Parlamenter
komünist yönetimle ilgili en uzun ve en büyük deneylerden biri, bugün kritik
bir dönüm noktasında. 1977’den Mayıs 2026'ya kadar Hindistan’da milyonlarca
insan, komünistlerin liderlik ettiği muhtelif eyalet hükümetleri idaresi altında
yaşadı. Kerala’daki son eyalet seçimleriyle, Hindistan Komünist Partisi
(Marksist) (HKP(M)) liderliğindeki 11 partiden oluşan bir koalisyon olan Sol
Demokratik Cephe (SDC), on yıllık iktidarın ardından devrildi. 1977’den bu yana
ilk kez Hindistan’da komünist bir partinin iktidarda olduğu tek bir eyalet
yönetimi bile yok.
Komünistlerin
Hindistan yönetiminin idari haritasından silinmesinin yarattığı dram, bu özel
sonucun önemini abartmamıza sebep olmamalı. Kerala’da siyaset, her zaman belirli
idareler arasında salınıp durmuştur. SDC’nin 2021’de ikinci kez iktidarı
alması eşi benzeri olmayan bir gelişmeydi. Bununla birlikte, mevcut hali,
Hindistan’daki Marksistler, projelerini gözden geçirmek adına değerli bir
fırsat olarak görmeliler. Hint kıtasında sosyalizme giden herhangi bir
uygulanabilir yol, radikal bir yeniden düşünmeyi gerektirir ve bu dönemden
çıkarılan dersler, Hindistan’daki ve ötesindeki sol için değerli olabilir.
Hindistan’da
Komünizm mi Yoksa Hint Komünizmi mi?
Hindistan’daki
örgütlü komünist partilerin kökenleri Komünist Enternasyonal’e dayanmaktadır.
1917 Ekim Devrimi’nin ardından Moskova’dan dünya devrimi çağrısı yükseldiğinde,
dünyanın dört bir yanından radikaller (çoğu kendini sömürgecilik karşıtı eylemci
olarak tanımlayanlar) Sovyetler Birliği’ne akın ettiler. Bunlardan biri de,
genellikle ilk “Hint komünistlerinden” biri olarak kabul edilen ünlü M. N. Roy’du.
Roy,
kariyerine Bengal’de radikal bir milliyetçi olarak başlamış, ancak New York’tayken
Marksizmden etkilenmiştir. Oradaki radikal hareketlerle teması, Amerikalı
komünist Evelyn Trent’in etkisi ve ana akım milliyetçi hareket karşısında
duyduğu memnuniyetsizlik onu alternatifler aramaya yöneltmiştir.[1] Hatıratında
da belirttiği üzere, New York’ta Hint milliyetçisi Lala Lajpat Ray ile birlikte
bir sosyalist toplantıya katılmıştı. Dinleyicilerden biri, “Milliyetçiler, Hint
halkının yoksulluğunu sona erdirme konusundaki önerileri nelerdir?” diye sordu.
Milliyetçi bir konuşmacı, “Önce kendi evimizin efendisi olalım” diye cevap
verince ona, “Hint halkı için, yabancı emperyalistler yerine yerli
kapitalistler tarafından sömürülmeleri pek bir fark yaratmayacak” denildi. Roy
önce öfkelendi, ancak “kendi durumlarında bir yanlışlık olduğunu” fark etti.
“Birden zihnimi bir ışık
hüzmesi delip geçti. Yeni bir ışıktı bu. Salonu tek başıma terk ettim, zihnim hâlâ
allak bullaktı. Ama net olmasa da, farklı bir özgürlük tablosu tahayyül
ediyordum.”[2]
Nesiller
boyu Hintli solcular için Marksizme giden yol, milliyetçiliğe ve hegemonik
Hindistan Ulusal Kongresi’nin (HUK) politikalarına duyulan hoşnutsuzlukla
başladı. Bu yol, Hindistan’ın kendi içinde toplumsal ve ekonomik devrim
vizyonunun yanı sıra anti-emperyalizm vizyonuyla da birleşmişti.
Meksika’da
kısa bir süre kaldıktan sonra Roy, Moskova’ya gitti ve sömürge sorunu üzerine
ünlü “Lenin-Roy tartışması”na katıldı. Esasen, Roy, alt kıtada siyaseten
bağımsız bir komünist yaklaşımı savunurken, Lenin sömürge dünyasında burjuva
milliyetçiliğinin devrimci potansiyeli üzerinde duruyordu. Bu tartışma, Hindistan’daki
komünistlerin çözüme kavuşturamadıkları “ulusal burjuvazi” meselesiyle nasıl
ilişki kuracakları sorusuna dair parametrelerin belirlenmesin sağladı.
Komünistlerin milliyetçilikle ilişkisinin ayrıntıları, özellikle rakipleri
onlara karşı “ulus karşıtı” yaftasını yapıştırdığı noktada, hâlâ sorunlu bir mevzuydu.
Kısmen bu soru nedeniyle, 1962’de parti bölündü ve Hindistan Komünist Partisi
(Marksist) ile Hindistan Komünist Partisi (HKP) diye iki yapı ortaya çıktı.
İlki, işçi sınıfının burjuva yönetimine karşı mücadelesinin birincil görev
olduğu yaklaşımını benimserken, ikincisi, “[Nehru’nun Hindistan Ulusal Kongresi’nin
unsurlarını da içeren] feodal bir Hint yönetici sınıfına karşı geniş bir
ittifak kurulması ile ilgili strateji”yi savundu.[3]
Hindistan
komünist hareketinin ilk döneminde enternasyonalist ve sürgünde yaşayan
unsurlar belirleyiciydi. Roy gibi Hintli diasporasına mensup, sürgünde yaşayan
radikallerin etkisiyle Hindistan Komünist Partisi (HKP) kuruldu, Komintern’in
desteğiyle kurulan parti, iki büyük savaş arası dönemde ilk tereddütlü
adımlarını attı. Sanayi şehirlerinde sendikalar kurmaya ve grevler düzenlemeye
başladı. İlerleyen yıllarda, Hindistan Ulusal Kongresi’ne (HUK) karşı kararlı
bir düşmanlık sergileyen parti, otuzların sonlarında Komintern’in dünya
hareketi için geliştirdiği stratejiye uygun olarak, bir yandan da kongreyle
Halk Cephesi kurmak için adımlar attı.
Hindistan
Komünist Partisi’nin savunduğu komünizm biçimi, Marksizm-Leninizmin Hindistan
koşullarına uygulanabilirliğine inanıyordu. Fanon’un ifadesini kullanarak, Marksizmin “genişletilmesi” gerekebileceğini öne sürenlere karşı, Roy gibi
isimler, “Hindistan’a özgü bir komünizm çeşidi aramak saçmadır. Kendini
komünist olarak adlandıran bir Hintli, dünyanın geri kalanındaki diğer kişiler
gibi bir komünist olmalıdır” diyordu.[4] Partinin fiili uygulaması ve sahadaki eylemcilerle
hareketlerin muazzam yaratıcılığı, Hindistan kültürünün ve tarihinin
özgünlüklerine çok daha duyarlı olsa da, “yerlileştirme” ihtiyacına yönelik bu
ilk itirazın bıraktığı iz, en azından ilk yıllar boyunca varlığını korudu. Gene
de komünistlerin Hindistan’a has özellikleri ve gerçekleri dikkate almayı
reddettiğine ilişkin suçlamanın, bilhassa o komünistlerin pratikte sergiledikleri
yaratıcılığı göz ardı ettiğini söylemek gerekiyor.
Komünistler,
etkileyici bir dizi sendika, köylü örgütü ve İlerici Yazarlar Birliği ve
Hindistan Halk Tiyatrosu Birliği gibi kültürel hareketlerle bağlar kurdular.
Ayrıca Hindistan bağımsızlık hareketini sola doğru itmeye çalıştılar. Bu,
hareketin alt kıtanın şehir ve köylerindeki emekçi milyonların maddi
kaygılarına odaklanmasını sağladı. İngiliz İmparatorluğu’ndan tam bağımsızlık
çağrısında bulunan ilk sesler arasında Hintli komünistler de yer alıyordu. Onlar
aynı zamanda işçi hareketinin öncüleriydi. Bombay’daki genel grevi onlar
örgütlediler, hem Hint kapitalistlerini hem de sömürge devletini korkutmaya
başladılar. Buna karşılık, 1929’da sömürge tarihinin en büyük ve en maliyetli
davası, 30 şüpheli solcuya karşı başlatıldı: Mirut Komplo Davası’nda
sendikacılar, devrimci öğrenciler ve solcu aydınlar, “Kral-İmparator’a karşı
savaş açmak için komplo kurmakla” suçlandı.[5] Savcılığın kafasında komünistler
zaten suçluydu. Dört yıl süren davanın acımasız doğası ve kısmen de sanıklar
arasında üç beyaz İngiliz komünistin bulunması sebebiyle, dava, uluslararası
bir dayanışma hareketine yol açtı.
Bununla
birlikte, devletin polis operasyonlarıyla Hindistan’daki komünizmi ortadan
kaldırma girişimi başarısız oldu. 1935’te Hindistan Komünist Partisi (HKP),
milliyetçi hareketin ana akımıyla birlikte bir Halk Cephesi kurdu. Sendikalarda
ve köylü hareketlerinde etkilerini artırmaya devam ettiler. 1946’da Kraliyet
Hindistan Donanması isyan ettiğinde, üç bayrak kaldırdılar: Kongre, Müslüman
Birliği ve Hindistan Komünist Partisi. HKP, isyancılara tam destek verdi ve
büyük dayanışma grevleri düzenledi. Anayasa düzleminde İngiltere ile
müzakerelere devam etmek isteyen Kongre ve Müslüman Birliği, denizcileri kınadı
ve teslim olmaya çağırdı. Kongre tarafından zulümden korunacaklarına dair söz
verildikten sonra teslim oldular; derhal tutuklandılar. Bu, Hindistan’daki
savaş sonrası dönemin tonunu belirledi: Milliyetçiler, iktidarın ele
geçirilmesinden ziyade devredilmesi için müzakere etmeye çalışırken, ülke
genelinde patlak veren kitlesel coşkuyu ve militanlığı giderek daha fazla
dizginlemeye çalıştılar.
Ye
Azadi Ek Jut He
Bağımsızlığın
arifesinde ve hemen sonrasında ülkeyi sarsan kitlesel radikalizm dalgasının
ortasında, Komünist Parti, yeni bir slogan ortaya attı: ye azadi juht he, canta
abii buki he [“Bu özgürlük bir yalan, halk hâlâ aç”]. Taktiksel olarak
belki de yanlış bir yaklaşım olsa da, slogan bir gerçeği dile döküyordu.
Hindistan’da bağımsızlık, iç savaş, kitlesel ölümler ve kast sistemine dayalı,
sınıfsal ve ataerkil sömürüyü büyük ölçüde olduğu gibi muhafaza eden “pasif”
bir devrimle başlamıştı. Kongre de muhalefete karşı giderek daha hoşgörüsüz
hale geldi ve sömürgecilik sonrası kurulan devlete karşı kabul edilebilir
muhalefete oldukça dar sınırlar çizmeye başladı.[6] Komünistlerin yeni çizgisi,
gerçek bağımsızlığı sağlayamadığını savundukları devlete karşı ayaklanmak
gerektiği üzerinde duruyordu. Hükümetin tepkisi sert oldu. Yaklaşık 50.000
komünist tutuklandı, bunun neticesinde hareket, bir süre yeraltına inmek
zorunda kaldı. Nehru, devletin esasen komünistlerle “savaş halinde” olduğunu
kabul eden açıklamalar yaptı.[7]
Bu,
aynı zamanda Hindistan’daki sol tarihinin en önemli olaylarından birinin
yaşandığı dönemdi. 1946’da, hükümdar Nizam Mir Osman Ali Han tarafından
yönetilen Haydarabad prensliğinde, köylüler, bir vergi tahsildarının silahlı
adamlarıyla çatıştılar. Köylülerin liderlerinden biri, vurularak öldürüldü,
bunun üzerine köylüler “Artık yeter!” dediler. Tarihçi Sunil Puruşotam’ın da
aktardığı biçimiyle, “sopalar taşıyan gönüllüler, köyden köye kızıl bayrak
taşıyarak, halk şarkıları söyleyerek ve halkı toprak sahiplerine karşı isyana
teşvik ederek zafer yürüyüşlerine (jaitra yatra) başladılar.”[8] Toprak
sahipleri ve adamları onların önünden kaçtılar. Köylüler yeni bir toplumun kurulduğunu
söylediler: “Vetti’ye (kast temelli zorunlu çalışma), bagela’ya (borç
köleliği) ve geleneksel cinsiyet hiyerarşilerine son”[9] verdiklerini
açıkladılar. Bu gelişmenin ardından topraklar yeniden dağıtıldı, borçlar
affedildi, “devletin şiddet tekelini sorgulayan radikal bir doğrudan demokrasi
biçimi” gündeme geldi.[10] Hindistan Komünist Partisi (HKP), 5 yıl boyunca önce
Haydarabad Nizamı’na, ardından da Hindistan devletinin Haydarabad’ı Hindistan
Birliği’ne zorla dâhil etme amacıyla gerçekleştirdiği “polis operasyonu”
sonrasında Hindistan devletine karşı bir köylü ayaklanmasına öncülük etti.
Hindistan silahlı kuvvetleri bölgeye girdi, köylü isyancılarını bastırdı,
ardından Hindistan güçleri, Kongre üyeleri, Hindu milliyetçileri ve yağmacılar
tarafından 40.000’e kadar Müslümanın öldürüldüğü korkunç bir toplumsal katliama
katıldı. HKP, 1951’de mücadeleyi resmen sona erdirdi, ancak Hindistan’da
devrimin yeni bir yorumunun tohumları ekilmişti: Telangana Silahlı Mücadelesi
olarak bilinen olay, bazılarına göre Hindistan’ın Maoist ayaklanması olan Naksalcılığın
öncüsüydü.
Komünistler
İktidarda
Bazıları
Telangan’yı ilham kaynağı olarak görürken, hareketin diğer üyeleri, savaş
sonrası ayaklanmanın solcu bir maceracılık örneği olduğunu düşünüyorlardı.
Bunun yerine, sömürgeciliğin ardından kurulan burjuva demokrasisi çerçevesine dâhil
olma fikrini savundular. Bu, komünist devrime olan nihai bağlılıkla birleşmiş
olsa da, seçim siyasetine katılmanın gene de bazı faydalar sağlayabileceği
düşünülüyordu. Nehru yönetimindeki Kongre, parlamentoda büyük bir çoğunluğa
sahipti, ancak bağımsız Hindistan’da ilk demokratik muhalefeti 16 sandalyeyle
Hindistan Komünist Partisi oluşturdu.
HKP,
Bengal ve Kerala gibi yerlerde önemli mevziler elde etti. Kongre’nin siyaset
alanı üzerindeki ağır baskısının nispeten hafif olduğu yerlerde HKP siyasete
dair görüşünü dile dökmeyi ve önemli destek toplamayı bildi. Ülke genelinde
sanayi şehirlerinde ve kırsal kesimdeki köylü hareketleri arasında üsler
kurdular. Gramsci’nin “ulusal-halkçı” bilinç dediği şey, Bengal ve Kerala’da
dil buldu.[11] Kerala’da bu, sömürge döneminden kalma prenslik devletlerinden
ve İngiliz eyaletlerinden Malayalamca konuşan bir Kerala eyaletinin kurulması
hareketine öncülük etmek anlamına geliyordu. Aynı zamanda, “başka yerlerdeki
anti-emperyalist ve sosyalist mücadelelerden ilham alırken”, aynı zamanda
Kerala ve Hindistan'ın özelliklerine kök salmış bir sınıf temelli kimlik ve
kültürü dile getirmek anlamına geliyordu.[12]
Batı
Bengal’de bu, Bengalilerin merkezi hükümete karşı duydukları mağduriyet
duygusunu dile getirmek ve yıllarca süren Kongre kaynaklı otoriterliğe dikkat
çekmek, aynı zamanda eyalet halkını somut özgürlük için mücadele yürütme ve
radikal bir kültür inşa etme konusunda harekete geçirmek anlamına geliyordu.
Komünistler,
Bengal’deki radikal milliyetçi hareketlerin mirası sayesinde de güçlendiler. Bu
hareketler, çoğu zaman Gandi’nin şiddetten uzak durma ilkesini ve Kongre’nin
kontrolünü aşmıştı. İki savaş arası dönemdeki genç devrimcilerin çoğu Komünist
Parti’ye katıldı. Bu miras, 1942’de Bengal’de yaşanan kıtlık esnasında 3
milyondan fazla insanın açlıktan öldüğü dönemde HKP’nin tüm yiğitliği ve
kahramanca tavrıyla yürüttüğü yardım çalışmalarını da içeriyordu. Kongre
liderliğinin tutuklanması, komünistlerin İkinci Dünya Savaşı’na destek vermek
suretiyle legalize olması gibi hususların yanı sıra Kongre’nin o dönemde tarım
ve sanayide kâr elde eden güçlerin çıkarlarıyla iç içe geçmiş olması, komünistlerin
bu boşluğu doldurup bu şekilde hareket etmelerini sağladı.[13] Şiir, tiyatro ve
müzik gibi kültürel alanda yürütülen etkileyici çalışmalarla komünistler, “hegemonik
bir kültürel güç” haline geldiler.[14]
Ancak,
sömürgecilik sonrası Hindistan’da seçim sistemine iştirak etme kararı
alındıktan sonra komünistler, kendilerini dünyanın dört bir yanındaki
sosyalistlerin daha önce karşılaştıkları bir sorunla karşı karşıya buldular:
Devrimden önce iktidara gelen devrimci bir parti ne yapmalıydı?
1957’de
Kerala’daki Hindistan Komünist Partisi, bu zorluğun üstesinden gelmek zorunda
kaldı. E. M. S. Nambudiripad liderliğinde HKP, dünyadaki ilk demokratik olarak
seçilmiş komünist hükümetlerden biri oldu. Toprak reformu, işçi hakları ve halk
yanlısı politikalar içeren bir program uyguladılar. Ancak, örneğin dinî mekânlardan
kontrolü alarak tek tip ve laik bir eğitim sistemi kurmaya çalıştıklarında
kitlesel bir hoşnutsuzlukla karşılaştılar. Bu huzursuzluk, toprak sahipleri ve
çıkar çevrelerinin muhalefetiyle birleşince, Merkezi Hükümet’in eyalet
yönetimini feshetmesine ve doğrudan merkez yönetimini dayatmasına yol açtı. Son
araştırmacılar, Nambudiripad hükümetinin yıkılış sürecinin örgütlenmesinde CIA
ve İngiliz istihbaratının rolüne işaret ediyorlar.[15]
Bununla
birlikte, komünistler bir adım atmışlardı; o noktadan itibaren Kerala, Batı
Bengal ve Tripura gibi bölgelerde devlet iktidarı için yarışacaklardı.
Sosyalizme geçişin mevcut Hindistan anayasasının sınırlarını aşacağını kabul eden
komünisttler, şimdilik bu sınırlar içinde hareket etmek zorunda olduklarını gördüler.
Komünistler, hâlâ bu konumdalar. Bugün bile, HKP(M) Programı, sosyalizme geçişin burjuva
kapitalist demokrasisinin sınırları içinde başarılamayacağını ısrarla
savunuyor. Onlara göre mevcut devlet, “büyük burjuvazinin önderliğindeki
burjuvazinin ve toprak sahiplerinin sınıf egemenliğinin bir organıdır ve bu
büyük burjuvazi, kapitalist kalkınma yolunu izlemek için giderek yabancı finans
kapitaliyle işbirliği yapmaktadır.” Buna karşılık komünistler, “Halk
Demokrasisi” adını verdikleri bir vizyonu dile getiriyorlar. Mevcut düzende, “burjuva-toprak
sahibi yönetimi altında halkın geri kalmışlıktan, yoksulluktan, açlıktan,
işsizlikten ve sömürüden kurtuluşu için hiçbir umut olmadığını” söylüyorlar.
Komünistlerin
yorumuna göre, Hindistan’daki kapitalizm, “gelişmiş kapitalist ülkelerde kapitalizm
öncesi toplumun küllerinden doğan kapitalizmin” aksine, “kapitalizm öncesi bir
topluma” aşılanmıştı. (Avrupa’da bile kapitalizm öncesi yapıların ne kadarının
gerçekten ortadan kaldırıldığı elbette tartışmaya açıktır). Dolayısıyla,
komünistlerin ve işçi sınıfının görevi, “kapitalizm öncesi toplumu yok etmekle
ilgilenen tüm ilerici güçleri birleştirmek ve demokratik devrimin
tamamlanmasını kolaylaştırmak ve sosyalizme geçiş için zemin hazırlamak”tır.[16]
Bu acil bir görevdir. Hindistan’daki demokratik devrim tamamlandıktan
sonra sosyalizme geçiş yolu izlenecektir. Bu, elbette (Bolşevikler de dâhil
olmak üzere) birçok komünist partinin mücadele ettiği bir konudur. Sosyalizm
mücadelesi, çoğu zaman demokrasi mücadelesidir. Sosyalist bir politikanın,
laikliğin savunulması, otoriterliğe karşı mücadele ve Hint halkına anlamlı bir
vatandaş olma hakkı (özgürlük ve bunu anlamlı bir şekilde kullanabilme yeteneği)
sunan bir toplumsal sözleşmeyle nasıl birleştirilebileceği sorusunun cevabı
kolay. Asıl zorluk, sosyalist bir geleceğe yürürken bugünü var etmek ve bunun
için mücadele etmek, ancak ikincisini birincisine tabi kılmamaktır.
Sonuçlar
Bu
teorik temelle, HKP(M) ve HKP, onlarca yıldır seçimlere giriyor. Komünistler
için temel bir çelişki, (çoğu zaman on milyonlarca insanı yöneten) devlet idarelerinin
dizginlerini ele geçirmeleri ve bu yönetimlerin Hindistan’ın
burjuva-demokratik-kapitalist federal yapısı sınırları içinde faaliyet
göstermesiydi. Bu durum, sosyalizme geçiş açısından başarabilecekleri şeylere
katı sınırlar koydu, ayrıca önemli alanlarda mali transferler ve fonlama için
merkezi hükümete bağımlı oldukları anlamına geliyordu.
Bununla
birlikte, inanılmaz başarılara imza attılar. Kerala, sosyal göstergelerdeki ve “servetin
yeniden dağıtılması temelinde ilerleyen kalkınma süreci”nin elde ettiği büyük
başarılar nedeniyle Birleşmiş Milletler tarafından kalkınma “model”i olarak
adlandırıldı. Daha geniş bir toplumsal hareketler ekolojisinin, kast karşıtı
seferberliklerin ve radikal işçi sınıfı ve köylü hareketlerinin liderleri
olarak, Kerala’daki komünistler, akademisyen Nissim Mannatukkaren’in dediği
gibi, “toprak ağalığının ortadan kaldırılması, toprak haklarının kiracılara
verilmesi, emeğin korunması, kaynakların kamuya açık eğitim, sağlık, tarım
kredileri ve gıda sağlanmasına harcanması” gibi başarıları elde etmek için
kitle seferberliklerini ve görev sürelerini birleştirdiler.[17]
Koronavirüs
pandemisi sırasında, Kerala’daki Sol Cephe hükümeti, kamu eylemi için bir model
kurdu, özellikle Modi hükümetinin duyarsızlığı ve insanlık dışı yaklaşımına
kıyasla, Kovid salgınını önleme konusundaki verimli hameleleri, kamu
seferberliği ve insancıl yaklaşımıyla övgü topladı. Ayrıca, yetki devri, köy
meclisi (pançayat) düzeyinde yönetişim ve katılımcı bütçeleme uygulamalarıyla
da kimi denemelere imza attı.
Batı
Bengal’de Sol Cephe, Kerala’daki gibi iktidarda iniş çıkışlar yaşamadı. Bunun
yerine, 1977’den 2011'e kadar iktidarda kaldı. Solun yıllarca süren yoğun baskısının
ardından, 1977’de koalisyonun güçlü ortağı olarak ilk dönemlerini kazandılar. İndira
Gandi’nin anayasayı askıya alması ve 1975-1977 yılları arasında ilan ettiği
olağanüstü halin ardından gelen “Olağanüstü Hal” sonrası dalgada, oyların yüzde
35’ini alarak Tüm Hindistan İlerici Bloğu ve Devrimci Sosyalist Parti gibi
diğer sol partilerle koalisyon kurdular. Bunu takip eden yıllarda, yaşam
standartlarındaki iyileşme, kitlesel seferberlikler, kültürel çalışmalar, beyaz
yakalı ve kamu sektörü çalışanlarının (ayrıca HKP(M) için bir “kale” haline
gelen polisin) maaşlarındaki iyileşme, laikliğe bağlılık ve taban aktivizmi
temelinde inanılmaz bir seçim ve parti makinesi kurmayı bildiler.[18] En iyi
hallerinde, toprak reformu programlarını ve ortakçı çiftçiler için kiracılık
haklarını, kitle seferberliği ve “gerçek bir coşku atmosferinde işleyen katılım
süreci”yle birleştirdiler.[19]
Hindistan’ın
üçüncü küçük eyaleti Tripura’da da HKP(M), 1977’den 2018’e kadar iktidarda
kaldı. Verimli ve dürüst bir yönetim sergiledikleri kabul edilse de, Hindistan
Halk Partisi (BJP) ile “Tripura Yerli Halk Cephesi”ne mağlup oldular. Bir
yazarın belirttiği gibi, “HKP ‘barış, istikrar ve kalkınma’dan bahsederken, BJP
‘halkın, özellikle genç seçmenlerin artan özlemlerini’ istismar etti, Narendra
Modi’nin popülaritesinden faydalandı.”[20]
Eyalet
yönetiminin geçmiş performanslarına ve “barış, uyum, kalkınma” vaatlerine
sırtını yaslayan politika, eyalette nüfusun yaklaşık yüzde 20’ini teşkil eden
işsiz genç işçiler için bir anlam ifade etmiyordu. Ayrıca, HKP(M)’nin
himayecilik sistemiyle çalıştığı, yani partiye bağlılıklarını ilan edenlerin
ayrıcalıklı muamele gördüğüyle ilgili hayal kırıklıklarına da tanık olunuyordu.
Bu, Kerala ve Batı Bengal’de de karşımıza çıkan bir mesele.
Ulusal
düzeyde, 2000’li yılların başlarında Manmohan Sing’in Hindistan Ulusal Kongresi
hükümetiyle kurdukları koalisyonun bir parçası olarak, hükümete Mahatma Gandi
Ulusal Kırsal İstihdam Garantisi Yasası’nı (MGN REGA) geçirmesi için baskı
yaptılar; bu yasa, dünyanın en büyük sosyal yardım programı ve kırsal kesimdeki
birçok insan için hayati bir can simidi niteliğindeydi. Ayrıca, ülkedeki politik
durumun elverişsiz olduğu bir dönemde parti, iktidara gelmeme kararı almadan
önce, 1996’da neredeyse HKP(M)’nin eski liderlerinden Jyoti Basu’nun başbakan
olduğu bir koalisyon hükümetinin parçası olacaktı.
Görev
sürelerinin sınırlamalarına ve çelişkilerine rağmen, başarıları gerçekti ve
birçok insanın hayatını iyileştirdi. Ancak parti, birçok açıdan, devrimden
ziyade bir yönetim makinesine dönüşme riski taşıyordu. İnsanlar, giderek daha
çok, sağlayabileceği fırsatlar ve bağlantılar nedeniyle HKP(M)’ye katıldı.
Muhalefete karşı hoşgörüsüzlük ve yerel düzeyde parti kadrolarının giderek daha
sert davranışları bir hayal kırıklığı yarattı. Ekonomik olarak da sol
hükümetler, büyüme ve istihdam sağlamakta zorlandı. Kerala, büyük ölçüde yurt
dışına, özellikle Körfez ülkelerine giden işçilerden gelen havalelere bağımlıydı.
Batı Bengal, kamu sektörü çalışanlarının maaşları için şişen bir bütçeden,
artan topraksızlıktan ve şehirler ile kırsal kesim arasındaki servet
uçurumlarından muzdaripti. Sermaye kaçışı ve düşmanca merkezi hükümetlerin
dayattığı mali zorluklar, solun ekonomik zorluklarında çok gerçek bir rol
oynuyor, ancak bunu tamamen açıklamıyor.
Daha
da önemlisi, seçimciliğin kendine özgü zamansallıkları, kendine özgü teşvik
edici yönleri mevcuttur. Hareketin devrimci ufku giderek yok olmaya başladı. Son
yıllarda Kerala’da sınıf mücadelesi üzerine kurulu dil, kalkınma ve sosyal
yardım üzerine kurulu dille rekabet halindeydi. Kapitalizme karşı mücadele,
partinin diğer partilerden daha insancıl bir şekilde yönetebileceği iddiasına evrildi.
Bu, aynı zamanda parti kadrosunun tabandan gelen girişimleri için daha az alan
olduğu anlamına geliyordu. Subho Basu ve Auritro Majumder’in de belirttiği
gibi, “disiplin, artık kendiliğindenliğin önüne geçti, sadakatse partinin
politik faaliyetlerinin ana mekanizması olarak, politik zekânın yerini aldı.”[21]
Ancak partinin devrimci amacı ve parlamenter siyasete katılımı için en
çarpıcı çıkmaz, 1967’de Naksalbari köyünde yaşandı.
Oy
Sandığı ve Kurşun Sandığı
Batı
Bengal’deki Naksalbari köyünde, hükümetin toprağın yeniden dağıtım politikasını
uygulamaya kararlı köylüler ve yereldeki komünist eylemciler, gıda krizi
ortasında doğrudan eyleme geçerek, boş arazileri işgal ettiler. Şiddete dönüşen
polis müdahalesi sırasında, Sonam Vangdi adlı bir polis memuru üç okla
vurularak öldürüldü. Hindistan’ın en uzun süren isyanının ilk kurşunu, sırtına
15 aylık bir bebek bağlamış olan Şanti Munda adlı bir kabile kadını tarafından
ateşlendi.[22] Polisin misillemesi hızlı ve kanlıydı, olaylar, ülke genelinde
bir ayaklanma dalgasına yol açtı. Çin medyası (1962’de Hindistan’la yapılan
savaştan beş yıl sonra) bu ayaklanmayı “bahar aylarında ülke genelinde işitilen
gök gürültüsü” olarak değerlendirip selamladı.[23]
O
dönemde, Hindistan Komünist Partisi (Marksist), eyaletteki koalisyon
hükümetinde küçük ortak konumundaydı. Bu isyanla karşı karşıya kalan parti,
önce arabuluculuk yapmaya çalıştı. Bu başarısız olunca, parti, isyancılara
karşı yapılan baskıya katıldı. Bu durum, isyanı destekleyen ve hayal
kırıklığına uğramış parti üyelerinin Hindistan Komünist Partisi
(Marksist-Leninist)’i kurmasıyla bir bölünmeye yol açtı. Böylece, Hindistan
Maoizmi doğdu. Bölünme süreci zaten uzun zamandır işliyordu: Hindistan Komünist
Partisi (Marksist) üyeleri, devrimin parlamenter siyasete tabi kılınmasından
rahatsızdı, bazıları köylü isyanı çağrısında bulunuyordu. Kardeşin kardeşi
öldürdüğü şiddet olayları kendi yolunu buldu, süreç onlarca yıl devam etti.
Yeni
ortaya çıkan hareketin lideri Çaru Mocumdar, “sınıfsal imha” politikasını savunuyordu.
Bu süreçte toprak sahipleri veya devlet görevlileri hedef alındı. Köylülerin
ilk isyanı sırasında şehirlerdeki gençler de harekete akın etti. Birçoğu,
devrimci coşku ve devrim davasına olan bağlılık nedeniyle silahlı gruplara
katılmak için köylere gitti. Bazı yerlerde bu gençler, kendiliğinden, şiddet
yöntemlerine başvurdular. “Kalküta’da iptidai bombalarla, hatta jiletlerle
dolaşarak, yalnız gezen polis memurlarına saldırdılar.”[24]
Maoist
görüşe göre, Hindistan yarı-sömürge ve yarı-feodal bir ülkeydi; kırsal
kesimdeki feodalizmin ana düşman olduğu düşünülürken, Maoist modele uygun bir kır
devrimi savunuluyordu. Parti, köylüleri örgütleyecek, nihayetinde kır şehirleri
kuşatacak bir silahlı güç oluşturacaktı. İlk ayaklanma bastırıldı, ancak Naksalcılık,
1967’den bu yana birçok kez sahneye çıktı. En son örneği 2004 yılında kurulan
Hindistan Komünist Partisi (Maoist) idi.
Yirmi
birinci yüzyılda Naksalcılar büyük ölçüde, açgözlü madencilik şirketlerine ve
yerinden edilmeye karşı mücadele eden Adivasi toplulukları içinde kitle
desteği buldular. 2006 yılında, Kongre Partisi Başbakanı Manmohan Sing, onları “Hindistan’ın
karşı karşıya kaldığı en büyük iç güvenlik tehdidi” olarak nitelendirdi.
Maoistler, Hindistan devletinin ve uluslararası sermayenin erişmek için can
attığı bölgelerde aktifler: Tahmini 80 milyar dolar değerindeki mineraller,
haklı olarak yerlerinden ayrılmak istemeyen toplulukların topraklarının,
ormanlarının ve nehirlerinin altında bulunuyor. Arundati Roy’un yazdığı gibi,
Naksalcı orduları, “ağır açlık koşullarında yaşayan, kıtlığın eşiğindeki epey
yoksul kabile insanlarından oluşuyordu. [...] Onlarca yıldır acımasızca
sömürülen, küçük işletmeciler ve tefeciler tarafından sürekli olarak
dolandırılan, kadınları polis ve orman departmanı personeli tarafından tecavüze
uğrayan insanlar bunlar. Onların bir nebze de olsa onurlarına kavuşmak için yürüdükleri
o yolu büyük ölçüde, onlarca yıldır yanlarında yaşayan, çalışan ve savaşan
Maoist kadrolara borçlu.”[25]
Elbette,
Maoistlerin siyasete yaklaşımında, Hindistan’ı “yarı-feodal” bir toplum olarak
analiz etmeleri, bireysel “sınıf düşmanları”na” karşı şiddete başvurmaları ve
Hindistan devletinin aşırı baskısı altında örgütlü bir güç olarak varlıklarını
sürdürmek için bazen yapmak zorunda kaldıkları uzlaşmalar gibi kimi sorunlar
mevcut.[26] Gene de, silahlı adamlar onlara silah zoruyla kalkınma adına yer
açmaları gerektiğini söylediğinde, çaresiz kalan topluluklar için çoğu zaman
son savunma hattını teşkil ediyorlar.
Kongre
Partisi’nin 2009 yılında “Yeşil Av Operasyonu” adı altında başlattığı Naksalcılığın
ezilmesine dönük harekât, iktidardaki Hindu milliyetçisi partisi BJP tarafından
büyük bir şevkle sürdürüldü. 2007’de zirveye ulaştığında, ülkenin önemli
bölgelerini kapsayan “Kızıl Koridor”a on binlerce paramiliter unsur ve polis
gücü konuşlandırıldı. Hareketin sempatizanı olduğundan şüphelenilenlere karşı
da büyük bir baskı uygulandı: Tutuklanan önde gelen akademisyenlerden protesto
eden çiftçilere kadar herkese karşı “Şehirli Naksal” etiketi yapıştırıldı. 2025
yılında, Hindistan Komünist Partisi (Maoist) genel sekreteri, 70 yaşındaki
Nambala Kişava Rao, Çattisgar’da bir polis operasyonunda öldürüldü.
Mart
2026’da İçişleri Bakanı Amit Şah, Hindistan’ın “Naksalcılıktan arındırıldığını”
söyledi: artık o “kâbus” sona ermiş, kalkınma yolu açılmıştı.[27] Naksalcılığın
ortadan kaldırılması için bu yılı son tarih olarak belirlemiş olan Şah, muzaffer
muktedirlere has bir dille “Kızıl Koridor”un “Büyüme Koridoru’na dönüştüğünü
söyledi. Gelgelelim, bu zafer konuşmalarının erken yapıldığını söylemek lazım.
Hükümet, isyanı öncelikle ideolojinin bir ürünü olarak görüyor ki bu,
muhtemelen en büyük hataları. Naksalcılık, maddi koşulların bir ürünü.
Yoksulluk ve baskı devam ediyor. Gazeteci N. Venugopal’ın BBC ile
yaptığı son röportajında dediği gibi, “liderler ölebilir ama öfke bakidir.
Adaletsizliğin olduğu her yerde hareketler olacaktır. Artık onlara Maoizm
demeyebiliriz, ama orada hep olacaklar.”[28]
İleriye
Doğru
Hindistan’daki
komünizmin parlamenter kanadı da zor durumda. Sol Cephe’nin Bengal’deki
hegemonyası 2011’de önemli ölçüde eridi, cephe, zaten bir süredir krizlerle
boğuşuyordu. Popülist lider Mamata Benerci tarafından iktidardan
uzaklaştırıldılar. Benerci’nin Trinamul Kongresi 2026 yılına kadar eyaleti
yönetti. Şimdi ise, Hindu milliyetçiliğinin hegemonyasına karşı direnişin son
kalelerinden biri olarak görülen eyaletin yönetimini BJP devraldı.
Batı
Bengal’de sol, yukarıda bahsedilen örgütsel katılaşma, boğucu bir parti
siyaseti kültürü ve muhalif seslere karşı sekter tutum gibi sorunların kurbanı
oldu. Ayrıca, eyalet halkı için istikrarlı bir ekonomik temel sağlamakta ve
geleneksel işçi-köylü tabanının yanı sıra reformlarından bazılarından fayda
sağlayanların beklentilerini karşılamakta zorlandı. Hindistan’ın neoliberalizme
yönelmesi ve doksanlarda Sosyalist Blok’un çöküşüyle karşı karşıya kalan HKP(M),
Özel Ekonomik Bölgeler
kurmaya ve eyalete yatırım çekmeye çalıştı. Bu durum, ilk dönemde toprak ve
kiracılık hakları edinmelerine yardımcı oldukları bazı kırsal kesimlerle
çatışmaya yol açtı. Gerilim, 2007 yılında Nandigram’da doruğa ulaştı. Hükümetin
toprak gaspına karşı direniş, sol hükümetin müdahalesine ve polis tarafından on
dört kişinin vurulmasına neden oldu. Bir makalede belirtildiği gibi, “Hindistan’da
polisin köylülere ateş etmesi yeni bir olgu değil. Önceki olaylara kıyasla can
kaybı oranı daha düşük. Asıl sorun, köylülüğün kurtarıcısı olduğunu iddia eden
Sol’un, tekelci sermaye için toprak elde etmek amacıyla polisi ve parti
kadrolarını kullanıyor olmasıydı.”[29]
Öte
yandan, birçok kişi, Kerala’nın Batı Bengal partisinin sert yaklaşımına kıyasla
daha insancıl bir alternatif sergilediğini söylüyor. Burada, yukarıdan aşağıya
yaklaşım yerine vatandaşların dertlerine hassasiyet gösterme, katılımcı
bütçeleme ve tabandan seferberlik yöntemlerine başvuruldu. Ancak burada bile,
2026 yenilgisinden önce dikkat çekici zorluklar ve çelişkilere tanık olundu.
Kerala’nın
başarısının ve yüksek toplumsal göstergelerinin büyük bir kısmından Sol Cephe
sorumlu tutulabilir. Ayrıca eyaletteki tartışmanın şartlarını belirlemeye de
yardımcı oldu. Oradaki siyaset, büyük ölçüde “rekabetçi sosyal yardımcılık” anlayışı
etrafında dönüyordu, hem Sol Cephe hem de yeni zafer kazanan BDC (Birleşik
Demokratik Cephe) ilerici politikalara bağlılıklarını dile getiriyordu. Ancak
giderek artan bir şekilde, HKP(M)’nin eyaletteki söylemi kalkınma, büyüme ve
yatırımla ilgiliydi.[30] Son seçimde Sol “sosyal yardım hizmetleri, sağlık ve
eğitim alanı” ile ilgili sicilini temel alan bir kampanya yürütürken, muhalefet
kampanyasını, “işsizlik, enflasyon ve yönetişim” konuları üzerinden yürüttü.[31]
Partinin
bazı üyeleri, partilerini “sınıf mücadelesini sivil toplum siyasetiyle ikame
etmek”le suçladı.[32] Kerala’daki Hindu milliyetçilerinin artan hareketliliği,
Sol Cephe’nin “Hindu oyları”nı yitirme ihtimalini de gündeme getirdi. Buna
karşılık, Sol Cephe o ünlü laiklik savunusunu sulandırmaya, “dindarlıkla
mücadele etmek yerine onu kendi safına çekmeye” başladı.[33] Bu durum, en
belirgin şekilde Sabrimala olayında görüldü. Sol Cephe, büyük tepkilerle
karşılaşınca, uzun süredir menopoza girmemiş kadınların girişlerinin yasak olduğu,
Kerala’daki Sabrimala Tapınak Kompleksi’ne bu kadınların girişine izin veren
Yüksek Mahkeme kararını uygulama konusunda önceden dile getirdiği taahhütten
vazgeçti.
Sol
Cephe’nin yatırım konusundaki arayışları cepheyi Londra Borsası’na yanaşmaya itti.
İlgili dönemin Maliye Bakanı Thomas Isaac, komünistlerin “şirketleri kendi
oyunlarında yendiğini” söyleyerek onlarla dalga geçiyordu. Sol Cephe, Gautam
Adani gibi Modi’ye bağlı oligarklarla birlikte çalıştı.[34] Son örnekte,
balıkçılar, Adani’nin desteklediği devasa bir liman inşaatına karşı çıktıklarında
HKP(M) onlara sert tepki gösterdi, balıkçıların “yabancılardan fon aldıkları”
imasında bulundu, hatta onlara, genellikle sağcıların komünistler için kullandıkları
“vatan haini” yaftasını yapıştırdı.[35] Solcu hükümet, topluluklar için şüpheli
ekonomik değere sahip ve çevresel olarak maliyetli olan büyük, yüksek maliyetli
altyapı projelerine yönelik Hindistan devletinin eğilimini paylaşması onun
durumunu daha da kötüleştirdi.
Sınıf
mücadelesi, kalkınma ve seçimle alakalı amaçlara tabi kılındı. Kamu sektöründe
çalışanlar, iş yerinde zorluklarla karşılaştıklarında, HKP(M)’ye bağlı
sendikalardan yalnızca “muğlâk cevaplar” aldılar.[36] Devlet eliyle kalkınma
sürecinin dayattığı adımlar, o süreçten etkilenen toplulukların çıkarlarıyla
çatıştığında, kitlesel sol cepheler bile seslerini çıkarmaya yanaşmıyorlar.
Parti
tabanında bu gelişmelerle ilgili anlaşılabilir bir huzursuzluk mevcut. Ancak
zaten zaman zaman zor olan iç kültür, çok daha kötüleşti. Partideki muhalefet
alanı daralıyor. Son seçimlerin en çarpıcı yönlerinden biri, birçok eski
HKP(M) üyesinin bağımsız aday olarak seçime girmesi veya BDC’ye katılmasıydı.
Bir makalede belirtildiği gibi, “iç muhalefet seçimlere giriyordu”. Birkaç
çarpıcı örneği ele alalım. T. K. Govindan, seçimlerde aday seçimlerinde
kayırmacılık suçlamaları nedeniyle partiden ayrılan kıdemli bir parti lideriydi.
Seçimde 12.000’den fazla oy aldı. Yeni seçilen bir diğer milletvekili ise, “siyasi
kimliklerini sendika aktivizmi ve taban örgütlenmesi yoluyla inşa eden eski
kuşak HKP(M) siyasetçilerinden” olan Sudakaran’dır.[37] O da partinin gidişatı
karşısında duyduğu hayal kırıklığı ve parti içi demokrasinin ezildiği hissiyle
partiden ayrıldı.
Bengal
ve Kerala’da HKP(M) benzer oranlarda oy kaybetti. Fakat Kerala’daki durumun düzeltilmesi
mümkün. Eyalette hükümetler arasında gerçekleşen salınım, olağan bir durum.
Dahası, seçim sonucu solun reddi ve Hindu milliyetçiliğine yöneliş anlamına
gelmiyor. Tam tersine, SDC’nin (Sol Demokratik Cephe’nin) izlediği yola karşı
duyulan hayal kırıklığını ortaya koyuyor, ancak dile getirdikleri ideallerden
vazgeçmiyor. Şimdi öz eleştiri için gerçek bir fırsat var ve muhalefette
geçirilecek bir dönem partiye yardımcı olabilir.
Olası
İhtimaller
Hindistan’daki
komünizmin tarihi, uzun ve olaylarla örülü bir tarihtir. Kahramanları ve kötü
adamları, tuzakları ve gerçek kahramanlık ve radikalizm anları mevcuttur. Aynı
zamanda, kendini davaya adamış sıradan işçiler ve köylüler, parti üyeleri,
aydınlar ve kitleler tarafından aktif olarak yazılmaya devam eden bir hikâyedir.
Kapitalizmin alt edilmesini acil bir insani, ekolojik ve ekonomik zorunluluk
haline getiren çelişkiler var olmaya devam etmektedir.
Hindistan’daki
komünist hareket, bu konuda hayati bir rol oynayacaktır, ancak hiç şüphe yok ki
hareket, toplumsal hareketler, kast karşıtı hareketler, feministler, gençlik ve
öğrenci hareketleri, bölgesel partiler ve işbirliği yapabileceği diğer halk
hareketlerinin bir parçası olarak var olacaktır.[38] Bu hareketler, hem
sandıkta hem de sokaklarda mücadele edecektir.
Hindistan’daki
hareketin sahip olduğu, yaratıcılık ve radikalizmi besleyen, tükenmek bilmeyen
kaynaklar, mevcut çıkmazdan çıkış yolları bulmak için kullanılmaya devam
edecektir. Öneri olarak, birkaç muhtemel yola işaret etmek mümkün (ki zaten partide
ve sol içinde birçok kişi bu yolları daha önceden dile dökmüştü).
Öncelikle
Hindistan’ın üretim sürecindeki parçalanmadan etkilendiğini görmek gerekiyor.
Bu nedenle, kayıt dışı ve örgütlenmemiş sektörlerdeki işçilerin seferber
edilmesi son derece önem kazanıyor, ki bu, komünist Hindistan Sendikalar
Merkezi’nin (HSM) de kabul ettiği bir husus. Bu, iş yerleri yanında mahallelerin
de harekete geçirilmesi anlamına geliyor (bu, ilk döneminde Hindistan Komünist
Partisi’nin 1927 yılında Bombay’da gerçekleştirilen Genel Grev’de inanılmaz bir
etki yaratarak yaptığı bir işti).[39]
Mevcut
moment, aynı zamanda laikliğin tutarlı bir şekilde savunulmasını ve ülke
genelinde giderek daha fazla egemen hale gelen zehirli neo-faşizme ilkeli bir
şekilde karşı çıkılmasını gerektiriyor. Bu cephede Sol, direnişin en güçlü ve
tutarlı kaynaklarından biri olmaya devam ediyor. Kast, cinsiyet, inanç, bölge
ve dil ayrılıklarını tanıyan, ancak farklılıkları yeniden somutlaştırmayan bir
sınıf politikasının dile getirilmesine gerek var. Aşırı milliyetçiliğe veya
kalkınmacılığa gömülmeden, geçim kaynağına, onura ve ekonomik, toplumsal ve
politik alanlarda gerçek özgürlüğü kullanma yeteneğine odaklanan, anlamlı bir
“sosyal vatandaşlık” biçiminin dile getirilmesi şart.[40] Komünist vatanseverlik
sergilemek veya anti-emperyalist mücadele sırasında parti üyelerinin
kahramanlıklarını yeniden gündeme getirmek, Hintli olmanın tam olarak ne anlama
geldiğine ve ülke insanlarının temel haklar olarak neye sahip olduğuna dair
yeni bir anlayış geliştirmeye çalışmak kadar önemli arz etmiyor. Bu yaklaşım,
insanlık ve çevre açısından, kalkınma ve refah konusunda yeni görüşlerin dile
dökülmesine ihtiyaç duyuyor. Ancak bunların geçici adımlar olduğunu hatırlamak gerek.
Partinin teşhisi geçerliliğini koruyor: kapitalizm, bizi kuşatan sorunları
çözemez. Bu da demek oluyor ki sınıf mücadelesinin ve devrimci siyasetin diline
ve pratiğine geri dönmek gerekiyor.
Mevcut
durum, yeniden düşünmeyi ve yeniden tasavvur etmeyi gerektiriyor. Bu da ancak
mücadelenin seçimlere tabi kılınmadığı, gençlerin, ezilen kastların, dini
azınlıkların ve kadınların seslerinin ciddiye alındığı, ilerlemek için bugüne dek
sahip olduklarından daha fazla alan buldukları, gerçekten demokratik ve açık
bir parti içi kültürle mümkün.
Kongre
Partisi’nin Hindistan genelinde sahip olduğu hegemonya, yirminci yüzyılın
sonlarında ülke siyasetinin bölgeler nezdinde bölünmesiyle birlikte kırıldı.
Sermayenin gelişmesi, bölgesel partilerin ve güç odaklarının yükselişi ve
Kongre’nin kendi kibriyle birlikte, giderek daha fazla parti, belirli
eyaletlerde bağımsız güç merkezleri oluşturmaya başladı.[41]
Geri
dönüp bakıldığında komünistler de benzer bir durumdaymış gibi görünüyorlar.
Seçimlerde Tripura, Batı Bengal ve Kerala haricinde zayıf bir performans sergiledi.
Kitle hareketlerinin çok daha geniş bir erişim alanı var, ancak BJP’ye bağlı
sendikalar, öğrenci hareketleri ve diğer yapılar komünistlere daha fazla güçlük
çıkartıyorlar. En önemlisi de BJP’nin bir vakitler Kongre’nin ülke genelinde sahip
olduğu hegemonya düzeyine yaklaşması. Bunun önünde ciddi engeller var. “Hintçe,
Hindu, Hindistan” sloganının Pencap’taki Sih çoğunluğuna veya Güney'deki gibi
Hintçe konuşmayan eyaletlerdeki seçmenlere hitap etmesi olası değil, ancak gene
de BJP, seçimlerde güçlü bir unsur. Ayrıca, şiddet içeren ve faşist bir yapıya
sahip, ancak örgütlü ve iyi finanse edilmiş etkileyici bir sokak hareketine de
sahipler. Komünistlerin onları seçim sandığında yenmesi pek mümkün değil. Ancak
bunu yapmaya çalışacak koalisyonların parçası olabilirler, gene de şimdilik
sokaklarda, iş yerlerinde ve topluluklarda belirli bir etkiye sahip olmalı.
Kadrolarının
özverisinden yararlanmak, tabandan gelen yaratıcılığa izin vermek ve tüm
Hindistan düzeyinde seçim sonuçlarından ziyade taban oluşturmaya yeniden
odaklanmak, Hindistan’ın faşizme doğru gidişine karşı en tutarlı muhaliflerden
biri olmaya devam etmelerine yardımcı olacaktır. Doğru dengeyi sağlamak zor. Sosyalistler
genellikle ya seçimciliği tamamen reddetmiş ya da hareketi onun katı
kurallarına tabi kılmıştır. Bunun yerine, hareket, esneklik gösterip, belirli
koşulların ve tabanın taleplerine duyarlı olmak suretiyle geniş bir taktik
yelpazesini tercih etmeli.
Komünist
öğrenci grupları, Temmuz 2026’da Delhi’de gerçekleşen büyük öğrenci eylemlerinde
yer aldı. Hindistan Sendikalar Merkezi (CITU), geçici işçileri örgütleme
konusunda ilerleme kaydetmeye çalışıyor, tabandaki kadrolarının yaptığı, fark
edilmeyen çok fazla çalışma olduğu kesin. Çiftçi sendikalarının ekseriyetinin toprak
sahiplerinin güdümünde olduğu koşullarda topraksız tarım işçilerini örgütlemek,
onların toplumsal yeniden üretim ve çevre sorunları ile ilgili mücadelelerde
yer almalarını sağlamak için daha fazlası yapılabilir. Bu, öncelikle bazı
partilerde sınıf ve kalkınma konusunda yaygınlık arz eden fikirleri yeniden
düşünmeyi gerekli kılıyor. Elimizde kolay cevaplar yok, ancak çıkmazın
aciliyetini kabul etmek de önemli bir adımdır.
Komünistlerin
önünde zorlu bir görev var. Aynı anda iki zaman diliminde birden var olmaları
gerekiyor: Hem bugünün mücadelelerine, ihtiyaçlarına ve taleplerine sıkıca
bağlı kalmalı, hem de sosyalist dönüşümün nihai hedefine odaklanmalıdırlar. Bu
zorluk, dünya çapındaki sosyalistlerle paylaştıkları bir zorluktur. Hindistan’daki
komünist hareketin nerede yanlış yaptığı, neleri doğru yaptığı, bundan sonra
nereye gideceği ile ilgili tespit ve değerlendirmeler bize çok şey öğretebilir.
Tanrup Sandu
27
Ağustos 2026
Kaynak
Dipnotlar:
1. Bkz.: Shreya Bhattacharya, “Evelyn Trent: Erased Voices and the Radical
Struggle Against Imperial Capitalism”, Discourse on Anti-Colonialism, 21
Mayıs 2025, Substack.
2.
M. N. Roy, M. N. Roy’s Memoirs (Ajanta Publications, 1964), s. 28.
3.
Kheya Bag, “Red Bengal’s Rise and Fall”, New Left Review, Sayı. 70 (Ağustos
2011): 69–98.
4.
M. N. Roy, “An Indian Communist?” Masses of India III (July, 1927),
aktaran: Gene D. Overstreet ve Marshall Windmiller, Communism in India (Berkeley
ve Los Angeles: University of California Press, 1960), 89.
5.
Manu Goswami, “A Communism of Intelligence: Early Communism in Late Imperial
India”, Diacritics 48, Sayı. 2 (2020), Muse.
6.
Sharma, ‘“Yeh Azaadi Jhooti Hai!”: The Shaping of the Opposition in the First
Year of the Congress Raj”, Modern Asian Studies 48, Sayı. 5 (2014):
1358–88.
7.
Sunil Purushotham, From Raj to Republic: Sovereignty, Violence, and
Democracy in India (Stanford University Press, 2021), 183.
8.
A.g.e.
9.
A.g.e.
10.
A.g.e.
11.
Nissim Mannathukkaren, Communism, Subaltern Studies and Postcolonial Theory:
The Left in South India (Routledge, 2022).
12.
A.g.e., s. 59.
13.
Ania Loomba, Revolutionary Desires: Women, Communism, and Feminism in India
(Routledge, 2018), 198.
14.
Subho Basu ve Auritro Majumder, “Dilemmas of Parliamentary Communism: The Rise
and Fall of the Left in West Bengal”, Critical Asian Studies 45, Sayı. 2
(2013): 167–200, TF.
15.
M. P. Basheer, “The Kerala Precedent: How Article 356 Became a Weapon of Cold
War Politics”, Wire, 19 Ağustos 2025.
16.
Communist Party of India (Marxist), “Party Programme”, erişim tarihi: 10 Temmuz
2026, CPIM.
17.
Mannathukkaren, Communism, Subaltern Studies and Postcolonial Theory, 1.
18.
Bag, “Red Bengal”.
19.
A.g.e.
20.
Suhrid Sankar Chattopadhyay, “Fall of a Citadel”, Frontline, 14 Mart 2018.
21.
Basu ve Majumder, “Dilemmas of Parliamentary Communism.”
22.
Anonymous, “Naxalbari@50: Maoist Uprising Was Sparked by This Tribal Woman
Leader”, Hindustantimes, 23 Mayıs 2017.
23.
“Spring Thunder Over India’, People’s Daily, 5 Temmuz 1967, MIA.
24.
Rahul Pandita, “The Rise and Now Fall of the Maoist Movement in India”, Aeon, 21 Ekim 2025.
25.
Arundhati Roy, Mr Chidambaram’s War, 2010, ISR.
26.
Örneğin Maoistler bazen kontrol ettikleri bölgelerde faaliyet yürüten
işletmelerden “koruma parası” alıyorlar. Bkz.: Kheya Bag, “Red Flags In The
Forest”, New Left Review, Sayı. 118 (Ağustos 2019): 141–48.
27.
Rashmi Drolia, ‘“I Can Proudly Declare India Naxal-Free”, Says Amit Shah’, The
Times of India, 19 Mayıs 2026, TI.
28.
Suvojit Bagchi, “Is India Finally Winning the Decades-Long War against Maoist
Insurgency?”, BBC, 27 Mayıs 2025.
29.
Basu ve Majumder, “Dilemmas of Parliamentary Communism.”
30.
Nileena MS, “How Kerala’s CPI(M) Took a Hammer to Its Ideology While Chasing
Electability”, Caravan, 1 Nisan 2026.
31.
“Kerala Election Wrap-up: How UDF Ended LDF’s 10-Year Rule”, The Times of
India, 22 Mayıs 2026, TI.
32.
MS, “How Kerala’s CPI(M) Took a Hammer to Its Ideology”.
33.
A.g.e.
34.
A.g.e.
35.
A.g.e.
36.
A.g.e.
37.
Lakshmi Priya, “Beyond Anti-Incumbency: What Kerala’s Verdict Says about the
LDF”, Newslaundry, 7 Mayıs 2026.
38.
HKP(M), Hindistan Öğrenci Federasyonu ve Tüm Hindistan Demokratik Kadınlar
Derneği gibi kitle örgütlerine sahip.
39.
Sinha, Abhinav. “Whither Working Class Movement?,” n.d., Academia. Bombay grevini bir başka
çalışmamda ele almıştım: Tanroop Sandhu, “Mills and Marxists: Communism and
Internationalism in Interwar Bombay”, History Workshop Journal, Cilt
101, Bahar 2026, s. 169–195, Oxford.
40.
Basu ve Majumder, “Dilemmas of Parliamentary Communism”.
41.
Achin Vanaik, “India’s Two Hegemonies”, New Left Review, Sayı. 112 (Ağustos
2018): 29–59.


0 Yorum:
Yorum Gönder