23 Ekim 2026

, ,

Lübnan Komünist Partisi: Tüm Risklere Rağmen Devam Eden Hikâye


1. Levant’ta Komünizmin Tarihi

Walter Laqueur, Rusya’nın Ortadoğu’da yer edinme girişimlerini Ekim Devrimi’nden öncesine dayandırır. Yazara göre bu girişimler, Çar’ın Kutsal Topraklar ve Osmanlı’ya ait Büyük Suriye’yiyönetme arzusunun bir parçasıydı (Laqueur, 1957). Bununla birlikte, İngiltere ve Fransa, Sykes-Picot Anlaşması (1916) uyarınca Arap topraklarını aralarında keyfi bir biçimde pay etmek suretiyle bölgedeki Türk İmparatorluğu’nun yerini alma emellerine başarıyla ulaştı. Çarlık Rusyası’nın rızasıyla gizlice hazırlanan bu anlaşma, daha sonra Troçki tarafından kamuoyuna açıklandı ve mahkûm edildi. Bolşevikler ise Ekim Devrimi’ndeki zaferlerinden sadece bir ay sonra anlaşmayı geçersiz ilan ettiler. Daha sonra, Avrupa’da devrimlerin başarıya ulaşamadığı gerçeğini kabullenen Komünist Enternasyonal (Komintern), Ortadoğu’da yaşanan “uyanış”ı kademeli olarak etkileme ve sömürge halkların bağımsızlık çağrılarını yeniden yönlendirme fikrini tartıştı. Sonuç olarak, Milletler Cemiyeti’ni eleştiren Komintern, bu örgütün Avrupa güçlerinin “emperyalist hedefler”ini meşrulaştırdığını, o hedeflere ulaşmak için ortaya konulan çabalara katkı sunduğunu, dolayısıyla, yaşanan süreçten sorumlu olduğunu dile getirdi (De Ausburgo, Şubat 1956: 161). Bu tespit ışığında, Lenin’in sözünü yineleyen Komünist Parti, cemiyeti “emperyalist haydutların her zaferini onaylamakla görevlendirilmiş uluslararası suçlular birliği” olarak tanımlamaktan çekinmedi (Daoud, 1999: 266).[1]

Ancak, komünist politika, 1920’deki Bakû Kurultayı sonrasına dek, Komintern’in yalnızca sömürgecilik karşıtı ayaklanmaları ve “Doğu” sendikacılığını “sadece” komünizm tarafından temsil edilen devrimci hareketle ilişkilendiren bildirileri haricinde, herhangi bir etkili rol oynamadı.[2] Bu bağlamda, Sovyetler Birliği (SSCB), geri kalmış, cansız bir bölge olarak görülen Doğu’da “temsilcilikler” açmakla yetindi. Onu kaynama noktasına ulaşmak üzere olan, bu anlamda, dönüşüm için kimi yolların oluşabileceği bir yer olarak görmedi.[3]

Halim Bereket, bilimsel sosyalizm ve Arapçılığın farklı kökenlere sahip olduğunu; ancak her ikisinin de sömürgecilikten kurtuluş ihtiyacını içermesi nedeniyle, birleşik olmayan bakış açılarından da olsa, bazı noktalarda yakınlaştıklarını iddia etmektedir. Milliyetçilik ve Marksizm arasındaki “buluşma” hususunda ise şu söylenebilir: Lübnanlı Şibli Şumeyyil (1850–1917) ve Suriyeli Farah Antun (1874–1922), sosyalizmi milliyetçilik yoluyla gelişen ve hakları olmayan yoksul işçiler arasında kök salabilecek, uygulanabilir bir ideoloji olarak sunan ilk Arap aydınları olarak kabul edilir.[4] Ancak, halk, bağımsızlık lehine birleşik bir kitle olarak örgütlenemedi, ayrıca “mirasından mahrum bırakılmış halklar” denilen yapı, devrimci öncü örgütler içinde birleşmeyi bilemedi. Milliyetçiliği ve sosyalizmi, “Arap devrimci kültürünün iki temel ilkesini” (Barakat, 1993: 172) birlikte etkilemek, onlara öncülük etmekse eğitimli burjuvaziye mensup kişilere düştü.

Şam ele geçirilse de[5] (1920) Fransız Levant’ındaki direnişçi ruh ortadan kalkmadı, fakat giderek sınırlı veya yerel hedefler uyarınca bölündü. Suriye ile Büyük Lübnan arasında sınır çizildikten sonra, milliyetçilik, Paris’in iki ülke için yarattığı küçük siyasi yapıyla başa çıkabilmek için kendini yeniden tanımlamak zorunda kaldı.[6] Bu bağlamda, Agvani’nin de dile getirdiği biçimiyle, Fransa’nın varlığı ve emperyalist ayrıcalıklarını koruma konusundaki takıntısı, bir grup “ateşli” Arap milliyetçisini, emperyalist merkez ülke karşısında bir sığınacakları yer olarak yüzlerini belli ölçüde faşizme-Nazizme dönmelerine sebep oldu. Bu arada, ideolojik birikimle hareket eden yerel gruplarsa, bağımsızlık ve tarihsel dönüşüm arayışlarında belirli bir itibara sahip olan Sovyet komünizminin safına geçtiler (Agwani, 1968).[7]

Paris’in tasarladığı Lübnan’sa, sosyal eşitsizliğe odaklanan, özel sektörün kamu sektörüne kesin olarak galebe çaldığı, azınlık bir grubun sosyo-ekonomik çıkarlarınca sıkı bir şekilde kontrol edildiği, ayrımcı bir sistemin getirilmesini içeriyordu. Bu azınlık da açık rekabetten veya toplumsal ilerlemeden kaynaklanan herhangi bir kapsayıcılıktan kaçınırken, konumlarını korumak için gerekli tüm politik manevraları kullanmaktan çekinmedi. Böylece Fransız-Lübnan yönetimi, dini bölünmeler yoluyla veya toplumsal-mezhepsel bir mozaik meydana getirerek sistemi güvence altına aldı. Toplum, iki uç noktaya göre bölündü: bir uçta, hiçbir toplumsal hakka sahip olmayan, korunmasız halk kitleleri; diğer uçta, anlaşmanın yararlanıcıları ve savunucuları, her zaman tetikte olan ve sınıf ayrıcalıklarını korumaya odaklanan kesim duruyordu. Böylece yeni ülke, çatlağın daha da genişleyebileceğini dikkate almadan, politik-toplumsal-mezhepsel konulara yönelik yasalar çıkardı, bu durum da nihayetinde 1958 ve 1975’te (her ikisi de birbirinden farklı, karmaşık ve dış müdahaleyle dolu) iç çatışmalara yol açtı.

2. Suriye-Lübnan Komünist Partisi: Kuruluşu ve Ayrılıkları

Sovyet politikası, Doğu Halkları Kurultayı’na (Bakû, Eylül 1920) dek Fransız Levant’ıyla gerçek manada ilgilenmemişti. Bu kurultayda, devrimci hareketin ilerleyişinin “kapitalizme ve emperyalizme karşı uluslararası devrimci eylemin büyük nehrine” doğru yakınsadığını iddia eden konuşmacıların ateşli ve coşkulu konuşmaları yer almıştı (Gallissot, 1978: 22). Buna rağmen, Sovyetler resmi çizgisini, daha acil jeostratejileri (taktikleri) ve Sovyet devriminin “kurtuluş”unu teşvik etmeye odaklandığı için 1924’e kadar netleştirmedi.

Levant’taki ilk sosyalist sesler, Antun ve Şumeyyil’di. Bu isimler, ütopik, liberal, hatta romantik tonlarla dolu, yapılandırılmış ahlaki bir bakış açısıyla (Barakat, 1993: 250) kararlı kişisel duruşlardan yola çıkarak dönüştürücü fikirleri savunan aydın grubunun bir parçasıydılar. Milletler Cemiyeti bünyesinde mandalar tanımlandığı vakit (1922), en sıkı bağlara sahip üye ülkelerin hiçbirinin (Osmanlı makamlarının uyguladığı baskı nedeniyle) Lübnan veya Suriye’de yaşamıyor oluşu, Fransız Levant’ında yaşayan bazı kişiler arasında bu isimlerin etkilerinin ve itibarlarının artmasına mani olmadı.

Aynı özgür düşünceli aydınlar, Lübnan’da da Ekim Devrimi’ni takip ediyorlardı. Bunlar, Bolşeviklerin pratik ilerlemelerine zaten duyarlı olan, birden fazla dil bilen aydınlardı. Çoğunluğu Hristiyan (dolayısıyla görünüşte kurulu düzene yakın) olsalar da, halk ayaklanmasının evrenselci fikrini (tükenmiş, okuma-yazma bilmeyen bir nüfusun sistemini ve yaşam koşullarını değiştirmek için aşağıdan yukarıya doğru eyleme dair fikri) coşkuyla benimsediler.

Ancak Gallissot’nun (1978) belirttiği gibi, yirminci yüzyılın başlarında Suriye ve Lübnan’da çoğalmaya başlayan bu ilk bağımsız komünistler (Rodinson, 1972) ile işçi sınıfına mensup, sendika hareketi içinde faal olan gruplar arasında güçlü bir bağ mevcut değildi. Gallissot, önemli bir endüstriyel yapının veya herhangi bir yapılandırılmış proletarya tabanının bulunmaması nedeniyle, ikincisini içsel zayıflıkları nedeniyle “parçalar veya adacıklar” olarak tanımlıyordu (Agwani, 1968). Suriye-Lübnan komünizminin göz önünde olan liderleri, sendikalara açıkça dâhil olmaya ve rüşeym halindeki komünizmin temellerini güçlendirmeye 1924 yılında başladılar.

Ancak, Suriye-Lübnan’da komünist hareket yola koyulurken, halkın güvensizliğiyle yüzleşti. Halk, komünizmi kendisiyle alakası bulunmayan, “dışarıdan gelen” bir şey olarak gördü. Ayrıca komünist hareket, Avrupa sömürgeciliğiyle ve bölgede yaşayan yabancılarla, örneğin göçmen Yahudiler veya Filistin’e yerleşmiş Siyonist yerleşimcilerle ilişkilendirilmesi sebebiyle, ek bir güçlükle karşılaştı (Gallissot, 1978; Flores, 1980b).

2.1 Lübnan Halk Partisi

Levant’ta (Filistin, Suriye, Lübnan) birlik çağrısı yapan Ulusal Suriye Kongresi’nin 1922’deki girişimini müteakip 1922’de Lübnanlı gazeteci İskender Riyaşi, romantik bir başlıkla Arapça ilk gazeteyi çıkardı: Seyyah Gazeteci (Es-Sahafiyu et-Tayih). Bekaa’nın Zale şehrinde yaşayan Riyaşi, Mısır Komünist Partisi’nden etkilenerek, Bekaa bölgesindeki tütün işçilerinin yaşadığı yoksulluğu ve zorlukları ortaya çıkarmak amacıyla gazeteye kendi anlayışını yedirdi. Bu bölge, kısa sürede, gazetecinin de desteklediği en zinde sendikacılığın merkezi haline geldi. Böylece, Riyaşi ve katkıda bulunanları sayesinde, ülkedeki yeni yeni gelişen komünizm ile son derece eğitimli olan sendikacılık pratiği arasında bir bağ kuruldu. Gazetenin, Rus Devrimi’ni takip edilecek örnek alarak gören, buradan sisteme ve yereldeki ekonomik elitlerin düzenine son vermeyi hedefleyen aydınlara ses olması önemliydi. Kendileri önde gelen Marksist-Leninist teorisyenler olmasalar da, Sovyet pratiğini ve proletaryanın iktidarı ele geçirme amacını tartışmaktan çekinmediler. Sonuç olarak, öncü konumda yer alacak ve sömürülen işçileri sömürgeci dayatmadan memnun olmayan bir toplumla bir araya getirecek güçlü bir siyasi hareketin kurulmasını savundular.

Yayın yönetmenlerinin kendisini seçkin bir Hristiyan azınlığın sınırlarına hapseden yaklaşımına rağmen gazete, muhalif aydınlar için önemli bir referans noktası haline geldi (Kaminsky & Kruk, 1984: 18). 24 Ekim 1924’te, Yusuf İbrahim Yazbuk ve Fuad Şimali’nin önderliğindeki Seyyah Gazeteci gazetesinin yazarları, Lübnan’da komünist eğilimlere sahip ilk partiyi (Lübnan Halk Partisi’ni) kurdular. Yazbuk’un şu açıklamasında yeni parti ile gazete arasındaki bağ açıkça ortaya konuyor:

“Bu gazete ve sahibinin düşünce biçimimi şekillendirdiğini söyleyebilirim. Marksist, özellikle de komünist düşüncenin başlangıcını, Sahafiyu Tayih olarak belirlemek zorundayız. Bu gazete, Lübnan’daki komünist hareketin teorisyenleri için ilk okulumuzdu.” (Ismael & Ismael, 1998: 5)

Partinin adında “komünist” kelimesine yer verilmemesinin nedeni ise, partinin pratikte SSCB’den uzak durmak istemesi ve Fransız Levant’ına karşı sergilediği pasif duruştu. Ancak bu, aynı zamanda Yazbuk’un görüşlerinden de kaynaklanıyordu, zira Yazbuk, Avrupa’dan göç etmiş Yahudilerce kurulan ve yönetilen Filistin Komünist Partisi (FKP) ile arasında bir bağımlılık ilişkisi kurmamaya veya ondan uzaklaşmaya karar vermişti.

Komünist eğilimlere sahip yeni partinin kurulmasının ardından, Moskova, yeni partinin Levantlı liderlerinin Ekim Devrimi’ne duydukları hayranlık ve sempatiyi gizlemedikleri göz önüne alındığında, yeni örgütü kendi kanatları altına almak amacıyla pratik bir yaklaşım benimsemeye karar verdi. Böylece, Kasım 1924’te, Filistin KP liderlerinden ve bölgedeki politik sosyalist hareketler konusunda uzman olan (dolayısıyla Seyyah Gazeteci gazetesinin köşe yazarlarının ideolojisini bilen) Joseph Berger, Beyrut’a gitti. Başlangıçta kendisini Polonyalı bir gazeteci olarak tanıtan Berger, aslında Komintern’den yeni LHP’nin, bağımsız bir temelde değil, Filistn KP’sinin bir kolu olarak, ilgili adla birlikte komünist hareketle birleşmeyi kabul etmesi önerisini sunma konusunda yetkilendirilmişti (Flores, 1980b; Ismael & Ismael, 1998: 7,8,230; Kaminsky & Kruk, 1984: 18–24). Yazbuk ve Şimali, ilk cevapları dâhilinde, SSCB tarafından belirlenen materyalist ilkelere bağlı kalacaklarını ama Lübnan partisinin bağımsızlığını korumasını istediklerini söylediler.[9]

LHP’nin ilkeleri, partinin kurucularınca şu şekilde ifade ediliyordu:

“Lübnan Halk Partisi adı altında bir parti kurduk. Amacımız, Lübnan’da sanayi, tarım ve ticaretin geliştirilmesine her türlü yolla yardımcı olmak, Lübnan ulusu içinde kardeşlik ruhunu yaymak, din adamlarının kamu yararı pahasına nüfuzlarını kullanmalarına mani olmak, ulusal okulları desteklemek ve laik eğitim programını birleştirmek, işçileri ve tarım işçilerini ortak çıkarlarını savunmak için sendikalarda bir araya getirmek, sermaye ve mirasın gerektiği gibi vergilendirilmesini sağlamak için tüm nüfuzumuzu kullanmak, vakıf varlıklarının hükümetin kontrolü altındaki ulusal varlıklar olarak görülmesini sağlamak ve kadınların özgürleşmesini teşvik etmektir.”

[Couland, 1969: 105]

2.2 Suriye-Lübnan Komünist Partisi’nin Kuruluşu

1925 yılında Fransız askeri, Dürzi liderliğindeki direnişe karşı tüm gücünü seferber ederken, Komintern sessiz kaldı. Bunun temel nedeni, o dönemde “Çin meselesi”ne öncelik verilmesiydi. Komintern, aynı zamanda sömürgecilikle mücadele eden kurtuluş hareketlerinin önemini de kabul ediyordu (Kaminsky & Kruk, 1984). Bu arada, Dürzi Dağı ayaklanmasının ivmesiyle güçlenen LHP, destekçiler kazanıyordu. Bu noktada Şimali’ye sendika hareketinin en güçlü ve devrimci kesimini örgüte kazandırma görevi verildi. Daha sonra, muhtemelen aşırıya kaçan bir öz eleştiriyle Yazbuk, Fransız Levant’ında komünist hareketin fitilini ateşleyen isimlerin amacının “Marksist devrim” olduğunu, ancak bu konudaki pratik çalışmalarının mantıksız bir şekilde yürütüldüğünü dile getirdi (“Rastgele ilerliyorduk” (Ismael & Ismael, 1998: 9)).

Politik faaliyetlerinin ilk günlerinde bu aktivist-aydınlar, fikirlerin dünyayı değiştirebileceğine dair coşkulu Hegelci görüşü bir ölçüde savundular, ancak kısa süre sonra gerçekçi bir bakış açısıyla, sömürülen işçilerin sorunlarıyla ilgilenmeye başladılar. 1925’te Yazbuk, hareketin ilk günlerindeki farklılıkları ve belirsizlikleri şu şekilde ortaya koyuyordu:

“Bazılarımız, Doğu’da Arapların önderlik ettiği ilk komünist partinin kuruluş sürecine iştirak etti. Ama aramızda Marksizmi bilimsel düzeyde, gerçek manada kavrayan biri yoktu. Hiçbirimiz Lenin okumamıştı? En azından onun ebedi yol gösterici çalışması Ne Yapmalı?’yı okuyana bile rastlanmıyordu.”

[Ismael & Ismael, 1998: 9]

Bu arada, 1920’lerin başlarında Bolşevik Devrimi’ni ölçüt olarak kullanarak sosyalist fikirleri savunmaya başlayan bir grup Ermeni aktivistten de bahsetmek gerek. Çoğunlukla Beyrut’ta bulunan bu gençler, Spartaküs adı altında bir araya gelen bir Ermeni birliğinin parçasıydılar. Artin Madoyan ve Aram Yeratzyan önderliğinde hareket eden birlik, Ocak 1925’te, 1 Mayıs’ı birlikte kutladıktan sonra, hareketi feshederek LHP saflarına katıldı. Bu, yeni bir ortak politik partinin (Suriye ve Lübnan Komünist Partisi’nin -SLKP) kurulmasına yol açtı.[10] Partinin merkez komitesi, tüzüğünü 10 Aralık 1925’te Beyrut’taki ilk konferansında belirledi (Kaminsky & Kruk, 1984: 19). Yusuf İbrahim Yazbuk, partinin genel sekreteri olarak seçildi. Yıllar sonra, işçi lideri Şimali, yeni partinin amacının, SSCB komünizminin dönüştürücü pratiği ile Suriye ve Lübnan (ikisinin birliği) için radikal bir ekonomik dönüşümü teşvik etmek olduğunu ilan etti.

“Biz, buna Suriye Lübnan Sosyalist Partisi adını verdik. [...] Üçüncü Enternasyonal’e sırtını yaslayan parti, fırsat bulduğunda iktidarı mümkün olan en kısa sürede proletaryaya ve çiftçilere devretmeyi hedefliyor. Bu, ilkelerimizin temel taşıdır. Biz, ezilen işçi sınıfının sözcüsünden başka bir şey değiliz.”

[İsmail & İsmail, 1998: 7]

Sultan Atraş Paşa önderliğindeki Suriye ayaklanmasını destekleyen Suriye-Lübnan Komünist Partisi (SLKP), ayaklanmayla ilgili (Arapça, Fransızca ve Ermenice yayınlanan) bildirilerinde, isyanın “büyük Suriye devrimi”ni desteklemek amacıyla “uluslararası komünist hareket” ile koordineli olarak gerçekleştiğini dile getirdi (İsmail & İsmail, 1998: 14; Barakat, 1993: 174). Ancak ayaklanma, Fransız generali Maurice Sarrail tarafından acımasızca bastırıldıktan sonra, komünistler zulme uğradılar, gazeteleri kapatıldı ve önde gelen isimler hapse atıldı veya sürgüne gönderildi. Bu isimler, ancak 1928 tarihli af yasasıyla ülkeye dönebildiler.

Bununla birlikte parti, yeraltında etkili bir şekilde faaliyet göstermeye başladı ve sıradan üyelerini teyakkuzda tuttu. Hatta Sovyetler’in resmi çizgisinin sadık destekçileri olan komünist parti liderlerinin katıldığı gizli bir konferans düzenlemeyi başardı. 1928’de, artık becerikli sendika lideri Fuad Şimali’nin önderliğindeki Suriye-Lübnan Komünist Partisi (SLKP), Komünist Enternasyonal’e katıldı; bu da bir ölçüde SLKP’nin Filistin Komünist Partisi’nden bağımsızlaşmasını sağladı, ancak iki parti, bir süre daha yakın ilişkilerini sürdürdü (Ismael & Ismael, 1998: 19; L’Orient Le Jour, 5 Şubat 2007).

Moskova, Lübnanlı ve Suriyeli komünistlerin birliğine Filistin KP’si, Joseph Berger ve Poale Sion’un eylemleri aracılığıyla destek sundu. Bu isimler, sağlam bir bilinç ve kusursuz bir yapı üzerine inşa ettikleri Marksist-Leninist söylemleri sayesinde, bir aydın olan Yazbuk’un Filistinli komünist liderlere dair çekincelerini biraz olsun azaltmayı bildiler.[11] Bu arada, Mısır’da zor şartlarda çalışma yürütmüş, bu anlamda daha pratik bir insan olan, işçi örgütlerinin tabanıyla bağlantılı, işçi kitlesine dair ideolojik bir bakış açısı bulunan Şimali, Filistinli komünistlerden destek ve rehberlik hizmeti alma fikrine çok daha açıktı. Bu düzlemde, 1931 yılında Suriye-Lübnan Komünist Partisi ile Filistin Komünist Partisi, Komintern’in altıncı kongresinin kararlarına bağlı olduklarını ilân etmek için ortak bir kongre düzenledi. Moskova’nın talimatları, belirsizliğe veya kayıtsızlığa izin vermiyordu. Bunun sonucunda kongre katılımcılarının hazırladıkları (Şimali’nin çok hoşuna giden) ortak bildiri, “kapitalizmi ve emperyalizmi yenmek için işçilerin ve çiftçilerin ortak cephesi aracılığıyla ulusal burjuvaziye karşı aktif bir mücadele yürütme” yükümlülüğüne odaklanıyordu. Bütün bunlar, “Arapların ulus sorunu”nu da çözmek için bölgesel birleşik bir çerçeve içinde gerçekleştirilecekti (Kaminsky & Kruk, 1984: 19; Gallissot, 1978: 24–5).

Şimali’nin genel sekreterliği döneminde (1926–1932), SLKP, sınıf sendikacılığı sayesinde sayıları artan üyelerinin Bolşeviklerin belirlediği çerçevede eğitilmesi meselesine odaklandı. Bu çalışma kapsamında ve Büyük Buhran’ın sosyo-ekonomik bağlamında, bilhassa Beyrut, Trablus ve Şam’da aktif yeni hücreler ortaya çıktı. Sendikacılık ve parti arasındaki ittifak, özellikle Mart 1931’de yüksek elektrik fiyatlarını protesto etmek için yapılan gösterilerde belirginleşti. Etkilenen işçilerle birlikte çalışan SLKP’nin seferberliği sayesinde, enerji fiyatlarında yüzde 40’lık bir indirim sağlandı (Yehya, 2015: 257).

Şimali’nin partinin başında olduğu dönem, Suriyeli Kürt Halid Bektaş’ın partinin lider olmasıyla birlikte sona erdi. Bektaş, Moskova’nın hızla Marksist-Leninist ideoloji temelinde eğitimden geçirdiği, ayrıca arkasında SBKP’ye hâkim olan Stalinizmin denetlediği bir grup genç adamın desteğini arkasına almıştı. Böylece Kasım 1932’de Fuad Şimali, partiden kesin bir şekilde ihraç edildi. Tarık ve Jacqueline İsmail (1989), Şimali’nin ihracının parti için bir dönüm noktası olduğunu, Suriye ile Lübnan’daki komünistlerin birbirinden kopmalarına neden olduğunu söylüyor. Şimali’nin partiyi kitlelere açmayı, sadece proletaryanın değil, aynı zamanda modası geçmiş sömürgeciliği veya iktidardaki elitlere hizmet etmek için var olan liberalizmi kabul etmeyi reddeden Levant toplumunun bir kesiminin de partiyi görmesini sağlama konusunda başarılı olduğuna hiç şüphe yoktu. Bu arada, Yazbuk’un son derece çekici olan, ülkü sahibi bir aydın olarak edindiği aura, parti basını sayesinde, Şimali’nin liderliği döneminde de varlığını sürdürmüştü.

Henüz 20 yaşındayken, Moskova’da iki yılını Marksist-Stalinist devrimci ilkeleri tedris ederek geçiren Halid Bektaş, Şimali’yi partiden ihraç etti. 1944’te parti içinde yaşanan ayrışmada önemli bir aktör olan Bektaş, daha sonra Suriye Komünist Partisi’nin liderliğini ele geçirdi. Bu parti içinde Nasır ile çatışan Bektaş, Nasır’ın Birleşik Arap Cumhuriyeti anlayışı gibi birçok güçlükle yüzleşti. Bektaş’ın SLKP’nin başında olduğu dönemde parti, (kendi içinde çatışmalar yaşayan ve bölünmeye doğru giden) Filistin KP’sinden uzaklaşmaya, Fransız Komünist Partisi’ne yönelmeye ve Moskova’nın talimatlarını benimsemeye başladı.

Büyük ihtimalle Bektaş, o dönemde Fransız KP’sinin liderinin Paris’teki nüfuzunu kullanarak, mandaların ayrışmasını sağlayacağına inanıyordu[12], ancak, (Paris-Moskova ekseni boyunca) nüfuz alanlarında yaşanan ayrışma, kimi ciddi çatışmalara, hatta bazı yön değişikliklerine yol açtı. Örneğin, Eylül 1939’da Hitler ve Stalin, Saldırmazlık Paktı’nı imzaladıktan sonra, SLKP, paktı (şimdilik) “anlamaya çalışma” yükümlülüğüyle hareket etti ama bir yandan da “Fransız emperyalizmini” kınadı. Bu eleştiri üzerine parti, kritik bir durumla yüzleşti: yasaklanan partinin propaganda amacıyla kullandığı yayın organı kapatıldı, en fazla göz önünde bulunan liderleri tutuklandı (Nehmé, 1984; Kaminsky & Kruk, 1984; Yehya, 2015: 301).

Léon Blum’un Halk Cephesi’yle (1936-1938) iktidara gelişi SLKP’yi (Paris veya Moskova’dan da önce) sürdürülmesi zor olan sağlıksız bir ikiliğe doğru sürükledi. Kısa süre sonra parti, Rus komünizmiyle koşulsuz bir ittifak içine girdi. Bu arada, iktidardaki güçlerin baskısının yoğunlaştığı yıllarda parti, kentli toplumsal tabakalar nezdinde görünürlük düzeni muhafaza etti ve zamanla sömürgeciliğe karşı direnişin ölçütü haline geldi. Antifaşist Birlik’in (1938) kurulmasının ardından, Lübnan-Suriye komünistleri, kendilerine destek veren önemli bağımsız isimlere yaklaşmayı bildiler. Ancak, Fransa’dan beklentiler içinde olunduğu (veya Fransız Komünist Partisi ile ittifak kurulması umudunun diri olduğu) dönemde Bektaş önderliğinde hareket eden Levant komünistleri, hâlâ Fransa’dan bağımsızlık isteyen milliyetçi hareketlerle çatıştılar. Dahası, parti, nispeten iyi bir konumda olmasına ve kazandığı saygıya rağmen, 1937’de Lübnan’da yapılan seçimlerde hiçbir sandalye kazanamadı.

3. İki Ülke, İki Parti: Lübnan Komünist Partisi ve Suriye Komünist Partisi

1943 Lübnan seçimlerinde, ılımlı demokratik reformlar getirmeyi amaçlayan ve yabancı şirketleri millileştirme gibi stratejilere başvurmayan bir örgüt olarak kendini takdim ederek oldukça ılımlı veya belirsiz bir seçim kampanyası yürütmelerine rağmen, dört komünist adayın hiçbiri, tek bir sandalye bile kazanamadı (Dutra Junior, 2014: 345). Bu seçim sırasında, ilerici seçmenler, Halk Cephesi aracılığıyla Fransa ile kısa süreliğine de olsa ve ulusun bağımsızlığını sağlamaya yardımcı olacağı varsayımıyla flört eden bir partiye güvenmek istemediler. Aslında partiyi “Moskova komünizmine bağlı örgüt” imajı etkilemişti. Partinin liderlerinin Berlin-Moskova Paktı’na gösterdiği anlayış unutulmamıştı, ancak aslında bu tutum, tümüyle belirli bir bağlamın ürünüydü. Bu durum, partinin iletişim organınca ayrıntılı bir şekilde açıklandı, ardından Lübnan'daki “Hitler’in uşakları”na yönelik saldırılar başlatılarak Nazizme-faşizme karşı “demokrasinin savunulması” çağrısında bulunuldu (Nordbruch, 2009: 124; Yehya, 2015: 301). Dolayısıyla, belli ölçüde “komünist” yaftasının partinin sırtına onun aleyhine olan, ağır bir yük yüklediğini söyleyebiliriz.

1943’te Beyrut’ta bir Sovyet büyükelçiliği açıldı, ardından iki ülke arasındaki temas önemli ölçüde arttı. Aynı yıl, Lübnan Komünist Partisi, Fransa’dan resmi düzeyde bağımsızlaştı. Ne var ki bu bağımsızlığın gerçekte bir karşılığı yoktu. Öte yandan, İngiltere, Avrupalı rakibinden toprak kopartıp gücünü artırmak amacıyla bölgeye yönelik müdahalelerini artırdı. Ertesi yıl, SLKP iki ayrı örgüte bölündü, ancak Bektaş, “Moskova’nın Arap dünyasındaki gözü” olmaya devam etti (AbuKhalil, 2009).[13]

Ayrılıkçı vatanseverliğin yeni aşamasında, Levant komünizmi, büyük güçlerin ve İsrail’in de dâhil olduğu yeni “yapay” devlet kurma sürecinin kurulmasının ardından travmatik bir ortama uyum sağlamak zorunda kaldı. Bu arada, bölgeye aktarılan Soğuk Savaş politikaları, bağımsız ülkelerin her birinin toplumsal dokusunda yeni çatlaklara neden oldu. Politik partiler, bu ideolojik çatışmanın yol açtığı baskılarla yüzleştiler.[14] Bu sebeple, Suriye-Lübnan komünistleri arasındaki bölünme, bağımsızlık bağlamında cereyan etti. Ayrışmayı iki ülkedeki partilerin genel sekreterlerinin ortaklaşa sundukları öneri tetiklemişti. Bektaş[15], Suriye Komünist Partisi lideri koltuğunu korudu. Ferecullah Hulu, 1946’da Nikola Şavi tarafından görevden alınana dek LKP’nin genel sekreterliğini yaptı. Şavi’nin yerini ise 2005 yılında Beyrut’ta suikaste uğrayan tarihi şahsiyet Corç Havi aldı.

4. Komünist Parti ve Lübnan Bağlamına Uyum Sağlaması

LKP, toplumsal kabulün seçmen desteğine dönüşmemesinin ardından, 1947’deki yasama meclisi seçimlerinde yenilgiye uğradı. Partinin resmiyette SSCB yanlısı oluşu, onu bir kez daha Lübnan halkına ve genel olarak Araplara açıklanması zor olan kritik durumlara soktu. Stalin’in Birleşmiş Milletler’de Filistin’in bölünmesine yönelik aktif desteği ve aylar sonra İsrail Devleti’nin hemen tanınması, Lübnanlı komünistleri oldukça şizofrenik bir hale sürükledi. Sovyetler’in “Siyonizm yanlısı” duruşuna saygı duyan parti, aynı zamanda Arapların ve yerli Yahudilerin tek bir Filistin devletinde birlikte yaşaması gerektiğine ilişkin önceden belirlediği konumuna bağlılığını sürdürmeye çalıştı ve bu fikre karşı çıkan herkesi “bilhassa Arapları bölüp zayıflatmayı amaçlayan emperyalist-Siyonist komplonun parçası olmak”la suçladı. Sonrasında, 1948 savaşında SSCB’nin İsrail yanlısı duruşuna çaresizce katlanmak zorunda kalan parti, çatışma sürecinin alevlenmesini eleştirmekle ve bunu Kral Abdullah’ın (İngiliz müttefikleriyle birlikte) Filistin’in Arap kesiminde bağımsız bir devletin kurulmasını engellemek için tasarladığı bir komplo olarak sunmakla yetindi (Yehya, 2015: 346; Süleyman, 1967: 88). Ardından, kesinlikle ileriye dönük bir hamle dâhilinde LKP, Filistin meselesinin aslında İngiliz-Amerikan emperyalizmine ve gerici Arap rejiminin uşaklarına karşı bir mücadele olduğunu ilan etti ve bunun sonucunda Filistin’deki Arap birliklerinin çekilmesi için güçlerini birleştirme çağrısında bulundu.

Halkın gözüne sokulan bu değişimle birlikte Lübnanlı komünist liderler, kendilerini sallantılı bir zemine taşıdılar ama kendilerini değiştirmiş olmalarına rağmen önyargıları ortadan kaldırmadı. Agvani’ye (1968) göre, parti bu hatanın “damga”sıyla boğuşuyordu. Bu noktada, 1946’da Lübnan Komünist Partisi genel sekreterliğinden istifa eden Ferecullah Hulu’yla (1906-1959) ilgili birkaç açıklama da yapmak zorundayız.

Bugün tüm Lübnanlı komünistlerin gözünde, Hulu, bilhasa sembolik ve duygusal değerleri yanında, politik mantığı da temsil eden bir isim. Parti, bir ölçüde, şu anda en güncel pratik-ideolojik duruma uymayan tarihinin bazı parçalarıyla uzlaşmak ve bunları açıklamak için bu liderin inatçı tavrına tutunmaktadır. Nitekim, Ferecullah Hulu, LKP’nin lideri olduğunda, Stalinist Bektaş ve onun siyasi çizgisini izleyenlerle olan düşünsel farklılıklarını gizleme gereği duymadı. Bu ayrılıklar, partinin çıkarları adına açıktan dile getirilmese de, Sovyet rejimiyle sürdürülmesi gereken bağlarda mündemiçti. Suriye komünizmi ve Lübnan partisinin önemli bir kolu, Moskova’nın her talimatını harfiyen takip etmekten yana iken, Hulu, bir ölçüde Marksizm-Leninizmin ilk ilkelerine geri dönerek, sınırlama yanlısı bir tutum sergiliyordu. Daha sonra, Filistin’in bölünmesiyle ilgili iç tartışmalar sırasında, ardından ilk Arap-İsrail savaşı açmazıyla birlikte, Hulu, Şam ve Beyrut’ta sesini duyurmaya çalıştı, ancak başarılı olamadı. Bu arada, yoldaşlarına (daha önceki konuşmalarına atıfta bulunarak) yerleşimci Siyonizme karşı mücadelenin Arap ulusunun bir meselesi olduğunu, bu nedenle, bölgedeki komünistlerin Moskova’dan gelen resmi talimatlardan bile uzaklaşarak uyumlu bir tavır benimsemeleri gerektiğini hatırlattı. Ancak Hulu’nun tavsiyesi dikkate alınmadı ve Lübnan komünistleri, Sovyetler’in resmi çizgisine bağlı kaldılar, ancak partinin en az bir kesimi (Havi ile birlikte) bu çizgiyi tümüyle kabul etmedi.

Hulu’nun Filistin topraklarının paylaşımı ve bunun sonucunda ortaya çıkan Arap-İsrail savaşıyla ilgili olarak Bektaş’a yönelik, karşıtlığı temel alan kişisel duruşu konusunda, Lübnanlı siyasetçinin bağımsızlığı ile 1959’da Şam’da uğradığı suikast arasında bağ bulunduğuna dair spekülasyonlara (veya açıklamalara) tanık olundu. Kendi partisinden bile bazı sesler, Bektaş ve SSCB’nin Hulu’nun ölümüyle bir şekilde bağlantılı olduğunu iddia ettiler, oysa bu olay, o dönemde farklı çıkarlara sahip (Nasırcılık türünden) güçlerin bir araya gelmesiyle organize edilip gerçekleştirilmiştir.[16]

1953’te Hruşçov liderliğindeki SSCB, süreçlere daha fazla iştirak edip Araplara destek gösterileri düzenlemek suretiyle Ortadoğu’da yeniden konumlanmaya başladı (Flores, 1980a: 24). Bu sayede nefes alan LKP, artık bölgedeki tüm müstebit rejimlerle birlikte Siyonizm-emperyalizmi eleştirme serbestiyetine kavuştu. LKP, ancak ellili yılların sonlarında Lübnan toplumunda destek kazanmaya başladı. Bu süreçte sempatizan sayısı az da olsa arttı. Parti, Şimali’nin eskiden aşıladığı işçi sınıfı kaynaklı ruhtan yavaş yavaş uzaklaşmaya, toplumsal kaygıları olan, politik açıdan beynelmilel olan bir bakış açısına sahip eğitimli orta sınıf azınlığa bünyesinde yer açmaya başladı.[17] Altmışların ortalarına gelindiğinde, Lübnan’da kalkınmacılık anlayışından beslenen işçi grupları partiye katıldı.

Bu arada, 1957-1958 döneminde yaşanan krizde, (görüşleri SSCB’ninkilerle aynı doğrultuda olan) Lübnan Komünist Partisi, Bağdat Paktı’na, Eisenhower Doktrini’ne ve Cumhurbaşkanı Kâmil Şamaun’un Batı’ya yönelmesine karşı çıkmaktan çekinmedi. Ancak parti, partinin aktivistleri ABD’nin varlığına/nüfuzuna karşı direniş faaliyetlerine katılmış olsalar da, Saib Selam ve Raşid Keremi tarafından hazırlanan ulusal anlaşmaya resmiyette destek sunmadı (Dutra Junior, 2014; Ismael & Ismael, 1998). Daha sonra, ayaklanmanın bir noktasında (1958), parti, bağımsızlığı ve ulusal birliği savunmak için devreye girdi ve kısa vadede meselenin komünist veya sosyalist bir sistem kurmakla ilgili olmadığını söyledi. Partinin amacı, ülkeyi yabancı egemenliğinin etkisinden kurtarmak ve tüm vatandaşlar için özgürlüklerin garanti altına alınacağı, sosyal adalete dayalı vatandaş eşitliğini temel alan, gerçek bir parlamenter sistem kurmaktı. 1965’te Nikola Şavi, partinin sosyalizme giden yolunu, Lübnan halkı için hayati önem taşıyan, ekonomik, idari ve siyasi alanda ilerici reformlarla alakalı eylemlere vurgu yaparak bu yaklaşımı yineledi (Dutra Junior, 2014; Rabushka & Shepsle, 2008; Suleiman, 1967).

Lider Arabi Endari’nin sözleriyle, 1968 Kongresi, partinin geleceğini “şehit” Ferecullah Hulu’nun “sağlam” ve hür ruhuyla birleştirmek için “geçmiş bağımlılıklarından kopuşunu” simgeliyordu.[18] Gerçek şu ki, bir önceki yıl LKP, SSCB’ye olan bağımlılığı nedeniyle büyük bir iç kriz yaşamıştı. Corç Havi liderliğindeki bir grup genç, eski düzene karşı direniş sergiledi. Sonunda durum düzeltildi, ancak SSCB, isyancıyı “CIA ajanı” olmakla suçladı, ardından partiye verdiği “mali yardım”ı azalttı. Zaten bahsi edilen para yardımı hiçbir zaman cömertçe olmamıştı (Mroué, 2007).

1975’e dek LKP, yasaklanmış olmasına ve siyaset alanının kuytu köşelerinde vakit geçirmesine rağmen, düşüncelerini eski tabanının ötesine taşıyıp genel manada tüm topluma aktarmayı bildi. Ancak bunu, 1967’deki Arap yenilgisinin travmasına tepki verdikten ve bir miktar öz eleştiri yaptıktan, “Arap ulusal sorunu”na dâhil olmaya yemin ettikten ve Lübnan’a yönelik güncellediği toplumsal taahhütlerini ifade ettikten sonra başardı (Nahas, 1980: 8). Teorik tartışma, daha da büyük önem kazandı. Böylece, 1975’teki büyük savaşa giden yıllarda komünistler, halka destek sunmayan, dini referanslara sahip devlete ait kurumlara karşı mücadelede öncü ve lider olduklarını ortaya koydular. LKP, iktidardaki elitler ile Hristiyan sağcı partiler arasında var olan çıkar birliğini halka duyurdu. Bu partiler, ulusal ordu aracılığıyla Filistin örgütlerine birlikte saldırdılar. Söz konusu ordu ise, ülke, İsrail güçlerinin saldırısına uğradığında hiçbir zaman harekete geçmedi.

Ancak, solun karmaşık ideolojik yapısı içinde kimi tartışmalar ve çatışmalar açığa çıktı. Bunların bazıları, köklü ve eski bir güç olarak komünist hareket ile geçmişe bağlı kalmadan değişiklikler yapmaya istekli, muarrızını sürekli eleştiren yeni solcular arasında cereyan etti (Nahas, 1980: 8). Silahlı çatışmaların patlak vermesine kadar gerçekleşen siyasi tartışmalar, hareketi zenginleştirdi, ancak aynı zamanda, uzlaşmaya ihtiyaç duyulan kritik bir aşamada bir blok olarak zayıflıklarını da ortaya çıkardı. İç savaş patlak verdikten sonra (Nisan 1975), partilerin ve (Filistinliler de dâhil) onlarla bağlantılı milislerin tüm dikkati, mevcut savaşa ve askeri cephaneliklerini artırma ihtiyacına odaklandı. İlk elden ortaya çıkan bir diğer sonuç dâhilinde, ideolojik tartışmaların ve siyasetin sistemi dönüştürme veya sistemden kopma yolu olarak görülmesine dair tüm o coşkulu özlemler unutuldu. Değişen ittifaklar ve fırsatlar, eleştirel düşüncenin yerini aldı.

SSCB, Arap Levant’ında komünizmi desteklemeye veya kontrol etmeye devam ederken daha geniş, daha stratejik bir bakış açısı benimsedi. Sovyet liderleri, belirli grupları kendi özlemleri için potansiyel olarak elverişli gördüler. Bu gruplar, “yeni bir sosyalizm” veya milliyetçilik-vatanseverlik yoluyla alternatif yollar aradıklarını iddia ederken, neoliberal düzene karşı birer karakol görevi görüyorlardı. Bu bağlamda, yıllar sonra Mari Nasif-Debb’in[19] de vurguladığı biçimiyle, protesto hareketlerinin geliştirilmesinde Sovyet desteği önemli bir yere sahipti. Ayrıca Debb’in aktardığına göre, bu yeni ortaya çıkan gruplar ile Komünist Parti arasında ikili ilişkilerin kuruldu. Hruşçov dönemindeki Sovyet teorisyenleri, “kapitalist olmayan kalkınma yolu” denilen genel fikri temel alan yeni stratejiyi izleyerek bölgede değişime yol açma ihtimaline ilişkin somut öneriler sundular.[20]

Filistin Kurtuluş Örgütü’nün ülkede ideolojik olarak farklı güçleri bir araya getirme amacıyla kurulmasının ardından, Moskova, Soğuk Savaş’ın genel çerçevesi içinde ve en benzer görüşlere sahip milislerle, örneğin LKP’nin sadık ideolojik ve askeri müttefiklerinden biri olan Corç Habaş liderliğindeki Filistin Halk Kurtuluş Cephesi gibi gruplarla yakın ve destekleyici bağlar sürdürerek, her bir Filistin örgütüyle ayrı ayrı, Lübnan veya bölgeye has her bir bağlama göre görüşmeler yürütmeye başladı.

İsrail saldırganlığına karşı direnişle ilgili olarak, LKP, 1968’de İsrail Savunma Güçleri’nin güneye yönelik saldırılarıyla başa çıkmak için, “Halk Muhafızları” olarak bilinen silahlı milis gücünün oluşturulmasına öncülük etti. Dahası, İsrail’in keyfi saldırılarından büyük ölçüde zarar gören bu güneyli Şii savaşçılar, diğer siyasi partilerden izole edildikleri için mecburen komünistlerle ittifak kurmuşlardı. Diğer toplulukların artık onları hem savunan hem de temsil eden çeşitli örgütleri varken, herkesin sırtını döndüğü Şiiler, yoksulluk ve dışlanmışlıkla müdadele etmek zorunda kalmışlardı. Bu anlamda LKP, onların yüzleştiği güçlüklere yönelik en acil çözümü sunmuştu. Endari’ye göre parti, sadece İsrail’le savaşmak için orada bulunmuyordu (“esasında halkı savunuyordu”), aynı zamanda parti, sosyal adaleti ve ekonomik değişimleri de benimsemiş bir yapıydı (“Halk yoksuldu ve LKP’yi yoksulların partisi olarak görüyordu”). Ancak, din adamı Musa Sadr’ın (Mahrumlar Hareketi’nin) güçlü liderliği, daha sonra Hizbullah’ın yankı uyandıran yükselişi sonucunda, cemaat kendi içine kapandı. Buna rağmen, bugün bazı laik Şii aktivistler Lübnan komünizmine halen daha sadıktır.[21]

Parti, aynı zamanda (Müslümanlardan, İlericilerden ve Filistinlilerden oluşan) Lübnan Ulusal Hareketi’nin bir parçasıydı. 1982’deki büyük Beyrut işgali sırasında, işgalci İsrail ordusuna karşı etkili silahlı direnişe başlayan ilk politik gruptu. Bu bağlamda, Sanayi bölgesindeki ünlü “Bustros Eczanesi operasyonu”nu, ardından Blat Zukak’taki Eyyüb benzin istasyonundaki operasyon gibi birbirine bağlı diğer operasyonları anmak gerekir (Mermier, 2010). Lübnan Komünist Partisi Genel Sekreteri Corç Havi ve Lübnan Komünist Eylem Örgütü’nden Muhsin İbrahim, daha önce ülkeden kovulan Filistinli milislerden ayrı bir Lübnan Ulusal Direniş Cephesi’nin kurulduğunu duyurdular. Seküler yapısını vurgulayarak, Lübnan halkının vatanseverliğine, “düşman İsrail’in işgaline karşı tek bir direniş bayrağı altında savaşma” çağrısında bulundular.

5. Lübnan Savaşı Sonrası Lübnan Komünist Partisi

Lübnan Savaşı’nın sonu ile SSCB’nin çöküşü neredeyse eş zamanlı gerçekleşti. Yeni beklentilere yol açan bu yeni durum ışığında, Lübnan Komünist Partisi kendisini kurtaramayacağı bir krizin içine sürüklendi. Parti, dini ayrışmanın hâkim olduğu, büyük iç muhalefetle başa çıkmak zorunda kaldığı bir siyasi bağlamda laiklik bayrağını kararlılıkla savunmaya devam etti. Bunun örnekleri arasında 2000 yılında uzun süredir görev yapan liderler Corç Havi, İlyas Atallah, beş yıl sonra başa geçen Münir Bereket yer almaktadır. İdeolojileri oldukça belirsiz olan ancak kendilerini “reformist” olarak ilan eden isyancı gruplar (L’Orient-Le Jour, 17 Eylül 2007), partinin gerçek “demokratikleşme” yoluna sokulması, “katı ortodoksluğunu”, geçmişte görülen “Stalinist veya sert çizgi” olarak tanımlanan refleksif eylemlerini geride bırakması gerektiğini savundular (Nassif, 2000; Diab, 2012).

2005 yılında mezhepsel kimliğin Lübnan toplumunu düşman bloklara böldüğü koşullarda LKP, siyasetteki iki hâkim aksa göre konumunu netleştirirken bir şaşkınlık yaşadı: bu akslardan biri, Şam’ın düşmanı ve Basra Körfezi Arap Devletleri ile ABD ve Fransa liderliğindeki Batı kapitalizm-emperyalizminin müttefiki olan “Haririzm” (14 Mart Hareketi) (Hattar, 2014); diğeri de Suriye Baasçılığının varlığını/etkisini sürdürmeyi ve İsrail’e karşı silahlı direnişi aktif olarak devam ettirmeyi savunan Hizbullah önderliğindeki Şii dini-politik yapı (8 Mart Hareketi). Ertesi yıla kadar İsrail’in ülkeye yönelik gerçekleştirdiği saldırıların ardından komünist liderler, 14 Mart Hareketi’nden uzaklaşmayı tercih ederken, aynı zamanda Hizbullah'ı gerekli bir ulusal direniş gücü olarak görüp ondan yana saf tuttular.[22] Bu ittifak, komünist liderlerin partilerini politik Şiiliğin yürüttüğü savaşların içine çekilmesine izin vermeyi reddettikleri 2008 yılına dek sürdü. Sonunda, her ikisinin de kendi dış müttefiklerinin yardımıyla "mezhepçi, destekten yoksun devlet”i sürdürmeyi amaçladıkları için iki düşman bloğun “birbirine benzediklerini” söylediler (Hattar, 2014).[23]

Özellikle “Sedir Devrimi” (2005) ile ilgili olarak, LKP’nin ülkeyi kuşatan coşkulu havaya katılmadığını da eklemek gerek. Parti, başından beri, “kendiliğinden” hareketliliklerin, ülkeyi ABD ve bölgedeki bağlı kuruluşlarının bloğuna bağlamayı amaçlayan emperyalist çıkarlar tarafından yönetildiği gerçeğini göz önünde bulundurarak, gelişmelere belirli bir şerhle yaklaştı. Suriye konusunda ise LKP, tutarlı bir yaklaşım sergileyerek, Şam’ın vesayetine son verilmesini istedi ve halka, birliklerinin aslında Cumhurbaşkanı Süleyman Faranciye’nin isteği üzerine Lübnan’a geldiğini, bu birliklerin LKP’nin aktif bir parçası olduğu ilerici Filistin güçlerini kontrol altına almak için getirildiğini söyledi (1976). Özellikle Mayıs 2005’te parti lideri Mari Nasif-Debb, ülkenin geleceği hakkında bir uyarıda bulunarak, Suriye’nin ekonomik-politik-askeri varlığını ortadan kaldırdıktan hemen sonra, “kendimizi parçalanmanın eşiğinde buluyoruz, ama bu sefer de yeni Amerikan, Suudi ve Fransız hamilerimizin gözetimi altındayız” dedi. Debb’e göre bu güçler, halka destek sunmayan, dini referansları olan sisteme zerre rahatsızlık vermeden onun muhafaza edilmesini güvence altına almak için baskı uyguluyorlardı.

Aynı şekilde, LKP’nin eskiden beri birlik fikrini desteklediğini, bunun yanında, Lübnanlıların haklarını da savunduğunu eklememiz gerek. Bugün Mari Nasif-Debb, kadınların ulusal “elitokrasi”ye karşı mücadelede daha fazla müdahalede bulunmaları çağrısında bulunmaya devam ediyor, ancak bu müdahalenin “şimdiye dek dışlandıkları” iktidar alanları üzerinden gerçekleştirilmesi gerektiğini belirtiyor.[24] Bu bağlamda, partisinin hâlâ birkaç önemli sorunu olduğunu kabul ediyor: “Partimizdeki kadınların rolünün yalnızca kısmen iyileştiğini, bunun da belediye meclislerindeki kadın komünistlerin rolünü olumsuz etkilediğini de söylemeliyiz.”[25]

Son olarak, bir dipnot dâhilinde, LKP ile Suriye Sosyal Milliyetçi Partisi arasındaki eski rekabetten (Mermier, 2010) bahsetmeliyiz. Bu iki parti, savaş sırasında ve 1982’deki İsrail işgaline karşı isyan cephesinde müttefik olmuşlardı. Aynı tarafta savaşıyor olsalar da, Lübnan iç savaşında (1975-1990) oluşan karmaşık veya “tuhaf” ittifaklar bağlamında bazen çatışmaya girdiler. Bu “küçük muharebeler”in” hatırası bugün de canlı, asla tümüyle nisyana gömülebilmiş değil. Hatta Eylül ayında 1982 şehitlerine saygı göstermek amacıyla düzenlenen anma etkinliklerine bu hatıra hâkimdi.

6. Lübnan Komünist Partisi’nin Çalkantılı Bölgesel Bağlamdaki Konumu

Parti lideri Arabi Endari’nin partinin Hizbullah’la ilişkileri hakkındaki soruya verdiği kısa ve öz cevabın (“ilişkimiz karmaşık”) iki parti arasındaki gizli ilişkileri ve temasları mükemmel bir şekilde özetlediğine inanıyoruz. İlk farklılıkların en olağan gündelik hallerde, yaşam biçiminde açığa çıktığını söyleyebiliriz. İlerici komünist ideoloji kişisel özgür iradeyi savunurken, Şii din adamları, bireyin (kamusal ve özel) tüm varoluş düzeylerini kendi hanesi ve dini içinde sınırlandırmayı savunmaktadır.

Diğer Lübnan partileri karşısında sergilediği tutum bağlamında komünistler, mezhepçi devletini ortadan kaldırılmasını savunma konusunda kararlı bir duruş sergiliyorlar ve bunun sonucunda ülkeyi yöneten politik-dini oyundan sıklıkla dışlanıyorlar. Ekonomik konularda kimi örgütler, neoliberalizme teslim olmuş radikal tavırlar sergiliyor, kimileri, hesabı kitabı yapılmış, belirsiz, muğlâk bir tutum sergiliyor (Endari’nin ifadesiyle, “konumsuzluk oyunu oynuyor”), LKP ise kapitalist sistemde derinlemesine dönüşümler yapılmasını, “tüm vatandaşlar” için radikal sosyal adaletin teşvik edilmesini savunuyor.

LKP’nin Suriye’deki çatışmaya ilişkin görüşlerini incelediğimizde ise karmaşık cevaplar alıyoruz. Partinin tutumu, 2011’de “diktatör Baas rejimi”nin uyguladığı baskıyı reddettiği, Beşar Esad’ın “neoliberalizm” lehine getirdiği ve sendikaların ellerini kollarını bağlayan, “felâkete yol açan ekonomi politikası”na vurgu yaptığı günden beri epey değişti.[26] O zamandan sonra parti, çatışmanın uzaması ve sürecin iyice askerileşmesinden önce, açıklamalarının kapsamını genişlettiler, iç savaşa dâhil olan örgütlerin “şüphelere yol açtığını” kabul etti, bunun sonucunda, artık İslamcı terörizmi (Nusret Cephesi ve IŞİD) alt edecek mücadeleye destek sunduklarını dile getirdi. Ayrıca parti, açıklamalarında sürekli “Suriye’ye müdahale konusunda dikkatli olun” ifadesine yer verdi. Daha sonra Hizbullah milislerinin Lübnan sınırını korumayı başardığını kabul eden LKP, Bekaa bölgesindeki komünist aktivistlerin de savunmaya katkıda bulunduğunu söyledi. Ancak aynı zamanda, Hizbullah’ın İran’la ve Esad rejiminin inşa ettiği savunma hattıyla gereğinden fazla ittifak halindeymiş gibi görülmesi sebebiyle Hizbullah’ın Lübnan direnişinin ülkeye özel bir olgu olduğu için başına geçirdiği haleden mahrum kaldığını dile getirdi. Bu nedenle, Hizbullah'ın eski Şii-Sünni ayrılığından yararlanmaya çalışırken “işgalci” bir güç olarak algılanma riskini bile taşıdığını iddia etti. Bununla birlikte, partiye göre, Lübnanlı komünistlerin Hizbullah ile koşulsuz olarak hemfikir olduğu nokta, ülkeyi sağlam bir direnişle ve “Siyonist devlet”e yönelik teyakkuz haliyle savunulmasıydı. Filistin davası her ikisi için de ortak bir mücadeledir, ancak LKP’ye göre Şii örgütü, genellikle “İsrail denilen düşmana karşı belli ölçüde oportünist veya acil çıkarlar uyarınca hareket etmektedir.”

1948’den beri Filistinlilerin ülkedeki “geçici” varlığına atıfta bulunan deneyimli tarihçi Moris Nohra, mültecilere “tüm sosyal hakları” vererek, onların varlığının adaletin en temel biçimi üzerinden yasallaştırılması fikrini savunuyor. Nohra, Filistinlilerin onları desteklediği ve kendilerinin de geri dönüş hakkı talep ettikleri göz önüne alındığında, milliyet meselesinin çok farklı bir konu olduğunu ekliyor. Bu nedenle LKP (Mültecilerin kendileri gibi) bu konuda uluslararası hukuka uyulmasını talep etmeye devam ediyor. Nohra, sözlerinin sonunda fikrini iki cümleyle özetliyor: “Bir: Lübnan’ın mevcut sorunu, Suriye’deki savaş neticesinde ülkeye gelen diğer mültecilerle bağlantılıdır. İki: komünistler, hedef olarak Lübnan ulusunu temel alan vatanseverliği benimsemelidir.” Bu anlamda ilgili vatanseverlik, hakiki olmalı, laik niteliğini korumalı, halka destek olmalı, iktidara ait dini bayraklardan arınmalıdır.

Sonuç olarak, Lübnan komünistlerinin, yoldaşı “şehit” Mehdi Amil’in şu ilkesine sadık kaldıklarını söyleyebiliriz: “Direndiğiniz sürece yenilmezsiniz” (Al-Saadi, 2014). Muhalif kesimler, partiyi inisiyatifi yitirmekle, politik-toplumsal ortamdaki olaylara sadece tepki vermekle suçlasa da, liderler, partinin her zaman olduğu gibi ezilen tüm işçilerin arkasında olduğunu, yurttaşların katıldığı tüm protesto eylemlerini en ön safta desteklediklerini söylüyorlar.

Rosa Velasco Muñoz

[Kaynak: Communist Parties in the Middle East: 100 Years of History, Yayına Hz.: Laura Feliu ve Ferran Izquierdo-Brichs, Routledge, 2019, s. 90-108.]

Dipnotlar:
1. SSCB, Milletler Cemiyeti’ne 1933’te üye oldu.

2. Bakû Kurultayı’daki (veya “Doğu Halkları Kurultayı” (1920)). 2.000’den fazla katılımcıdan sadece üçü Arap’tı. Bu üç katılımcının kurultayda konuşup konuşmadıklarına dair hiçbir kayıt bulunmamaktadır (Chabrier, 1985; Broué, 1997).

3. Edward Said, Marx’ın şu sözünü alıntılamaktadır: “Kendilerini temsil edemezler, temsil edilmeleri gerekir”. Said; Flaubert, Victor Hugo, Renan, Conrad ve Marx’ın eserlerinde de belirli bir “şarkiyatçılık” türünün bulunabileceğini sözlerine ekler (Said, 2004: 45).

4. Levant’ın bu ilk “sosyalistler”inin düşüncesi ile Muktataf (“Seçki”) dergisinin düşüncesi arasında bir bağ kurabiliriz. 1876’da Beyrut’ta iki büyük aydın-bilim insanı Faris Nimr ve Yakub Sarruf’un kurduğu dergi, Beyrut Amerikan Üniversitesi ile bağlantılıdır (Düşünce Özgürlüğü Merkezi).

5. Temmuz 1920’de General Gouraud, Fransız yönetimine karşı isyanı bastırdı ve Şam’ı işgal etti (Meyselun Muharebesi).

6. Gérard Khoury, Fransa'nın Türk İmparatorluğu ile büyük bir dostluk politikası ve Orta Doğu için mekânsal-politik planlarından, doğrudan kontrolü altındaki izole alanların oluşumuna nasıl geçtiğini gösteriyor: Büyük Lübnan’ın veya Arap milliyetçiliğinin ilerlemesinden “Hristiyanlar tarafından korunan” bir bölgenin yaratılması (Khoury, 1993).

7. Maxime Rodinson, Arap milliyetçiliği ve Marksizm ile ilgili tezinde sömürgecilikten bahseder ve sömürgecilik pratiğini “olumlu” yönde etkileyen “önemli olaylar”ı aktarır. Marksizmin, sömürge ülkelerin kurulu düzenine karşı en önemli politik ifadelerden (eleştirel düşünceden) biri olduğunu söyler (Rodinson, 1972). Rodinson (1941–1947) arası dönemde Suriyeli-Lübnanlı komünistlere Marksizm dersleri verdi.

8. Şimali, Mısır Komünist Partisi’ndeki aktivizmi ve İskenderiye’deki Lübnanlı işçileri kapsayan sendikal çalışmaları nedeniyle Ağustos 1923’te İngiliz yetkililer tarafından Mısır’dan sınır dışı edildi.

9. Sonrasında Berger, Lübnanlı-Suriyeli komünistlerin partisinin ismini farklı bir kısaltmayla Komintern’e kabul edilmesini sağladı.

10. O yılın 15 Mayıs’ında, SLKP, propaganda ve bilinçlendirme amacıyla kullanılmak üzere ilk gazetesi İnsaniyet’i çıkarttı. Gazetenin isminin altında şu ibareye yer verilmişti: “İşçiler İnsaniyet sizin günlük gazeteniz, okuyun ve okutun”. Fransız yetkililer, yeni yasa (1937–1939) kapsamında gazeteyi kısa süre sonra kapattılar (Couland, 1969: 60; Flores, 1980b; Dutra Junior, 2014: 231–2).

11. Agvani (1968) ve Flores’e (1980b) göre, FKP liderlerinin tamamı Yahudiydi. Partinin aktivistleri de çoğunlukla Yahudiydi (Ismael & Ismael, 1998).

12. Bağımsızlık vaadi, SSCB’nin Özgür Fransa’yı tanımasıyla yeniden teyit edildi.

13. Bektaş, bir Arap ülkesinde meclise giren ilk komünisttir (Şam 1954).

14. Agvani (1968), bölgedeki ideolojik çatışmanın taraflarını şu şekilde özetliyor: “Baas sosyalizmi, Nasırizm, komünizm ve İslami dirilişçilik”.

15. Yorulmak nedir bilmeyen bir isim olarak Bektaş, partisi 1985’te Yusuf Faysal önderliğinde bir ayrışmaya tanıklık etmesine rağmen 1995 yılında ölene dek Suriye komünist hareketine liderlik etmeyi sürdürdü. Mihail Garbaçov’dan yana saf tutan Yusuf Faysal, Suriye Komünist Partisi (Birleşik) isminde bir örgüt kurdu. Bektaş’ın ölümü sonrasında yerini uzun süredir partide çalışmış olan dul eşi Vissal Farha Bektaş aldı. Farha, 2012’de ölene dek genel sekreter olarak partiye önderlik etti. Son olarak, oğulları Ammar Bektaş, ebeveynlerinin izinden giderek, Suriye Komünist Partisi’nin lideri oldu.

16. Burada sunulan olayların esas olarak, Bektaş’ın Nasır'ın istihbarat servislerince takip edildiği için sürgüne gitmek zorunda kalması üzerine Ferecullah Hulu’nun Suriye partisinin başına geçmesi için Bektaş tarafından çağrıldığı gerçeğine atıfta bulunduğunu belirtmeliyiz. Hulu, Suriye’ye varır varmaz devlet istihbarat servislerince fark edildi, hapse atıldı ve işkenceyle öldürüldü. Bu konuda konuşan, LKP’nin uzun süredir önde gelen isimlerinden Moris Nohra, Ferecullah’ın sorguda hiç korkmadan direndiğini, yoldaşlarından hiçbirini ele vermediğini anlatıyor. Sadece yoldaşı Refik Rıza’nın varlığını fark ettiğinde sinirlendi ve onun Ferecullah’ın Suriye’ye gelişini “Baasçı-Nasırcı istihbarat servislerine ihbar eden hain olduğunu söyledi. [...] Ona sadece küçümseyerek baktı ve yere tükürdü” (Moris Nohra ile Beyrut’taki LKP genel merkezinde Ekim 2016’da yapılan bir görüşmeden).

17. Süleyman (1967: 76), partinin destekçilerinin yüzde 50 ilâ 70’inin genel manada işçi sınıfına mensup olmadığı tahmininde bulunuyor.

18. LKP genel merkezinde Arabi Endari ile yapılan görüşmelerden alınmıştır (Ekim 2016). Endari, Politbüro üyesidir.

19. 1970’ten 1979’a dek Mari Nasif-Debb, Büyük Beyrut bölgesindeki LKP liderliğinin bir parçasıydı; gençlik işlerinden sorumluydu ve ANNIDA gazetesi ile Ahbar dergisinde gazetecilik yapıyordu. Ayrıca ortaokul öğretmenleri için bir sendikanın kurulması sürecinde de yer aldı (1974).

20. LKP Genel Sekreter Yardımcısı Mari Nasif’in Portekiz’deki L'Avante festivalinde yaptığı konuşmadan (8 Eylül 2012): PCF.

21. Ömer Dib (politbüro üyesi), partinin laik ilkelerine harfiyen bağlı kaldığını iddia ediyor. Parti üyeliği, kişinin yerel veya ailevi aidiyet duygusundan bağımsız olarak, her şeyden önce komünisttir. Ayrıca Dib, şunları söylüyor: “Üyeleri bir arada tutan şey, komünist ideolojinin yanı sıra Lübnan vatanseverliğidir” (Beyrut’taki LKP genel merkezinde yapılan röportajdan - 2016).

22. O dönemde (2014) LKP genel sekreteri olan Halid Hadadet, Hariri liderliğindeki hareketle yaşanan kopuşun, Hariri’nin 2006’daki İsrail saldırıları sırasındaki “şüpheli tutumu”ndan kaynaklandığını açıkladı (Hattar, 2014).

23. Endari ayrıca, Nebih Berri’nin Şii partisinin (Emel) “yolsuzluğun” en mükemmel örneği olduğunu iddia etti (Beyrut’ta yapılan röportaj, Ekim 2016).

24. Nasif-Debb, Barselona’da düzenlenen “Arap devrimleri: demokrasi, sosyal haklar, laiklik ve kadınların rolü” konulu konferansta (9-11 Mayıs 2011).

25. Mari Nasif-Debb’in Brüksel’de verdiği konferans: “Komünistlerin kadınların eşitliği ve özgürleşmesi mücadelesindeki rolü üzerine” (26 Mart 2010): FS.

26. Endari (Beyrut’ta yapılan röportaj, Ekim 2016).

Kaynakça:
AbuKhalil, A. (2009) “Arab Communism: Some Reasons for Its Fall”. Ahbar, 26 Mayıs 2009. Türkçesi: İştiraki.

Agwani, M. S. (1968) “El conflicto ideológico en el Oriente árabe”. Foro Internacional, 8, 4(32).

Al-Saadi, Yazan (2014) “Mahdi Amel’s Revival Manifests Ache for Local Revolutionaries”. Ahbar, 9 Nisan.

Barakat, Halim (1993) The Arab World: Society, Culture, and State, Berkeley, CA, University of California Press.

Broué, Pierre (1997) Histoire de l’Internationale communiste, 1919–1943, Paris, Fayard.

Chabrier, Édith (1985) “Les délégués au Premier Congrès des peuples d’Orient. Bakou (Ier–8 septembre 1920)”. Cahiers du monde russe et soviétique, 26, 1.

Couland, Jacques (1969) “Mouvement syndical en situation coloniale: le cas du Liban”. Le Mouvement social, 68.

Daoud, Zakya (1999) Abdelkrim: une épopée d’or et de sang, Paris, Séguier Editions.

De Ausburgo, O. (1956) “Tres meses de política internacional, 01-01-1966 Ediciones Cultura Hispánica, Madrid”. Cuadernos Hispanoamericanos, 74.

Diab, Afif (2012) “Munir Barakat: Stories from Lebanon’s Communist Divide”. Ahbar, 30 Kasım, Ahbar.

Dutra Junior, José Ailton (2014) O Líbano e o nacionalismo árabe (1952–1967): o nasserismo como projeto para o mundo árabe e o seu impacto no Líbano, São Paulo, Universidade de São Paulo, Faculdade de Filosofia, Letras e Ciências Humanas.

Flores, A. (1980a) “The Arab CPs and the Palestinian Problem”. Hamsin, 7.

Flores, A. (1980b) “The Early History of Lebanese Communism Reconsidered”. Hamsin, 7.

Gallissot, R. (Yh.) (1978) Mouvement ouvrier, communisme et nationalismes dans le monde arabe, Paris, Les Editions ouvrières.

Hattar, Nahed (2014) “The Lebanese Communist Party: The Secret to Constant Failure”. 24 Ekim, Ahbar. Türkçesi: İştiraki.

Ismael, Tareq Y. & Ismael, Jacqueline S. (1998) The Communist Movement in Syria and Lebanon, Gainesville, FL, University Press of Florida.

Kaminsky, Catherine & Kruk, Simon (1984) “L'émergence du mouvement communiste au Proche Orient. Études chronologiques: 1919–1948”. Communisme: revue d’études pluridisciplinaires, 6.

Khoury, Gérard (1993) La France et l’Orient arabe: naissance du Liban moderne, 1914–1920, Paris, A. Colin.

Laqueur, Walter (1957) Comunismo y nacionalismo en el Cercano Oriente, Méjico, Costa-Amic.

Mermier, Frank (2010) “Commémorer la résistence à Beyrouth ouest”. Mermier, F. & Varin, C. (Yh.), Memoires de guerres au Liban (1975–1990) içinde, Paris, Arles, Sindbad/Actes Sud/Ifpo.

Mroué, Karim (2007) “Réflexions sur le marxisme aujourd’hui et le communisme arabe du XXe siècle. Entretien réalisé par Anne Jollet”. Cahiers d’histoire. Revue d’histoire critique, 101.

Nahas, Charbel (1980) Le Confessionnalisme au Liban: du fonctionnement discursif et idéologique vers la position objective du problème, Paris, Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales.

Nassif, Daniel (2000) “Dissidents in Communist Party Revolt against Damascus”. Middle East Intelligence Bulletin, 2, 10 Kasım.

Nehmé, Majed (1984) “Le Parti communiste syrien: de la stratégie internationaliste à la contestation nationaliste”. L’Afrique et l’Asie modernes, 144.

Nordbruch, Götz (2009) Nazism in Syria and Lebanon: The Ambivalence of the German Option, 1933–1945, Londra, Routledge.

Rabushka, Alvin & Shepsle, Kenneth A. (2008) Politics in Plural Societies: A Theory of Democratic Instability, New York, Pearson Education.

Rodinson, Maxime (1972) Marxisme et monde musulman, Paris, Éditions du Seuil. Said, Edward (2004) Orientalismo, Barselona, Debolsillo.

Suleiman, M. W. (1967) Political Parties in Lebanon, Ithaca, NY, Cornell University Press.

Yehya, Houssam (2015) La protection sanitaire et sociale au Liban (1860–1963), Nice, Siyaset Bilimleri, Ekonomi ve Yönetim Doktora Tezi.

0 Yorum: