filistin’i kontrol ettiği yeni
gerçeklikle uzlaşan birlik üyeleri, Mayıs 1951’de adlarını Ürdün Komünist
Partisi (ÜKP) olarak değiştirdiler. Yeni politik parti, Filistin mandasının idari
sınırları içinde bağımsız bir Arap devletinin kurulmasını, mültecilerin artık
İsrail devleti haline gelen topraklardaki evlerine geri dönmesini talep eden BM’nin
181 ve 194 sayılı kararlarının uygulanmasını talep etmeye devam etti.[22]
Gazze’de
bulunan bir avuç Arap komünisti, şehri “yöneten” Mısırlıların onu Mısır’a ilhak
etmemesi ve Filistin toprakları olarak değerlendirmeye devam etmesi sayesinde
Filistin Komünist Partisi adı altında örgütlenmeye devam etti. Gazze’nin Mısır
kontrolünde olduğu 19 yıl boyunca komünist parti yasaklı kaldı. Komünistler
yeraltında varlıklarını sürdürdüler (Bseisu, 1980; Yassin, 1978). İsrail’in
Haziran 1967’de Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ni ele geçirmesiyle dışarıyla
yeniden bağ kurma imkânı buldular. İsrail’in askeri zaferi, Filistin’in ilk
sınırlarını fiilen yeniden çizdi. Gazze’deki komünistler, Ürdün’ün Batı Şeria’sındaki
yoldaşlarıyla yavaş yavaş yeniden birleştiler; ancak dikkat çekici bir gelişme
dâhilinde, İsrail’de Yeni Komünist Liste (RAKAH) adıyla örgütlenenlerle
birleşmediler.
Eylül
1949’daki birlik kongresinin hemen ardından MAKI, hem yerelde hem de
uluslararası düzlemde destekler bulduğu bir ortama kavuştu. 1949’daki İsrail
Knesset’i (meclisi) için yapılan ilk seçimlerden itibaren mecliste temsil hakkı
kazandı, hatta bir keresinde altı sandalye birden elde etti.[23] Parti, bu
süreçte iki özel koşuldan yararlandı: bir yandan yeni kurulan devletin tamamen
Arap partilerinin kurulmasını yasaklaması, diğer yandan da tırmanan Soğuk
Savaş.
İsrail
sınırları içinde kalan ve varlığının ilk 17 yılında özel bir askeri rejim
altında yaşayan küçük Arap azınlığın haklarını savunan parti toplumun önemli
bir kesiminin desteğini kazandı. Ancak, Siyonizm karşıtlığı ile Siyonizm
dışılık arasındaki çizgiyi bulanıklaştırmamaya özen gösterdi. Artık radikal
Siyonizm karşıtı geleneğinden yararlanmıyor, kendini “gayrı Siyonist” olarak
nitelendiriyordu. Bu durum, devlet tarafından hoşgörüyle karşılanıyordu.
Uluslararası hususların yanı sıra, yeni kurulan devlette kendilerini “gayrı Siyonist”
olarak nitelendiren tek politik yapı komünistler değildi. Hem sağda hem de
dindar kamuoyunda aynı tutumu sergileyen başka yapılar da mevcuttu.
Soğuk
Savaş’la birlikte parti, onu ekonomik haklarının savunucusu olarak gören solcu
Siyonist işçi örgütlerinden destek gördü. Siyonist hareket içinde her zaman
kendini Marksist olarak gören ve Marksizmin kendi versiyonunu Yahudi
milliyetçiliğiyle harmanlamaya çalışan bir azınlık eğilimi vardı. Sovyetler
Birliği’ne hayranlık duyuyor, onu destekliyorlardı; ABD’nin dünyanın çeşitli
yerlerindeki emperyalist politikalarına ve eski sömürgeci güçlerin
politikalarına karşıydılar. Bu tutum, sorunların Filistin’le bağı kesildikçe
daha da belirginleşti.
Bu
durum, 1950’lerin ortaları, 1960’larda Mısır’ın önderliğinde Arap
milliyetçiliğinin yükselişiyle açıkça ortaya çıktı. İsrail, Cemal Abdünnasır’ın
artan popülaritesini kontrol altına alma girişiminde doğrudan rol aldı. 1956’daki
Süveyş Savaşı’nda İngiltere ve Fransa ile işbirliği kuran İsrail, Arap
dünyasında Nasır’ın düşmanlarına destek verdi, Mısır kontrolündeki Gazze’ye
askeri müdahaleler gerçekleştirdi, bölgedeki en önemli müttefiki Suriye’ye
cezalandırıcı darbeler indirme yoluna gitti.
Parti,
bölünme fikrine sözde bağlılığını sürdürürken, ana platformu artık savaşa
karşıtlık üzerine kuruluydu, Filistin sorununun “adil ve barışçıl bir şekilde
çözülmesi” ve “bölgedeki tüm devletlerin ulusal egemenliğinin tanınmasına
dayalı bir barış” çağrısını ısrarla dile getirdi.[24] Ancak parti, Mısır ve
Suriye’ye yönelik saldırılar, Sovyetler Birliği’nin bölgedeki ana müttefikleri
olarak algılanan devletlere karşı uygulanan savaşçı politikaların baskısı
altında dağıldı. Neticede 1965’te parti, Arap-Yahudi ayrımı üzerinden bölündü.
Hem Yahudi üyelerin hem de liderlerin küçük bir kısmı, daha sonra Yeni Komünist
Liste (RAKAH) olarak adlandırılan Moskova yanlısı, ağırlıklı olarak Araplardan
müteşekkil fraksiyona bağlı kaldı.
Partinin
Yahudi üyelerinin çoğunluğu, önde gelen üyelerin çoğu da dâhil olmak üzere,
artık tamamen Yahudi bir komünist örgüt olan partiye bağlı kalmaya devam etti
ve sonunda İsrail siyasi sahnesinden silindi. Diğer sol Siyonist
fraksiyonlardan ayırt edilemez hale gelen bu kesimin üyeleri yavaş yavaş
asimile edildiler, düzene entegre oldular. Yirmi yıl sonra, 1985’te, ağırlıklı
olarak Arap Yeni Komünist Listesi (RAKAH) olan ilk parti ismini geri almayı bilen
ekip, o günden sonra MAKI olarak bilindi. Bu aşamada, RAKAH-MAKI, sembolik düzeyde
liderlerinin bir kısmının Yahudi olmasına, meclise Yahudi vekil gönderme ısrarına
rağmen, her açıdan tümüyle Arapların bir partisi haline geldi. Artık kendisini
eski Filistin Komünist Partisi’nin meşru mirasçısı olarak gören parti,
toplumsal alanda kesintisiz bir biçimde ortaya koyduğu çabalara rağmen, ana
faaliyet alanı, giderek laik kökenlerinden uzaklaşan ve Yahudi karakterini ilan
eden bir devlette Arap ulusal azınlığının temsilcisi, politik haklarıyla
yurttaşlık hakları için mücadele eden bir yapıya evrildi.
Seksenlerin
sonlarında Sovyetler Birliği ve komünist bloğun çöküşüne dek devletin
emperyalist kamptan ayrılması ve mülteci sorununun adil bir şekilde çözülmesine
dayalı olarak parti, Arap dünyasıyla yakınlaşma taleplerinde ısrar etti. Bu
çözüm, hiçbir zaman açıktan dile getirilmese de somutta 1948’de meydana gelen
kayıpların tazmin edilmesi anlamına geliyordu, ancak ille de geri dönüşü içermiyordu.
7.
Filistinli Komünistlerin Ürdünlü Komünistlere Dönüşümü
Bugün
Ürdün Komünist Partisi’nin yapı taşlarını oluşturan eski Filistin Kurtuluş
Cephesi üyeleri, Ürdün’deki siyaset sahnesinde hızla öne çıktılar. Ürdün
monarşisinin kendi milliyetçi kabinesine karşı bir kraliyet darbesi düzenlediği
1957 yılına kadar uzanan dönemde, bölünmeyi desteklemenin yol açtığı lekeyi
üzerlerinde taşımalarına rağmen, ilk kez milliyetçi partilerle geniş bir cephe teşkil
eden Ürdün komünistleri, Ekim 1954’teki meclis seçimlerine katıldılar. Ülkenin
en özgür seçimleri olarak kabul edilen seçimlere katılan parti üyeleri, Ekim
1956’da tekrar aday oldular. Bu sefer parti, ilk kez Amman’da bulunan meclise
vekil sokmayı bildi.[25]
Ürdün
partisine dönüşüm hızlı olmuştu. Örgütün asıl meşguliyeti artık Filistin veya
mülteciler değil, Soğuk Savaş ve Ürdün’ün İngiliz emperyalistlerinin
egemenliğine halen daha boyun eğmesiydi. Bu yaklaşım üzerinden parti, Ürdün’deki
diğer milliyetçi güçlerle ortak bir amaç doğrultusunda hareket etme imkânı
buldu. İlgili güçler, Ürdün ile Birleşik Krallık arasındaki ittifak
anlaşmasının feshedilmesini, General J. B. Glubb ve orduda etkili güce sahip
İngiliz subaylar grubunun görevden alınması yoluyla ordunun Araplaştırılmasını,
Nasır’ın tarafsızlık politikalarına ve komünist blokla dostluğa bağlı
kalınmasını talep ediyordu.
Parti,
Nisan 1957’de yeraltına çekildi. Üyeleri, ya tutuklanarak Ürdün’ün ünlü Cefr
çöl hapishanesinde uzun hapis cezalarına çarptırıldı ya da Baas Partisi ve Arap
Milliyetçi Hareketi üyeleriyle birlikte ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.
Sonraki on yıl boyunca etkisi silindi, Ürdün’deki siyaset sahnesini kısa süre
sonra hareketlendirecek olan meselelerden uzak kaldı. Partinin kendi tarih
anlatımına göre, parti liderliği içindeki bir fraksiyon, Muhaberat’ın (iç
güvenlik güçlerinin) cazibesine kapılmış, 1966’da üst düzey liderlerinin
tutuklanmasının ardından rejimle uzlaşma yoluna girmişti.[26] Bu durum, hem
yerel hem de bölgesel olarak yeni bir dönemi başlatan Haziran 1967 savaşının
patlak vermesiyle kesintiye uğradı.
1964’te
Filistin Kurtuluş Örgütü’nün kurulması, daha sonra tüm toplumsal ve politik
meseleleri tek bir zorunluluk olan İsrail'e karşı savaş açma, kurtuluş ve geri
dönüş amacına tabi kılan ilk silahlı gerilla örgütlerinin ortaya çıkması, Ürdün
Komünist Partisi’nin politik stratejisini değiştirmesine neden olmadı. Parti,
Soğuk Savaş’a ve Ürdün’ün Batı kampına bağlılığına karşı mücadeleye öncelik
vermeye devam etti. Mısır ve Suriye’den oluşan “ilerici Arap kampı” olarak
adlandırılan grupla ittifak kurma fikrini savundu.
1967’de
Arapların savaş sahasında yaşadıkları askeri yenilginin neticesinde yaşanan
köklü dönüşüm, Ürdün’deki siyasi otoritenin çöküşüyle kendini gösterdi. Bu, sadece silahlı Filistin örgütlerinin kurulu rejimi tamamen hiçe sayarak faaliyet göstermesine izin vermekle kalmadı, aynı
zamanda uzun süredir yetkililer tarafından yasaklanmış, üyeleri artık
gözaltından serbest bırakılarak açıkça siyasi faaliyetlerde bulunabilen çeşitli
diğer siyasi örgütlere de hayat veren bir ikili iktidar durumu yarattı.
Haziran
1967 savaşının ve Batı Şeria’nın İsrail'e kaybedilmesinin ardından, Ürdün
Komünist Partisi, halkın genel görüşüne uymak yerine, İsrail’in Haziran 1967’de
işgal ettiği tüm topraklardan çekilmesi, İsrail ile Arap komşuları arasında bir
barış anlaşması yapılmasını öngören Güvenlik Konseyi’nin 242 sayılı kararının
uygulanması fikrini destekledi. Böylece, silahlı mücadele ve halk savaşının
herkesin dilinde olduğu 1967 sonrası dönemde, Ürdünlü komünistler, BM’nin 242
ve 194 sayılı kararlarının kabul edilmesi, İsrail birliklerinin 4 Haziran 1967
sınırlarına çekilmesi ve eski durumun yeniden sağlanması taleplerinde ısrar
ederken, aynı zamanda BM’nin 1947 tarihli taksim kararının uygulanmasının
gerekliliğine ilişkin uzun süredir savundukları pozisyonlarını da yeniden teyit
ettiler. Üstelik, ülkede yaşayan en önde gelen Ürdün Komünist Partisi lideri Fehmi
Salfiti, Ürdün’de ve genel Arap dünyasında maceracı eğilimlerin yükselişini
kınadı, Filistinli silahlı mücadele savunucularını açıkça eleştirdi (Salfiti,
1968: 43–6).
Pratikte
Ürdün Komünist Partisi, Ürdün devletinin ve monarşik rejimin bütünlüğünü
savunuyor, halk kurtuluş savaşı ve devrimci dönüşüm çağrısında bulunan koroya
katılmayı reddediyordu. Sloganı, “saldırganlığın etkilerini ortadan kaldırmak”
ifadesinde özetleniyordu. Ancak iyi niyetine rağmen, silahlı mücadeleyi İsrail
ile olan çatışmada tek geçerli siyasi strateji olarak gören, giderek yükselen
radikal dalgaya yavaş yavaş kapılmaktan kaçınamadı. Partinin üst kademelerinde
bir bölünme yaşandı. Lider kadro içindeki muhafazakâr azınlık, bölgeyi, hatta
partiyi saran militan dalgaya boyun eğmeyi reddetti.[27]
Ürdün’deki
Filistinli mülteci kamplarından ve komşu Arap ülkelerinden gelen binlerce
gönüllünün saflarına katılmasıyla sayıları hızla artan çok sayıda Filistinli
gerilla grubunun Amman’da yerleşmesi, Ürdün’ün siyasi durumunu temelden
değiştirdi. Parti, geçerliliğini korumak, hatta hayatta kalmak ve dini
köktencilerden işçi-köylü sovyetleri fikrini savunanlara kadar uzanan siyasi
yelpazenin her tarafında siyasi rekabete alan açan yeni atmosferden yararlanmak
istiyorsa, akıntıya kendini bırakmak zorundaydı.
İşgal
altındaki topraklarda parti, önceki on yılın siyasi baskı ortamından sağ
çıkmayı bilen az sayıdaki siyasi güçle geniş bir cephe oluşturmak amacıyla
saflarını hızla yeniden örgütledi. Ayrıca, İsrail işgal yetkililerine karşı
durmak için bu cepheye yerel ileri gelenleri ve yerleşik siyasi figürleri de dâhil
etmeye çalıştı. Sonraki 30 yıl boyunca bu, komünistlerin ana stratejisi olarak
kalacaktı. Strateji, İsrail işgal yetkilileri tarafından kurulan ve Summud
(kararlılık) sloganıyla özetlenen sürgün, hapis ve yerleşim rejimine karşı
şiddet içermeyen direniş sergileyecek geniş, birleşik bir ulusal cephe
oluşturmaktan ibaretti (Dakkak, 1983: 70–1). Komünistler bu konuda bir ölçüde
başarı elde ettiler, ancak daha büyük başarıları, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün
kurucu bileşenlerinin politik faaliyetlerden kaçındığı, enerjilerini silahlı
mücadeleye yoğunlaştırdığı bir dönemde, taban düzeyinde halk örgütleri
oluşturma çabalarında yatıyordu. Böylece işgal altındaki Filistin topraklarında
ve yaklaşık 15 yıl boyunca komünistler (siyasi) alanı tek başlarına ele
geçirdiler.
İsrail
yetkilileri ise partinin faaliyetlerini sıkı bir şekilde kontrol altında tuttu.
Parti üyelerini dönem dönem hapse atıp önde gelen kadroları Ürdün ve Lübnan’a
sürerek silahlı yeraltı hücreleri örgütlenmesine yönelik her türlü eğilimi
engellemeye çalışsalar da gene de belirli bir hoşgörü sergilediler. Öncelik,
fiili sınırları içinde ve dışında silahlı faaliyetlerde bulunanlara ve sınır
ötesine sızan silahlı çetelerle mücadeleye verildi. 1970/1971’de yeniden
canlanan Ürdün rejimi tarafından onlara karşı yürütülen savaşın ardından
Filistinli gerilla gruplarının Amman’da yenilgiye uğratılması ve Lübnan’a
yeniden yerleştirilmesi, parti üzerindeki baskıyı bir nebze olsun hafifletti.
Doğal olarak bir iş bölümü gerçekleşmiş gibi görünüyordu. Silahlı mücadele,
Lübnan ve diğer yerlerde yalnızca Filistin Kurtuluş Örgütü ile ona bağlı
grupların tekelinde kalırken, işgale karşı siyasi örgütlenme ve halk
seferberliği, işgal altındaki topraklarda Ürdünlü komünistlerin tercih ettiği
alan haline geldi.
Partinin
stratejisi, Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku’nun desteğiyle güçlendirilen
diplomatik çabaların İsrail’i işgal altındaki topraklardan vazgeçmeye ve
bunların Ürdün’e iadesini sağlamaya zorlayacağına olan inanca dayanıyordu. Bu
arada, işgale karşı günlük mücadelede işçiler, öğrenciler ve kadınlar da dâhil
olmak üzere, toplumun tüm kesimlerini seferber etmeyi amaçlayan sendikalar ve
meslek birlikleri örgütlemekle meşgul oldu. Dışarıdan gelenlerin ayrıcalığı
olan silahlı mücadele, uzaktan çekingen bir şekilde desteklendi, ancak parti, kendini
bunu uygulamaya mecbur hissetmedi.
Komünistlerin
en büyük başarısı, yetmişlerin ortaları, seksenlerin başlarında kurulan, Batı
Şeria’nın büyük şehirlerinin seçilmiş belediye başkanlarını, siyasi örgütlerin
ve meslek kuruluşlarının temsilcilerini ve ayrıca “milliyetçi şahsiyetler”i
(Dakkak, 1983) kapsayan Vatansever Cephe’ydi. Ancak, çeşitli nüfus kesimlerini
harekete geçirebilen ve kitlesel eylemler gerçekleştirebilen taban örgütlerine
sahip olma anlamında “birlikler”e sahip olan, bizzat partinin kendisiydi.
Bununla birlikte, işgal yetkililerinin komünistlere karşı tutumu hoşgörü ve
baskı arasında gidip gelmeye devam etti. Bir yandan, silahlı faaliyetlere
katılmamaları, onları Filistin Kurtuluş Örgütü’ne bağlı örgütlerden ayırıyor,
İsraillileri kendilerine göz yummalarına imkân sağlıyor; diğer yandan ise taban
örgütlenmelerini kurmadaki ve destek tabanlarını genişletmedeki başarıları,
Filistin saflarında iki devletli çözüm fikrinin giderek daha fazla kabul
görmesi ve diaspora merkezli Filistin politik örgütleriyle artan işbirliği,
işgal altındaki topraklarda daha büyük bir radikalleşmeye yol açıyor,
yetkilileri daha sert cezai önlemler almaya itiyordu.
8.
Filistin Komünist Partisi’nin Yeniden Kurulması
Başlangıçta
ÜKP’nin bir bölümü olarak faaliyet yürütürken, İsrail işgali altındaki Batı
Şeria ve Gazze’deki komünist eylemciler, hızla kendi bağımsız Filistin
örgütlerini kurmaya yöneldiler. Filistin’deki politik ortamın baskısına boyun
eğen parti, adını 1975 yazında ilk olarak Batı Şeria Komünist Örgütü olarak
değiştirdi. Ancak siyaset sahnesinde halkın karşısına ilkin Cephetü’l Vataniye
(Vatan Cephesi) adıyla çıktı.[28] O zamanlar komünistlerin bu adı mümkün olan
en geniş halk desteğini toplamak ve herhangi bir partici hassasiyetten kaçınmak
için kullandıkları biliniyordu. Diğer politik gruplar ve meslek kuruluşlarıyla
birleşik bir cephe oluşturmak için yorulmadan çalışan komünistlerin ortaya
koyduğu çabalar, Ağustos 1973’te temsil gücü yüksek olan bir Vatan Cephesi’nin kurulmasıyla
ödüllendirildi. İsrail işgal güçleri, parti üyelerine karşı derhal bir
tutuklama dalgası başlattı ve Nisan 1974’e kadar cepheyi neredeyse tamamen yok
etmeyi, önde gelen üyelerini tutuklayıp ülkeden sürgün etmeyi bildi.[29] İşgal
altındaki topraklarda partinin lideri Arabi Musa Avvad, cepheyi ortadan
kaldırmaya yönelik İsrail kampanyasının hemen başında, Aralık 1973’te diğer
milliyetçi liderlerle birlikte sınır dışı edilenler arasında yer alıyordu.[30]
Komünistler
ise, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün ve Filistin kamuoyunun genel görüşünden
farklı olan amaçlarını gizlemediler, onları politik programlarında açıkça
belirttiler. Bölünme, iki devletli çözüm ve bağımsız bir Filistin devletinin
kurulmasına destek talepleri her daim muhafaza edildi. Kendilerini azınlık
konumunda bulmalarına rağmen, ki bu, sık sık alıştıkları bir durumdu, FKÖ’nün
ve (en azından söz düzeyinde) İsrail’in, neticede uluslararası toplumun kabul
etmesinden çok önce, “iki devletli çözüm” olarak adlandırılan şeye yönelik
çağrıları konusunda ısrarcı oldular. Mevcut siyasi gerçeklere bir taviz olarak,
örgütün uzun süredir üyelik başvurularına kapılarını kapatmış olmasına rağmen,
Filistin halkının tek meşru temsilcisi olarak FKÖ’nün sloganını destek verdikleri
talepler listesine eklediler.
Bir
dizi askeri yenilgiden sonra, 1982 yazında İsrail birlikleri tarafından Lübnan’dan
sürülmeleriyle sonuçlanan süreçte FKÖ’nün yaşadığı dönüşümler, çelişkili bir
biçimde, FKÖ’nün uluslararası konumunun güçlenmesine yol açtı. Arafat’ın 1974’te
BM Genel Kurulu önünde yaptığı konuşma, ardından FKÖ’nün Batı Şeria ile Gazze’de
bir Filistin devleti kurulmasını öngören, ancak bu ifadenin bir örtmece olduğu
anlaşılan geçiş programının kabul edilmesi, örgütün uluslararası planda daha
fazla tanınmasını sağladı. Komünist saflarda bu durum, Filistin kimliğinin
benimsenmesi ve Ürdün Komünist Partisi’nden ayrılma yönündeki baskıyı artırdı.
Partinin açıklamalarında giderek daha az “saldırının sonuçlarının ortadan
kaldırılması” meselesine ve Batı Şeria’nın Ürdün devleti çerçevesinde yeniden
birleştirilmesi konularına değinilmeye başlandı.
1975
yılında, işgal altındaki topraklardaki parti içindeki gruplar, liderliğin
muhalefetine rağmen, Filistin Komünist Partisi adı altında basılı yayınlar
dağıtırken, yukarıda belirtildiği gibi, resmi parti hiyerarşisi, Ürdün ile olan
bağı güçlü bir biçimde korudu, ona sadık kaldı, partinin adının Filistin
Komünistleri Örgütü olarak değiştirilmesine razı oldu. Ürdünlü komünistler,
politik bir örgüt olarak FKÖ’nün saflarının dışında kalmış, 1987 yılına dek bu
konumlarını korumuş olsalar da örgütün teşkil ettiği konseylerde halk
örgütlerini temsil eden bireyler olarak aktif rol aldılar. İşgal altındaki
topraklar dışındaki parti üyeleri, FKÖ’nün çeşitli organlarında temsil edilen farklı
sol örgütlerle yakın ilişkiler içindeydiler. Sonuç olarak, Şubat 1982’de Ürdün
ana partisi örgütün adının FKP[32] olarak değiştirilmesi önerisine onay
verdiğinde, bu, sadece zaten var olan bir gerçeğin resmi olarak tanınması
anlamına gelen karar, örgüt içindeki çeşitli fraksiyonların birleşmesine
katkıda bulundu. Ancak kısa süre sonra, işgal altındaki topraklar dışında aktif
olan üyelerin FKÖ’ye çok daha yakınlaştığı ve silahlı mücadeleye olan
bağımlılığından etkilendiği açıkça ortaya çıktı.
Aralık
1987’de patlak veren İntifada veya halk ayaklanması, partinin halk
örgütlenmesinin ve şiddet içermeyen protestonun gücüne olan inancını doğrular
gibi görünüyordu. Ancak liderlik, işgal altındaki topraklarda yaşayanları başa
çıkamayacakları kadar fazla yükle karşı karşıya bırakmak istemediği için
temkinli davranmaya devam etti. İşgal altındaki topraklarda aktif olan diğer politik
güçlerle birlikte, İntifada’nın kısa ömürlü olacağını varsaydılar.
Kendiliğinden gelişen doğasının, sonunda sönüp gitmesine yol açacağını
düşündüler.[33] Bu konuda ilgili tüm tarafların yanıldığı ortaya çıktı.
İntifada’nın uzun ömürlülüğü ve Filistin halkının tek meşru temsilcisi olarak
Filistin Kurtuluş Örgütü’ne yönelik desteğin sürekli olarak teyit edilmesi, nihayetinde
İsrail hükümeti ile FKÖ arasındaki müzakere sürecini hızlandırdı.
Çelişkili
biçimde, İntifada’nın patlak vermesi, Filistin mücadelesinin odağını silahlı
alandan halk alanına; dışarıdan, Lübnan’dan kovulduktan sonra halk tabanından
yoksun, Tunus gibi uzak bir diyarda konuşlanmış FKÖ liderliğinden içeriye
kaydırmıştı. Filistinli komünistler bu durumdan faydalanmak için iyi bir
konumdaydılar. Nihayetinde Madrid’deki İsrail-Filistin müzakerelerine ve 1993’te
Oslo’da geçici bir barış anlaşmasının imzalanmasına, İsrail ile Filistin’in
birbirini tanımasına sebep olacak politik gelişmelerde önemli bir rol
üstlendiler. Bunun sonucunda FKÖ liderliğinde Filistin Yönetimi kuruldu.
Parti,
müzakere süreci ve anlaşmanın ayrıntılarıyla ilgili çok sayıda çekinceye sahip
olmasına rağmen, 1987’de Cezayir’deki Filistin Ulusal Konseyi toplantısında FKÖ’nün
önde gelen organlarına kabul edilmiş olması nedeniyle müzakere sürecinin somut
bir parçasıydı. Artık FKÖ’ye bağlı konseylerde yer alan komünistler, Arafat’ın
isteği üzerine, diğer sol gruplarla birlikte, örgütün en üst karar alma
organlarında bir koltuğa sahip oldular. Onlar, Arafat’ın kendisinin Amerika,
daha sonra İsrail tarafından anlamlı bir müzakere ortağı olarak tanınmasını
sağlayacak pragmatik adımlar dâhilinde doğal müttefikleri olarak hareket
ettiler. FKP temsilcileri hem FKÖ’nün önde gelen konseylerinde hem de Yasir
Arafat’ın işgal altındaki topraklara döndükten sonra kurduğu kabinelerde görev
yapacaktı. Çelişkili bir biçimde, komünistlerin bölünmeye yönelik desteği ve
savunusu, imzalanan anlaşmaların başlangıçta geniş bir kabul görmesiyle haklı
çıktı.
Komünistler,
yetmişlerin ortalarından itibaren bağımsız bir ulusal devletin kurulması için
baskı yapmışlardı. O zamanlar bu tür lakırdılar hem FKÖ konseylerinde hem de
İsrail ana akımında lanetli bir şeydi. Yirmi yıl sonra, bir dizi yenilgi, FKÖ’yü
daha zayıf bir düzenlemeye, ulusal egemenlik olmadan özerkliğe razı olmaya mecbur
etti. Bu düzenlemenin zamanla tam egemenliğe ve bağımsız devlete yol açacağı
sözü verilmişti. Yirmi yıldan fazla bir süre sonra bunun bir hayal olduğu
ortaya çıktı. O zamana dek hem bölgesel hem de uluslararası koşullar değişmişti,
partinin kendisi, artık eski halinin bir gölgesine dönüşmüştü.
Kısa
bir süre sonra, seksenlerin sonlarında uluslararası komünist hareketin
çöküşüyle birlikte, parti, Ekim 1991’de bir kongre
düzenledi. Bu kongrede kendini “sosyalist” bir partiye dönüştürmeye, yeni
ideolojisini yansıtacak şekilde, adını Filistin Halk Partisi (Hizbü’ş-Şab’ül-Filastini)
olarak değiştirmeye karar verdi.[34] İçteki bir hizip, bu değişiklikleri
reddetti, kongre kararlarına uymayı reddederek Filistin Komünist Partisi adı
altında faaliyet göstermeye devam etti. Hizip, Sovyetler Birliği ve komünist
bloğun ortadan kalkmasından sonra da varlığını sürdüren benzer görüşlü komünist
partiler ağı aracılığıyla uluslararası planda varlığını korudu. Ekim 2016’da
basında çıkan haberlere göre, parti, uluslararası komünist partilerin Hanoi
toplantısına ve 2017’de Saint Petersburg’daki benzer bir toplantıya katıldı.[35]
İsrailli
komünistleri uluslararası komünist hareketin yaşadığı çöküş sürecinden sağ
çıktı. MAKI adını korudu, ama az sayıda Yahudi üyenin sembolik varlığına rağmen,
Arap milliyetçisi bir partiye dönüştü. Sol Siyonist siyasi partilerin veya
sosyal demokrat ideolojinin kalıntılarının ortadan kalkmasıyla giderek sağa
kayan İsrail siyasetinde, bir “barış” partisi rolünü üstlendi. Kendisini İsrail
içindeki Arap ulusal azınlığının politik haklar ve yurttaşlık hakları
mücadelesinin başına yerleştiren parti, dini bağlılığa dayalı olanlar da dahil
olmak üzere Arap toplumunun çeşitli bileşenleriyle geniş bir koalisyon kurdu. Bugün
parçası olduğu sol, İsrail’i iki uluslu bir devlet olarak tasavvur edenler ile
İsrail’deki Arap topluluğunun tüm hak ve ayrıcalıklarıyla ulusal bir topluluk
olarak tanınmasını savunanlardan oluşuyor. Parti, iki devletli çözümün güçlü
bir savunucusu olmaya devam ediyor. Bir şey apaçık ortada: enternasyonalizm
terk edildi ve parti, sınıfa dayalı bir örgütlenmeden milliyetçi bir
örgütlenmeye evrildi.
9. Sonuç
Filistin’deki,
daha sonra İsrail ve Ürdün’deki komünist hareket ile Sovyetler Birliği
arasındaki kader tayin edici bağ, bir avuç Yahudi komünistin Komintern
saflarına katılmak için başvuruda bulunması, otoritesine boyun eğmeyi ve üyelikle
ilgili 21 koşula uymayı kabul etmesiyle daha en başta oluşturulmuştu. Uluslararası
bağlamın önceliği her zaman en önemli husus olmuştur. Komintern politikasının
iniş çıkışlarına sarsılmaz sadakat, sıradan üyelerin yerelin güdümünde şekillenen
siyasete katılma özgürlüğüne mani olmuştur. Sovyet dış politikasının hedefleri,
Komintern’e yüklenen görevleri tanımlamış, Komintern de bu görevleri kendine
bağlı partilerin omuzlarına yüklemiştir. “Halk cephesi”, Molotov-Ribbentrop arasında
Ağustos 1939’da imzalanan paktta tezahür eden Almanya ile yakınlaşma, Filistin’in
bölünmesine sunulan destek, altmışlardaki “ilerici” Arap rejimlerinin
onaylanması gibi momentlerde Arap ve Yahudi komünistleri, Sovyet diplomasisinin
en son taktiksel hamlelerine uyum sağlamaya, bunları gerekli devrimci söylemle
süslemeye mecburlardı. Bunu söylüyoruz diye, tek tek Arap ve Yahudi
komünistlerinin özgür iradelerini inkâr ediyor değiliz. Genç ve idealist olan
bu kişiler, varoluşlarının büyük bir bölümünde çeşitli yoğunluklarda polis
baskısına maruz kalan yasa dışı harekete, yollarının doğruluğuna, giderek
Stalin ve haleflerinin şahsında somutlaşan Sovyet devletinin yanılmazlığına
olan inançlarıyla iştirak ettiler. Politik faaliyetlerini Sovyet devletinin
taktiksel ihtiyaçlarına uyarlamaları, emirlerin sonucu değil, Sovyet
politikasının amaçları için mevziler elde etmenin, “sosyalist vatan”ı
savunmanın, sosyalizm ve dünya devrimi davasına verebilecekleri en iyi hizmet
olduğuna olan inançla gönüllü olarak girilen bir süreçti. Nitekim, hareketin
saflarında sıklıkla yoğun tartışmalar, anlaşmazlıklar ve düşmanlıklar
yaşanıyordu. Çeşitli noktalarda örgütler bölündü, yeni gruplar kendilerini “hakiki”
komünist partiler olarak inşa ettiler. Gene de tüm bu süre boyunca savaşan
gruplar, Stalin’e ve SBKP liderliğine kim geçerse geçsin koşulsuz desteklerini
ilan etmeye devam ettiler. Sovyetler Birliği’nin birincil rolüne olan inanç, kuvvetli
bir inançtı, oysa taktiksel konular acı çekişmelere ve bölünmelere, proletarya
ve enternasyonalizm davasına ihanete dair suçlamalara ve meşruiyet için SBKP’nin
kendisine başvurulara yol açabiliyordu, açtı da.
Osmanlı
mirasının Sykes-Picot eliyle bölünmesinin ardından komünistler, bölgedeki
egemen emperyalist güçler olan İngiltere ve Fransa’ya karşı mücadeleye ve
bölgenin sorunlarına milliyetçi olmayan bir çözüm arayışına kendilerini
adadılar. İngiliz-Fransız entrikalarının kontrol ve egemenlik için yarattığı
sınırları reddettiler, ancak bölgede yaşayan halklar için uygun bir çözüm
olarak bütüncül Arap birliği fikrine de destek sunmadılar. Bununla birlikte,
İngiliz-Fransız sömürgeciliğinin egemenliğinden mustarip halkların birçok ortak
noktaya sahip olduğuna, ortak bir düşmana karşı tek bir mücadele verdiklerine
inanıyorlardı. Siyonizme karşı çıkarken aynı zamanda Arap ve Yahudi işçileri
arasında ortak çıkarlar olduğunu düşünüyorlardı. Milliyetçiler, Filistin’de bir
Arap devleti kurulmasını isterken, onlar, yurdun tüm sakinleri, Araplar ve
Yahudiler için demokratik bir devlet kurulmasını talep ettiler. Filistin’deki
çatışmayı Araplar ve Yahudiler arasında yaşanan bir kavga değil, emperyalizme
ve sömürgeciliğe karşı bir mücadele olarak gördüler. Yahudilerin ülkeden
sürülmesini savunmadılar, İngiliz yönetiminin sona ermesini ve demokratik bir
hükümetin kurulmasını istediler.
Filistin’deki
Yahudilerin büyük çoğunluğu işçi sınıfına mensuptu, yerli Arap halkıyla aynı
çıkarlara sahipti ve aynı sömürüye maruz kalıyordu. Siyonizm karşısında hayal
kırıklığına uğramış Yahudi işçilerin ülkeyi terk etmelerine gerek yoktu,
partiye katılabilir, yurdun tüm sakinleri için ortak bir gelecek inşa etme
mücadelesini yürütebilirlerdi. Komünistler, işçileri ve köylüleri örgütlemek ve
onların etkilerini göstermelerini ve tercihlerini duyurmalarını sağlamak
amacıyla, din adamı ve feodal liderler ve ileri gelenler merkezli,
takipçilerine karşı sorumlu olmayan ve iktidardaki emperyalist güçlerin teşkil
ettikleri iktidar yapılarının ayrılmaz bir parçası olan aşiret temelli
partilere karşı, tabandan hareketler kurmak için modern politik partiler kurdular.
İşçi sınıfının örgütlenmesini ve sınıf mücadelesinin araçlarını edinmesini
sağlamak için sendikalar inşa ettiler. Aynı şekilde, fikirlerin dolaşımına alan
açan, halkı diğer ülkelerin ve kıtaların kültürleri ve mücadeleleriyle
tanıştıran edebiyat dergileri kurdular, okuma-yazma bilmezlik denilen engeli
yeni aşmış genç orta sınıfa uluslararası edebiyatın önemli isimlerini
tanıttılar.
Ellilerde
ve sonrasında bağımsızlık döneminde, komünistler, kendilerini küresel Soğuk
Savaş’ta asker olarak seferber ettiler. Tüm yerel ve bölgesel çatışmaları
kapitalist dünya ile Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’da ona bağımlı olan devletler
arasındaki mücadeleye tabi kıldılar. Toplumsal programlarını sulandırdılar,
kendilerini milliyetçi renklerle bezediler. Bu, onlara aydınlardan ve orta
sınıfların bir kesiminden bir miktar destek kazandırdı. Ancak sonunda gene de
dışlanmaktan kurtulamadılar.
Filistin’de
ulusal ayrım çizgisini aşamayan komünistler, ortaya çıkan, Arap/Yahudi ayrışmasıyla
tanımlı alana kendini hapsederek ulusal topluluklarının sınırları içinde
sıkışıp kaldılar. Zamanla, toplumsal mücadele geri plana düştü. Moskova’nın
kendilerine yol göstermesini isteyen komünistlerin diğer milliyetçi
partilerden, kendi ülkelerinin rejimlerini Moskova ve Washington’dan uzaklığına
göre değerlendirmek haricinde bir farkları kalmadı.
Hem
Filistin/İsrail’de hem de Ürdün’de komünist partiler varlıklarını halen daha sürdürüyor.
Atalarıyla neredeyse hiçbir ortak noktaları yok. Siyasi sözlükleri sınıf
mücadelesi, proletarya devrimi ve enternasyonalizm ideallerinin sözlüğünden
hiçbir şekilde istifade etmiyor, gene de kendilerini yirminci yüzyılın ilk
yarısında sınıf bilincine sahip Arap ve Yahudi işçilerinin daha adil ve eşit
bir dünya inşa etme girişimlerinin meşru çocukları olarak göstermeye devam
ediyorlar.
Musa Budeyri
[Kaynak:
Communist Parties in the Middle East: 100 Years of History, Yayına Hz.:
Laura Feliu ve Ferran Izquierdo-Brichs, Routledge, 2019, s. 129-151.]
Dipnotlar:
1. “Summons to the Congress: To the Enslaved Popular Masses of Persia, Armenia and
Turkey’. Baku Congress of the Peoples of the East. Bakû Eylül 1920. Stenografi
raporu. NY 1977, s. 1–5.
2.
‘Terms of Conditions for Admission into the Second International July 1920’, MIA.
3.
Manabendra Nath (MN) Roy ‘M. N. Roy Supplementary Thesis on the National and
Colonial Question. 4th session July 25, 1920’, MIA.
4.
Al Hurriya, 19 Nisan 1982, s. 33–42. Otuzları başında Moskova’da eğitim
gören, FKP’nin eski üyesi Abdulhafız Absi ile röportaj; Partinin 1934-1943
arası dönemde genel sekreterliğini yapan Rıdvan Hilu ile röportaj (Budeiri,
2013: 62); KUTV öğrencisi Muhammed Duveyder ile röportaj. 1927-1937 arası
dönemde Sovyetler’de kaldı (al Saeed, 1972: 232).
5.
Rıdvan Hilu röportajında savaşmak için İspanya’ya giden üyelerine partinin
karşı çıktığını söylüyor (Budeiri, 2013: 73).
6.
Bu, o dönem partinin önde gelen Arap lideri Necati Sıtkı’nın kardeşi, Moskova’da
eğitim gören parti üyesi Ahmed Sıtkı’nın ihanetinin bir sonucuydu Report of
trial in Filastin, 17 Mayıs 1931; akt.: Budeiri, 2013: 298–300.
7.
Rıdvan Hilu’ya göre parti liderlerinin çoğu 1934’ten beri Arap olmasına rağmen
Yahudileri örgütleme konusunda daha fazla başarı gösteriyordu. Rıdvan Hilu
röportajı (Budeiri, 2013: 60, 78).
8.
1920’lerin sonlarında FKP’ye liderlik eden Joseph Berger’e göre, o dönem
Filistin’de bulunan Komintern temsilcisi, Çek komünist lider Boumil Smeral,
partinin yaşanan olayı pogrom olarak nitelemesine onay verdi (Keshet, N 29 1965;
Joseph Berger röportajı (Budeiri, 2013: 39)). Boumil Smeral, sonrasında Inprecor
dergisinin Fransızca baskısında çıkan makalesinde meseleye değinmemeyi tercih
ediyordu (Inprecor, Sayı. 112, 9 Kasım 1929, s. 512). Rıdvan Hilu röportajı
(Budeiri, 2013: 59).
9.
“The Revolt in Palestine. PCP Statement on 1929 Events”. Inprecor, Sayı.
54 ve 56. Joseph Berger röportajı (Budeiri, 2013: 39–40).
10.
Hamdi Hüseyni röportajı (Budeiri, 2013: 171–3). “Telegram from Hamdi Husseini
20 July 1929 to Secretariat of League against Imperialism 2nd Congress in
Frankfurt. Protesting Egyptian Government Refusal to Grant Transit Visa to Travel
to Alexandria to Take Boat to Europe. Signed as: Delegate of the Left Wing of
7th Arab Palestinian Congress (1928)”. Filastin, 25 Temmuz 1929; Ahrar
(Beyrut),
16.
Ağustos 1929. Hüseyni’nin Komintern’le güçlü bağları konusunda bkz.: Zehavi, 2005:
442–54.
11.
Rıdvan Hilu röportajı (Budeiri, 2013: 77).
12.
Troçkizme meyilli avukat Mordehay Stayn’ın çıkarttığı Haor gazetesinin
17 Aralık 1936 tarihli nüshasında paylaşılan mektupta işçi kulübüne atılan bir
bombadan bahsediliyor. Mektubun altında “Poel” (“İşçi”) imzası bulunuyor.
Rıdvan, Yahudi parti üyelerinin silahlı mücadele eğiliminden söz ediyor. Rıdvan
Hilu röportajı (Budeiri, 2013: 73). Parti bu olayın yaşandığı dönemde yazdığı
bildiride eylemi sahiplenmedi. FKP Merkez Konseyi üyesi Bulus Farah,
hatıratında doğrudan Müftü eliyle içeri yerleştirilmese de onu destekleyen,
kısa süre önce lider kadrosuna girmiş Arap üyelerden birine işaret ediyor
(Farah, 1985: 192).
13.
Simha Tzabari de Moskova’da eğitim almış kadrolardandı. Bir gazetecinin
yaşamına dair değerlendirmesi için bkz.: Karpel, 2004. Ayrıca, 22 Aralık 1942
tarihli Komintern arşivindeki kişisel detaylar konusunda bkz.: Zehavi, 2005:
494–5.
14.
Moskova’nın partinin başına getirdiği Rıdvan Hilu, otoritesinin kaynağının
Komintern olduğunu, onun dağıtılması ile birlikte otoritesini yitireceğini
biliyordu. Rıdvan Hilu röportajı (Budeiri, 2013: 67).
15.
Sovyetler’İn Filistin’in taksim edilmesi kararına destek verdiğini parti
bilmiyordu (30 Eylül 1948’de Sovyetler’in BM elçisi A. Vyşinski’ye yazdığı
mektubunda Molotov, bağımsız bir Yahudi devletinin kurulmasına Sovyetler’in
destek verdiğini söylüyordu, oysa Nisan 1947’de BM’de yaptığı konuşmada Gromiko,
Sovyetler’in birleşik iki devletin kurulmasını tercih ettiğini dile getiriyordu
(Gorodetsky vd., 2000)). Büyük Britanya Komünist Partisi üyesi, eski FKP üyesi
Çimen Abramski ile röportaj (İngiliz imparatorluğu topraklarında faal olan
komünist partilerin 5 Temmuz 1973 günü düzenledikleri Londra Konferansı).
16.
“A. Gromyko at the First Special Session of the UN General Assembly. New York. 14
May 1947”, Israel.
17.
“We Speak of Freedom”. İngiliz İmparatorluğu Komünist Partileri Konferansı, Londra,
26 Şubat-2 Mart 1947. Büyük Britanya Komünist Partisi’nin bastığı broşür, Arap
komünistlerini temsil eden Emil Tuma ile Yahudi komünistleri temsil eden Şmuel
Mikunis’in açıklamalarıyla, konferansın Filistin ile ilgili açıklamasını içeriyor.
Emil Tuma’nın yaptıkları hatayı kabul eden açıklaması, 1949, National Archives
Jerusalem File V 1272 4 37. Çimen Abramski ile röportaj (Londra 1973). Burada
Abramski, Londra konferansında Şmuel Mikunis’in ya iki milletten ya da taksimden yana tercihte
bulunulmasının gerekli olduğunu söylediğini ama bu ifadenin konuşma metninden
çıkartıldığını söylüyor.
18.
“A Call to Soldiers … Soldiers of Egypt and Brotherly Arab States: Return Home and
Point Your Guns at the Colonialists and Their Lackeys” (NLL broşürü, Temmuz 1948);
“A Statement to the Arab Peoples Concerning the Palestine Problem and Anglo
American Military Imperialist Schemes in the Arab East” (Irak, Suriye ve Lübnan
KP’lerinin Filistin’deki Ulusal Kurtuluş Birliği ile ortak açıklaması, Ekim
1948 – Arapça broşürler).
19.
792 sayılı İsrail hapishanesinde bulunan 65 komünist tutsağın imzaladığı, kamp
komutanına hitaben kaleme alınmış olan mektup, 1948. Archives of Communist
Party V 1272 4 37, National Archives, Kudüs.
20.
Arap ve Yahudi Komünistleri Birlik Konferansı, Hayfa 22-23 Ekim 1948, “Arap ve
Yahudi Komünistlerinin İsrail Komünist Partisi İçinde Birleşmelerine Yönelik
Konferans”. Konferansta E. Gojanski, Esther Vilenska, Emil Habbibi, Meri Vilner,
Tevfik Tubi ile Şmuel Mikunis konuşma yaptı. İbranice broşür. NLL’nin üç Arap
lideri Birleşik Parti’nin on altı kişilik merkez konseyine dâhil edildi (Kaufman,
2014: 127).
21.
“31 Years since the Founding of the Jordanian Communist Party (JCP)”.
Publication of the Palestine Communist Organisation, Lebanon, s. 19–20; “Resolutions
of CC of NLL May 1951”. Arapça broşür; İngilizce çevirisi: CID archives. V.1272
34/77, National Archives, Kudüs).
22.
“31 Years since the Founding of the Jordanian Communist Party (JCP)”, s. 21.
23.
Maki 1949’da ilk meclise dört vekil, 1951’de ikinci meclise beş vekil, 1955’te
açılan üçüncü meclise ise altı vekil soktu (Medding, 1990: 53–4).
24.
“The Third Congress of the Israeli Communist Party, Tel Aviv 29 May–1 June 1957”
(conference proceedings published by the Central Committee of the Israeli Communist
Party, s. 45, 147.
25.
Parti iki vekil çıkarttı. Bunlardan biri Gazzeli Dr. Yakub Zeyyaddin’di (al
‘Outti, 2012: 131).
26.
“Response to the Political Program of the Bashir Barghouti Clique’ (FKP geçici
liderliğinin yayını, Şubat 1985, s. 93–4). Partinin iki önemli lideri Fehmi Salfiti
ile Rüşdü Şahin, parti genel sekreteri Fuad Nassar’ın sürgünde olduğu
koşullarda hapisten çıkartılmaları konusunda rejimle bir anlaşma yaptı ve Haşimi
krallığını desteklemeye başladı.
27.
Aralık 1970’te partiden ayrılıp Leninist Kadro adıyla çalışmalara başladılar. “The
Current Situation in Jordan and the Correct Position Facing the JCP” (Aralık
1970 başlarında yapılan toplantıda ÜKP Leninist Kadro’nun genişletilmiş
toplantısına sunulan rapor).
28.
Al Jabha, Al Wataniya (Vatan Cephesi). Partinin yeraltında çıkarttığı Vatan
gazetesinde çıkan duyuru, Sayı. 57, Eylül 1973 ortaları. Yazıda, 15 Ağustos 1973
günü bir cephenin kurulduğu söyleniyordu. Ocak 1974’te altı sayfalık bir
program yayınlanıp gizlice dağıtıldı. Nisan 1974 ortalarında cephe Filistin
adını taşıyan ilk yeraltı gazetesini çıkarttı. Ağustos 1976’da parti, işgal
karşıtı ilk çağrısını yaptı. Çağrıda İsrail’in “Kudüs’ün birleştirilmesi”ne
dönük aldığı kararı protesto etmek için genel grev yapılması isteniyordu. Çağrının
arkasında vatan cephesi adını kullanan komünistler vardı.
29.
Uluslararası Af Örgütü’ne Sarsıcılar Bürosu’nda gönderilen, daktilo ile
yazılmış bildiri. “Report from the Occupied Territories July 8th–August 18th
1974”. Raporda 63 kişilik listeye yer veriliyor. Bu isimlerin çoğu
yargılanmadan İsrail’in gözaltı merkezlerinde tutulan komünist eylemciler (s.
1-4). Bir de 28 kişilik listeye yer veriliyor, bu isimler de işgal altındaki
topraklardan keyfi kararlarla kovulmuş olan kişiler. (s. 15).
30.
1973’te ülkeden kovulan Arabi Avvad, Lübnan’daki parti teşkilâtının başına
geçti. 1982’de parti disiplinine uymadığı suçlamasıyla FKP’den kovuldu. Oysa asıl
mesele, Lübnan’daki gerilla örgütleriyle yakın ilişki kurması ve FKP’nin FKÖ
içindeki örgütler gibi silahlı mücadele vermesini talep etmesiydi. Avvad, kendi
örgütünü kurdu: Filistin Devrimci Komünist Partisi. Suriye ve Lübnan’da askeri
eğitim kampları oluşturdu. “Response to the Political Program of the Bashir Barghouti
Clique”, Şubat 1985, s. 101. Aynı dönemde FKP Merkez Konseyi partiden
atıldığına dair bir açıklama yayınladı. Vatan, 15 Kasım 1982.
31.
1975’te parti içindeki muhalif gruplar FKP’nin kuruluşunu ilk kez ilan ettiler.
Mayıs ayı içinde “FKP: İçeriye Ait Gizli Belge” başlığını taşıyan, 32 sayfalık bir
broşür dağıttılar. Broşürde parti içindeki anlaşmazlıklara değinildi ayrıca
komünistlerin yeni bir isim altında örgütlenmelerinin neden gerekli olduğuna
dair açıklamaya yer verildi. Bu gelişmeye cevap olarak ÜKP, işgal altındaki
seksiyonunu “Filistin Komünist Örgütü” olarak değiştirdi. Vatan
gazetesinin sonraki tüm sayıları aynı logoyla çıktı. 1982 başında ÜKP, kadroları
arasında hâkim olan ruh haline teslim oldu. Vatan gazetesi Şubat 1982
başında çıkan birinci sayısında yeni partinin kurulduğunu duyurdu.
32.
Al-Jamaheer Organ of JCP, Yıl 33, Sayı. 12, Aralık 1981; ve Vatan,
Organ of CC of PCP, Yıl 15, Sayı. 1, Şubat 1982.
33.
FKP’nin Aralık 1987’de çıkarttığı bir iç yayında partinin İntifada’nın rüzgârının
dineceğine dair tahmini, ayrıca kitlelerin omuzlarına taşıyamayacakları yükü
bindirdiğine ilişkin tespiti uyarınca İntifada’nın rüzgârının dindirilmesi gerektiğine
dair yazılar çıkmaya başladı. “Observations of the Popular Intifada and Its
Lessons’ (daktiloyla yazılmış altı sayfalık belge, kişisel koleksiyon).
34.
“The Palestinian Peoples Party: Program and Internal Statues”, Ekim 1991 (kişisel
koleksiyon, Arapça).
35.
“18th International Meeting of Communist and Workers Parties”, 28–30 Ekim 2016.
Toplantı Vietnam’da düzenlendi. FKP liderlerinin mücadeleye ihanet ettiğini
söyleyen FKP üyeleri 7 Kasım 1991 günü FKP’yi yeniden kurdular ve Mahmud Saadi
önderliğinde hareket etmeye başladılar, Pallcp.
Parti, 1924’te Filistin’de kurulan tarihi partinin devamı olduğunu söylüyor.
Kurucu atalarından farklı olarak üye bileşimi açısından sadece Araplardan
oluşan parti Arap milliyetçiliğine yaslanan bir programa sahip, Pallcp.
Kısa süre önce parti, Yunan Komünist Partisi’nin daveti üzerine 29 Kasım 2017’de
Atina’da düzenlenen komünist partiler bölge toplantısına katıldı, Ahewar. Kasım ayı başlarında parti genel sekreteri St.
Petersburg’da (Leningrad) düzenlenen 19. Uluslararası Komünist Partiler ve İşçi
Partileri Konferansı’na katıldı, Facebook.
Kaynakça:
al-Ashhab, Naim (2009) Paths of Pain: Paths of Hope. An Autobiography,
Ramallah, s.n. (Arapça).
al
‘Outti, Abdul Azziz (2012) Passages of a Lifetime: From the Shores of Gaza
to al Jaffer Desert, Amman, s.n. (Arapça).
al
Saeed, Rifaat (1972) Al Yassar al Masri 1925–1940. Tarikh al haraka al
ishtirakiya fi Masr, Beyrut.
Bseisu,
Mueen (1980) Communism in Gaza, Beyrut, Dafater Filastiniya (Arapça).
Budeiri,
Musa K. (2013) Communists in Palestine: Fragments of a Forgotten History,
Ramallah, Muwatin, Palestinian Institute for the Study of Democracy (Arapça).
Dakkak,
Ibrahim (1983) “Back to Square One: A Study in the Re-emergence of the Palestinian
Identity in the West Bank 1967–1980”. Scholch, A. (Yh.), Palestinians over
the Green Line: Studies on the Relations between Palestinians on Both Sides of the
1949 Armistice Line since 1967 içinde, Londra, Ithaca Press.
Farah,
Boulos (1985) From Ottomanism to the Hebrew State, Nasıra, s.n. (Arapça).
Gorodetsky,
Gabriel, Freundlich, Yehoshua, Yaroshevsky, Dov & Ro’i, Yaacov (Yh.) (2000)
Documents on Israeli–Soviet Relations, 1941–1953, Londra, Frank Cass.
Karpel,
Dalia (2004) “A Revolutionary Life”. Haaretz, 9 Aralık.
Kaufman,
Ilana (2014) “Communists and the 1948 War: PCP, Maki, and the National Liberation
League”. Journal of Israeli History, 33, 2.
Medding,
Peter (1990) The Founding of Israeli Democracy, 1948–1967, Oxford,
Oxford University Press.
Offenberg,
Mario (1975) Kommunismus in Palaestina. Nation und Kalasse in der antikolonialen
Revolution, Doktora Tezi, Free University of West Berlin.
Salfiti,
Fahmi (1968) “The Situation in Jordan and Communist Tactics”. World Marxist Review,
Ekim/Kasım.
Yassin,
Abdul Qader (1978) A Communist Party with Its Back to the Wall: Historical Testimony
on the Communist Movement in the Gaza Strip 1948–1967, Beyrut, s.n. (Arapça).
Zehavi, Leon (2005) Apart or Together: Jews and Arabs in Palestine According to the Documents of the Comintern, 1919–1943, Kudüs, Keter (İbranice).


0 Yorum:
Yorum Gönder