30 Ekim 2026

, , ,

Sınıf ve Ulus: Filistin’de Arap ve Yahudi Komünistleri


1. Giriş

1889’daki kuruluş kongresinden bu yana İkinci Enternasyonal, ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkını tanıyan, sömürgeciliğe karşı olduğunu açıktan ilan eden bir yapıydı. Fakat 1907’deki Stuttgart kongresinde, katılımcıların farklı görüşlere sahip olduğu ortaya çıktı. Sosyalist görüş, meseleyi Avusturya-Macaristan ve Rus imparatorluklarındaki ezilen ulusların mücadeleleri çerçevesinde ele alırken, emperyalistlerin Afrika ve Asya gibi uzak diyarlardaki topraklarında yaşayan halkların maddi gerçekliğine değinmiyordu. Avrupa devrimleri ve Birinci Dünya Savaşı'nın ardından üç merkezi imparatorluğun dağılması, sosyalist liderlerin farklı algılarını ön plana çıkardı. Hiçbir sosyalist parti açıktan sömürgeciliği savunmasa da, farklı sömürge yönetimi türleri arasında ayrımlar yapılıyordu ve hiç kimse sömürgelerin kendi halklarının çabalarıyla sömürgeci boyunduruktan kurtulabileceği fikrini benimsemiyordu. Tartışma, zafer kazanan proletarya, sömürgeleri elinde tutmaya, halklarını özgürlüğe, ilerlemeye ve gelişmeye götürmeye devam etmeli mi yoksa emperyalist ülkede gerçekleşecek bir başarılı anti-kapitalist devrim sömürgeleri doğalında kurtarır mı? sorusuna yoğunlaştı. Bolşevik Devrimi’nin patlak vermesi, dünya (yani Avrupa) genelinde hızla yaklaşmakta olan anti-kapitalist devrimin habercisi olarak kabul edildi. Sonuç olarak, sömürge halklarının mücadeleleri stratejik önem kazandı. Kurtuluş mücadeleleri, kapitalist merkez ülkelerin işçi sınıfıyla birlikte, dünya kapitalist düzenini yıkmada önemli bir rol oynayacaktı.

1919’da Komünist Enternasyonal’in (Komintern) kuruluşu iki olayın sonucuydu: Bolşevik Devrimi'nin başarısı ve Avrupa’nın başka yerlerindeki anti-kapitalist devrimin başarısızlığı. Avrupalı devrimci komünistlerin karşı karşıya kaldıkları acil görev, sömürgecilik karşıtı hareketler ile ulusal kurtuluş hareketleri içindeki müstakbel müttefikleriyle ortaklık kurallarını belirlemekti. Bolşeviklerin izlediği yönün ilk göstergelerinden biri, Asya’dan çok sayıda delegenin milliyetçi ve anti-emperyalist bayraklar altında bir araya geldiği, Eylül 1920’deki Bakû Kurultayı’ydı.[1] Komintern, sömürgelerin ulusal kurtuluş hareketlerini ortak bir düşmana karşı mücadelede nesnel müttefikler olarak ilan etti.

İkinci Komintern Kongresi (Temmuz-Ağustos 1920), devrimci komünistlerin sıkı bir örgüt kurmasıyla ilgili, “21 koşul” olarak bilinen, “Komünist Enternasyonal’e kabul koşulları”nı kabul etti.[2] Bu “kabul koşulları”nı ve bunların gelecekteki üye partilere tanınan özerklik hakkında bize neler anlattığını incelemek öğretici olacaktır. Emperyalist ülkelerin komünist partilerinin kurtuluş hareketlerini “sadece sözde değil, fiilen de” desteklemeleri (5. ve 8. maddeler), emperyalist merkezdeki işçilerin saflarında uluslararası dayanışma ruhunu geliştirmeleri ve kendi ülkelerinin askerleri arasında sömürge halklarının baskısına karşı politik çalışma yürütmeleri gerektiği şart koşuldu. Proletarya, köylülük ve ulusal burjuvazi arasında birleşik bir cephe oluşturulacak, tüm komünist partiler, burjuva-demokratik kurtuluş hareketlerine destek vereceklerdi. Bu hüküm, daha sonra M. N. Roy ve burjuvaziyle ittifak fikrine karşı çıkan ve bunun yerine sömürge ülkelerinde bağımsız komünist partilerin kurulması fikrini desteklemek isteyen diğer delegelerin itirazlarını karşılamak için değiştirildi.[3]

Bu 21 koşulun kabulü, yeni kurulan Komintern’e katılmak isteyen herhangi bir parti için ön koşuldu. Demokratik merkeziyetçiliğin uygulanmasına ilişkin kuralları belirleyen 21 koşul, yeni parti programlarının “komünist enternasyonalin kararlarına uygun olarak” hazırlanmasını talep ediyor, her üye partinin programının Komintern Yürütme Kurulu’nun onayına tabi olması gerektiğini şart koşuyordu.

2. Komintern Saflarına Katılım

Orta ve Doğu Avrupa’yı terk ederek Filistin’i kolonileştirmek için gelen ve ülkenin İngiliz işgali ve Osmanlı yönetiminin sona ermesinden sonra sayıları artmaya başlayan Yahudi göçmenler arasında, baskın eylemci akım, kendini “sosyalist Siyonist” olarak ilan eden akımdı. Bunun içinde, çeşitli sosyalist gruplar, Avrupa’yı yeni terk etmiş olan Yahudi işçilerin sadakatini kazanmak için yarıştılar. Birçoğu, Bolşevik Devrimi’nin zaferine, başta Almanya ve Macaristan olmak üzere, birçok sosyalist devrimin yenilgisine tanık olmuş bir Avrupa’da sol görüşlü fikirlerle aktif olarak ilgilenmiş veya en azından bunlara aşina olmuştu. Buna rağmen, birçokları için uluslararası devrim hâlâ gündemdeydi, bunlara göre sosyalistlerin acil görevi, yaklaşan felâket için işçi sınıfını örgütlemekti. Filistin özelinde ise görev, Yahudi işçi sınıfını örgütlemek ve hem Yahudi kapitalistlere hem de İngiliz emperyalizmine karşı mücadeleye girişmekti. Hareketsiz ve dini-feodal bir liderlik tarafından yönetilen yerli Arap nüfusu, planlarında yer almıyordu. Sosyalist devrim zafer kazandığında kurtuluş gelecekti.

Küçük göçmen topluluğunun spektrumunun en uç noktasında, Filistin’de Yahudi sosyalist bir devletin kurulmasını savunan Poali Zion (Siyon İşçileri) partisi vardı. Örgüt, İkinci Enternasyonal’e bağlıydı ve 1917’de ölen Ukraynalı sosyalist Siyonist Ber Boroçov’un savunduğu bir karışım olan “proleter Siyonizm”e bağlılığını ilan etti. Poali Zion, Komintern’e üyelik başvurusunda bulundu ama başvuru reddedildi. 1919’dan 1923’e kadar örgütün muhalif üyeleri, Temmuz 1923’te Filistin Komünist Partisi (FKP) adı altında bir araya gelene, Şubat 1924’te Komintern tarafından tanınana kadar bir dizi fraksiyona dönüştü (Offenberg, 1975).

Moskova’daki Komintern yetkilileri için bunun, ülkenin Arap sakinleriyle hiçbir bağlantısı olmayan, yalnızca Yahudi göçmenlere dayalı bir parti olduğu açıktı. Moskova’dan iletilen ve üyelik şartı olarak kabul edilen ilk talimatlar, partinin kendisini bölgesel bir partiye, yani ülkenin ulusal yapısını yansıtan bir partiye dönüştürmesi, Yahudi işçi hareketinin dar dünyasında sıkışıp kalmaması gerektiği yönündeydi. Sonraki 20 yıl boyunca bu, partinin ana odağı ve Komintern ile ilişkilerinde bir çekişme noktası olarak kalacaktı. Komintern açısından partinin üstlenmesi gereken ana görevler, Arap köylüleri arasında ve Filistin Arap ulusal hareketiyle ilişki içinde çalışma yürütülmesine dairdi. Siyonizm konusundaki tutum oldukça basit ve netti.

Komintern, İngiliz emperyalizminin bir aracı olarak görülen sömürgeleştirme projesine de Filistin’e Yahudi göçünü ve bir Yahudi ulusal yurdunun kurulmasını savunan Siyonist ideolojiye de karşıydı. Bu, yeni kurulan parti için bir sorun yarattı. Filistin’e Yahudilerin yerleştirilmesi projesine katılmak amacıyla gelen göçmenlerden oluşan bir partiydi. Doğal faaliyet alanları, Yahudi işçilerle birlikte çalışma yürütmekten ibaretti. Bununla birlikte, Filistin’e gelen tüm Yahudi göçmenler burada kalmadı. Bazıları, Siyonist proje karşısında hayal kırıklığına uğrayıp ayrılırken, bazıları da anti-emperyalist faaliyetleri nedeniyle İngilizler tarafından sınır dışı edildiler. Parti, sürekli olarak kan kaybediyordu, aynı zamanda Komintern yetkililerinden doğal ortamından çıkıp Avrupalı üyeleri için yabancı ve keşfedilmemiş bir dünyaya girmesi yönünde baskı görüyordu. Sonraki yirmi yıllık faaliyet, sayısız başarısızlık ve bazı başarılarla birlikte, tam da bunu yapma girişimlerinin bir kaydından ibarettir.

Parti, genel olarak Komintern'in direktiflerine uyarken, diğer ideolojik gerekliliklere başvurarak, bazı direktiflerin uygulanmasının imkânsız olduğunu göstermek için her fırsatı kullandı. Bu sebeple, belirli bir aşamada, partiye katılan Arap üyeleri örgüt içinde liderlik pozisyonlarına yükseltme konusunda hızlı bir politikanın uygulanmasında doğası gereği kimi güçlüklerin aşılması için “bolşevikleştirme” işlemine başvuruldu. Aynı zamanda, partinin ağırlıklı olarak göçmen Yahudi işçiler saflarında faaliyet göstermesinin nedeni olarak, modern bir sanayide faal Filistinli Arap işçi sınıfının yokluğuna vurgu yapıldı. Daha sonraki bir aşamada, 1936-1939’da patlak veren ve İkinci Dünya Savaşı’nın açılış aşamasına kadar devam eden silahlı mücadeleye destek vermeme ihtiyacını ortaya koymak için Filistin’in önde gelen ulusal lideri Hacı Emin Hüseyni’nin İtalyan ve Almanların halesine kapılması, Filistin’deki geleneksel liderliğin saflarında artan faşist eğilimlerin altı çizildi.

3. Arap Yahudi Partisinin Oluşturulması

Yeni kurulan partinin üyeleri, Komintern’e katılım koşullarına bağlılık sözü verdikten sonra, o zamana dek ana politik faaliyetleri olarak gördükleri şeyin, yani küçük Yahudi işçi topluluğunu işverenlerine karşı ekonomik haklarını kazanma mücadelesinde örgütlemenin ve onları İngiliz emperyalizmine karşı mücadeleye katılmak üzere politik alanda radikalleştirmenin ötesine geçen yeni görevlerle karşı karşıya kaldılar. Kendilerini, Avrupa’da hüküm süren, on binlerce işçiyi istihdam eden kapitalist bir ekonomik düzenin, belirgin toplumsal-ekonomik farklılaşmanın, işçi sınıfının sadakatini kazanmak için yarışan büyük bir sendika hareketinin ve sosyal demokrat partilerin varlığından farklı bir durumda buldular. Avrupa’daki komünistlerin görevi, yaklaşan devrime hazırlanmaktı; bu devrim, ilk aksaklıklara ve Avrupa güçlerinin devrimin bulaşmasının kendi işçi sınıflarına yayılmasından korkarak Bolşeviklere uyguladıkları kuşatma sonucu tecrit edilmelerine rağmen, hâlâ ana mücadele alanı olarak görülüyordu. Yeni kurulan işçi devletinin savunulması, gündemin en önemli maddelerinden biriydi. Komintern, dönem dönem dünya kapitalist ekonomisinin mevcut gelişim aşamasını ve komünistlerin oynaması gereken rolü değerlendirerek dili tayin ediyordu. Sovyet devlet politikasında görülen iniş çıkışlar bu dile de yansımaya başladı. Komintern, ana mücadele alanlarıyla ilgili taktikleri benimsedi ve bunları her alanda uyguladı. 1928’deki Altıncı Kongre’de belirlenen “Üçüncü Dönem”le ilgili karar, Yedinci Kongre’de “Halk Cephesi”ne yönelik karar, Yeni Ekonomik Politika’nın sonlandırılması kararı, Çinli komünistlerin yenilgilerine verilen tepki, Nazizm ve faşizmin yükselişiyle mücadeleye yönelik ihtiyaçla ilgili karar gibi tüm alınan kararlarda, Troçki’nin yenilgisi ve 1928’de Alma Ata’ya sürgün edilmesi, 1929’da ülkeden sınır dışı edilmesinin ardından Stalin’in tartışmasız liderliği altında pekişen Bolşevik liderliğinin vardığı sonuçlar belirleyiciydi.

Sınıfsal ayrışmanın henüz tam anlamıyla oluşmadığı bir nüfusu ayakta tutan köylüye sırtını yaslamış ekonomisiyle Filistin, Yahudi emeğinin münhasır kullanımı ve toprakların fethi sloganıyla yönlendirilen agresif bir Yahudi yerleşimci hareketiyle, adından başka her yönüyle bir İngiliz kolonisiydi. Siyonist hareket, Filistin’de doğal kaynakları sömürmek veya yerli halktan artı-değer elde etmek değil, işgalci sömürgeci gücün koruyucu yönetimi altında ayrı bir ekonomi ve ulusal varoluş inşa etmek için bulunuyordu. Komintern, partiye, yerli halk, yani Arap köylüleri arasında yerleşmesini, Yahudi işçiler arasında çalışmalarına devam etmesini, Siyonizmle mücadele etmesini emretmiş, hatta bunu parti saflarına kabul edilmenin zorunlu bir koşulu haline getirmişti.

Eldeki araçlar oldukça sınırlıydı. Parti, “yerli halk”a ulaşma girişimlerinde iki yönteme başvurdu.

1. Yazılı iletişim; milliyetçi toplantılar, yani her yıl kutlanan Nebi Musa Bayramı veya milliyetçi protesto gösterileri vesilesiyle broşürler yayınlayıp köylü kitleleri içinde dağıtmaktan ibaretti. Parti literatürünün çoğu kötü formüle edilmiş, bozuk Arapça ile yazılmıştı. Bu da Arap kadrosunun yokluğunun somut bir tezahürüydü, ayrıca literatür, en azından köylüler söz konusu olduğunda, büyük ölçüde okuma-yazma bilmeyen bir kesime hitap ediyordu.

2. Moskova’ya seyahat etmeye, Doğu Emekçileri Üniversitesi’ne kaydolmaya ve hem siyasi hem de gizli eğitim almaya istekli üyeler toplanıyordu. İkincisinde bir ölçüde başarı elde ettiler, ancak net sonuçlara ulaşılamadı. Yurtdışına seyahat/eğitim fırsatı, çeşitli kesimlerden insanları kendine çekti. Sınıf bilincini henüz yeni yeni kavrayan işçiler, okuma-yazma bilmeyen köylüler, maceraperestler, milliyetçiler ve az sayıda eğitimli burjuva genci Moskova’ya gönderildi. Dönüşlerinde parti üyelerinden bazıları mücadeleye katıldı ve kendilerine emanet edilen görevleri üstlendi, bazıları ise ya gönüllü olarak ya da polis baskısı sonucu partiden ayrıldı.[4]

Komintern’in tekrarladığı çağrılara rağmen, parti, Araplardan ziyade Yahudi üyeleri örgütleme konusunda daha fazla başarılıydı. Bu durum, Yahudi işçilerin geçmişinin Arap köylülerinkine kıyasla farklı olması göz önüne alındığında, belki de anlaşılabilir bir durumdu. Gene de parti örgütlediği isimlerin önemli bir kısmını süreçte yitirdi. Manda yetkilileri yıkıcı unsurların peşinde amansızca davrandılar. Neticede Filistin vatandaşlığına sahip olmayan herhangi bir kişi tutuklandığında ülkeden derhal sınır dışı edilme riskiyle karşı karşıyaydı. Hatta parti kadrolarının ülkeden çıkış için gerekli ulaşım imkânına kavuşmak adına polisin eline düştüklerinden şüphe ediliyordu. Üyeler Siyonizme olan inançlarını yitirince Filistin'de kalmak için pek bir nedenleri kalmıyordu.

1930’ların ortalarında bile, Arap ulusal hareketini destekleyen partinin politik çizgisine karşı çıkan bir dizi Yahudi kadro, İngiliz hapishanelerinde çile çekmektense İspanya’da cumhuriyetçi dava için savaşmak üzere gönüllü olmayı ve seyahat etmeyi tercih etti.[5] 1930’da Moskova'da eğitim almış Arap üyelerin parti liderliğine atanmasına yönelik ilk girişime polisin faaliyetleri ve Aralık 1930’da düzenlenen 7. parti kongresinin sonunda parti liderliğinin tutuklanması mani oldu.[6] Moskova’da eğitim almış ve uzun yıllar parti üyesi olan Rıdvan Hilu, 1934 yılına kadar parti liderliğine atanmadı ve bu görevi partinin 1943’teki dağılışına kadar sürdürdü. Ancak, “Araplaştırma” politikasının görünürdeki başarısına rağmen, parti, var olduğu süre boyunca çoğunlukla Yahudi üyelerden oluşmaya devam etti.[7]

4. Ulusal Sorunla Boğuşmak

1936’da patlak veren Genel Arap Grevi, ardından gelen silahlı isyandan önce bile parti, Arap ve Yahudi topluluklarını birbirine düşüren sayısız şiddet olaylarıyla boğuşmak zorunda kaldı. Şiddetin sorumluluğunu doğalında Arap tarafındaki milliyetçi liderlere ve diğer taraftaki Yahudi yerleşimci topluluğunun Siyonist liderliğinin omuzlarına yükleyen parti, İngilizlerin de her zamanki “böl-yönet” taktiğiyle her iki tarafı da idare ettiğini düşünüyordu. Zaten Ağustos 1929’da, iki topluluk arasında Hayit-i Burak (Batı Duvarı) üzerindeki anlaşmazlıklar nedeniyle şiddet olayları patlak verdiğinde, parti, başlangıçta Yahudi topluluğuyla aynı çizgide hareket ederek, olayları bir pogrom olarak nitelendirdi[8] ancak daha sonra pozisyonunu yeniden gözden geçirdi ve hem Arap milliyetçi liderlerinin açıklamaları hem de Komintern’in değerlendirmeleri doğrultusunda olayları anti-emperyalist bir ayaklanma olarak tanımladı. Başlıca suçlular, milliyetçi duyguları körükleyen ve azgın kalabalıkların görevlerini yerine getirmesine izin veren, ancak kan döküldükten ve iki topluluk arasındaki uçurum daha da genişledikten sonra müdahale eden İngiliz sömürgeciliğine bağlı yetkililerdi.[9]

1935’te Komintern’in 7. kongresi, Avrupa’da yükselen Nazi ve faşist tehdidi savuşturmak amacıyla sosyal demokrat ve ulusal burjuva partileriyle işbirliği politikasına onay verdiğinde, bu Filistin’de Arap ulusal hareketine destek olarak yorumlandı. Halk cephesi döneminin başlamasından önce bile, Filistin’deki komünistler, ulusal burjuvazi içinde radikal bir kanat bulmaya çalışıyorlardı. Filistin Arap ulusal hareketinin başı Hacı Emin Hüseyni’nin liderliğine karşı olan, Arapların birliği ideolojisini savunan İstiklâl Partisi, bu tanıma uyuyordu. Bu parti içinde, Gazzeli gazeteci, Hamdi Hüseyni’nin etrafında toplanan genç bir grup, yeni yeni ortaya çıkan bir sol ekip olarak nitelendirildi. Zaten komünistlerle işbirliği yapmış olan Hamdi Hüseyni, bir dönem Anti-Emperyalist Birlik içinde Filistin temsilcisi olarak görev yapmış, kongrelerine katılmış, Moskova’ya gidip bizzat Stalin’le görüşmüştü.[10]

Aslında 1933’ten beri yürürlükte olan yeni politika, Moskova’nın partinin Arap Genel Grevi’ne, ardından gelen silahlı isyana verdiği desteği garanti altına alıyordu. Bu isyan, Eylül 1936’da patlak vermiş, 1939’a ve İkinci Dünya Savaşı’nın başlangıcına kadar, yavaş da olsa, ivme kaybederek devam etmişti. Filistin Arap ulusal hareketinin düşmanları olan İngiliz mandası ile Siyonist yerleşim projesine karşı mücadelesine dâhil olduğu dönemde parti, tam anlamıyla Araplaştı. Nitekim, en azından örgütün Arap üyeleri arasında bu dönem, partinin “altın çağ”ı olarak kabul edildi.[11] Arap partililerin sayısı arttı, yeni üyeler önemli mevkilere geldiler. Ancak partinin devam eden silahlı mücadeleye katılma konusunda attığı adımlar, daha sonra Yahudi parti üyeleri tarafından “Arap milliyetçiliği sapması” suçlamalarına yol açtı. O dönemde bile parti üyeleri tarafından işlenen bazı eylemlerin doğruluğu konusunda sorular gündeme getirildi.[12] Durumun yarattığı zorluklar ve ülkedeki iki topluluğun, Arapların ve Yahudilerin, ayrı hayatlar sürmesi, ortak faaliyete engel oldu ve parti, Yahudi işçi sınıfı içinde parti faaliyetlerini yürütmek için bir “Yahudi seksiyonu” kurmaya karar verdi. Esasen partinin liderliği, genel sekreterlik görevinin yanı sıra Arap üyeliğinin de başında bulunan Rıdvan Hilu’nun elindeydi; Simha Zabari ise Yahudi üyeliğinin başındaydı.[13] Bu durum, parti çizgisinin doğruluğunu sorgulamaya başlayan ve farklı politikalar benimseyen çok sayıda fraksiyonun ortaya çıkmasına yol açtı.

Stalin’in 1943’te Komintern’i feshetme kararı, partinin dağılmasına ve üyeler tarafından ayrı ulusal örgütlerin kurulmasına yol açan sürecin fitilini ateşledi.[14] Arap üyelerin büyük bir kısmı, Arap milliyetçisi bir çerçeve olarak Ulusal Kurtuluş Birliği (NLL) içinde yeniden yapılanırken, Yahudi üyelerin ana gövdesi Filistin Komünist Partisi adı altında faaliyetlerine devam etti. Ayrıca, Yahudi parti üyelerinin birkaç grubu küçük fraksiyonlar kurdu (örneğin Hakikat ve Yahudi Ulusal Komünistleri; bunların üyeleri nihayetinde Filistin Komünist Partisi’ne dâhil oldular veya politik faaliyetlerini tümüyle sonlandırdılar). Partinin otuzlarda önde gelen iki lideri, Rıdvan Hilu ile Simha Zabari, siyaset sahnesinden çekildi.

5. Bölünmenin Arifesinde Ulusal Komünizm

1948’de bölünme işlemi gerçekleşmeden önce bu ayrışmanın ilk işaretleri aslında Sovyetler’in konumunda yaşanan değişimle birlikte alınmıştı fakat Arap ve Yahudi komünistler bu olayın yaklaştığını öngöremediler.[15] Bununla birlikte, koşullar ve Moskova’ya olan sarsılmaz bağlılık, değişen politik ortama hızla uyum sağlamalarına imkân sağladı.

Haziran 1941’de Almanya’nın Sovyetler Birliği’ne saldırısının ardından parti, Filistin’deki Yahudi topluluğu içinde halk cephesi stratejisini benimseyerek, anti-faşist güçlerin birliğini savundu, Alman savaş makinesinin ana yükünü taşıyan Sovyet birlikleri üzerindeki baskıyı hafifletmek için ikinci bir cephe açılması için çabaladı. 1943’ten sonra Komintern’in dağılmasıyla Yahudi komünistlere bahşedilen bağımsızlık, bu görevi kolaylaştıracak, ülkedeki Yahudi topluluğunun meşru bir bileşeni olarak iş görmelerine imkân sağlayacaktı. Filistin’de ve komşu Suriye/Lübnan’da, varoluş nedenleri anti-faşizm ve anti-emperyalizm arasındaki bağı kurmak olan Arap komünistler, anti-faşist komiteler kurdular.

Arap isyanının yaşandığı dönemde örgütlenen genç liderleriyle yeniden örgütlenen ulusal parti ve Arap komünistleri, Arap işçilerini örgütlemeyi öncelikli görev olarak belirlediler. Savaş yıllarında Birleşik Krallık ile iletişim hatlarının kesilmesi sonucu Ortadoğu’daki İngiliz ordularının taleplerini karşılamak için kurulan sivil askeri çalışma kampları ile birlikte partinin üye sayısı ciddi oranda arttı. Parti, ülkenin her yerinden on binlerce Arap işçiyi bünyesinde toplayan ve Arap İşçi Kongresi adını taşıyan yeni bir Arap işçi hareketi kurma görevinde son derece başarılı oldu. Bunun yanı sıra, giderek büyüyen Arap aydın kesimine de dikkat çekildi. Büyük ölçüde ülkenin ileri gelenlerinden, feodal toprak ağalarından ve din adamlarından oluşan geleneksel partiler, bu kesimin politik faaliyetlerle bağ kurmasına her daim mani olmuşlardı.

1945 yılında öğretmenler ve genç profesyonellerden oluşan bir grup tarafından kurulan Arap Aydınları Birliği, bir de Ğad (Yarın) adında, Filistin sınırlarının ötesine uzanan geniş bir okur kitlesini hızla kendine çeken edebi ve teorik bir dergi çıkarttı. Hem Arap hem de Yahudi örgütleri, genel politik konularda kendi ulusal toplulukları içinde benzer politikalar izlediler. İngiliz yönetiminin devamına karşı çıktılar, Siyonist yerleşim siyasetini eleştirdiler, otuzların ortalarında İngiliz yetkililer tarafından zaten gündeme getirilmiş olan bölünme fikrini reddettiler. Her iki örgüt de çatışmanın İngiliz yönetiminin sona ermesi ve ülkede üniter bir demokratik devletin kurulması temelinde çözülmesi fikrini savunuyordu.

Sovyetler Birliği’nin Kasım 1947’de Birleşmiş Milletler’de Filistin topraklarının bölünmesi kararı lehine oy kullanması sürpriz oldu, ancak Yahudi komünist örgüte uygun ve elverişli bir zemin sundu. Nihayetinde karar, Yahudi topluluğunun yönetim organlarıyla ilişkilerini normalleştirmelerine imkân sağladı, hatta parti liderlerinden Meir Vilner, 1948’de İsrail’in bağımsızlık bildirisinin altına imza attı. Mayıs 1947’de Sovyetler Birliği’nin BM Daimi Temsilcisi Gromiko, Sovyetler’in konumunun değişeceğine önceden işaret eden bir konuşma yapmış[16], fakat bu konuşma Filistin’deki komünistlerce pek dikkate alınmamıştı.

Şubat-Mart 1947’de[17] Büyük Britanya Komünist Partisi’nin himayesinde Londra’da düzenlenen, hem Arap hem de Yahudi komünistlerin katıldığı İngiliz Milletler Topluluğu komünist partilerinin gerçekleştirdiği toplantı, tek bir demokratik devlet talebinin uluslararası komünist hareketin resmi görüşü olduğu konusundaki inançlarını pekiştirmiş, onların Kasım 1947’de yaşanacak ani değişim karşısında hazırlıksız yakalanmalarına neden olmuştu.

Kasım 1947’de alınan taksim kararı, Arap ve Yahudi komünistlerinin saflarında birbirine zıt sonuçlar doğurdu. Araplar nezdinde alınan karar, anlaşmazlığa ve uyumsuzluğa yol açtı. Ancak daha da önemlisi, savaş alanındaki yenilginin ve yeni ortaya çıkan İsrail devletinin uyguladığı etnik temizlik politikasının bir sonucu olarak Arap toplumunun hızlı ve tamamen çökmüş olmasıydı. Hem bölünmeye karşı olanlar hem de bölünmeyi destekleyenler, ardından gelen kargaşada yok oldular. İşgalci Arap ordularının kontrolüne geçen bölgelerde kalan Arap komünistleri toplanıp hapse atıldılar. Bölünmeye verdikleri açık destek, Arap askerlerine evlerine dönmeleri ve süngülerini kendi yönetici sınıflarına çevirmeleri çağrısı[18], işgalci Arap ordularını kurtarıcıları olarak gören ülkenin Arap sakinlerince düşmanlıkla karşılandı. Arap ordularının geri çekilmesi ve İsrail güçlerinin BM bölünme planına göre Yahudi devleti için ayrılan bölgelerin dışındaki bölgelere doğru ilerlemesiyle özgürlüklerine kavuştular. Nihayetinde yeni kurulan devletin sınırları içinde kendilerini bulan nispeten çok sayıda Arap komünistinin var olmasının sebebi buydu.[19]

Öte yandan Yahudi komünistler, bölünmenin uygulanmasını coşkuyla destekleyerek bunu bölgedeki İngiliz emperyalizminin varlığına karşı mücadelenin bir parçası olarak nitelendirdiler ve kısa süre sonra kendilerini İsrail Komünist Partisi (MAKI) olarak adlandırdılar. Daha sonra Eylül 1949’da, kendilerini İsrail topraklarında bulan Arap komünistleri de onlara katıldı.[20] Artık İsrail Komünist Partisi olarak yeniden kurulan Filistin Komünist Partisi, enternasyonalist niteliğini yeniden kazanmış, saflarında hem Yahudileri hem de Arapları birleştirmişti. Bu birleştirme işlemi, tam da 1923’te yeni kurulan Filistin Komünist Partisi’nin bir seksiyon olarak tanınma talebiyle Komintern’e ilk kez başvurduğunda Komintern’in talep ettiği temel koşuldu.

6. İç Gelişmeler: Filistin Komünist Partisi’nin Yeniden Kurulması

1948'de Ürdün yönetimine giren ve Batı Şeria olarak bilinen doğu Filistin’deki Arap komünistleri, Ulusal Kurtuluş Birliği adı altında faaliyet göstermeye devam ettiler. Bölgenin Ürdün işgalinden sonraki birkaç yıl boyunca, BM’nin 1947 tarihli taksim kararı uyarınca bağımsız bir Arap devletinin kurulması çağrısında ısrar ettiler. Aralık 1948’de yeni kazanılan toprakların Ürdün’e ilhakını kolaylaştırmak amacıyla düzenlenen Eriha Kongresi’ne karşı çıkan, zorla birleşmeyi açıktan eleştiren Arap komünistleri, Nisan 1950’de yapılması planlanan meclis seçimlerinin boykot edilmesi çağrısında bulundular. Nisan 1950’de, bölgenin ikinci büyük şehri Nablus’ta, komünistlerin önderliğinde planlanan seçimleri eleştiren bir gösteri düzenlendi, göstericiler polis tarafından dağıtıldılar. Tutuklananlar, Amman’a aç susuz yürüyerek gitmeye mecbur edildiler. Bu yürüyüş sırasında partinin genç bir üyesi yere yığılarak öldü (al-Ashhab, 2009: 63–4).[21]

Temmuz 1948’de Arap Yüksek Komitesi tarafından atanan Kudüs valisi, yasa dışı ilan ettiği Ulusal Kurtuluş Birliği’ne (NLL) mensup kişilerin tutuklanmasını emretti. Bu emir, yeni Ürdün yönetimi göreve geldiğinde de yürürlükte kaldı (Kaufman, 2014: 122). 1951’de tekrar meclis seçimlerini boykot çağrısında bulundular. Ancak kısa süre sonra, Ürdün’ün Doğu Filistin’i kontrol ettiği yeni gerçeklikle uzlaşan birlik üyeleri, Mayıs 1951’de adlarını Ürdün Komünist Partisi (ÜKP) olarak değiştirdiler. Yeni politik parti, Filistin mandasının idari sınırları içinde bağımsız bir Arap devletinin kurulmasını, mültecilerin artık İsrail devleti haline gelen topraklardaki evlerine geri dönmesini talep eden BM’nin 181 ve 194 sayılı kararlarının uygulanmasını talep etmeye devam etti.[22]

Gazze’de bulunan bir avuç Arap komünisti, şehri “yöneten” Mısırlıların onu Mısır’a ilhak etmemesi ve Filistin toprakları olarak değerlendirmeye devam etmesi sayesinde Filistin Komünist Partisi adı altında örgütlenmeye devam etti. Gazze’nin Mısır kontrolünde olduğu 19 yıl boyunca komünist parti yasaklı kaldı. Komünistler yeraltında varlıklarını sürdürdüler (Bseisu, 1980; Yassin, 1978). İsrail’in Haziran 1967’de Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ni ele geçirmesiyle dışarıyla yeniden bağ kurma imkânı buldular. İsrail’in askeri zaferi, Filistin’in ilk sınırlarını fiilen yeniden çizdi. Gazze’deki komünistler, Ürdün’ün Batı Şeria’sındaki yoldaşlarıyla yavaş yavaş yeniden birleştiler; ancak dikkat çekici bir gelişme dâhilinde, İsrail’de Yeni Komünist Liste (RAKAH) adıyla örgütlenenlerle birleşmediler.

Eylül 1949’daki birlik kongresinin hemen ardından MAKI, hem yerelde hem de uluslararası düzlemde destekler bulduğu bir ortama kavuştu. 1949’daki İsrail Knesset’i (meclisi) için yapılan ilk seçimlerden itibaren mecliste temsil hakkı kazandı, hatta bir keresinde altı sandalye birden elde etti.[23] Parti, bu süreçte iki özel koşuldan yararlandı: bir yandan yeni kurulan devletin tamamen Arap partilerinin kurulmasını yasaklaması, diğer yandan da tırmanan Soğuk Savaş.

İsrail sınırları içinde kalan ve varlığının ilk 17 yılında özel bir askeri rejim altında yaşayan küçük Arap azınlığın haklarını savunan parti toplumun önemli bir kesiminin desteğini kazandı. Ancak, Siyonizm karşıtlığı ile Siyonizm dışılık arasındaki çizgiyi bulanıklaştırmamaya özen gösterdi. Artık radikal Siyonizm karşıtı geleneğinden yararlanmıyor, kendini “gayrı Siyonist” olarak nitelendiriyordu. Bu durum, devlet tarafından hoşgörüyle karşılanıyordu. Uluslararası hususların yanı sıra, yeni kurulan devlette kendilerini “gayrı Siyonist” olarak nitelendiren tek politik yapı komünistler değildi. Hem sağda hem de dindar kamuoyunda aynı tutumu sergileyen başka yapılar da mevcuttu.

Soğuk Savaş’la birlikte parti, onu ekonomik haklarının savunucusu olarak gören solcu Siyonist işçi örgütlerinden destek gördü. Siyonist hareket içinde her zaman kendini Marksist olarak gören ve Marksizmin kendi versiyonunu Yahudi milliyetçiliğiyle harmanlamaya çalışan bir azınlık eğilimi vardı. Sovyetler Birliği’ne hayranlık duyuyor, onu destekliyorlardı; ABD’nin dünyanın çeşitli yerlerindeki emperyalist politikalarına ve eski sömürgeci güçlerin politikalarına karşıydılar. Bu tutum, sorunların Filistin’le bağı kesildikçe daha da belirginleşti.

Bu durum, 1950’lerin ortaları, 1960’larda Mısır’ın önderliğinde Arap milliyetçiliğinin yükselişiyle açıkça ortaya çıktı. İsrail, Cemal Abdünnasır’ın artan popülaritesini kontrol altına alma girişiminde doğrudan rol aldı. 1956’daki Süveyş Savaşı’nda İngiltere ve Fransa ile işbirliği kuran İsrail, Arap dünyasında Nasır’ın düşmanlarına destek verdi, Mısır kontrolündeki Gazze’ye askeri müdahaleler gerçekleştirdi, bölgedeki en önemli müttefiki Suriye’ye cezalandırıcı darbeler indirme yoluna gitti.

Parti, bölünme fikrine sözde bağlılığını sürdürürken, ana platformu artık savaşa karşıtlık üzerine kuruluydu, Filistin sorununun “adil ve barışçıl bir şekilde çözülmesi” ve “bölgedeki tüm devletlerin ulusal egemenliğinin tanınmasına dayalı bir barış” çağrısını ısrarla dile getirdi.[24] Ancak parti, Mısır ve Suriye’ye yönelik saldırılar, Sovyetler Birliği’nin bölgedeki ana müttefikleri olarak algılanan devletlere karşı uygulanan savaşçı politikaların baskısı altında dağıldı. Neticede 1965’te parti, Arap-Yahudi ayrımı üzerinden bölündü. Hem Yahudi üyelerin hem de liderlerin küçük bir kısmı, daha sonra Yeni Komünist Liste (RAKAH) olarak adlandırılan Moskova yanlısı, ağırlıklı olarak Araplardan müteşekkil fraksiyona bağlı kaldı.

Partinin Yahudi üyelerinin çoğunluğu, önde gelen üyelerin çoğu da dâhil olmak üzere, artık tamamen Yahudi bir komünist örgüt olan partiye bağlı kalmaya devam etti ve sonunda İsrail siyasi sahnesinden silindi. Diğer sol Siyonist fraksiyonlardan ayırt edilemez hale gelen bu kesimin üyeleri yavaş yavaş asimile edildiler, düzene entegre oldular. Yirmi yıl sonra, 1985’te, ağırlıklı olarak Arap Yeni Komünist Listesi (RAKAH) olan ilk parti ismini geri almayı bilen ekip, o günden sonra MAKI olarak bilindi. Bu aşamada, RAKAH-MAKI, sembolik düzeyde liderlerinin bir kısmının Yahudi olmasına, meclise Yahudi vekil gönderme ısrarına rağmen, her açıdan tümüyle Arapların bir partisi haline geldi. Artık kendisini eski Filistin Komünist Partisi’nin meşru mirasçısı olarak gören parti, toplumsal alanda kesintisiz bir biçimde ortaya koyduğu çabalara rağmen, ana faaliyet alanı, giderek laik kökenlerinden uzaklaşan ve Yahudi karakterini ilan eden bir devlette Arap ulusal azınlığının temsilcisi, politik haklarıyla yurttaşlık hakları için mücadele eden bir yapıya evrildi.

Seksenlerin sonlarında Sovyetler Birliği ve komünist bloğun çöküşüne dek devletin emperyalist kamptan ayrılması ve mülteci sorununun adil bir şekilde çözülmesine dayalı olarak parti, Arap dünyasıyla yakınlaşma taleplerinde ısrar etti. Bu çözüm, hiçbir zaman açıktan dile getirilmese de somutta 1948’de meydana gelen kayıpların tazmin edilmesi anlamına geliyordu, ancak ille de geri dönüşü içermiyordu.

7. Filistinli Komünistlerin Ürdünlü Komünistlere Dönüşümü

Bugün Ürdün Komünist Partisi’nin yapı taşlarını oluşturan eski Filistin Kurtuluş Cephesi üyeleri, Ürdün’deki siyaset sahnesinde hızla öne çıktılar. Ürdün monarşisinin kendi milliyetçi kabinesine karşı bir kraliyet darbesi düzenlediği 1957 yılına kadar uzanan dönemde, bölünmeyi desteklemenin yol açtığı lekeyi üzerlerinde taşımalarına rağmen, ilk kez milliyetçi partilerle geniş bir cephe teşkil eden Ürdün komünistleri, Ekim 1954’teki meclis seçimlerine katıldılar. Ülkenin en özgür seçimleri olarak kabul edilen seçimlere katılan parti üyeleri, Ekim 1956’da tekrar aday oldular. Bu sefer parti, ilk kez Amman’da bulunan meclise vekil sokmayı bildi.[25]

Ürdün partisine dönüşüm hızlı olmuştu. Örgütün asıl meşguliyeti artık Filistin veya mülteciler değil, Soğuk Savaş ve Ürdün’ün İngiliz emperyalistlerinin egemenliğine halen daha boyun eğmesiydi. Bu yaklaşım üzerinden parti, Ürdün’deki diğer milliyetçi güçlerle ortak bir amaç doğrultusunda hareket etme imkânı buldu. İlgili güçler, Ürdün ile Birleşik Krallık arasındaki ittifak anlaşmasının feshedilmesini, General J. B. Glubb ve orduda etkili güce sahip İngiliz subaylar grubunun görevden alınması yoluyla ordunun Araplaştırılmasını, Nasır’ın tarafsızlık politikalarına ve komünist blokla dostluğa bağlı kalınmasını talep ediyordu.

Parti, Nisan 1957’de yeraltına çekildi. Üyeleri, ya tutuklanarak Ürdün’ün ünlü Cefr çöl hapishanesinde uzun hapis cezalarına çarptırıldı ya da Baas Partisi ve Arap Milliyetçi Hareketi üyeleriyle birlikte ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Sonraki on yıl boyunca etkisi silindi, Ürdün’deki siyaset sahnesini kısa süre sonra hareketlendirecek olan meselelerden uzak kaldı. Partinin kendi tarih anlatımına göre, parti liderliği içindeki bir fraksiyon, Muhaberat’ın (iç güvenlik güçlerinin) cazibesine kapılmış, 1966’da üst düzey liderlerinin tutuklanmasının ardından rejimle uzlaşma yoluna girmişti.[26] Bu durum, hem yerel hem de bölgesel olarak yeni bir dönemi başlatan Haziran 1967 savaşının patlak vermesiyle kesintiye uğradı.

1964’te Filistin Kurtuluş Örgütü’nün kurulması, daha sonra tüm toplumsal ve politik meseleleri tek bir zorunluluk olan İsrail'e karşı savaş açma, kurtuluş ve geri dönüş amacına tabi kılan ilk silahlı gerilla örgütlerinin ortaya çıkması, Ürdün Komünist Partisi’nin politik stratejisini değiştirmesine neden olmadı. Parti, Soğuk Savaş’a ve Ürdün’ün Batı kampına bağlılığına karşı mücadeleye öncelik vermeye devam etti. Mısır ve Suriye’den oluşan “ilerici Arap kampı” olarak adlandırılan grupla ittifak kurma fikrini savundu.

1967’de Arapların savaş sahasında yaşadıkları askeri yenilginin neticesinde yaşanan köklü dönüşüm, Ürdün’deki siyasi otoritenin çöküşüyle ​​kendini gösterdi. Bu, sadece silahlı Filistin örgütlerinin kurulu rejimi tamamen hiçe sayarak faaliyet göstermesine izin vermekle kalmadı, aynı zamanda uzun süredir yetkililer tarafından yasaklanmış, üyeleri artık gözaltından serbest bırakılarak açıkça siyasi faaliyetlerde bulunabilen çeşitli diğer siyasi örgütlere de hayat veren bir ikili iktidar durumu yarattı.

Haziran 1967 savaşının ve Batı Şeria’nın İsrail'e kaybedilmesinin ardından, Ürdün Komünist Partisi, halkın genel görüşüne uymak yerine, İsrail’in Haziran 1967’de işgal ettiği tüm topraklardan çekilmesi, İsrail ile Arap komşuları arasında bir barış anlaşması yapılmasını öngören Güvenlik Konseyi’nin 242 sayılı kararının uygulanması fikrini destekledi. Böylece, silahlı mücadele ve halk savaşının herkesin dilinde olduğu 1967 sonrası dönemde, Ürdünlü komünistler, BM’nin 242 ve 194 sayılı kararlarının kabul edilmesi, İsrail birliklerinin 4 Haziran 1967 sınırlarına çekilmesi ve eski durumun yeniden sağlanması taleplerinde ısrar ederken, aynı zamanda BM’nin 1947 tarihli taksim kararının uygulanmasının gerekliliğine ilişkin uzun süredir savundukları pozisyonlarını da yeniden teyit ettiler. Üstelik, ülkede yaşayan en önde gelen Ürdün Komünist Partisi lideri Fehmi Salfiti, Ürdün’de ve genel Arap dünyasında maceracı eğilimlerin yükselişini kınadı, Filistinli silahlı mücadele savunucularını açıkça eleştirdi (Salfiti, 1968: 43–6).

Pratikte Ürdün Komünist Partisi, Ürdün devletinin ve monarşik rejimin bütünlüğünü savunuyor, halk kurtuluş savaşı ve devrimci dönüşüm çağrısında bulunan koroya katılmayı reddediyordu. Sloganı, “saldırganlığın etkilerini ortadan kaldırmak” ifadesinde özetleniyordu. Ancak iyi niyetine rağmen, silahlı mücadeleyi İsrail ile olan çatışmada tek geçerli siyasi strateji olarak gören, giderek yükselen radikal dalgaya yavaş yavaş kapılmaktan kaçınamadı. Partinin üst kademelerinde bir bölünme yaşandı. Lider kadro içindeki muhafazakâr azınlık, bölgeyi, hatta partiyi saran militan dalgaya boyun eğmeyi reddetti.[27]

Ürdün’deki Filistinli mülteci kamplarından ve komşu Arap ülkelerinden gelen binlerce gönüllünün saflarına katılmasıyla sayıları hızla artan çok sayıda Filistinli gerilla grubunun Amman’da yerleşmesi, Ürdün’ün siyasi durumunu temelden değiştirdi. Parti, geçerliliğini korumak, hatta hayatta kalmak ve dini köktencilerden işçi-köylü sovyetleri fikrini savunanlara kadar uzanan siyasi yelpazenin her tarafında siyasi rekabete alan açan yeni atmosferden yararlanmak istiyorsa, akıntıya kendini bırakmak zorundaydı.

İşgal altındaki topraklarda parti, önceki on yılın siyasi baskı ortamından sağ çıkmayı bilen az sayıdaki siyasi güçle geniş bir cephe oluşturmak amacıyla saflarını hızla yeniden örgütledi. Ayrıca, İsrail işgal yetkililerine karşı durmak için bu cepheye yerel ileri gelenleri ve yerleşik siyasi figürleri de dâhil etmeye çalıştı. Sonraki 30 yıl boyunca bu, komünistlerin ana stratejisi olarak kalacaktı. Strateji, İsrail işgal yetkilileri tarafından kurulan ve Summud (kararlılık) sloganıyla özetlenen sürgün, hapis ve yerleşim rejimine karşı şiddet içermeyen direniş sergileyecek geniş, birleşik bir ulusal cephe oluşturmaktan ibaretti (Dakkak, 1983: 70–1). Komünistler bu konuda bir ölçüde başarı elde ettiler, ancak daha büyük başarıları, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün kurucu bileşenlerinin politik faaliyetlerden kaçındığı, enerjilerini silahlı mücadeleye yoğunlaştırdığı bir dönemde, taban düzeyinde halk örgütleri oluşturma çabalarında yatıyordu. Böylece işgal altındaki Filistin topraklarında ve yaklaşık 15 yıl boyunca komünistler (siyasi) alanı tek başlarına ele geçirdiler.

İsrail yetkilileri ise partinin faaliyetlerini sıkı bir şekilde kontrol altında tuttu. Parti üyelerini dönem dönem hapse atıp önde gelen kadroları Ürdün ve Lübnan’a sürerek silahlı yeraltı hücreleri örgütlenmesine yönelik her türlü eğilimi engellemeye çalışsalar da gene de belirli bir hoşgörü sergilediler. Öncelik, fiili sınırları içinde ve dışında silahlı faaliyetlerde bulunanlara ve sınır ötesine sızan silahlı çetelerle mücadeleye verildi. 1970/1971’de yeniden canlanan Ürdün rejimi tarafından onlara karşı yürütülen savaşın ardından Filistinli gerilla gruplarının Amman’da yenilgiye uğratılması ve Lübnan’a yeniden yerleştirilmesi, parti üzerindeki baskıyı bir nebze olsun hafifletti. Doğal olarak bir iş bölümü gerçekleşmiş gibi görünüyordu. Silahlı mücadele, Lübnan ve diğer yerlerde yalnızca Filistin Kurtuluş Örgütü ile ona bağlı grupların tekelinde kalırken, işgale karşı siyasi örgütlenme ve halk seferberliği, işgal altındaki topraklarda Ürdünlü komünistlerin tercih ettiği alan haline geldi.

Partinin stratejisi, Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku’nun desteğiyle güçlendirilen diplomatik çabaların İsrail’i işgal altındaki topraklardan vazgeçmeye ve bunların Ürdün’e iadesini sağlamaya zorlayacağına olan inanca dayanıyordu. Bu arada, işgale karşı günlük mücadelede işçiler, öğrenciler ve kadınlar da dâhil olmak üzere, toplumun tüm kesimlerini seferber etmeyi amaçlayan sendikalar ve meslek birlikleri örgütlemekle meşgul oldu. Dışarıdan gelenlerin ayrıcalığı olan silahlı mücadele, uzaktan çekingen bir şekilde desteklendi, ancak parti, kendini bunu uygulamaya mecbur hissetmedi.

Komünistlerin en büyük başarısı, yetmişlerin ortaları, seksenlerin başlarında kurulan, Batı Şeria’nın büyük şehirlerinin seçilmiş belediye başkanlarını, siyasi örgütlerin ve meslek kuruluşlarının temsilcilerini ve ayrıca “milliyetçi şahsiyetler”i (Dakkak, 1983) kapsayan Vatansever Cephe’ydi. Ancak, çeşitli nüfus kesimlerini harekete geçirebilen ve kitlesel eylemler gerçekleştirebilen taban örgütlerine sahip olma anlamında “birlikler”e sahip olan, bizzat partinin kendisiydi. Bununla birlikte, işgal yetkililerinin komünistlere karşı tutumu hoşgörü ve baskı arasında gidip gelmeye devam etti. Bir yandan, silahlı faaliyetlere katılmamaları, onları Filistin Kurtuluş Örgütü’ne bağlı örgütlerden ayırıyor, İsraillileri kendilerine göz yummalarına imkân sağlıyor; diğer yandan ise taban örgütlenmelerini kurmadaki ve destek tabanlarını genişletmedeki başarıları, Filistin saflarında iki devletli çözüm fikrinin giderek daha fazla kabul görmesi ve diaspora merkezli Filistin politik örgütleriyle artan işbirliği, işgal altındaki topraklarda daha büyük bir radikalleşmeye yol açıyor, yetkilileri daha sert cezai önlemler almaya itiyordu.

8. Filistin Komünist Partisi’nin Yeniden Kurulması

Başlangıçta ÜKP’nin bir bölümü olarak faaliyet yürütürken, İsrail işgali altındaki Batı Şeria ve Gazze’deki komünist eylemciler, hızla kendi bağımsız Filistin örgütlerini kurmaya yöneldiler. Filistin’deki politik ortamın baskısına boyun eğen parti, adını 1975 yazında ilk olarak Batı Şeria Komünist Örgütü olarak değiştirdi. Ancak siyaset sahnesinde halkın karşısına ilkin Cephetü’l Vataniye (Vatan Cephesi) adıyla çıktı.[28] O zamanlar komünistlerin bu adı mümkün olan en geniş halk desteğini toplamak ve herhangi bir partici hassasiyetten kaçınmak için kullandıkları biliniyordu. Diğer politik gruplar ve meslek kuruluşlarıyla birleşik bir cephe oluşturmak için yorulmadan çalışan komünistlerin ortaya koyduğu çabalar, Ağustos 1973’te temsil gücü yüksek olan bir Vatan Cephesi’nin kurulmasıyla ödüllendirildi. İsrail işgal güçleri, parti üyelerine karşı derhal bir tutuklama dalgası başlattı ve Nisan 1974’e kadar cepheyi neredeyse tamamen yok etmeyi, önde gelen üyelerini tutuklayıp ülkeden sürgün etmeyi bildi.[29] İşgal altındaki topraklarda partinin lideri Arabi Musa Avvad, cepheyi ortadan kaldırmaya yönelik İsrail kampanyasının hemen başında, Aralık 1973’te diğer milliyetçi liderlerle birlikte sınır dışı edilenler arasında yer alıyordu.[30]

Komünistler ise, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün ve Filistin kamuoyunun genel görüşünden farklı olan amaçlarını gizlemediler, onları politik programlarında açıkça belirttiler. Bölünme, iki devletli çözüm ve bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasına destek talepleri her daim muhafaza edildi. Kendilerini azınlık konumunda bulmalarına rağmen, ki bu, sık sık alıştıkları bir durumdu, FKÖ’nün ve (en azından söz düzeyinde) İsrail’in, neticede uluslararası toplumun kabul etmesinden çok önce, “iki devletli çözüm” olarak adlandırılan şeye yönelik çağrıları konusunda ısrarcı oldular. Mevcut siyasi gerçeklere bir taviz olarak, örgütün uzun süredir üyelik başvurularına kapılarını kapatmış olmasına rağmen, Filistin halkının tek meşru temsilcisi olarak FKÖ’nün sloganını destek verdikleri talepler listesine eklediler.

Bir dizi askeri yenilgiden sonra, 1982 yazında İsrail birlikleri tarafından Lübnan’dan sürülmeleriyle sonuçlanan süreçte FKÖ’nün yaşadığı dönüşümler, çelişkili bir biçimde, FKÖ’nün uluslararası konumunun güçlenmesine yol açtı. Arafat’ın 1974’te BM Genel Kurulu önünde yaptığı konuşma, ardından FKÖ’nün Batı Şeria ile Gazze’de bir Filistin devleti kurulmasını öngören, ancak bu ifadenin bir örtmece olduğu anlaşılan geçiş programının kabul edilmesi, örgütün uluslararası planda daha fazla tanınmasını sağladı. Komünist saflarda bu durum, Filistin kimliğinin benimsenmesi ve Ürdün Komünist Partisi’nden ayrılma yönündeki baskıyı artırdı. Partinin açıklamalarında giderek daha az “saldırının sonuçlarının ortadan kaldırılması” meselesine ve Batı Şeria’nın Ürdün devleti çerçevesinde yeniden birleştirilmesi konularına değinilmeye başlandı.

1975 yılında, işgal altındaki topraklardaki parti içindeki gruplar, liderliğin muhalefetine rağmen, Filistin Komünist Partisi adı altında basılı yayınlar dağıtırken, yukarıda belirtildiği gibi, resmi parti hiyerarşisi, Ürdün ile olan bağı güçlü bir biçimde korudu, ona sadık kaldı, partinin adının Filistin Komünistleri Örgütü olarak değiştirilmesine razı oldu. Ürdünlü komünistler, politik bir örgüt olarak FKÖ’nün saflarının dışında kalmış, 1987 yılına dek bu konumlarını korumuş olsalar da örgütün teşkil ettiği konseylerde halk örgütlerini temsil eden bireyler olarak aktif rol aldılar. İşgal altındaki topraklar dışındaki parti üyeleri, FKÖ’nün çeşitli organlarında temsil edilen farklı sol örgütlerle yakın ilişkiler içindeydiler. Sonuç olarak, Şubat 1982’de Ürdün ana partisi örgütün adının FKP[32] olarak değiştirilmesi önerisine onay verdiğinde, bu, sadece zaten var olan bir gerçeğin resmi olarak tanınması anlamına gelen karar, örgüt içindeki çeşitli fraksiyonların birleşmesine katkıda bulundu. Ancak kısa süre sonra, işgal altındaki topraklar dışında aktif olan üyelerin FKÖ’ye çok daha yakınlaştığı ve silahlı mücadeleye olan bağımlılığından etkilendiği açıkça ortaya çıktı.

Aralık 1987’de patlak veren İntifada veya halk ayaklanması, partinin halk örgütlenmesinin ve şiddet içermeyen protestonun gücüne olan inancını doğrular gibi görünüyordu. Ancak liderlik, işgal altındaki topraklarda yaşayanları başa çıkamayacakları kadar fazla yükle karşı karşıya bırakmak istemediği için temkinli davranmaya devam etti. İşgal altındaki topraklarda aktif olan diğer politik güçlerle birlikte, İntifada’nın kısa ömürlü olacağını varsaydılar. Kendiliğinden gelişen doğasının, sonunda sönüp gitmesine yol açacağını düşündüler.[33] Bu konuda ilgili tüm tarafların yanıldığı ortaya çıktı. İntifada’nın uzun ömürlülüğü ve Filistin halkının tek meşru temsilcisi olarak Filistin Kurtuluş Örgütü’ne yönelik desteğin sürekli olarak teyit edilmesi, nihayetinde İsrail hükümeti ile FKÖ arasındaki müzakere sürecini hızlandırdı.

Çelişkili biçimde, İntifada’nın patlak vermesi, Filistin mücadelesinin odağını silahlı alandan halk alanına; dışarıdan, Lübnan’dan kovulduktan sonra halk tabanından yoksun, Tunus gibi uzak bir diyarda konuşlanmış FKÖ liderliğinden içeriye kaydırmıştı. Filistinli komünistler bu durumdan faydalanmak için iyi bir konumdaydılar. Nihayetinde Madrid’deki İsrail-Filistin müzakerelerine ve 1993’te Oslo’da geçici bir barış anlaşmasının imzalanmasına, İsrail ile Filistin’in birbirini tanımasına sebep olacak politik gelişmelerde önemli bir rol üstlendiler. Bunun sonucunda FKÖ liderliğinde Filistin Yönetimi kuruldu.

Parti, müzakere süreci ve anlaşmanın ayrıntılarıyla ilgili çok sayıda çekinceye sahip olmasına rağmen, 1987’de Cezayir’deki Filistin Ulusal Konseyi toplantısında FKÖ’nün önde gelen organlarına kabul edilmiş olması nedeniyle müzakere sürecinin somut bir parçasıydı. Artık FKÖ’ye bağlı konseylerde yer alan komünistler, Arafat’ın isteği üzerine, diğer sol gruplarla birlikte, örgütün en üst karar alma organlarında bir koltuğa sahip oldular. Onlar, Arafat’ın kendisinin Amerika, daha sonra İsrail tarafından anlamlı bir müzakere ortağı olarak tanınmasını sağlayacak pragmatik adımlar dâhilinde doğal müttefikleri olarak hareket ettiler. FKP temsilcileri hem FKÖ’nün önde gelen konseylerinde hem de Yasir Arafat’ın işgal altındaki topraklara döndükten sonra kurduğu kabinelerde görev yapacaktı. Çelişkili bir biçimde, komünistlerin bölünmeye yönelik desteği ve savunusu, imzalanan anlaşmaların başlangıçta geniş bir kabul görmesiyle haklı çıktı.

Komünistler, yetmişlerin ortalarından itibaren bağımsız bir ulusal devletin kurulması için baskı yapmışlardı. O zamanlar bu tür lakırdılar hem FKÖ konseylerinde hem de İsrail ana akımında lanetli bir şeydi. Yirmi yıl sonra, bir dizi yenilgi, FKÖ’yü daha zayıf bir düzenlemeye, ulusal egemenlik olmadan özerkliğe razı olmaya mecbur etti. Bu düzenlemenin zamanla tam egemenliğe ve bağımsız devlete yol açacağı sözü verilmişti. Yirmi yıldan fazla bir süre sonra bunun bir hayal olduğu ortaya çıktı. O zamana dek hem bölgesel hem de uluslararası koşullar değişmişti, partinin kendisi, artık eski halinin bir gölgesine dönüşmüştü.

Kısa bir süre sonra, seksenlerin sonlarında uluslararası komünist hareketin çöküşüyle ​​birlikte, parti, Ekim 1991’de bir kongre düzenledi. Bu kongrede kendini “sosyalist” bir partiye dönüştürmeye, yeni ideolojisini yansıtacak şekilde, adını Filistin Halk Partisi (Hizbü’ş-Şab’ül-Filastini) olarak değiştirmeye karar verdi.[34] İçteki bir hizip, bu değişiklikleri reddetti, kongre kararlarına uymayı reddederek Filistin Komünist Partisi adı altında faaliyet göstermeye devam etti. Hizip, Sovyetler Birliği ve komünist bloğun ortadan kalkmasından sonra da varlığını sürdüren benzer görüşlü komünist partiler ağı aracılığıyla uluslararası planda varlığını korudu. Ekim 2016’da basında çıkan haberlere göre, parti, uluslararası komünist partilerin Hanoi toplantısına ve 2017’de Saint Petersburg’daki benzer bir toplantıya katıldı.[35]

İsrailli komünistleri uluslararası komünist hareketin yaşadığı çöküş sürecinden sağ çıktı. MAKI adını korudu, ama az sayıda Yahudi üyenin sembolik varlığına rağmen, Arap milliyetçisi bir partiye dönüştü. Sol Siyonist siyasi partilerin veya sosyal demokrat ideolojinin kalıntılarının ortadan kalkmasıyla giderek sağa kayan İsrail siyasetinde, bir “barış” partisi rolünü üstlendi. Kendisini İsrail içindeki Arap ulusal azınlığının politik haklar ve yurttaşlık hakları mücadelesinin başına yerleştiren parti, dini bağlılığa dayalı olanlar da dahil olmak üzere Arap toplumunun çeşitli bileşenleriyle geniş bir koalisyon kurdu. Bugün parçası olduğu sol, İsrail’i iki uluslu bir devlet olarak tasavvur edenler ile İsrail’deki Arap topluluğunun tüm hak ve ayrıcalıklarıyla ulusal bir topluluk olarak tanınmasını savunanlardan oluşuyor. Parti, iki devletli çözümün güçlü bir savunucusu olmaya devam ediyor. Bir şey apaçık ortada: enternasyonalizm terk edildi ve parti, sınıfa dayalı bir örgütlenmeden milliyetçi bir örgütlenmeye evrildi.

9. Sonuç

Filistin’deki, daha sonra İsrail ve Ürdün’deki komünist hareket ile Sovyetler Birliği arasındaki kader tayin edici bağ, bir avuç Yahudi komünistin Komintern saflarına katılmak için başvuruda bulunması, otoritesine boyun eğmeyi ve üyelikle ilgili 21 koşula uymayı kabul etmesiyle daha en başta oluşturulmuştu. Uluslararası bağlamın önceliği her zaman en önemli husus olmuştur. Komintern politikasının iniş çıkışlarına sarsılmaz sadakat, sıradan üyelerin yerelin güdümünde şekillenen siyasete katılma özgürlüğüne mani olmuştur. Sovyet dış politikasının hedefleri, Komintern’e yüklenen görevleri tanımlamış, Komintern de bu görevleri kendine bağlı partilerin omuzlarına yüklemiştir. “Halk cephesi”, Molotov-Ribbentrop arasında Ağustos 1939’da imzalanan paktta tezahür eden Almanya ile yakınlaşma, Filistin’in bölünmesine sunulan destek, altmışlardaki “ilerici” Arap rejimlerinin onaylanması gibi momentlerde Arap ve Yahudi komünistleri, Sovyet diplomasisinin en son taktiksel hamlelerine uyum sağlamaya, bunları gerekli devrimci söylemle süslemeye mecburlardı. Bunu söylüyoruz diye, tek tek Arap ve Yahudi komünistlerinin özgür iradelerini inkâr ediyor değiliz. Genç ve idealist olan bu kişiler, varoluşlarının büyük bir bölümünde çeşitli yoğunluklarda polis baskısına maruz kalan yasa dışı harekete, yollarının doğruluğuna, giderek Stalin ve haleflerinin şahsında somutlaşan Sovyet devletinin yanılmazlığına olan inançlarıyla iştirak ettiler. Politik faaliyetlerini Sovyet devletinin taktiksel ihtiyaçlarına uyarlamaları, emirlerin sonucu değil, Sovyet politikasının amaçları için mevziler elde etmenin, “sosyalist vatan”ı savunmanın, sosyalizm ve dünya devrimi davasına verebilecekleri en iyi hizmet olduğuna olan inançla gönüllü olarak girilen bir süreçti. Nitekim, hareketin saflarında sıklıkla yoğun tartışmalar, anlaşmazlıklar ve düşmanlıklar yaşanıyordu. Çeşitli noktalarda örgütler bölündü, yeni gruplar kendilerini “hakiki” komünist partiler olarak inşa ettiler. Gene de tüm bu süre boyunca savaşan gruplar, Stalin’e ve SBKP liderliğine kim geçerse geçsin koşulsuz desteklerini ilan etmeye devam ettiler. Sovyetler Birliği’nin birincil rolüne olan inanç, kuvvetli bir inançtı, oysa taktiksel konular acı çekişmelere ve bölünmelere, proletarya ve enternasyonalizm davasına ihanete dair suçlamalara ve meşruiyet için SBKP’nin kendisine başvurulara yol açabiliyordu, açtı da.

Osmanlı mirasının Sykes-Picot eliyle bölünmesinin ardından komünistler, bölgedeki egemen emperyalist güçler olan İngiltere ve Fransa’ya karşı mücadeleye ve bölgenin sorunlarına milliyetçi olmayan bir çözüm arayışına kendilerini adadılar. İngiliz-Fransız entrikalarının kontrol ve egemenlik için yarattığı sınırları reddettiler, ancak bölgede yaşayan halklar için uygun bir çözüm olarak bütüncül Arap birliği fikrine de destek sunmadılar. Bununla birlikte, İngiliz-Fransız sömürgeciliğinin egemenliğinden mustarip halkların birçok ortak noktaya sahip olduğuna, ortak bir düşmana karşı tek bir mücadele verdiklerine inanıyorlardı. Siyonizme karşı çıkarken aynı zamanda Arap ve Yahudi işçileri arasında ortak çıkarlar olduğunu düşünüyorlardı. Milliyetçiler, Filistin’de bir Arap devleti kurulmasını isterken, onlar, yurdun tüm sakinleri, Araplar ve Yahudiler için demokratik bir devlet kurulmasını talep ettiler. Filistin’deki çatışmayı Araplar ve Yahudiler arasında yaşanan bir kavga değil, emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı bir mücadele olarak gördüler. Yahudilerin ülkeden sürülmesini savunmadılar, İngiliz yönetiminin sona ermesini ve demokratik bir hükümetin kurulmasını istediler.

Filistin’deki Yahudilerin büyük çoğunluğu işçi sınıfına mensuptu, yerli Arap halkıyla aynı çıkarlara sahipti ve aynı sömürüye maruz kalıyordu. Siyonizm karşısında hayal kırıklığına uğramış Yahudi işçilerin ülkeyi terk etmelerine gerek yoktu, partiye katılabilir, yurdun tüm sakinleri için ortak bir gelecek inşa etme mücadelesini yürütebilirlerdi. Komünistler, işçileri ve köylüleri örgütlemek ve onların etkilerini göstermelerini ve tercihlerini duyurmalarını sağlamak amacıyla, din adamı ve feodal liderler ve ileri gelenler merkezli, takipçilerine karşı sorumlu olmayan ve iktidardaki emperyalist güçlerin teşkil ettikleri iktidar yapılarının ayrılmaz bir parçası olan aşiret temelli partilere karşı, tabandan hareketler kurmak için modern politik partiler kurdular. İşçi sınıfının örgütlenmesini ve sınıf mücadelesinin araçlarını edinmesini sağlamak için sendikalar inşa ettiler. Aynı şekilde, fikirlerin dolaşımına alan açan, halkı diğer ülkelerin ve kıtaların kültürleri ve mücadeleleriyle tanıştıran edebiyat dergileri kurdular, okuma-yazma bilmezlik denilen engeli yeni aşmış genç orta sınıfa uluslararası edebiyatın önemli isimlerini tanıttılar.

Ellilerde ve sonrasında bağımsızlık döneminde, komünistler, kendilerini küresel Soğuk Savaş’ta asker olarak seferber ettiler. Tüm yerel ve bölgesel çatışmaları kapitalist dünya ile Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’da ona bağımlı olan devletler arasındaki mücadeleye tabi kıldılar. Toplumsal programlarını sulandırdılar, kendilerini milliyetçi renklerle bezediler. Bu, onlara aydınlardan ve orta sınıfların bir kesiminden bir miktar destek kazandırdı. Ancak sonunda gene de dışlanmaktan kurtulamadılar.

Filistin’de ulusal ayrım çizgisini aşamayan komünistler, ortaya çıkan, Arap/Yahudi ayrışmasıyla tanımlı alana kendini hapsederek ulusal topluluklarının sınırları içinde sıkışıp kaldılar. Zamanla, toplumsal mücadele geri plana düştü. Moskova’nın kendilerine yol göstermesini isteyen komünistlerin diğer milliyetçi partilerden, kendi ülkelerinin rejimlerini Moskova ve Washington’dan uzaklığına göre değerlendirmek haricinde bir farkları kalmadı.

Hem Filistin/İsrail’de hem de Ürdün’de komünist partiler varlıklarını halen daha sürdürüyor. Atalarıyla neredeyse hiçbir ortak noktaları yok. Siyasi sözlükleri sınıf mücadelesi, proletarya devrimi ve enternasyonalizm ideallerinin sözlüğünden hiçbir şekilde istifade etmiyor, gene de kendilerini yirminci yüzyılın ilk yarısında sınıf bilincine sahip Arap ve Yahudi işçilerinin daha adil ve eşit bir dünya inşa etme girişimlerinin meşru çocukları olarak göstermeye devam ediyorlar.

Musa Budeyri

[Kaynak: Communist Parties in the Middle East: 100 Years of History, Yayına Hz.: Laura Feliu ve Ferran Izquierdo-Brichs, Routledge, 2019, s. 129-151.]

Dipnotlar:
1. “Summons to the Congress: To the Enslaved Popular Masses of Persia, Armenia and Turkey’. Baku Congress of the Peoples of the East. Bakû Eylül 1920. Stenografi raporu. NY 1977, s. 1–5.

2. ‘Terms of Conditions for Admission into the Second International July 1920’, MIA.

3. Manabendra Nath (MN) Roy ‘M. N. Roy Supplementary Thesis on the National and Colonial Question. 4th session July 25, 1920’, MIA.

4. Al Hurriya, 19 Nisan 1982, s. 33–42. Otuzları başında Moskova’da eğitim gören, FKP’nin eski üyesi Abdulhafız Absi ile röportaj; Partinin 1934-1943 arası dönemde genel sekreterliğini yapan Rıdvan Hilu ile röportaj (Budeiri, 2013: 62); KUTV öğrencisi Muhammed Duveyder ile röportaj. 1927-1937 arası dönemde Sovyetler’de kaldı (al Saeed, 1972: 232).

5. Rıdvan Hilu röportajında savaşmak için İspanya’ya giden üyelerine partinin karşı çıktığını söylüyor (Budeiri, 2013: 73).

6. Bu, o dönem partinin önde gelen Arap lideri Necati Sıtkı’nın kardeşi, Moskova’da eğitim gören parti üyesi Ahmed Sıtkı’nın ihanetinin bir sonucuydu Report of trial in Filastin, 17 Mayıs 1931; akt.: Budeiri, 2013: 298–300.

7. Rıdvan Hilu’ya göre parti liderlerinin çoğu 1934’ten beri Arap olmasına rağmen Yahudileri örgütleme konusunda daha fazla başarı gösteriyordu. Rıdvan Hilu röportajı (Budeiri, 2013: 60, 78).

8. 1920’lerin sonlarında FKP’ye liderlik eden Joseph Berger’e göre, o dönem Filistin’de bulunan Komintern temsilcisi, Çek komünist lider Boumil Smeral, partinin yaşanan olayı pogrom olarak nitelemesine onay verdi (Keshet, N 29 1965; Joseph Berger röportajı (Budeiri, 2013: 39)). Boumil Smeral, sonrasında Inprecor dergisinin Fransızca baskısında çıkan makalesinde meseleye değinmemeyi tercih ediyordu (Inprecor, Sayı. 112, 9 Kasım 1929, s. 512). Rıdvan Hilu röportajı (Budeiri, 2013: 59).

9. “The Revolt in Palestine. PCP Statement on 1929 Events”. Inprecor, Sayı. 54 ve 56. Joseph Berger röportajı (Budeiri, 2013: 39–40).

10. Hamdi Hüseyni röportajı (Budeiri, 2013: 171–3). “Telegram from Hamdi Husseini 20 July 1929 to Secretariat of League against Imperialism 2nd Congress in Frankfurt. Protesting Egyptian Government Refusal to Grant Transit Visa to Travel to Alexandria to Take Boat to Europe. Signed as: Delegate of the Left Wing of 7th Arab Palestinian Congress (1928)”. Filastin, 25 Temmuz 1929; Ahrar (Beyrut),

16. Ağustos 1929. Hüseyni’nin Komintern’le güçlü bağları konusunda bkz.: Zehavi, 2005: 442–54.

11. Rıdvan Hilu röportajı (Budeiri, 2013: 77).

12. Troçkizme meyilli avukat Mordehay Stayn’ın çıkarttığı Haor gazetesinin 17 Aralık 1936 tarihli nüshasında paylaşılan mektupta işçi kulübüne atılan bir bombadan bahsediliyor. Mektubun altında “Poel” (“İşçi”) imzası bulunuyor. Rıdvan, Yahudi parti üyelerinin silahlı mücadele eğiliminden söz ediyor. Rıdvan Hilu röportajı (Budeiri, 2013: 73). Parti bu olayın yaşandığı dönemde yazdığı bildiride eylemi sahiplenmedi. FKP Merkez Konseyi üyesi Bulus Farah, hatıratında doğrudan Müftü eliyle içeri yerleştirilmese de onu destekleyen, kısa süre önce lider kadrosuna girmiş Arap üyelerden birine işaret ediyor (Farah, 1985: 192).

13. Simha Tzabari de Moskova’da eğitim almış kadrolardandı. Bir gazetecinin yaşamına dair değerlendirmesi için bkz.: Karpel, 2004. Ayrıca, 22 Aralık 1942 tarihli Komintern arşivindeki kişisel detaylar konusunda bkz.: Zehavi, 2005: 494–5.

14. Moskova’nın partinin başına getirdiği Rıdvan Hilu, otoritesinin kaynağının Komintern olduğunu, onun dağıtılması ile birlikte otoritesini yitireceğini biliyordu. Rıdvan Hilu röportajı (Budeiri, 2013: 67).

15. Sovyetler’İn Filistin’in taksim edilmesi kararına destek verdiğini parti bilmiyordu (30 Eylül 1948’de Sovyetler’in BM elçisi A. Vyşinski’ye yazdığı mektubunda Molotov, bağımsız bir Yahudi devletinin kurulmasına Sovyetler’in destek verdiğini söylüyordu, oysa Nisan 1947’de BM’de yaptığı konuşmada Gromiko, Sovyetler’in birleşik iki devletin kurulmasını tercih ettiğini dile getiriyordu (Gorodetsky vd., 2000)). Büyük Britanya Komünist Partisi üyesi, eski FKP üyesi Çimen Abramski ile röportaj (İngiliz imparatorluğu topraklarında faal olan komünist partilerin 5 Temmuz 1973 günü düzenledikleri Londra Konferansı).

16. “A. Gromyko at the First Special Session of the UN General Assembly. New York. 14 May 1947”, Israel.

17. “We Speak of Freedom”. İngiliz İmparatorluğu Komünist Partileri Konferansı, Londra, 26 Şubat-2 Mart 1947. Büyük Britanya Komünist Partisi’nin bastığı broşür, Arap komünistlerini temsil eden Emil Tuma ile Yahudi komünistleri temsil eden Şmuel Mikunis’in açıklamalarıyla, konferansın Filistin ile ilgili açıklamasını içeriyor. Emil Tuma’nın yaptıkları hatayı kabul eden açıklaması, 1949, National Archives Jerusalem File V 1272 4 37. Çimen Abramski ile röportaj (Londra 1973). Burada Abramski, Londra konferansında Şmuel Mikunis’in  ya iki milletten ya da taksimden yana tercihte bulunulmasının gerekli olduğunu söylediğini ama bu ifadenin konuşma metninden çıkartıldığını söylüyor.

18. “A Call to Soldiers … Soldiers of Egypt and Brotherly Arab States: Return Home and Point Your Guns at the Colonialists and Their Lackeys” (NLL broşürü, Temmuz 1948); “A Statement to the Arab Peoples Concerning the Palestine Problem and Anglo American Military Imperialist Schemes in the Arab East” (Irak, Suriye ve Lübnan KP’lerinin Filistin’deki Ulusal Kurtuluş Birliği ile ortak açıklaması, Ekim 1948 – Arapça broşürler).

19. 792 sayılı İsrail hapishanesinde bulunan 65 komünist tutsağın imzaladığı, kamp komutanına hitaben kaleme alınmış olan mektup, 1948. Archives of Communist Party V 1272 4 37, National Archives, Kudüs.

20. Arap ve Yahudi Komünistleri Birlik Konferansı, Hayfa 22-23 Ekim 1948, “Arap ve Yahudi Komünistlerinin İsrail Komünist Partisi İçinde Birleşmelerine Yönelik Konferans”. Konferansta E. Gojanski, Esther Vilenska, Emil Habbibi, Meri Vilner, Tevfik Tubi ile Şmuel Mikunis konuşma yaptı. İbranice broşür. NLL’nin üç Arap lideri Birleşik Parti’nin on altı kişilik merkez konseyine dâhil edildi (Kaufman, 2014: 127).

21. “31 Years since the Founding of the Jordanian Communist Party (JCP)”. Publication of the Palestine Communist Organisation, Lebanon, s. 19–20; “Resolutions of CC of NLL May 1951”. Arapça broşür; İngilizce çevirisi: CID archives. V.1272 34/77, National Archives, Kudüs).

22. “31 Years since the Founding of the Jordanian Communist Party (JCP)”, s. 21.

23. Maki 1949’da ilk meclise dört vekil, 1951’de ikinci meclise beş vekil, 1955’te açılan üçüncü meclise ise altı vekil soktu (Medding, 1990: 53–4).

24. “The Third Congress of the Israeli Communist Party, Tel Aviv 29 May–1 June 1957” (conference proceedings published by the Central Committee of the Israeli Communist Party, s. 45, 147.

25. Parti iki vekil çıkarttı. Bunlardan biri Gazzeli Dr. Yakub Zeyyaddin’di (al ‘Outti, 2012: 131).

26. “Response to the Political Program of the Bashir Barghouti Clique’ (FKP geçici liderliğinin yayını, Şubat 1985, s. 93–4). Partinin iki önemli lideri Fehmi Salfiti ile Rüşdü Şahin, parti genel sekreteri Fuad Nassar’ın sürgünde olduğu koşullarda hapisten çıkartılmaları konusunda rejimle bir anlaşma yaptı ve Haşimi krallığını desteklemeye başladı.

27. Aralık 1970’te partiden ayrılıp Leninist Kadro adıyla çalışmalara başladılar. “The Current Situation in Jordan and the Correct Position Facing the JCP” (Aralık 1970 başlarında yapılan toplantıda ÜKP Leninist Kadro’nun genişletilmiş toplantısına sunulan rapor).

28. Al Jabha, Al Wataniya (Vatan Cephesi). Partinin yeraltında çıkarttığı Vatan gazetesinde çıkan duyuru, Sayı. 57, Eylül 1973 ortaları. Yazıda, 15 Ağustos 1973 günü bir cephenin kurulduğu söyleniyordu. Ocak 1974’te altı sayfalık bir program yayınlanıp gizlice dağıtıldı. Nisan 1974 ortalarında cephe Filistin adını taşıyan ilk yeraltı gazetesini çıkarttı. Ağustos 1976’da parti, işgal karşıtı ilk çağrısını yaptı. Çağrıda İsrail’in “Kudüs’ün birleştirilmesi”ne dönük aldığı kararı protesto etmek için genel grev yapılması isteniyordu. Çağrının arkasında vatan cephesi adını kullanan komünistler vardı.

29. Uluslararası Af Örgütü’ne Sarsıcılar Bürosu’nda gönderilen, daktilo ile yazılmış bildiri. “Report from the Occupied Territories July 8th–August 18th 1974”. Raporda 63 kişilik listeye yer veriliyor. Bu isimlerin çoğu yargılanmadan İsrail’in gözaltı merkezlerinde tutulan komünist eylemciler (s. 1-4). Bir de 28 kişilik listeye yer veriliyor, bu isimler de işgal altındaki topraklardan keyfi kararlarla kovulmuş olan kişiler. (s. 15).

30. 1973’te ülkeden kovulan Arabi Avvad, Lübnan’daki parti teşkilâtının başına geçti. 1982’de parti disiplinine uymadığı suçlamasıyla FKP’den kovuldu. Oysa asıl mesele, Lübnan’daki gerilla örgütleriyle yakın ilişki kurması ve FKP’nin FKÖ içindeki örgütler gibi silahlı mücadele vermesini talep etmesiydi. Avvad, kendi örgütünü kurdu: Filistin Devrimci Komünist Partisi. Suriye ve Lübnan’da askeri eğitim kampları oluşturdu. “Response to the Political Program of the Bashir Barghouti Clique”, Şubat 1985, s. 101. Aynı dönemde FKP Merkez Konseyi partiden atıldığına dair bir açıklama yayınladı. Vatan, 15 Kasım 1982.

31. 1975’te parti içindeki muhalif gruplar FKP’nin kuruluşunu ilk kez ilan ettiler. Mayıs ayı içinde “FKP: İçeriye Ait Gizli Belge” başlığını taşıyan, 32 sayfalık bir broşür dağıttılar. Broşürde parti içindeki anlaşmazlıklara değinildi ayrıca komünistlerin yeni bir isim altında örgütlenmelerinin neden gerekli olduğuna dair açıklamaya yer verildi. Bu gelişmeye cevap olarak ÜKP, işgal altındaki seksiyonunu “Filistin Komünist Örgütü” olarak değiştirdi. Vatan gazetesinin sonraki tüm sayıları aynı logoyla çıktı. 1982 başında ÜKP, kadroları arasında hâkim olan ruh haline teslim oldu. Vatan gazetesi Şubat 1982 başında çıkan birinci sayısında yeni partinin kurulduğunu duyurdu.

32. Al-Jamaheer Organ of JCP, Yıl 33, Sayı. 12, Aralık 1981; ve Vatan, Organ of CC of PCP, Yıl 15, Sayı. 1, Şubat 1982.

33. FKP’nin Aralık 1987’de çıkarttığı bir iç yayında partinin İntifada’nın rüzgârının dineceğine dair tahmini, ayrıca kitlelerin omuzlarına taşıyamayacakları yükü bindirdiğine ilişkin tespiti uyarınca İntifada’nın rüzgârının dindirilmesi gerektiğine dair yazılar çıkmaya başladı. “Observations of the Popular Intifada and Its Lessons’ (daktiloyla yazılmış altı sayfalık belge, kişisel koleksiyon).

34. “The Palestinian Peoples Party: Program and Internal Statues”, Ekim 1991 (kişisel koleksiyon, Arapça).

35. “18th International Meeting of Communist and Workers Parties”, 28–30 Ekim 2016. Toplantı Vietnam’da düzenlendi. FKP liderlerinin mücadeleye ihanet ettiğini söyleyen FKP üyeleri 7 Kasım 1991 günü FKP’yi yeniden kurdular ve Mahmud Saadi önderliğinde hareket etmeye başladılar, Pallcp. Parti, 1924’te Filistin’de kurulan tarihi partinin devamı olduğunu söylüyor. Kurucu atalarından farklı olarak üye bileşimi açısından sadece Araplardan oluşan parti Arap milliyetçiliğine yaslanan bir programa sahip, Pallcp. Kısa süre önce parti, Yunan Komünist Partisi’nin daveti üzerine 29 Kasım 2017’de Atina’da düzenlenen komünist partiler bölge toplantısına katıldı, Ahewar. Kasım ayı başlarında parti genel sekreteri St. Petersburg’da (Leningrad) düzenlenen 19. Uluslararası Komünist Partiler ve İşçi Partileri Konferansı’na katıldı, Facebook.

Kaynakça:
al-Ashhab, Naim (2009) Paths of Pain: Paths of Hope. An Autobiography, Ramallah, s.n. (Arapça).

al ‘Outti, Abdul Azziz (2012) Passages of a Lifetime: From the Shores of Gaza to al Jaffer Desert, Amman, s.n. (Arapça).

al Saeed, Rifaat (1972) Al Yassar al Masri 1925–1940. Tarikh al haraka al ishtirakiya fi Masr, Beyrut.

Bseisu, Mueen (1980) Communism in Gaza, Beyrut, Dafater Filastiniya (Arapça).

Budeiri, Musa K. (2013) Communists in Palestine: Fragments of a Forgotten History, Ramallah, Muwatin, Palestinian Institute for the Study of Democracy (Arapça).

Dakkak, Ibrahim (1983) “Back to Square One: A Study in the Re-emergence of the Palestinian Identity in the West Bank 1967–1980”. Scholch, A. (Yh.), Palestinians over the Green Line: Studies on the Relations between Palestinians on Both Sides of the 1949 Armistice Line since 1967 içinde, Londra, Ithaca Press.

Farah, Boulos (1985) From Ottomanism to the Hebrew State, Nasıra, s.n. (Arapça).

Gorodetsky, Gabriel, Freundlich, Yehoshua, Yaroshevsky, Dov & Ro’i, Yaacov (Yh.) (2000) Documents on Israeli–Soviet Relations, 1941–1953, Londra, Frank Cass.

Karpel, Dalia (2004) “A Revolutionary Life”. Haaretz, 9 Aralık.

Kaufman, Ilana (2014) “Communists and the 1948 War: PCP, Maki, and the National Liberation League”. Journal of Israeli History, 33, 2.

Medding, Peter (1990) The Founding of Israeli Democracy, 1948–1967, Oxford, Oxford University Press.

Offenberg, Mario (1975) Kommunismus in Palaestina. Nation und Kalasse in der antikolonialen Revolution, Doktora Tezi, Free University of West Berlin.

Salfiti, Fahmi (1968) “The Situation in Jordan and Communist Tactics”. World Marxist Review, Ekim/Kasım.

Yassin, Abdul Qader (1978) A Communist Party with Its Back to the Wall: Historical Testimony on the Communist Movement in the Gaza Strip 1948–1967, Beyrut, s.n. (Arapça).

Zehavi, Leon (2005) Apart or Together: Jews and Arabs in Palestine According to the Documents of the Comintern, 1919–1943, Kudüs, Keter (İbranice).

0 Yorum: