1.
Levant’ta Komünizmin Tarihi
Walter
Laqueur, Rusya’nın Ortadoğu’da yer edinme girişimlerini Ekim Devrimi’nden
öncesine dayandırır. Yazara göre bu girişimler, Çar’ın Kutsal Topraklar ve
Osmanlı’ya ait Büyük Suriye’yiyönetme arzusunun bir parçasıydı (Laqueur, 1957).
Bununla birlikte, İngiltere ve Fransa, Sykes-Picot Anlaşması (1916) uyarınca
Arap topraklarını aralarında keyfi bir biçimde pay etmek suretiyle bölgedeki
Türk İmparatorluğu’nun yerini alma emellerine başarıyla ulaştı. Çarlık Rusyası’nın
rızasıyla gizlice hazırlanan bu anlaşma, daha sonra Troçki tarafından kamuoyuna
açıklandı ve mahkûm edildi. Bolşevikler ise Ekim Devrimi’ndeki zaferlerinden
sadece bir ay sonra anlaşmayı geçersiz ilan ettiler. Daha sonra, Avrupa’da
devrimlerin başarıya ulaşamadığı gerçeğini kabullenen Komünist Enternasyonal
(Komintern), Ortadoğu’da yaşanan “uyanış”ı kademeli olarak etkileme ve sömürge
halkların bağımsızlık çağrılarını yeniden yönlendirme fikrini tartıştı. Sonuç
olarak, Milletler Cemiyeti’ni eleştiren Komintern, bu örgütün Avrupa güçlerinin
“emperyalist hedefler”ini meşrulaştırdığını, o hedeflere ulaşmak için ortaya
konulan çabalara katkı sunduğunu, dolayısıyla, yaşanan süreçten sorumlu
olduğunu dile getirdi (De Ausburgo, Şubat 1956: 161). Bu tespit ışığında,
Lenin’in sözünü yineleyen Komünist Parti, cemiyeti “emperyalist haydutların her
zaferini onaylamakla görevlendirilmiş uluslararası suçlular birliği” olarak
tanımlamaktan çekinmedi (Daoud, 1999: 266).[1]
Ancak,
komünist politika, 1920’deki Bakû Kurultayı sonrasına dek, Komintern’in
yalnızca sömürgecilik karşıtı ayaklanmaları ve “Doğu” sendikacılığını “sadece”
komünizm tarafından temsil edilen devrimci hareketle ilişkilendiren bildirileri
haricinde, herhangi bir etkili rol oynamadı.[2] Bu bağlamda, Sovyetler Birliği
(SSCB), geri kalmış, cansız bir bölge olarak görülen Doğu’da “temsilcilikler”
açmakla yetindi. Onu kaynama noktasına ulaşmak üzere olan, bu anlamda, dönüşüm
için kimi yolların oluşabileceği bir yer olarak görmedi.[3]
Halim
Bereket, bilimsel sosyalizm ve Arapçılığın farklı kökenlere sahip olduğunu;
ancak her ikisinin de sömürgecilikten kurtuluş ihtiyacını içermesi nedeniyle,
birleşik olmayan bakış açılarından da olsa, bazı noktalarda yakınlaştıklarını
iddia etmektedir. Milliyetçilik ve Marksizm arasındaki “buluşma” hususunda ise
şu söylenebilir: Lübnanlı Şibli Şumeyyil (1850–1917) ve Suriyeli Farah Antun
(1874–1922), sosyalizmi milliyetçilik yoluyla gelişen ve hakları olmayan yoksul
işçiler arasında kök salabilecek, uygulanabilir bir ideoloji olarak sunan ilk
Arap aydınları olarak kabul edilir.[4] Ancak, halk, bağımsızlık lehine birleşik
bir kitle olarak örgütlenemedi, ayrıca “mirasından mahrum bırakılmış halklar”
denilen yapı, devrimci öncü örgütler içinde birleşmeyi bilemedi. Milliyetçiliği
ve sosyalizmi, “Arap devrimci kültürünün iki temel ilkesini” (Barakat, 1993:
172) birlikte etkilemek, onlara öncülük etmekse eğitimli burjuvaziye mensup
kişilere düştü.
Şam
ele geçirilse de[5] (1920) Fransız Levant’ındaki direnişçi ruh ortadan
kalkmadı, fakat giderek sınırlı veya yerel hedefler uyarınca bölündü. Suriye
ile Büyük Lübnan arasında sınır çizildikten sonra, milliyetçilik, Paris’in iki
ülke için yarattığı küçük siyasi yapıyla başa çıkabilmek için kendini yeniden
tanımlamak zorunda kaldı.[6] Bu bağlamda, Agvani’nin de dile getirdiği
biçimiyle, Fransa’nın varlığı ve emperyalist ayrıcalıklarını koruma konusundaki
takıntısı, bir grup “ateşli” Arap milliyetçisini, emperyalist merkez ülke
karşısında bir sığınacakları yer olarak yüzlerini belli ölçüde faşizme-Nazizme dönmelerine
sebep oldu. Bu arada, ideolojik birikimle hareket eden yerel gruplarsa,
bağımsızlık ve tarihsel dönüşüm arayışlarında belirli bir itibara sahip olan Sovyet
komünizminin safına geçtiler (Agwani, 1968).[7]
Paris’in
tasarladığı Lübnan’sa, sosyal eşitsizliğe odaklanan, özel sektörün kamu
sektörüne kesin olarak galebe çaldığı, azınlık bir grubun sosyo-ekonomik
çıkarlarınca sıkı bir şekilde kontrol edildiği, ayrımcı bir sistemin
getirilmesini içeriyordu. Bu azınlık da açık rekabetten veya toplumsal
ilerlemeden kaynaklanan herhangi bir kapsayıcılıktan kaçınırken, konumlarını
korumak için gerekli tüm politik manevraları kullanmaktan çekinmedi. Böylece
Fransız-Lübnan yönetimi, dini bölünmeler yoluyla veya toplumsal-mezhepsel bir
mozaik meydana getirerek sistemi güvence altına aldı. Toplum, iki uç noktaya göre bölündü: bir uçta, hiçbir toplumsal hakka sahip olmayan, korunmasız halk
kitleleri; diğer uçta, anlaşmanın yararlanıcıları ve savunucuları, her zaman
tetikte olan ve sınıf ayrıcalıklarını korumaya odaklanan kesim duruyordu.
Böylece yeni ülke, çatlağın daha da genişleyebileceğini dikkate almadan, politik-toplumsal-mezhepsel konulara yönelik yasalar çıkardı, bu durum da
nihayetinde 1958 ve 1975’te (her ikisi de birbirinden farklı, karmaşık ve dış
müdahaleyle dolu) iç çatışmalara yol açtı.
2.
Suriye-Lübnan Komünist Partisi: Kuruluşu ve Ayrılıkları
Sovyet
politikası, Doğu Halkları Kurultayı’na (Bakû, Eylül 1920) dek Fransız Levant’ıyla
gerçek manada ilgilenmemişti. Bu kurultayda, devrimci hareketin ilerleyişinin “kapitalizme
ve emperyalizme karşı uluslararası devrimci eylemin büyük nehrine” doğru
yakınsadığını iddia eden konuşmacıların ateşli ve coşkulu konuşmaları yer
almıştı (Gallissot, 1978: 22). Buna rağmen, Sovyetler resmi çizgisini, daha acil
jeostratejileri (taktikleri) ve Sovyet devriminin “kurtuluş”unu teşvik etmeye
odaklandığı için 1924’e kadar netleştirmedi.
Levant’taki
ilk sosyalist sesler, Antun ve Şumeyyil’di. Bu isimler, ütopik, liberal, hatta
romantik tonlarla dolu, yapılandırılmış ahlaki bir bakış açısıyla (Barakat,
1993: 250) kararlı kişisel duruşlardan yola çıkarak dönüştürücü fikirleri
savunan aydın grubunun bir parçasıydılar. Milletler Cemiyeti bünyesinde mandalar
tanımlandığı vakit (1922), en sıkı bağlara sahip üye ülkelerin hiçbirinin
(Osmanlı makamlarının uyguladığı baskı nedeniyle) Lübnan veya Suriye’de yaşamıyor
oluşu, Fransız Levant’ında yaşayan bazı kişiler arasında bu isimlerin
etkilerinin ve itibarlarının artmasına mani olmadı.
Aynı
özgür düşünceli aydınlar, Lübnan’da da Ekim Devrimi’ni takip ediyorlardı.
Bunlar, Bolşeviklerin pratik ilerlemelerine zaten duyarlı olan, birden fazla
dil bilen aydınlardı. Çoğunluğu Hristiyan (dolayısıyla görünüşte kurulu düzene
yakın) olsalar da, halk ayaklanmasının evrenselci fikrini (tükenmiş, okuma-yazma bilmeyen bir nüfusun sistemini ve yaşam koşullarını değiştirmek için
aşağıdan yukarıya doğru eyleme dair fikri) coşkuyla benimsediler.
Ancak
Gallissot’nun (1978) belirttiği gibi, yirminci yüzyılın başlarında Suriye ve
Lübnan’da çoğalmaya başlayan bu ilk bağımsız komünistler (Rodinson, 1972) ile
işçi sınıfına mensup, sendika hareketi içinde faal olan gruplar arasında güçlü
bir bağ mevcut değildi. Gallissot, önemli bir endüstriyel yapının veya herhangi
bir yapılandırılmış proletarya tabanının bulunmaması nedeniyle, ikincisini
içsel zayıflıkları nedeniyle “parçalar veya adacıklar” olarak tanımlıyordu
(Agwani, 1968). Suriye-Lübnan komünizminin göz önünde olan liderleri, sendikalara açıkça dâhil olmaya ve rüşeym halindeki komünizmin temellerini
güçlendirmeye 1924 yılında başladılar.
Ancak,
Suriye-Lübnan’da komünist hareket yola koyulurken, halkın güvensizliğiyle
yüzleşti. Halk, komünizmi kendisiyle alakası bulunmayan, “dışarıdan gelen” bir
şey olarak gördü. Ayrıca komünist hareket, Avrupa sömürgeciliğiyle ve bölgede
yaşayan yabancılarla, örneğin göçmen Yahudiler veya Filistin’e yerleşmiş
Siyonist yerleşimcilerle ilişkilendirilmesi sebebiyle, ek bir güçlükle
karşılaştı (Gallissot, 1978; Flores, 1980b).
2.1
Lübnan Halk Partisi
Levant’ta
(Filistin, Suriye, Lübnan) birlik çağrısı yapan Ulusal Suriye Kongresi’nin
1922’deki girişimini müteakip 1922’de Lübnanlı gazeteci İskender Riyaşi,
romantik bir başlıkla Arapça ilk gazeteyi çıkardı: Seyyah Gazeteci (Es-Sahafiyu
et-Tayih). Bekaa’nın Zale şehrinde yaşayan Riyaşi, Mısır Komünist Partisi’nden
etkilenerek, Bekaa bölgesindeki tütün işçilerinin yaşadığı yoksulluğu ve
zorlukları ortaya çıkarmak amacıyla gazeteye kendi anlayışını yedirdi. Bu bölge,
kısa sürede, gazetecinin de desteklediği en zinde sendikacılığın merkezi haline
geldi. Böylece, Riyaşi ve katkıda bulunanları sayesinde, ülkedeki yeni yeni
gelişen komünizm ile son derece eğitimli olan sendikacılık pratiği arasında bir
bağ kuruldu. Gazetenin, Rus Devrimi’ni takip edilecek örnek alarak gören,
buradan sisteme ve yereldeki ekonomik elitlerin düzenine son vermeyi hedefleyen
aydınlara ses olması önemliydi. Kendileri önde gelen Marksist-Leninist
teorisyenler olmasalar da, Sovyet pratiğini ve proletaryanın iktidarı ele
geçirme amacını tartışmaktan çekinmediler. Sonuç olarak, öncü konumda yer
alacak ve sömürülen işçileri sömürgeci dayatmadan memnun olmayan bir toplumla
bir araya getirecek güçlü bir siyasi hareketin kurulmasını savundular.
Yayın
yönetmenlerinin kendisini seçkin bir Hristiyan azınlığın sınırlarına hapseden
yaklaşımına rağmen gazete, muhalif aydınlar için önemli bir referans noktası
haline geldi (Kaminsky & Kruk, 1984: 18). 24 Ekim 1924’te, Yusuf İbrahim
Yazbuk ve Fuad Şimali’nin önderliğindeki Seyyah Gazeteci gazetesinin
yazarları, Lübnan’da komünist eğilimlere sahip ilk partiyi (Lübnan Halk Partisi’ni)
kurdular. Yazbuk’un şu açıklamasında yeni parti ile gazete arasındaki bağ
açıkça ortaya konuyor:
“Bu gazete ve sahibinin
düşünce biçimimi şekillendirdiğini söyleyebilirim. Marksist, özellikle de
komünist düşüncenin başlangıcını, Sahafiyu Tayih olarak belirlemek
zorundayız. Bu gazete, Lübnan’daki
komünist hareketin teorisyenleri için ilk okulumuzdu.” (Ismael & Ismael,
1998: 5)
Partinin
adında “komünist” kelimesine yer verilmemesinin nedeni ise, partinin pratikte SSCB’den
uzak durmak istemesi ve Fransız Levant’ına karşı sergilediği pasif duruştu. Ancak
bu, aynı zamanda Yazbuk’un görüşlerinden de kaynaklanıyordu, zira Yazbuk,
Avrupa’dan göç etmiş Yahudilerce kurulan ve yönetilen Filistin Komünist Partisi
(FKP) ile arasında bir bağımlılık ilişkisi kurmamaya veya ondan uzaklaşmaya
karar vermişti.
Komünist
eğilimlere sahip yeni partinin kurulmasının ardından, Moskova, yeni partinin
Levantlı liderlerinin Ekim Devrimi’ne duydukları hayranlık ve sempatiyi
gizlemedikleri göz önüne alındığında, yeni örgütü kendi kanatları altına almak
amacıyla pratik bir yaklaşım benimsemeye karar verdi. Böylece, Kasım 1924’te, Filistin
KP liderlerinden ve bölgedeki politik sosyalist hareketler konusunda uzman olan
(dolayısıyla Seyyah Gazeteci gazetesinin köşe yazarlarının ideolojisini
bilen) Joseph Berger, Beyrut’a gitti. Başlangıçta kendisini Polonyalı bir
gazeteci olarak tanıtan Berger, aslında Komintern’den yeni LHP’nin, bağımsız
bir temelde değil, Filistn KP’sinin bir kolu olarak, ilgili adla birlikte
komünist hareketle birleşmeyi kabul etmesi önerisini sunma konusunda yetkilendirilmişti
(Flores, 1980b; Ismael & Ismael, 1998: 7,8,230; Kaminsky & Kruk, 1984:
18–24). Yazbuk ve Şimali, ilk cevapları dâhilinde, SSCB tarafından belirlenen
materyalist ilkelere bağlı kalacaklarını ama Lübnan partisinin bağımsızlığını
korumasını istediklerini söylediler.[9]
LHP’nin
ilkeleri, partinin kurucularınca şu şekilde ifade ediliyordu:
“Lübnan Halk Partisi adı
altında bir parti kurduk. Amacımız, Lübnan’da sanayi, tarım ve ticaretin
geliştirilmesine her türlü yolla yardımcı olmak, Lübnan ulusu içinde kardeşlik
ruhunu yaymak, din adamlarının kamu yararı pahasına nüfuzlarını kullanmalarına
mani olmak, ulusal okulları desteklemek ve laik eğitim programını birleştirmek,
işçileri ve tarım işçilerini ortak çıkarlarını savunmak için sendikalarda bir
araya getirmek, sermaye ve mirasın gerektiği gibi vergilendirilmesini sağlamak
için tüm nüfuzumuzu kullanmak, vakıf varlıklarının hükümetin kontrolü altındaki
ulusal varlıklar olarak görülmesini sağlamak ve kadınların özgürleşmesini
teşvik etmektir.”
[Couland, 1969: 105]
2.2
Suriye-Lübnan Komünist Partisi’nin Kuruluşu
1925
yılında Fransız askeri, Dürzi liderliğindeki direnişe karşı tüm gücünü seferber
ederken, Komintern sessiz kaldı. Bunun temel nedeni, o dönemde “Çin meselesi”ne
öncelik verilmesiydi. Komintern, aynı zamanda sömürgecilikle mücadele eden
kurtuluş hareketlerinin önemini de kabul ediyordu (Kaminsky & Kruk, 1984).
Bu arada, Dürzi Dağı ayaklanmasının ivmesiyle güçlenen LHP, destekçiler
kazanıyordu. Bu noktada Şimali’ye sendika hareketinin en güçlü ve devrimci
kesimini örgüte kazandırma görevi verildi. Daha sonra, muhtemelen aşırıya kaçan
bir öz eleştiriyle Yazbuk, Fransız Levant’ında komünist hareketin fitilini
ateşleyen isimlerin amacının “Marksist devrim” olduğunu, ancak bu konudaki
pratik çalışmalarının mantıksız bir şekilde yürütüldüğünü dile getirdi (“Rastgele
ilerliyorduk” (Ismael & Ismael, 1998: 9)).
Politik
faaliyetlerinin ilk günlerinde bu aktivist-aydınlar, fikirlerin dünyayı
değiştirebileceğine dair coşkulu Hegelci görüşü bir ölçüde savundular, ancak
kısa süre sonra gerçekçi bir bakış açısıyla, sömürülen işçilerin sorunlarıyla
ilgilenmeye başladılar. 1925’te Yazbuk, hareketin ilk günlerindeki
farklılıkları ve belirsizlikleri şu şekilde ortaya koyuyordu:
“Bazılarımız, Doğu’da
Arapların önderlik ettiği ilk komünist partinin kuruluş sürecine iştirak etti.
Ama aramızda Marksizmi bilimsel düzeyde, gerçek manada kavrayan biri yoktu. Hiçbirimiz
Lenin okumamıştı? En azından onun ebedi yol gösterici çalışması Ne Yapmalı?’yı
okuyana bile rastlanmıyordu.”
[Ismael & Ismael, 1998: 9]
Bu
arada, 1920’lerin başlarında Bolşevik Devrimi’ni ölçüt olarak kullanarak
sosyalist fikirleri savunmaya başlayan bir grup Ermeni aktivistten de bahsetmek
gerek. Çoğunlukla Beyrut’ta bulunan bu gençler, Spartaküs adı altında
bir araya gelen bir Ermeni birliğinin parçasıydılar. Artin Madoyan ve Aram Yeratzyan
önderliğinde hareket eden birlik, Ocak 1925’te, 1 Mayıs’ı birlikte kutladıktan
sonra, hareketi feshederek LHP saflarına katıldı. Bu, yeni bir ortak politik
partinin (Suriye ve Lübnan Komünist Partisi’nin -SLKP) kurulmasına yol açtı.[10]
Partinin merkez komitesi, tüzüğünü 10 Aralık 1925’te Beyrut’taki ilk
konferansında belirledi (Kaminsky & Kruk, 1984: 19). Yusuf İbrahim Yazbuk,
partinin genel sekreteri olarak seçildi. Yıllar sonra, işçi lideri Şimali, yeni
partinin amacının, SSCB komünizminin dönüştürücü pratiği ile Suriye ve Lübnan (ikisinin
birliği) için radikal bir ekonomik dönüşümü teşvik etmek olduğunu ilan etti.
“Biz, buna Suriye Lübnan
Sosyalist Partisi adını verdik. [...] Üçüncü Enternasyonal’e sırtını yaslayan
parti, fırsat bulduğunda iktidarı mümkün olan en kısa sürede proletaryaya ve
çiftçilere devretmeyi hedefliyor. Bu, ilkelerimizin temel taşıdır. Biz, ezilen
işçi sınıfının sözcüsünden başka bir şey değiliz.”
[İsmail & İsmail, 1998: 7]
Sultan
Atraş Paşa önderliğindeki Suriye ayaklanmasını destekleyen Suriye-Lübnan Komünist
Partisi (SLKP), ayaklanmayla ilgili (Arapça, Fransızca ve Ermenice yayınlanan)
bildirilerinde, isyanın “büyük Suriye devrimi”ni desteklemek amacıyla “uluslararası
komünist hareket” ile koordineli olarak gerçekleştiğini dile getirdi (İsmail
& İsmail, 1998: 14; Barakat, 1993: 174). Ancak ayaklanma, Fransız generali Maurice
Sarrail tarafından acımasızca bastırıldıktan sonra, komünistler zulme uğradılar,
gazeteleri kapatıldı ve önde gelen isimler hapse atıldı veya sürgüne gönderildi.
Bu isimler, ancak 1928 tarihli af yasasıyla ülkeye dönebildiler.
Bununla
birlikte parti, yeraltında etkili bir şekilde faaliyet göstermeye başladı ve
sıradan üyelerini teyakkuzda tuttu. Hatta Sovyetler’in resmi çizgisinin sadık
destekçileri olan komünist parti liderlerinin katıldığı gizli bir konferans
düzenlemeyi başardı. 1928’de, artık becerikli sendika lideri Fuad Şimali’nin önderliğindeki
Suriye-Lübnan Komünist Partisi (SLKP), Komünist Enternasyonal’e katıldı; bu da
bir ölçüde SLKP’nin Filistin Komünist Partisi’nden bağımsızlaşmasını sağladı,
ancak iki parti, bir süre daha yakın ilişkilerini sürdürdü (Ismael &
Ismael, 1998: 19; L’Orient Le Jour, 5 Şubat 2007).
Moskova,
Lübnanlı ve Suriyeli komünistlerin birliğine Filistin KP’si, Joseph Berger ve
Poale Sion’un eylemleri aracılığıyla destek sundu. Bu isimler, sağlam bir bilinç
ve kusursuz bir yapı üzerine inşa ettikleri Marksist-Leninist söylemleri sayesinde,
bir aydın olan Yazbuk’un Filistinli komünist liderlere dair çekincelerini biraz
olsun azaltmayı bildiler.[11] Bu arada, Mısır’da zor şartlarda çalışma
yürütmüş, bu anlamda daha pratik bir insan olan, işçi örgütlerinin tabanıyla
bağlantılı, işçi kitlesine dair ideolojik bir bakış açısı bulunan Şimali, Filistinli
komünistlerden destek ve rehberlik hizmeti alma fikrine çok daha açıktı. Bu düzlemde,
1931 yılında Suriye-Lübnan Komünist Partisi ile Filistin Komünist Partisi, Komintern’in
altıncı kongresinin kararlarına bağlı olduklarını ilân etmek için ortak bir
kongre düzenledi. Moskova’nın talimatları, belirsizliğe veya kayıtsızlığa izin
vermiyordu. Bunun sonucunda kongre katılımcılarının hazırladıkları (Şimali’nin çok
hoşuna giden) ortak bildiri, “kapitalizmi ve emperyalizmi yenmek için işçilerin
ve çiftçilerin ortak cephesi aracılığıyla ulusal burjuvaziye karşı aktif bir
mücadele yürütme” yükümlülüğüne odaklanıyordu. Bütün bunlar, “Arapların ulus
sorunu”nu da çözmek için bölgesel birleşik bir çerçeve içinde
gerçekleştirilecekti (Kaminsky & Kruk, 1984: 19; Gallissot, 1978: 24–5).
Şimali’nin
genel sekreterliği döneminde (1926–1932), SLKP, sınıf sendikacılığı sayesinde
sayıları artan üyelerinin Bolşeviklerin belirlediği çerçevede eğitilmesi
meselesine odaklandı. Bu çalışma kapsamında ve Büyük Buhran’ın sosyo-ekonomik
bağlamında, bilhassa Beyrut, Trablus ve Şam’da aktif yeni hücreler ortaya çıktı.
Sendikacılık ve parti arasındaki ittifak, özellikle Mart 1931’de yüksek
elektrik fiyatlarını protesto etmek için yapılan gösterilerde belirginleşti.
Etkilenen işçilerle birlikte çalışan SLKP’nin seferberliği sayesinde, enerji
fiyatlarında yüzde 40’lık bir indirim sağlandı (Yehya, 2015: 257).
Şimali’nin
partinin başında olduğu dönem, Suriyeli Kürt Halid Bektaş’ın partinin lider
olmasıyla birlikte sona erdi. Bektaş, Moskova’nın hızla Marksist-Leninist
ideoloji temelinde eğitimden geçirdiği, ayrıca arkasında SBKP’ye hâkim olan Stalinizmin
denetlediği bir grup genç adamın desteğini arkasına almıştı. Böylece Kasım 1932’de Fuad Şimali,
partiden kesin bir şekilde ihraç edildi. Tarık ve Jacqueline İsmail (1989), Şimali’nin
ihracının parti için bir dönüm noktası olduğunu, Suriye ile Lübnan’daki
komünistlerin birbirinden kopmalarına neden olduğunu söylüyor. Şimali’nin
partiyi kitlelere açmayı, sadece proletaryanın değil, aynı zamanda modası
geçmiş sömürgeciliği veya iktidardaki elitlere hizmet etmek için var olan
liberalizmi kabul etmeyi reddeden Levant toplumunun bir kesiminin de partiyi
görmesini sağlama konusunda başarılı olduğuna hiç şüphe yoktu. Bu arada, Yazbuk’un
son derece çekici olan, ülkü sahibi bir aydın olarak edindiği aura, parti
basını sayesinde, Şimali’nin liderliği döneminde de varlığını sürdürmüştü.
Henüz
20 yaşındayken, Moskova’da iki yılını Marksist-Stalinist devrimci ilkeleri tedris
ederek geçiren Halid Bektaş, Şimali’yi partiden ihraç etti. 1944’te parti içinde
yaşanan ayrışmada önemli bir aktör olan Bektaş, daha sonra Suriye Komünist
Partisi’nin liderliğini ele geçirdi. Bu parti içinde Nasır ile çatışan Bektaş,
Nasır’ın Birleşik Arap Cumhuriyeti anlayışı gibi birçok güçlükle yüzleşti. Bektaş’ın
SLKP’nin başında olduğu dönemde parti, (kendi içinde çatışmalar yaşayan ve
bölünmeye doğru giden) Filistin KP’sinden uzaklaşmaya, Fransız Komünist Partisi’ne
yönelmeye ve Moskova’nın talimatlarını benimsemeye başladı.
Büyük
ihtimalle Bektaş, o dönemde Fransız KP’sinin liderinin Paris’teki nüfuzunu
kullanarak, mandaların ayrışmasını sağlayacağına inanıyordu[12], ancak, (Paris-Moskova
ekseni boyunca) nüfuz alanlarında yaşanan ayrışma, kimi ciddi çatışmalara,
hatta bazı yön değişikliklerine yol açtı. Örneğin, Eylül 1939’da Hitler ve
Stalin, Saldırmazlık Paktı’nı imzaladıktan sonra, SLKP, paktı (şimdilik) “anlamaya
çalışma” yükümlülüğüyle hareket etti ama bir yandan da “Fransız emperyalizmini”
kınadı. Bu eleştiri üzerine parti, kritik bir durumla yüzleşti: yasaklanan
partinin propaganda amacıyla kullandığı yayın organı kapatıldı, en fazla göz
önünde bulunan liderleri tutuklandı (Nehmé, 1984; Kaminsky & Kruk, 1984;
Yehya, 2015: 301).
Léon
Blum’un Halk Cephesi’yle (1936-1938) iktidara gelişi SLKP’yi (Paris veya
Moskova’dan da önce) sürdürülmesi zor olan sağlıksız bir ikiliğe doğru sürükledi.
Kısa süre sonra parti, Rus komünizmiyle koşulsuz bir ittifak içine girdi. Bu
arada, iktidardaki güçlerin baskısının yoğunlaştığı yıllarda parti, kentli
toplumsal tabakalar nezdinde görünürlük düzeni muhafaza etti ve zamanla
sömürgeciliğe karşı direnişin ölçütü haline geldi. Antifaşist Birlik’in (1938)
kurulmasının ardından, Lübnan-Suriye komünistleri, kendilerine destek veren
önemli bağımsız isimlere yaklaşmayı bildiler. Ancak, Fransa’dan beklentiler
içinde olunduğu (veya Fransız Komünist Partisi ile ittifak kurulması umudunun
diri olduğu) dönemde Bektaş önderliğinde hareket eden Levant komünistleri, hâlâ
Fransa’dan bağımsızlık isteyen milliyetçi hareketlerle çatıştılar. Dahası,
parti, nispeten iyi bir konumda olmasına ve kazandığı saygıya rağmen, 1937’de
Lübnan’da yapılan seçimlerde hiçbir sandalye kazanamadı.
3. İki Ülke, İki Parti: Lübnan Komünist Partisi ve Suriye Komünist Partisi
1943
Lübnan seçimlerinde, ılımlı demokratik reformlar getirmeyi amaçlayan ve yabancı
şirketleri millileştirme gibi stratejilere başvurmayan bir örgüt olarak kendini
takdim ederek oldukça ılımlı veya belirsiz bir seçim kampanyası yürütmelerine
rağmen, dört komünist adayın hiçbiri, tek bir sandalye bile kazanamadı (Dutra
Junior, 2014: 345). Bu seçim sırasında, ilerici seçmenler, Halk Cephesi
aracılığıyla Fransa ile kısa süreliğine de olsa ve ulusun bağımsızlığını
sağlamaya yardımcı olacağı varsayımıyla flört eden bir partiye güvenmek
istemediler. Aslında partiyi “Moskova komünizmine bağlı örgüt” imajı etkilemişti.
Partinin liderlerinin Berlin-Moskova Paktı’na gösterdiği anlayış unutulmamıştı,
ancak aslında bu tutum, tümüyle belirli bir bağlamın ürünüydü. Bu durum,
partinin iletişim organınca ayrıntılı bir şekilde açıklandı, ardından
Lübnan'daki “Hitler’in uşakları”na yönelik saldırılar başlatılarak Nazizme-faşizme
karşı “demokrasinin savunulması” çağrısında bulunuldu (Nordbruch, 2009: 124;
Yehya, 2015: 301). Dolayısıyla, belli ölçüde “komünist” yaftasının partinin
sırtına onun aleyhine olan, ağır bir yük yüklediğini söyleyebiliriz.
1943’te
Beyrut’ta bir Sovyet büyükelçiliği açıldı, ardından iki ülke arasındaki temas
önemli ölçüde arttı. Aynı yıl, Lübnan Komünist Partisi, Fransa’dan resmi
düzeyde bağımsızlaştı. Ne var ki bu bağımsızlığın gerçekte bir karşılığı yoktu.
Öte yandan, İngiltere, Avrupalı rakibinden toprak kopartıp gücünü artırmak amacıyla bölgeye yönelik müdahalelerini artırdı. Ertesi
yıl, SLKP iki ayrı örgüte bölündü,
ancak Bektaş, “Moskova’nın Arap dünyasındaki gözü” olmaya
devam etti (AbuKhalil, 2009).[13]
Ayrılıkçı
vatanseverliğin yeni aşamasında, Levant komünizmi, büyük güçlerin ve İsrail’in
de dâhil olduğu yeni “yapay” devlet kurma sürecinin kurulmasının ardından
travmatik bir ortama uyum sağlamak zorunda kaldı. Bu arada, bölgeye aktarılan
Soğuk Savaş politikaları, bağımsız ülkelerin her birinin toplumsal dokusunda
yeni çatlaklara neden oldu. Politik partiler, bu ideolojik çatışmanın yol
açtığı baskılarla yüzleştiler.[14] Bu sebeple, Suriye-Lübnan komünistleri
arasındaki bölünme, bağımsızlık bağlamında cereyan etti. Ayrışmayı iki ülkedeki
partilerin genel sekreterlerinin ortaklaşa sundukları öneri tetiklemişti.
Bektaş[15], Suriye Komünist Partisi lideri koltuğunu korudu. Ferecullah Hulu, 1946’da
Nikola Şavi tarafından görevden alınana dek LKP’nin genel sekreterliğini yaptı.
Şavi’nin yerini ise 2005 yılında Beyrut’ta suikaste uğrayan tarihi şahsiyet Corç
Havi aldı.
4.
Komünist Parti ve Lübnan Bağlamına Uyum Sağlaması
LKP,
toplumsal kabulün seçmen desteğine dönüşmemesinin ardından, 1947’deki yasama meclisi
seçimlerinde yenilgiye uğradı. Partinin resmiyette SSCB yanlısı oluşu, onu bir
kez daha Lübnan halkına ve genel olarak Araplara açıklanması zor olan kritik
durumlara soktu. Stalin’in Birleşmiş Milletler’de Filistin’in bölünmesine yönelik
aktif desteği ve aylar sonra İsrail Devleti’nin hemen tanınması, Lübnanlı
komünistleri oldukça şizofrenik bir hale sürükledi. Sovyetler’in “Siyonizm
yanlısı” duruşuna saygı duyan parti, aynı zamanda Arapların ve yerli
Yahudilerin tek bir Filistin devletinde birlikte yaşaması gerektiğine ilişkin
önceden belirlediği konumuna bağlılığını sürdürmeye çalıştı ve bu fikre karşı
çıkan herkesi “bilhassa Arapları bölüp zayıflatmayı amaçlayan emperyalist-Siyonist
komplonun parçası olmak”la suçladı. Sonrasında, 1948 savaşında SSCB’nin İsrail
yanlısı duruşuna çaresizce katlanmak zorunda kalan parti, çatışma sürecinin alevlenmesini
eleştirmekle ve bunu Kral Abdullah’ın (İngiliz müttefikleriyle birlikte)
Filistin’in Arap kesiminde bağımsız bir devletin kurulmasını engellemek için
tasarladığı bir komplo olarak sunmakla yetindi (Yehya, 2015: 346; Süleyman,
1967: 88). Ardından, kesinlikle ileriye dönük bir hamle dâhilinde LKP, Filistin
meselesinin aslında İngiliz-Amerikan emperyalizmine ve gerici Arap rejiminin
uşaklarına karşı bir mücadele olduğunu ilan etti ve bunun sonucunda Filistin’deki
Arap birliklerinin çekilmesi için güçlerini birleştirme çağrısında bulundu.
Halkın
gözüne sokulan bu değişimle birlikte Lübnanlı komünist liderler, kendilerini
sallantılı bir zemine taşıdılar ama kendilerini değiştirmiş olmalarına rağmen
önyargıları ortadan kaldırmadı. Agvani’ye (1968) göre, parti bu hatanın “damga”sıyla
boğuşuyordu. Bu noktada, 1946’da Lübnan Komünist Partisi genel sekreterliğinden
istifa eden Ferecullah Hulu’yla (1906-1959) ilgili birkaç açıklama da yapmak
zorundayız.
Bugün
tüm Lübnanlı komünistlerin gözünde, Hulu, bilhasa sembolik ve duygusal
değerleri yanında, politik mantığı da temsil eden bir isim. Parti, bir
ölçüde, şu anda en güncel pratik-ideolojik duruma uymayan tarihinin bazı
parçalarıyla uzlaşmak ve bunları açıklamak için bu liderin inatçı tavrına
tutunmaktadır. Nitekim, Ferecullah Hulu, LKP’nin lideri olduğunda, Stalinist Bektaş
ve onun siyasi çizgisini izleyenlerle olan düşünsel farklılıklarını gizleme
gereği duymadı. Bu ayrılıklar, partinin çıkarları adına açıktan dile
getirilmese de, Sovyet rejimiyle sürdürülmesi gereken bağlarda mündemiçti.
Suriye komünizmi ve Lübnan partisinin önemli bir kolu, Moskova’nın her talimatını
harfiyen takip etmekten yana iken, Hulu, bir ölçüde Marksizm-Leninizmin ilk
ilkelerine geri dönerek, sınırlama yanlısı bir tutum sergiliyordu. Daha sonra,
Filistin’in bölünmesiyle ilgili iç tartışmalar sırasında, ardından ilk
Arap-İsrail savaşı açmazıyla birlikte, Hulu, Şam ve Beyrut’ta sesini duyurmaya
çalıştı, ancak başarılı olamadı. Bu arada, yoldaşlarına (daha önceki
konuşmalarına atıfta bulunarak) yerleşimci Siyonizme karşı mücadelenin Arap
ulusunun bir meselesi olduğunu, bu nedenle, bölgedeki komünistlerin Moskova’dan
gelen resmi talimatlardan bile uzaklaşarak uyumlu bir tavır benimsemeleri
gerektiğini hatırlattı. Ancak Hulu’nun tavsiyesi dikkate alınmadı ve Lübnan
komünistleri, Sovyetler’in resmi çizgisine bağlı kaldılar, ancak partinin en az
bir kesimi (Havi ile birlikte) bu çizgiyi tümüyle kabul etmedi.
Hulu’nun
Filistin topraklarının paylaşımı ve bunun sonucunda ortaya çıkan Arap-İsrail
savaşıyla ilgili olarak Bektaş’a yönelik, karşıtlığı temel alan kişisel duruşu
konusunda, Lübnanlı siyasetçinin bağımsızlığı ile 1959’da Şam’da uğradığı suikast
arasında bağ bulunduğuna dair spekülasyonlara (veya açıklamalara) tanık olundu.
Kendi partisinden bile bazı sesler, Bektaş ve SSCB’nin Hulu’nun ölümüyle bir
şekilde bağlantılı olduğunu iddia ettiler, oysa bu olay, o dönemde farklı çıkarlara
sahip (Nasırcılık türünden) güçlerin bir araya gelmesiyle organize edilip
gerçekleştirilmiştir.[16]
1953’te
Hruşçov liderliğindeki SSCB, süreçlere daha fazla iştirak edip Araplara destek
gösterileri düzenlemek suretiyle Ortadoğu’da yeniden konumlanmaya başladı
(Flores, 1980a: 24). Bu sayede nefes alan LKP, artık bölgedeki tüm müstebit
rejimlerle birlikte Siyonizm-emperyalizmi eleştirme serbestiyetine kavuştu. LKP,
ancak ellili yılların sonlarında Lübnan toplumunda destek kazanmaya başladı. Bu
süreçte sempatizan sayısı az da olsa arttı. Parti, Şimali’nin eskiden aşıladığı
işçi sınıfı kaynaklı ruhtan yavaş yavaş uzaklaşmaya, toplumsal kaygıları olan,
politik açıdan beynelmilel olan bir bakış açısına sahip eğitimli orta sınıf
azınlığa bünyesinde yer açmaya başladı.[17] Altmışların ortalarına
gelindiğinde, Lübnan’da kalkınmacılık anlayışından beslenen işçi grupları
partiye katıldı.
Bu
arada, 1957-1958 döneminde yaşanan krizde, (görüşleri SSCB’ninkilerle aynı
doğrultuda olan) Lübnan Komünist Partisi, Bağdat Paktı’na, Eisenhower Doktrini’ne
ve Cumhurbaşkanı Kâmil Şamaun’un Batı’ya yönelmesine karşı çıkmaktan çekinmedi.
Ancak parti, partinin aktivistleri ABD’nin varlığına/nüfuzuna
karşı direniş faaliyetlerine katılmış olsalar da, Saib Selam ve Raşid Keremi
tarafından hazırlanan ulusal anlaşmaya resmiyette destek sunmadı (Dutra Junior,
2014; Ismael & Ismael, 1998). Daha sonra, ayaklanmanın bir noktasında
(1958), parti, bağımsızlığı ve ulusal birliği savunmak için devreye girdi ve
kısa vadede meselenin komünist veya sosyalist bir sistem kurmakla ilgili
olmadığını söyledi. Partinin amacı, ülkeyi yabancı egemenliğinin etkisinden
kurtarmak ve tüm vatandaşlar için özgürlüklerin garanti altına alınacağı, sosyal
adalete dayalı vatandaş eşitliğini temel alan, gerçek bir parlamenter sistem
kurmaktı. 1965’te Nikola Şavi, partinin sosyalizme giden yolunu, Lübnan halkı
için hayati önem taşıyan, ekonomik, idari ve siyasi alanda ilerici reformlarla
alakalı eylemlere vurgu yaparak bu yaklaşımı yineledi (Dutra Junior, 2014;
Rabushka & Shepsle, 2008; Suleiman, 1967).
Lider
Arabi Endari’nin sözleriyle, 1968 Kongresi, partinin geleceğini “şehit” Ferecullah
Hulu’nun “sağlam” ve hür ruhuyla birleştirmek için “geçmiş bağımlılıklarından
kopuşunu” simgeliyordu.[18] Gerçek şu ki, bir önceki yıl LKP, SSCB’ye olan
bağımlılığı nedeniyle büyük bir iç kriz yaşamıştı. Corç Havi liderliğindeki bir
grup genç, eski düzene karşı direniş sergiledi. Sonunda durum düzeltildi, ancak
SSCB, isyancıyı “CIA ajanı” olmakla suçladı, ardından partiye verdiği “mali
yardım”ı azalttı. Zaten bahsi edilen para yardımı hiçbir zaman cömertçe
olmamıştı (Mroué, 2007).
1975’e
dek LKP, yasaklanmış olmasına ve siyaset alanının kuytu köşelerinde vakit
geçirmesine rağmen, düşüncelerini eski tabanının ötesine taşıyıp genel manada
tüm topluma aktarmayı bildi. Ancak bunu, 1967’deki Arap yenilgisinin travmasına
tepki verdikten ve bir miktar öz eleştiri yaptıktan, “Arap ulusal sorunu”na dâhil
olmaya yemin ettikten ve Lübnan’a yönelik güncellediği toplumsal taahhütlerini
ifade ettikten sonra başardı (Nahas, 1980: 8). Teorik tartışma, daha da büyük
önem kazandı. Böylece, 1975’teki büyük savaşa giden yıllarda komünistler, halka
destek sunmayan, dini referanslara sahip devlete ait kurumlara karşı mücadelede
öncü ve lider olduklarını ortaya koydular. LKP, iktidardaki elitler ile
Hristiyan sağcı partiler arasında var olan çıkar birliğini halka duyurdu. Bu
partiler, ulusal ordu aracılığıyla Filistin örgütlerine birlikte saldırdılar.
Söz konusu ordu ise, ülke, İsrail güçlerinin saldırısına uğradığında hiçbir
zaman harekete geçmedi.
Ancak,
solun karmaşık ideolojik yapısı içinde kimi tartışmalar ve çatışmalar açığa
çıktı. Bunların bazıları, köklü ve eski bir güç olarak komünist hareket ile
geçmişe bağlı kalmadan değişiklikler yapmaya istekli, muarrızını sürekli
eleştiren yeni solcular arasında cereyan etti (Nahas, 1980: 8). Silahlı
çatışmaların patlak vermesine kadar gerçekleşen siyasi tartışmalar, hareketi
zenginleştirdi, ancak aynı zamanda, uzlaşmaya ihtiyaç duyulan kritik bir
aşamada bir blok olarak zayıflıklarını da ortaya çıkardı. İç savaş patlak verdikten
sonra (Nisan 1975), partilerin ve (Filistinliler de dâhil) onlarla bağlantılı
milislerin tüm dikkati, mevcut savaşa ve askeri cephaneliklerini artırma
ihtiyacına odaklandı. İlk elden ortaya çıkan bir diğer sonuç dâhilinde,
ideolojik tartışmaların ve siyasetin sistemi dönüştürme veya sistemden kopma
yolu olarak görülmesine dair tüm o coşkulu özlemler unutuldu. Değişen
ittifaklar ve fırsatlar, eleştirel düşüncenin yerini aldı.
SSCB,
Arap Levant’ında komünizmi desteklemeye veya kontrol etmeye devam ederken daha
geniş, daha stratejik bir bakış açısı benimsedi. Sovyet liderleri, belirli
grupları kendi özlemleri için potansiyel olarak elverişli gördüler. Bu gruplar,
“yeni bir sosyalizm” veya milliyetçilik-vatanseverlik yoluyla alternatif yollar
aradıklarını iddia ederken, neoliberal düzene karşı birer karakol görevi
görüyorlardı. Bu bağlamda, yıllar sonra Mari Nasif-Debb’in[19] de vurguladığı
biçimiyle, protesto hareketlerinin geliştirilmesinde Sovyet desteği önemli bir
yere sahipti. Ayrıca Debb’in aktardığına göre, bu yeni ortaya çıkan gruplar ile
Komünist Parti arasında ikili ilişkilerin kuruldu. Hruşçov dönemindeki Sovyet
teorisyenleri, “kapitalist olmayan kalkınma yolu” denilen genel fikri temel
alan yeni stratejiyi izleyerek bölgede değişime yol açma ihtimaline ilişkin
somut öneriler sundular.[20]
Filistin
Kurtuluş Örgütü’nün ülkede ideolojik olarak farklı güçleri bir araya getirme
amacıyla kurulmasının ardından, Moskova, Soğuk Savaş’ın genel çerçevesi içinde
ve en benzer görüşlere sahip milislerle, örneğin LKP’nin sadık ideolojik ve
askeri müttefiklerinden biri olan Corç Habaş liderliğindeki Filistin Halk Kurtuluş
Cephesi gibi gruplarla yakın ve destekleyici bağlar sürdürerek, her bir
Filistin örgütüyle ayrı ayrı, Lübnan veya bölgeye has her bir bağlama göre
görüşmeler yürütmeye başladı.
İsrail
saldırganlığına karşı direnişle ilgili olarak, LKP, 1968’de İsrail Savunma
Güçleri’nin güneye yönelik saldırılarıyla başa çıkmak için, “Halk Muhafızları”
olarak bilinen silahlı milis gücünün oluşturulmasına öncülük etti. Dahası, İsrail’in
keyfi saldırılarından büyük ölçüde zarar gören bu güneyli Şii savaşçılar, diğer
siyasi partilerden izole edildikleri için mecburen komünistlerle ittifak
kurmuşlardı. Diğer toplulukların artık onları hem savunan hem de temsil eden
çeşitli örgütleri varken, herkesin sırtını döndüğü Şiiler, yoksulluk ve dışlanmışlıkla
müdadele etmek zorunda kalmışlardı. Bu anlamda LKP, onların yüzleştiği güçlüklere
yönelik en acil çözümü sunmuştu. Endari’ye göre parti, sadece İsrail’le
savaşmak için orada bulunmuyordu (“esasında halkı savunuyordu”), aynı zamanda parti,
sosyal adaleti ve ekonomik değişimleri de benimsemiş bir yapıydı (“Halk yoksuldu
ve LKP’yi yoksulların partisi olarak görüyordu”). Ancak, din adamı Musa Sadr’ın
(Mahrumlar Hareketi’nin) güçlü liderliği, daha sonra Hizbullah’ın yankı
uyandıran yükselişi sonucunda, cemaat kendi içine kapandı. Buna rağmen, bugün
bazı laik Şii aktivistler Lübnan komünizmine halen daha sadıktır.[21]
Parti,
aynı zamanda (Müslümanlardan, İlericilerden ve Filistinlilerden oluşan) Lübnan
Ulusal Hareketi’nin bir parçasıydı. 1982’deki büyük Beyrut işgali sırasında,
işgalci İsrail ordusuna karşı etkili silahlı direnişe başlayan ilk politik
gruptu. Bu bağlamda, Sanayi bölgesindeki ünlü “Bustros Eczanesi operasyonu”nu,
ardından Blat Zukak’taki Eyyüb benzin istasyonundaki operasyon gibi birbirine
bağlı diğer operasyonları anmak gerekir (Mermier, 2010). Lübnan Komünist
Partisi Genel Sekreteri Corç Havi ve Lübnan Komünist Eylem Örgütü’nden Muhsin
İbrahim, daha önce ülkeden kovulan Filistinli milislerden ayrı bir Lübnan
Ulusal Direniş Cephesi’nin kurulduğunu duyurdular. Seküler yapısını
vurgulayarak, Lübnan halkının vatanseverliğine, “düşman İsrail’in işgaline
karşı tek bir direniş bayrağı altında savaşma” çağrısında bulundular.
5.
Lübnan Savaşı Sonrası Lübnan Komünist Partisi
Lübnan
Savaşı’nın sonu ile SSCB’nin çöküşü neredeyse eş zamanlı gerçekleşti. Yeni
beklentilere yol açan bu yeni durum ışığında, Lübnan Komünist Partisi kendisini
kurtaramayacağı bir krizin içine sürüklendi. Parti, dini ayrışmanın hâkim
olduğu, büyük iç muhalefetle başa çıkmak zorunda kaldığı bir siyasi bağlamda laiklik
bayrağını kararlılıkla savunmaya devam etti. Bunun örnekleri arasında 2000
yılında uzun süredir görev yapan liderler Corç Havi, İlyas Atallah, beş yıl
sonra başa geçen Münir Bereket yer almaktadır. İdeolojileri oldukça belirsiz
olan ancak kendilerini “reformist” olarak ilan eden isyancı gruplar
(L’Orient-Le Jour, 17 Eylül 2007), partinin gerçek “demokratikleşme” yoluna
sokulması, “katı ortodoksluğunu”, geçmişte görülen “Stalinist veya sert çizgi”
olarak tanımlanan refleksif eylemlerini geride bırakması gerektiğini savundular
(Nassif, 2000; Diab, 2012).
2005
yılında mezhepsel kimliğin Lübnan toplumunu düşman bloklara böldüğü koşullarda
LKP, siyasetteki iki hâkim aksa göre konumunu netleştirirken bir şaşkınlık
yaşadı: bu akslardan biri, Şam’ın düşmanı ve Basra Körfezi Arap Devletleri ile
ABD ve Fransa liderliğindeki Batı kapitalizm-emperyalizminin müttefiki olan “Haririzm”
(14 Mart Hareketi) (Hattar, 2014); diğeri de Suriye Baasçılığının
varlığını/etkisini sürdürmeyi ve İsrail’e karşı silahlı direnişi aktif olarak
devam ettirmeyi savunan Hizbullah önderliğindeki Şii dini-politik yapı (8 Mart
Hareketi). Ertesi yıla kadar İsrail’in ülkeye yönelik gerçekleştirdiği saldırıların
ardından komünist liderler, 14 Mart Hareketi’nden uzaklaşmayı tercih ederken,
aynı zamanda Hizbullah'ı gerekli bir ulusal direniş gücü olarak görüp ondan
yana saf tuttular.[22] Bu ittifak, komünist liderlerin partilerini politik
Şiiliğin yürüttüğü savaşların içine çekilmesine izin vermeyi reddettikleri 2008
yılına dek sürdü. Sonunda, her ikisinin de kendi dış müttefiklerinin yardımıyla
"mezhepçi, destekten yoksun devlet”i sürdürmeyi amaçladıkları için iki
düşman bloğun “birbirine benzediklerini” söylediler (Hattar, 2014).[23]
Özellikle
“Sedir Devrimi” (2005) ile ilgili olarak, LKP’nin ülkeyi kuşatan coşkulu havaya
katılmadığını da eklemek gerek. Parti, başından beri, “kendiliğinden” hareketliliklerin,
ülkeyi ABD ve bölgedeki bağlı kuruluşlarının bloğuna bağlamayı amaçlayan
emperyalist çıkarlar tarafından yönetildiği gerçeğini göz önünde bulundurarak, gelişmelere
belirli bir şerhle yaklaştı. Suriye konusunda ise LKP, tutarlı bir yaklaşım
sergileyerek, Şam’ın vesayetine son verilmesini istedi ve halka, birliklerinin
aslında Cumhurbaşkanı Süleyman Faranciye’nin isteği üzerine Lübnan’a geldiğini,
bu birliklerin LKP’nin aktif bir parçası olduğu ilerici Filistin güçlerini
kontrol altına almak için getirildiğini söyledi (1976). Özellikle Mayıs 2005’te
parti lideri Mari Nasif-Debb, ülkenin geleceği hakkında bir uyarıda bulunarak,
Suriye’nin ekonomik-politik-askeri varlığını ortadan kaldırdıktan hemen sonra, “kendimizi
parçalanmanın eşiğinde buluyoruz, ama bu sefer de yeni Amerikan, Suudi ve
Fransız hamilerimizin gözetimi altındayız” dedi. Debb’e göre bu güçler, halka
destek sunmayan, dini referansları olan sisteme zerre rahatsızlık vermeden onun
muhafaza edilmesini güvence altına almak için baskı uyguluyorlardı.
Aynı
şekilde, LKP’nin eskiden beri birlik fikrini desteklediğini, bunun yanında, Lübnanlıların
haklarını da savunduğunu eklememiz gerek. Bugün Mari Nasif-Debb, kadınların
ulusal “elitokrasi”ye karşı mücadelede daha fazla müdahalede bulunmaları
çağrısında bulunmaya devam ediyor, ancak bu müdahalenin “şimdiye dek
dışlandıkları” iktidar alanları üzerinden gerçekleştirilmesi gerektiğini
belirtiyor.[24] Bu bağlamda, partisinin hâlâ birkaç önemli sorunu olduğunu
kabul ediyor: “Partimizdeki kadınların rolünün yalnızca kısmen iyileştiğini,
bunun da belediye meclislerindeki kadın komünistlerin rolünü olumsuz
etkilediğini de söylemeliyiz.”[25]
Son
olarak, bir dipnot dâhilinde, LKP ile Suriye Sosyal Milliyetçi Partisi
arasındaki eski rekabetten (Mermier, 2010) bahsetmeliyiz. Bu iki parti, savaş
sırasında ve 1982’deki İsrail işgaline karşı isyan cephesinde müttefik
olmuşlardı. Aynı tarafta savaşıyor olsalar da, Lübnan iç savaşında (1975-1990) oluşan
karmaşık veya “tuhaf” ittifaklar bağlamında bazen çatışmaya girdiler. Bu “küçük
muharebeler”in” hatırası bugün de canlı, asla tümüyle nisyana gömülebilmiş değil.
Hatta Eylül ayında 1982 şehitlerine saygı göstermek amacıyla düzenlenen anma
etkinliklerine bu hatıra hâkimdi.
6.
Lübnan Komünist Partisi’nin Çalkantılı Bölgesel Bağlamdaki Konumu
Parti
lideri Arabi Endari’nin partinin Hizbullah’la ilişkileri hakkındaki soruya
verdiği kısa ve öz cevabın (“ilişkimiz karmaşık”) iki parti arasındaki gizli ilişkileri
ve temasları mükemmel bir şekilde özetlediğine inanıyoruz. İlk farklılıkların
en olağan gündelik hallerde, yaşam biçiminde açığa çıktığını söyleyebiliriz.
İlerici komünist ideoloji kişisel özgür iradeyi savunurken, Şii din adamları,
bireyin (kamusal ve özel) tüm varoluş düzeylerini kendi hanesi ve dini içinde
sınırlandırmayı savunmaktadır.
Diğer
Lübnan partileri karşısında sergilediği tutum bağlamında komünistler, mezhepçi
devletini ortadan kaldırılmasını savunma konusunda kararlı bir duruş
sergiliyorlar ve bunun sonucunda ülkeyi yöneten politik-dini oyundan sıklıkla
dışlanıyorlar. Ekonomik konularda kimi örgütler, neoliberalizme teslim olmuş radikal
tavırlar sergiliyor, kimileri, hesabı kitabı yapılmış, belirsiz, muğlâk bir tutum
sergiliyor (Endari’nin ifadesiyle, “konumsuzluk oyunu oynuyor”), LKP ise
kapitalist sistemde derinlemesine dönüşümler yapılmasını, “tüm vatandaşlar”
için radikal sosyal adaletin teşvik edilmesini savunuyor.
LKP’nin
Suriye’deki çatışmaya ilişkin görüşlerini incelediğimizde ise karmaşık cevaplar
alıyoruz. Partinin tutumu, 2011’de “diktatör Baas rejimi”nin uyguladığı baskıyı
reddettiği, Beşar Esad’ın “neoliberalizm” lehine getirdiği ve sendikaların ellerini
kollarını bağlayan, “felâkete yol açan ekonomi politikası”na vurgu yaptığı
günden beri epey değişti.[26] O zamandan sonra parti, çatışmanın uzaması ve sürecin
iyice askerileşmesinden önce, açıklamalarının kapsamını genişlettiler, iç
savaşa dâhil olan örgütlerin “şüphelere yol açtığını” kabul etti, bunun
sonucunda, artık İslamcı terörizmi (Nusret Cephesi ve IŞİD) alt edecek
mücadeleye destek sunduklarını dile getirdi. Ayrıca parti, açıklamalarında
sürekli “Suriye’ye müdahale konusunda dikkatli olun” ifadesine yer verdi. Daha
sonra Hizbullah milislerinin Lübnan sınırını korumayı başardığını kabul eden LKP,
Bekaa bölgesindeki komünist aktivistlerin de savunmaya katkıda bulunduğunu söyledi.
Ancak aynı zamanda, Hizbullah’ın İran’la ve Esad rejiminin inşa ettiği savunma
hattıyla gereğinden fazla ittifak halindeymiş gibi görülmesi sebebiyle Hizbullah’ın
Lübnan direnişinin ülkeye özel bir olgu olduğu için başına geçirdiği haleden
mahrum kaldığını dile getirdi. Bu nedenle, Hizbullah'ın eski Şii-Sünni
ayrılığından yararlanmaya çalışırken “işgalci” bir güç olarak algılanma riskini
bile taşıdığını iddia etti. Bununla birlikte, partiye göre, Lübnanlı
komünistlerin Hizbullah ile koşulsuz olarak hemfikir olduğu nokta, ülkeyi
sağlam bir direnişle ve “Siyonist devlet”e yönelik teyakkuz haliyle savunulmasıydı.
Filistin davası her ikisi için de ortak bir mücadeledir, ancak LKP’ye göre Şii
örgütü, genellikle “İsrail denilen düşmana karşı belli ölçüde oportünist veya
acil çıkarlar uyarınca hareket etmektedir.”
1948’den
beri Filistinlilerin ülkedeki “geçici” varlığına atıfta bulunan deneyimli
tarihçi Moris Nohra, mültecilere “tüm sosyal hakları” vererek, onların
varlığının adaletin en temel biçimi üzerinden yasallaştırılması fikrini
savunuyor. Nohra, Filistinlilerin onları desteklediği ve kendilerinin de geri
dönüş hakkı talep ettikleri göz önüne alındığında, milliyet meselesinin çok
farklı bir konu olduğunu ekliyor. Bu nedenle LKP (Mültecilerin kendileri gibi)
bu konuda uluslararası hukuka uyulmasını talep etmeye devam ediyor. Nohra, sözlerinin
sonunda fikrini iki cümleyle özetliyor: “Bir: Lübnan’ın mevcut sorunu, Suriye’deki
savaş neticesinde ülkeye gelen diğer mültecilerle bağlantılıdır. İki: komünistler,
hedef olarak Lübnan ulusunu temel alan vatanseverliği benimsemelidir.” Bu
anlamda ilgili vatanseverlik, hakiki olmalı, laik niteliğini korumalı, halka
destek olmalı, iktidara ait dini bayraklardan arınmalıdır.
Sonuç
olarak, Lübnan komünistlerinin, yoldaşı “şehit” Mehdi Amil’in şu ilkesine sadık
kaldıklarını söyleyebiliriz: “Direndiğiniz sürece yenilmezsiniz” (Al-Saadi,
2014). Muhalif kesimler, partiyi inisiyatifi yitirmekle, politik-toplumsal
ortamdaki olaylara sadece tepki vermekle suçlasa da, liderler, partinin her
zaman olduğu gibi ezilen tüm işçilerin arkasında olduğunu, yurttaşların katıldığı
tüm protesto eylemlerini en ön safta desteklediklerini söylüyorlar.
Rosa Velasco Muñoz
[Kaynak:
Communist Parties in the Middle East: 100 Years of History, Yayına Hz.:
Laura Feliu ve Ferran Izquierdo-Brichs, Routledge, 2019, s. 90-108.]
Dipnotlar:
1. SSCB, Milletler Cemiyeti’ne 1933’te üye oldu.
2.
Bakû Kurultayı’daki (veya “Doğu Halkları Kurultayı” (1920)). 2.000’den fazla
katılımcıdan sadece üçü Arap’tı. Bu üç katılımcının kurultayda konuşup
konuşmadıklarına dair hiçbir kayıt bulunmamaktadır (Chabrier, 1985; Broué,
1997).
3.
Edward Said, Marx’ın şu sözünü alıntılamaktadır: “Kendilerini temsil edemezler,
temsil edilmeleri gerekir”. Said; Flaubert, Victor Hugo, Renan, Conrad ve Marx’ın
eserlerinde de belirli bir “şarkiyatçılık” türünün bulunabileceğini sözlerine ekler
(Said, 2004: 45).
4.
Levant’ın bu ilk “sosyalistler”inin düşüncesi ile Muktataf (“Seçki”) dergisinin
düşüncesi arasında bir bağ kurabiliriz. 1876’da Beyrut’ta iki büyük aydın-bilim
insanı Faris Nimr ve Yakub Sarruf’un kurduğu dergi, Beyrut Amerikan
Üniversitesi ile bağlantılıdır (Düşünce Özgürlüğü Merkezi).
5.
Temmuz 1920’de General Gouraud, Fransız yönetimine karşı isyanı bastırdı ve Şam’ı
işgal etti (Meyselun Muharebesi).
6.
Gérard Khoury, Fransa'nın Türk İmparatorluğu ile büyük bir dostluk politikası
ve Orta Doğu için mekânsal-politik planlarından, doğrudan kontrolü altındaki
izole alanların oluşumuna nasıl geçtiğini gösteriyor: Büyük Lübnan’ın veya Arap
milliyetçiliğinin ilerlemesinden “Hristiyanlar tarafından korunan” bir bölgenin
yaratılması (Khoury, 1993).
7.
Maxime Rodinson, Arap milliyetçiliği ve Marksizm ile ilgili tezinde
sömürgecilikten bahseder ve sömürgecilik pratiğini “olumlu” yönde etkileyen “önemli
olaylar”ı aktarır. Marksizmin, sömürge ülkelerin kurulu düzenine karşı en
önemli politik ifadelerden (eleştirel düşünceden) biri olduğunu söyler
(Rodinson, 1972). Rodinson (1941–1947) arası dönemde Suriyeli-Lübnanlı
komünistlere Marksizm dersleri verdi.
8.
Şimali, Mısır Komünist Partisi’ndeki aktivizmi ve İskenderiye’deki Lübnanlı
işçileri kapsayan sendikal çalışmaları nedeniyle Ağustos 1923’te İngiliz
yetkililer tarafından Mısır’dan sınır dışı edildi.
9.
Sonrasında Berger, Lübnanlı-Suriyeli komünistlerin partisinin ismini farklı bir
kısaltmayla Komintern’e kabul edilmesini sağladı.
10.
O yılın 15 Mayıs’ında, SLKP, propaganda ve bilinçlendirme amacıyla kullanılmak
üzere ilk gazetesi İnsaniyet’i çıkarttı. Gazetenin isminin altında şu
ibareye yer verilmişti: “İşçiler İnsaniyet sizin günlük gazeteniz, okuyun ve
okutun”. Fransız yetkililer, yeni yasa (1937–1939) kapsamında gazeteyi kısa
süre sonra kapattılar (Couland, 1969: 60; Flores, 1980b; Dutra Junior, 2014:
231–2).
11.
Agvani (1968) ve Flores’e (1980b) göre, FKP liderlerinin tamamı Yahudiydi.
Partinin aktivistleri de çoğunlukla Yahudiydi (Ismael & Ismael, 1998).
12.
Bağımsızlık vaadi, SSCB’nin Özgür Fransa’yı tanımasıyla yeniden teyit edildi.
13.
Bektaş, bir Arap ülkesinde meclise giren ilk komünisttir (Şam 1954).
14.
Agvani (1968), bölgedeki ideolojik çatışmanın taraflarını şu şekilde özetliyor:
“Baas sosyalizmi, Nasırizm, komünizm ve İslami dirilişçilik”.
15.
Yorulmak nedir bilmeyen bir isim olarak Bektaş, partisi 1985’te Yusuf Faysal
önderliğinde bir ayrışmaya tanıklık etmesine rağmen 1995 yılında ölene dek
Suriye komünist hareketine liderlik etmeyi sürdürdü. Mihail Garbaçov’dan yana
saf tutan Yusuf Faysal, Suriye Komünist Partisi (Birleşik) isminde bir örgüt
kurdu. Bektaş’ın ölümü sonrasında yerini uzun süredir partide çalışmış olan dul
eşi Vissal Farha Bektaş aldı. Farha, 2012’de ölene dek genel sekreter olarak
partiye önderlik etti. Son olarak, oğulları Ammar Bektaş, ebeveynlerinin
izinden giderek, Suriye Komünist Partisi’nin lideri oldu.
16.
Burada sunulan olayların esas olarak, Bektaş’ın Nasır'ın istihbarat servislerince
takip edildiği için sürgüne gitmek zorunda kalması üzerine Ferecullah Hulu’nun Suriye
partisinin başına geçmesi için Bektaş tarafından çağrıldığı gerçeğine atıfta
bulunduğunu belirtmeliyiz. Hulu, Suriye’ye varır varmaz devlet istihbarat
servislerince fark edildi, hapse atıldı ve işkenceyle öldürüldü. Bu konuda
konuşan, LKP’nin uzun süredir önde gelen isimlerinden Moris Nohra, Ferecullah’ın
sorguda hiç korkmadan direndiğini, yoldaşlarından hiçbirini ele vermediğini anlatıyor.
Sadece yoldaşı Refik Rıza’nın varlığını fark ettiğinde sinirlendi ve onun Ferecullah’ın
Suriye’ye gelişini “Baasçı-Nasırcı istihbarat servislerine ihbar eden hain olduğunu
söyledi. [...] Ona sadece küçümseyerek baktı ve yere tükürdü” (Moris Nohra ile
Beyrut’taki LKP genel merkezinde Ekim 2016’da yapılan bir görüşmeden).
17.
Süleyman (1967: 76), partinin destekçilerinin yüzde 50 ilâ 70’inin genel manada
işçi sınıfına mensup olmadığı tahmininde bulunuyor.
18.
LKP genel merkezinde Arabi Endari ile yapılan görüşmelerden alınmıştır (Ekim
2016). Endari, Politbüro üyesidir.
19.
1970’ten 1979’a dek Mari Nasif-Debb, Büyük Beyrut bölgesindeki LKP liderliğinin
bir parçasıydı; gençlik işlerinden sorumluydu ve ANNIDA gazetesi ile Ahbar
dergisinde gazetecilik yapıyordu. Ayrıca ortaokul öğretmenleri için bir
sendikanın kurulması sürecinde de yer aldı (1974).
20.
LKP Genel Sekreter Yardımcısı Mari Nasif’in Portekiz’deki L'Avante
festivalinde yaptığı konuşmadan (8 Eylül 2012): PCF.
21.
Ömer Dib (politbüro üyesi), partinin laik ilkelerine harfiyen bağlı kaldığını
iddia ediyor. Parti üyeliği, kişinin yerel veya ailevi aidiyet duygusundan
bağımsız olarak, her şeyden önce komünisttir. Ayrıca Dib, şunları söylüyor: “Üyeleri
bir arada tutan şey, komünist ideolojinin yanı sıra Lübnan vatanseverliğidir”
(Beyrut’taki LKP genel merkezinde yapılan röportajdan - 2016).
22.
O dönemde (2014) LKP genel sekreteri olan Halid Hadadet, Hariri liderliğindeki
hareketle yaşanan kopuşun, Hariri’nin 2006’daki İsrail saldırıları sırasındaki “şüpheli
tutumu”ndan kaynaklandığını açıkladı (Hattar, 2014).
23.
Endari ayrıca, Nebih Berri’nin Şii partisinin (Emel) “yolsuzluğun” en mükemmel
örneği olduğunu iddia etti (Beyrut’ta yapılan röportaj, Ekim 2016).
24.
Nasif-Debb, Barselona’da düzenlenen “Arap devrimleri: demokrasi, sosyal haklar,
laiklik ve kadınların rolü” konulu konferansta (9-11 Mayıs 2011).
25.
Mari Nasif-Debb’in Brüksel’de verdiği konferans: “Komünistlerin kadınların
eşitliği ve özgürleşmesi mücadelesindeki rolü üzerine” (26 Mart 2010): FS.
26.
Endari (Beyrut’ta yapılan röportaj, Ekim 2016).
Kaynakça:
AbuKhalil, A. (2009) “Arab Communism: Some Reasons for Its Fall”. Ahbar,
26 Mayıs 2009. Türkçesi: İştiraki.
Agwani,
M. S. (1968) “El conflicto ideológico en el Oriente árabe”. Foro
Internacional, 8, 4(32).
Al-Saadi,
Yazan (2014) “Mahdi Amel’s Revival Manifests Ache for Local Revolutionaries”. Ahbar,
9 Nisan.
Barakat,
Halim (1993) The Arab World: Society, Culture, and State, Berkeley, CA, University
of California Press.
Broué,
Pierre (1997) Histoire de l’Internationale communiste, 1919–1943, Paris,
Fayard.
Chabrier,
Édith (1985) “Les délégués au Premier Congrès des peuples d’Orient. Bakou (Ier–8
septembre 1920)”. Cahiers du monde russe et soviétique, 26, 1.
Couland,
Jacques (1969) “Mouvement syndical en situation coloniale: le cas du Liban”. Le
Mouvement social, 68.
Daoud,
Zakya (1999) Abdelkrim: une épopée d’or et de sang, Paris, Séguier
Editions.
De
Ausburgo, O. (1956) “Tres meses de política internacional, 01-01-1966 Ediciones
Cultura Hispánica, Madrid”. Cuadernos Hispanoamericanos, 74.
Diab,
Afif (2012) “Munir Barakat: Stories from Lebanon’s Communist Divide”. Ahbar,
30 Kasım, Ahbar.
Dutra
Junior, José Ailton (2014) O Líbano e o nacionalismo árabe (1952–1967): o nasserismo
como projeto para o mundo árabe e o seu impacto no Líbano, São Paulo, Universidade
de São Paulo, Faculdade de Filosofia, Letras e Ciências Humanas.
Flores,
A. (1980a) “The Arab CPs and the Palestinian Problem”. Hamsin, 7.
Flores,
A. (1980b) “The Early History of Lebanese Communism Reconsidered”. Hamsin,
7.
Gallissot,
R. (Yh.) (1978) Mouvement ouvrier, communisme et nationalismes dans le monde
arabe, Paris, Les Editions ouvrières.
Hattar,
Nahed (2014) “The Lebanese Communist Party: The Secret to Constant Failure”. 24
Ekim, Ahbar. Türkçesi: İştiraki.
Ismael,
Tareq Y. & Ismael, Jacqueline S. (1998) The Communist Movement in Syria and
Lebanon, Gainesville, FL, University Press of Florida.
Kaminsky,
Catherine & Kruk, Simon (1984) “L'émergence du mouvement communiste au
Proche Orient. Études chronologiques: 1919–1948”. Communisme: revue d’études
pluridisciplinaires, 6.
Khoury,
Gérard (1993) La France et l’Orient arabe: naissance du Liban moderne, 1914–1920,
Paris, A. Colin.
Laqueur,
Walter (1957) Comunismo y nacionalismo en el Cercano Oriente, Méjico, Costa-Amic.
Mermier,
Frank (2010) “Commémorer la résistence à Beyrouth ouest”. Mermier, F. &
Varin, C. (Yh.), Memoires de guerres au Liban (1975–1990) içinde, Paris,
Arles, Sindbad/Actes Sud/Ifpo.
Mroué,
Karim (2007) “Réflexions sur le marxisme aujourd’hui et le communisme arabe du
XXe siècle. Entretien réalisé par Anne Jollet”. Cahiers d’histoire. Revue d’histoire
critique, 101.
Nahas,
Charbel (1980) Le Confessionnalisme au Liban: du fonctionnement discursif et
idéologique vers la position objective du problème, Paris, Ecole des Hautes
Etudes en Sciences Sociales.
Nassif,
Daniel (2000) “Dissidents in Communist Party Revolt against Damascus”. Middle
East Intelligence Bulletin, 2, 10 Kasım.
Nehmé,
Majed (1984) “Le Parti communiste syrien: de la stratégie internationaliste à la
contestation nationaliste”. L’Afrique et l’Asie modernes, 144.
Nordbruch,
Götz (2009) Nazism in Syria and Lebanon: The Ambivalence of the German
Option, 1933–1945, Londra, Routledge.
Rabushka,
Alvin & Shepsle, Kenneth A. (2008) Politics in Plural Societies: A
Theory of Democratic Instability, New York, Pearson Education.
Rodinson,
Maxime (1972) Marxisme et monde musulman, Paris, Éditions du Seuil. Said,
Edward (2004) Orientalismo, Barselona, Debolsillo.
Suleiman,
M. W. (1967) Political Parties in Lebanon, Ithaca, NY, Cornell
University Press.
Yehya, Houssam (2015) La protection sanitaire et sociale au Liban (1860–1963), Nice, Siyaset Bilimleri, Ekonomi ve Yönetim Doktora Tezi.


0 Yorum:
Yorum Gönder