Ebu Zerr Kimin Yoldaşı?


Kulaktan Kulağa
Küçüklü-büyüklü burjuva efendilerden tüccarlara, onlardan da esnaf kesimine kulaktan kulağa aktarılan ideolojik cümleler avama -kasten- eksiği ve gediği ile aktarılıyor. Ama bu, avamın, halkın, sömürü ve zulme maruz kitlelerin, o cümleleri olduğu gibi alıp bayraklaştırdıkları anlamına gelmiyor. Mazlumlar ve sömürülenler de kimi zaman “düşmanın silâhı ile silâhlanma”yı biliyorlar, ilgili cümleleri kendi mücadele süzgecinden geçiriyorlar, daha doğrusu mücadele, bu cümleleri bizatihi farklı bir bağlama oturtuyor. Aslolan kavganın, mücadelenin ve savaşın maddî hakikati oluyor.
İş, bugünden kimi cümleler kurup bunları kulaktan kulağa aktarmak, o cümlelerin çıkardığı ortak sesin etrafında kitlelerin toplaşmasını sağlamak değil bu anlamda.
İş, vurma sesini laboratuvar ortamında üretip, vurma eyleminin kitlelerde koşullanmasını beklemek değil.
İş, mazlum ve sömürülen kitlelerin gelecekte verecekleri mücadelenin ortak gerçeğinde haykıracakları cümleleri bugünde kaleme almak değil.
“Sözün tekeli bizde, eyleme de kitleler geçsinler” kibrinden uzakta durmak gerekiyor bu açıdan. Sömürülen-mazlum kitlelerin üç beş aydının kafası içindeki sözel kudrete biat etmesini beklemek yanlış. Kitlelerin, kimilerinin kafası içinde kurduğu marksizme ve sosyalizme meyletmeleri, o kitlelerin olmadığı bir marksizme ve sosyalizme bağlanmaları, bu yönüyle de kendi içinden “kitle” olmak istemeyenlerin öne çıkacakları gerçeğine işaret ediyor. Kitleye ait değil, salt birey olmak isteyen “ördek”lerin avlanmaları için avcıların kullandıkları düdüklere başvurmak kâfi bu noktada. Zira avcılar avlarını önce avlarının seslerini taklit ederek vuruyorlar.
Bu anlamda “marksizm”ini, İslam öncesi tektanrıya bağlı olanları anlatan “hanif” sıfatı ile tanımlayan bir kişi, batının, liberalizmin ve bilcümle bireyci ideolojik temayülün içinde olan eşhası kendi kurgusuna avlamak derdindedir. Bu görülmeli.
Bugün “sol ve İslam” başlığı adı altında anılan politik kesimlerde bir tür ucuz esnaf tavrı hâkim. Bir mağazaya küçük oğlu, genç kızı ve eşi ile birlikte giren adamın karşısına tezgâhtar gelir, ailenin her ferdi için bir şeylerin olduğunu söyler öncelikle. Oysa adamın derdi belki de ilkokula başlayan oğluna kıyafet almaktır sadece. Aynı esnaf kafa, “bizim marksizmimizde bilim de felsefe de politika da var” demektedir. Aynı esnaf kafa, Müslüman ise eğer, “bizde zengin de fakir de, ‘bir lokma bir hırka’ da, ‘üstümdeki gömleği Allah giydirdi bana’ da, Ebu Zerr de Muaviye de var” diyecektir. Esnaf zihniyeti, tüccarın, tüccar da büyük sermayenin bağımlısıdır. Oradan halka, avama ve gurebaya dair hiçbir ses çıkmaz.
Kulaktan kulağa aktarılan cümleler İslamî, İslam içre ise, bu söz, kurgu, bağlam ve meal-tefsir halk, avam ve gureba içinde esnaf ve onun ötesindeki güçlere öykünen kesimlere yerleşir. Buna da maalesef, “İslamî hareket” ismi verilir. Aynı durum “sosyalist hareket” için de geçerlidir.
Benzer cümleler, milliyetçi hareketi ve sosyalist hareketi de koşullar. Bu üç ana ideolojik dinamik, yukarılarla rabıtası olanların, ancak yüce ve yüksek ve üstün olana, yani esasta kendisine hizmet edebileceğine dair söz vermişlerin fikrî-amelî yolu olur.
Hz. Muhammed cihad eder, mülksüzlerin, mazlumların, mustazafların önderi olur. Kurtuluş aşamasından kuruluş aşamasına geçildiği anda, kıyıda köşede, içte, “sote”de bekleşen eski zalimler, yıkılan duvarların taşlarından kendilerine saraylar inşa ederler, İslamî bir sıva ile. Zira kurtuluştan kuruluşa geçme momentinde belirleyici olan, bu zalimlerin maddî imkânlarıdır.
“Ben ancak yüce olana hizmet ederim” kibri ve küstahlığı, “hepinizden büyük Allah var” çığlığını bastırır zamanla. Bu kibir ve küstahlık, Yahudiliğin tefecilik, Hristiyanlığın mülk sahibi ruhban kanalı ile getirip bıraktığı mirastan istifade eder. İslam’ı bu mirasa göre yeniden kurar. Bir kez kurulduktan sonra da inşa edilen sarayları yıkmaya çalışanları “Yahudi ve Hristiyan ajanı” diye damgalayıp parçalaması için onları avamın önüne atar.
Yukarıdan aşağıya akan cümleler, mazlumların ve sömürülenlerin İslâmî, İslâm içre hassasiyetlerini köreltir. Kur’an’ı, olmadı, Hadisler’i, olmadı, fıkıh okullarını “sadece ben anlarım” diyen kibir, bu iki dinin tarihsel mirasına sırtını yaslayan bir kibirdir. Müstekbir, mazlum-sömürülen kitlelere sadece teslimiyet önerebilir. Onların bayrağında yazılı Allah’ı, Kitab’ı ve Peygamber’i kendi suyunda çözer. Ulema, kendi bilgisine kudret bahşetmek için kitleyi akıl ve vicdandan zamanla mahrum bırakır.
Esasta şu görülmez: mazlumun ve sömürülenin kendisine fısıldanan cümlelere kulaklarını kapatıp aklının ve yüreğinin isyanına iştirak ettiği noktada ilk konuşacak Allah, ikincisi Kur’an, ardından da ses veren Muhammed olacaktır.
Bu gene böyle olacaktır.
Hep 28 Çeker Şubat!
Mesele, ülke bağlamında kemalizmin, dünya genelinde Yahudiliğin tayin ettiği ideolojiler haritasına itiraz etmektir.
Bu haritaya ram olan teorik-ideolojik-politik yaklaşımların kendi sınırlarını sürekli muhafaza etme gayreti ile harekete geçmeleri, haritayı çizen kaleme ve o kalemin sahibine karşı mücadelenin askıya alınmasına yol açmaktadır.
Masa üzerine serili haritada konum almaya çalışan, kalem sahibinin teorik-ideolojik-politik yönelimlerine karşı da körleşecektir. Bu körleşme, misal, kemalizmin seyrini belli bir tarihsel kesite hapsedecek, 12 Eylül ile kodlanan tarihin çeri çöpünden kurtulmayı kemalizmden kurtulmak zannedecektir. 12 Eylül’de şeytanlaştırılan kemalizm, Demokrat Parti geleneğinde mündemiç olan kemalizmi melekleştirecektir.
Haritanın çiziminde geçerli mantık, Britiş emperyalizmince çizilen Ortadoğu haritasının arkasındaki mantıkla eştir. Burada çizilen sınırlar dâhilinde hâkim olanın İslam ya da sosyalizm olmasının bir önemi yoktur. Önemli olan, İslamî, millî ve sınıfî olanın ilgili haritayı parçalayan, haritayı çizen kalemi ve tutan eli kıran pratiğidir.
Kurucu ideoloji olarak kemalizmi, kuruculuk temelinde, ölçü, onun tayin ettiği sınırları ölçek olarak kabul etmek, bir tür Müslüman kemalizmi, milliyetçi kemalizm ve sosyalist kemalizm icat etmekte zorlanmayacaktır. Zira M. Kemal ve kadroları, bu üç kesimle mücadele etmeleri hasebiyle, ilgili üç yönelimden de kendince olanı pratiğine yedirmeyi ve bunları vura vura kendi hizasına çekmeyi bilmişlerdir.
Bugüne bakıldığında kimi Müslüman kesimlerin onca yılın suskunluğu ardından, Diyarbekir’de Kürt Sorunu Forumu düzenlemeleri, nesnel olarak, kemalist bir tahkimat eylemidir. Orada takdim edilen teklifler, liberalizm şekerine batırılmış çürük elmadan farksızdır. Bu liberalizm, forumdaki kemalizm eleştirileri bile kemalizm içredir.
Liberaller, kavga etmeyen, mücadele içinde pişmeyen, savaşla çelikleşmeyen, havada asılı, kendinden menkul, içi boş bir “sivil” halk putu etrafında tüm hakikati tavaf ettirmek niyetindedirler. Muhtemel bir devrimci halk iktidarının önü böylelikle alınmış olur. Devrimin, halkın ve iktidarın içini boşaltmak liberallerin aslî işidir. Onların dili ve eylemindeki sivilleşme sermayenin askerîleşmesini gizler ardında. Kimse fabrikalarda işçilere içtima alındığını işitmez, küçük şirketlerde askerî bir disiplinin hüküm sürdüğünü görmez.
Haksöz Dergisi’nin referanduma ilişkin, “Kemalist Oligarşiyi Geriletecek Adımlar Desteklenmelidir” teklifi, böylesi bir puta ibadet etme çağrısıdır bu yanıyla. O “Müslüman” dediği özel’liği kutsallaştırıp, her şeyden münezzeh kıldıkça kendi siyasetinin liberalizme kapaklandığını görememektedir. 28 Şubat bunun içindir zira.
Müslüman, milliyetçi ve sosyalist çevrelerdeki kemalizm eleştirisi, eş-özneleştirme gayreti ile birlikte ilerler. Yani bu üç kesim de kemalizmi kendi ölçüsüne doğru daraltıp, geri kalan kısmı budayarak, ümmeti, milleti ve sınıfı budadıkları kısımlara karşı körleştirerek eleştirirler. Ezcümle, üçü de eleştirebilmelerine imkân verildikleri ölçü ve ölçek dâhilinde eleştiri yapabilmektedirler.
“Millî ve sınıfî olandan ümmete aman bir damla su karışmasın” titizliği ile kendi sınırını koruma gayretine giren bir Müslüman, bu anlamda, kemalizmin dümenindedir. İçte ve dıştaki Yahudiliğin tecavüzüne karşı ses çıkarmayan bu Müslüman, aynı titizliği bu kesime karşı göstermemektedir.
Efendiler vurarak ehlileştirmektedirler. 28 Şubat sonrası bireyselleştirilen, kendi imanını Allah ile kendisi arasına sıkıştıran, onu kalbine ya da aklına kapatan bir Müslüman, efendinin kulu olmuştur artık. Başörtülü kızlar ucuz emek gücüdür bundan gayrı. Şubat’ın her daim 28 çekmesinin sebebi buradadır.
Ebu Zerr Kemal Sunal mı?
Müslüman halkın gündelik bilincinde hüküm süren, “Allah yürü ya kulum demiş.” cümlesidir. Bu anlamda “iyi kul” olmak, zengin, üstün, kudretli, güzel ve başarılı olmaktır. Yahudilerin Allah’a “eli çok sıkı” dedikleri için lanetlendiğini söyleyen Maide-64’e inat, hüküm süren bu zihniyettir. Bu kafa, fakiri, alttakini, kudretsizi, çirkini ve başarısızı kendisi gibi olmaya özendirir biraz, ağza bir parmak bal çalar, sonra “nasıl olsa Allah’ın kötü kulu” diyerek onu paçavra misali kenara fırlatır. Bu zihniyet, fiilî hayatta kendi üstünlüklerini, zenginliklerini ve kudretlerini nasıl temin ettiklerini sorgulayacak insanları şeytanın safına ya da din dışına atar. Zengini Allah’ın nimetlerinden daha fazla faydalanması konusunda teşvik eder, giderek fakirleşen halka ise tevekkül ve teslimiyet önerir.
“Ebu Zerr çok büyük bir zat. Ama Hz. Osman çok daha büyük bir zat. Çünkü o yönetimde.” Kendi televizyonu aracılığıyla Cübbeli Ahmet Hoca bu lafı etmektedir. Lafın kritik noktası, “yönetimde olma”nın insanı daha büyük kılmasıdır. Bu İslam’ın farzı, şartı, özü ve Peygamber sünnetidir cübbeliye göre. Zira o, tarihin iktidar kanalından akıp gelen bir dinin tabisidir.
Hz. Ömer’in ve daha birçok sahabenin Peygamber’in kararlarını sorgulayabilmiş olmaları cübbelilerin anlayamayacağı bir şeydir. Zira onlar var olanın mutlak, sorgulanamaz, dokunulamaz, eleştirilemez hakikat olduğu kanaatindedirler. Daha doğrusu bu tip adamlar, maddî iktidarların geçmişten bugüne taşıdığı dinî ideolojik fısıltıların ajanları, taşıyıcılarıdırlar. İktidar ya da bahçe sahipleri, kendi iktidar ve bahçe sahipliklerini sorgulayacak dini zaman içinde öldürmüşlerdir. Ol sebepten, cübbeliler Ebu Zerr gibi itirazları talileştirmek, insanları ona karşı körleştirmek, kenara itmek, susturmak, çöle gömmek zorundadırlar. Onlar muktedirlerin tetikçileridirler.
“Ebu Zerr Spartaküs müydü?” sorusunu kasten soran Haksöz yazarı Bülent Şahin Erdeğer de maalesef aynı bağlam dâhilindedir. Fethullah’ı güncel politik gerekçelerle eleştirdiği yazının ruhu bu yazısında noksandır.
Ebu Zerr’i talileştirmek, göreceleştirmek, onu akmaz kokmaz bir dinî unsura indirgemek Erdeğer’in yazısını belirleyen aslî âmildir. Yazısının başlığını teşkil eden soru, Erdeğer’e katkı yaparak, başka türlü de sorulabilir: Ebu Zerr Kemal Sunal mıydı?
Kemal Sunal, rahmetli, “12 Eylül sonrası toplumsal patlamayı belki de benim filmlerim önledi” diyebilecek denli özeleştiri meziyetine sahip bir kişiliktir. Gerçekten de bu filmler orta sınıf ailelerin “beterin beteri de var” diyerek, özdeşleştikleri fukara Şaban’ın filmin sonunda herkese gol atmasını heyecanla izledi ve kendi üstünlüğüne oralardan pay çıkardı. Ama bu ailelerin orta sınıf dengeciliği olduğu gibi kaldı. Darbeye de en çok onlar destek verdiler. Dengenin her bozulma ihtimalinde, Kemal Sunal filmleri onlara her daim gündelik hava yastıkları temin etti.
AKP gerçekliğinde Ebu Zerr de böylesi bir figür olma tehlikesi ile karşı karşıya. O da AKP’nin “sivil darbesi”nin bir ürünü olarak rafları süsleyebilir.
Ama bu noktada, zamanında Kemal Sunal filmlerini acayip “sosyalist gerçekçi” film eleştirmenliğinin süzgecinden geçiren, bugün “arabesk yavşaklığı” tespitleri yapan aydınları eleştirmek gerekli ise, acayip “İslamcı gerçekçi”, belki de "hakikatçi" tarih eleştirmenliğini de eleştirmek gerekiyor. Kemal Sunal’daki halk solculuğuna, Ali Şeriati tabiri ile Ebu Zerr’deki “halk İslam’ı”na bağlanmak gerekiyor.
Ebu Zerr vs. Erdeğer
Öncelikle başlıktan başlarsak eğer: ortalıkta Ebu Zerr’in “Spartaküs” olduğunu iddia eden kimse yoktur. Tarihsel düzlemde Spartaküs, İslam tarihi bağlamında, en fazla, dokuzuncu yüzyılda zalimlere kök söktürmüş Zenc hareketinin lideri Ali ibn-i Muhammed ile kıyaslanabilir. Erdeğer, Spartaküs kıyası ile meseleyi sulandırmak derdindedir.
Yazarın kıyas noktasında istismar ettiği bir diğer isim de Che Guevara’dır.
Mısırlı bestekâr Şeyh İmam'ın “Gifara Maat” (Guevara Öldü) isimli şarkısında da görüleceği üzere, Latin Amerika’da Karl Marx metinlerinin yerel dille Carlos Marcos müstearı ile yayımlanması misali, bir tür yerelleşme derdi hâkimdir ülkede. Ebu Zerr ile Guevara, mazlumların ve sömürülenlerin safında verilen mücadelenin ortak coğrafyasında kan kardeşidirler bu yanıyla. Ama kıyasla iki şahsı tarih bağlamından çıkartıp komikleştirmek nafiledir.
Yazar Erdeğer, yazı boyunca Ebu Zerr ile kendi şahsı üzerinden, o düzlemde, onu da şahsîleştirerek ilişki kurar. Aynı tavrı diğer isimlere karşı göstermemekle hakkaniyetsiz bir tutum içine girer. Bu, onun Ebu Zerr’i bir kez daha Rebeze’ye gömme hesabında olduğunu gösterir. Bu ilişki babında Ebu Zerr’in psikolojik tahlilleri yazının her yanına dağılır. Aynı tahliller diğer isimlere nedense yapılmaz.
Ebu Zerr, mülkiyet eleştirisi yapmayan, basit anlamda mütedeyyin, zahid bir kişilik olarak takdim edilir. Zahidin fiilî eylemi ile bir tür eleştiri ortaya koyduğu görülmez. Bu eleştirinin, bir tür meslek ideolojisi olarak İslamcılığa tabi bir kişinin mülk edindiği külliyata girmemiş olması gayet doğaldır. Zira o eleştiri, böylesi bir İslamcının meslek ideolojisine, külliyatına ve ilmî mertebesine de karşıdır.
Erdeğer’in Ebu Zerr tahlilinde bireyci-burjuva bir kafa işler ve bu kafa, “böyle yaşamak onun tercihi” demekle yetinir. Derini görmez. Bugünde hüküm süren mücadeleler, bu mücadelelerde yükselen çığlıklar tarihselci bir eda ile karşılanır ve yedinci yüzyılda bir Müslüman’ın son iki yüz yıla has bir mülkiyet eleştirisi yapamayacağı iddia edilmiş olur.
Bu sayede, böylesi bir mülkiyet ve rekabet eleştirisinin hedefi olan bugünün somut maddî güçleri büyük bir saldırıdan kurtarılmış olurlar. Avamın kafası yedinci yüzyıla bağlanmak suretiyle, bedenini silâhlaştırıp zalimin üzerine yürümesi bir biçimde engellenir. Bu yedinci yüzyıla kilitlenmiş İslam ise en fazla kemalizmin İslam’ı olabilir. Zira kemalizm ister, kendisine karşı bileylenecek mızrakların kırılmasını.
Bu noktada şahsîleştirilen, liberal bir psikolojizmin batağında boğdurulmuş olan Ebu Zerr “köyün delisi” muamelesine maruz kalır. Yazıda ısrarcı biçimde -iki kez- Ebu Zerr’in “agresif, bireyci ve aceleci” olduğu söylenir. Bu ise “bizim gibi sakin ol, öfkelenme, öfkeli kitlelere önder olma, bozgunculuk yapma, şeyhin gölgesinden çıkma, acele edip de bizim planımızı -ki Allah’ın planıdır- hâşâ bozma!” denilmiş olur. Fukara, mazlum Müslümanlara, Ebu Zerr’e atılan tokatla, AKP’nin Asr-ı Saadet’e yürüdüğü hissi ve fikri verilir.
Bu psikolojik tahlillerin ardından, okuru tam anlamıyla kendi safına çekme kurnazlığı ile Ebu Zerr birden bire Hz. Muhammed’in karşısına çıkartılır. “Örneklik” noktasında onun hayatı tehditkâr bulunur, peygamberliğinin ilk günlerinde Hz. Muhammed’in Kureyş ileri gelenlerince tehditkâr bulunması gibi.
Geleneksel Arap toplumuna ait maddî ilişkilerin “dış”ında, “komünalist”, söze gelmeyen, direşken, hattâ barbar bir kabilenin evladı olan Ebu Zerr’in Müslümanlığı gene aynı ölçüler uyarınca gelişir. Erdeğer’in, psikolojizm tuzağından çıkıp da göremediği budur. O bizi gene oruç tutan, Kâbe’yi tavaf eden, namaz kılan ama puta (kendi mülküne) tapan eski cahiliye döneminin Arap toplumsal hiyerarşisine eklemlenmiş bir tür İslam’a kul etmeye çalışır. Bu noktada Erdeğer, Ebu Zerr isimli verili maddî ayıracı devre dışı bırakmak ister.
Erdeğer’in Ebu Zerr yazısındaki ilk hamle, Müslüman kitleyi komünistlerle ürkütmektir. İkinci hamle, Ebu Zerr’i Peygamber’in karşısına çıkartarak ilk Müslüman hareketinin devrimci özünden Peygamber’i azade kılmaktır. Üçüncü hamlesi de dar anlamda muhatap olduğu Sünni kesime özel uyarılarda bulunmaktır.
Bu noktada, ısrarla “bireyci”likle itham edilen “Ebu Zerr’in siyasî liderinin Hz. Ali” olduğu söylenir (hem "bireyci" hem bir parti üyesi!). Böylelikle okurun Ebu Zerr’i “bizden değilmiş zaten” önyargısı ile karşılaması sağlanır. Ancak dolaylı olarak da Erdeğer, bir siyasî “parti” olarak “Şia’nın etkisi dâhilindeki Ebu Zerr” ile bugünde dövüşme imkânı bulur. O, meseleyi basit anlamda İslam içi mezhep savaşı alanına çekip orada tüketmek niyetindedir.
Erdeğer’in “Ebu Zerr Hz. Ömer’e niye karşı gelmedi?” diye sorarken, gene kendi tespiti ile “Hz. Ali neden karşı gelmedi?” sorusunu sorması gerekir. Erdeğer, Ebu Zerr üzerinden Hz. Ali ile dövüşür. Kendi safını Muaviye yanında belirlemiş olur.
Alevi-Şii geleneğinde Ebu Zerr -Erdeğer’in de yerinde tespiti ile- Ali’yi tasdiklemek için devreye sokulur. Ama Erdeğer için “Ali’nin mazlumiyeti”nin ispata gerek olduğu açıktır. Bu noktada Ebu Zerr’in mazlum safında bir değer olarak tanımlanmasına karşı itirazı, onu Ali’yi mazlumlaştıranların yanına itiverir. Bu noktada Erdeğer, Sünni okur kitlesini Ebu Zerr’i sevenlerin “Alevî-Şii geleneğine mensup” oldukları yönünde doldurarak, onların zarfa takılıp mazrufu anlamamalarını sağlar.
Şii geleneğinde Hz. Ali, Sünni gelenekte diğer halifeler tam da Cübbeli’nin tespitinde olduğu üzere, yönetimde, yücede, iktidarda olma hasebiyle anlamlı görülürler. Gerisi boştur, en fazla süstür. İkisi arasında yürüyen koltuk savaşının mazlum-sömürülen kitleler nezdinde bir anlamı bulunmamaktadır.
Hz. Ömer ile yaşanan refahlanmanın ve zenginleşmenin alttaki bedellerini görmeyen Erdeğer, bugünkü AKP refahı (spekülatif sermayenin küresel planda şişmesi ile tanımlı bir refahtır bu) ardındaki köleleşmeye ve fakirleşmeye karşı bizi körleştirmek ister. “Ebu Zerr olmayın” derken esasta gözlere mil çeker. “Mülk sahiplerine karşı iseniz, Ebu Zerr gibi münzevi ve zahid olmakla yetinin.” diye fetva verir.
Erdeğer, öncelikle Mısır’da teşkil edilen “Ebu Zerr” kurgularının, bir anlamda Şii gelenek karşıtlığı üzerine kurulu olduğunu görmez. Buradaki kurgu, “sizin mazlumunuz Hz. Ali ise bizimki de Ebu Zerr’dir” demenin bir biçimidir. Ali Şeriati bu kurguyu alıp yeniden Şiileştirir, daha doğrusu kendi kireçleşmiş geleneğine karşı bir silâh olarak onu yeniden kurar.
Ali Şeriati’nin, Ebu Zerr ve diğer sol-sosyalizan cümlelerinde, dönemin İran’ındaki sol eğilimi (özellikle maoculuğu) baltalama teşebbüsü olduğu da görülmelidir bir yönüyle. Bu teşebbüs, Hz. Ali’nin kudreti, yönetsel konumu, hilafeti, üstünlüğü ile belli bir rabıta kurup kendi kudretini, yönetselliğini ve üstünlüğünü perçinlemek isteyenlere ideolojik besin tedarik eder. Mazlum-sömürülen kitlelerin safındaki Ali Şeriati politik bir hareketi koşullamamışlığı ile mollalara bağlanıverir. Eksikliği, eksikliğimiz budur.
Azad ettiği hizmetkârı ile aynı hırkayı giyen Ebu Zerr’in tarihten silinmesine hizmet edecek kimi fısıltıları kaynak gösterip onun servetini ("keçiler, develer, araziler") sıralayan Erdeğer, kendi küçük burjuva İslamcılığı için malzeme bulmaya çalışır. Bunu yaparak hem Ebu Zerr’e “yalancı” der (öyle ya, hem fakirin yanında, mülk sahiplerine karşı ama kendisi de zengin!) hem de “lehülmülk”e inat, mülke tapan kesimlere karşı mücadelenin yalan olduğunu söyler.
Geçmişe ilişkin sözler bugünü örtmek için dillendirilirler. Geçmiş, bugündeki geleceğin uçlarını kırmak amacıyla bir çekiç misali kullanılır.
Yazının sonunda da bugün AKP ile zenginleşen Müslümanlara karşı fukara Müslüman’ın isyan etmemesi, troçkistler misali, “antikapitalist fıkıh” oluşana dek beklemesi, “ümmetin tevhidî hakikati”ni bozmaması gerektiği söylenir. Bu zokanın yutulması istenir. Sola meyyal, solcu ya da solumsu laflar eden Müslüman çevreler, AKP ile mazlum-sömürülen kitleler arasında tampon görevi görürler özetle.
Tekrar tekrar sormak gerekir:
Ebu Zerr kimin yoldaşı?
(Bugünün) Muaviye’lerin(in) yakasına yapışanların mı? Yoksa (bugünün) Yezid’ler(i) önünde serili sofralara kelimelerini şarap misali servis edenlerin mi?
Cidal Haksoy
Devamını oku ...

Referandum

12 Eylül darbe anayasasına büyük bir antipatiyle bakmak ve referandumu darbecilerle hesaplaşmaya endekslemek, üzerinde düşünülmesi gereken bir noktadır. Şunu sormamız gerekir; daha önceki anayasaların durumu neydi ki 82 anayasası sorun olsun. Yine şu sorularda aklımıza gelmelidir; 90 yıldır bu topraklarda icra edilen kanunlar kime dayanmaktadır. Bu kanunlarla kimler susturulmuş, asılmış ve sürgün edilmiştir. Hangi değerlerimiz yok sayılmış, halka rağmen, halkın dini olan İslama rağmen hangi yasaların zorla, zorbaca ve süngü tehdidiyle icrasına geçilmiştir. Kaç tane anayasa yapılmış ve bu anayasaların temel nitelikleri olarak neler tespit edilmiştir. Bu soruların ışığında 82 anayasasının 90 yıllık rejimin yakın döneme yansımasından başka bir şey olmadığı görülebilmelidir. Bizim gündemimiz, halka bu acıları yaşatan zihniyet ile hesaplaşarak, toplumun Tevhidi hakikatleri kavramasına engel teşkil eden, hayatın her alanını kuşatan uygulamalarına son vermek olmalıdır.
Rejimin tarihi sindirme sürecini görmezden gelerek, kendi gündemimiz ve hesaplarımızdan koparak, sadece darbe karşıtlığı ve özgürlük alanları sloganlarının peşine takılmak affedilemez bir unutkanlıktır. Özellikle AKP eliyle yürütülen bu projenin sonucunda Müslümanlar sistemle barıştırılmak istenmektedir. Referandum bu barışın zirvesi olacaktır.
Daha düne kadar sistem içi mücadele meşru mu, değil mi tartışmaları yaparak sandıklar değerlendirilirken, bugün tartışmalar bu bağlamda değerlendirilmemektedir. “Sistem içi mücadele yöntem olarak nebevi, Rabbani değil” ikazlarımız artık komik gözükmeye başlamıştır. Çünkü hedefler hedef olmaktan çıkmış, sistem içi mücadelenin taktiksel bir yöntem olduğu mazereti de anlamsızlaşmıştır. Toplumun, devletin İslamileşmesi talepleri rafa kalktığından, Demokratik devlet, Adalet devleti söylemleri yetinilmesi gereken olduğundan, onun kendi iç hareket alanlarını sorgulamak artık anlamsızdır. Çünkü hedef batıl olduğu için yöntemden söz etmenin gerekliliği de kalmamıştır.
Bu tespitlerden, Müslümanların etraflarında yaşanan gelişmelere duyarsız, ilgisiz kalmaları anlamı çıkarılmamalıdır. Müslümanlar olarak her şart altında, tevhidi, İslami kimlik ve ilkelerimize sadık kalarak Nefsimizi ve tüm Müslümanları, vahyin ölçüleriyle uyarma ve ıslah etme sorumluluğumuzu ciddiyetle yerine getirirken, egemen yapının kendi yapısal değişimlerini takip etmeli, iç istişarelerimizde bunun değerlendirmelerini yapmalıyız. Mücadele alanlarımızın açılması, hareket imkânlarımızın çoğalması noktasındaki girişimler tabii ki temenni edilebilir. Her alternatife göre strateji belirlenebilir. Ama bu temenniler, propaganda ve aktif katılım aşamasına geçmemelidir. Resulullah(s) ve ashabı, Ebu Talib’in, Habeş kralının ve Rum ordusunun askeri ve propagandisti olmayarak bağımsız İslami kimliklerini inşa etme faaliyetlerini terk etmemişledir. Sadece işlerini daha iyi yapabilme adına gözlemde bulunmuşlar ve adımlarını ona göre atmışlardır.
Referandum sürecinde, demokrasi, özgürlük, insan hakları gibi söylemlerin sahiplerine kendi inandıkları değerlere karşı samimi olmalarını hatırlatabiliriz. Ancak İslami çalışmalar içerisinde bilinç kazanan, yetişmiş Kur’an neslinin fertlerine çağrımız, nesli olmakla övündüğümüz Kur’an’ın o net beyanından başka bir şey olmamalıdır: “Onların demelerine karşı sen sabret ve onlardan güzel bir ayrılma tarzıyla (düşünce ve eylem bakımından köklü bir tutum) ile kopup ayrıl.” [73/Müzzemmil 10]
Neden Referandum Çağrısının Tarafı Olmamalıyız?
1- Devlete egemen olan Kemalist rejim, İslami değerlere savaş açmış ve ağır dayatmalar sonucunda varlığını sağlamlaştırabilmiştir. Bu toprakların mayası olan İslami hayat tarzı tek düşman ilan edilmiş, belki de işgal ordularının bile göze alamayacağı tahribatlar, katliamlar sergilenerek yönünü batıya çeviren, Laik bir Ulus devlet inşasına kalkışılmıştır. Bu sistem İslam’a ve Müslümanlara yabancı, dayatmacı, işgalci bir zihnin ürünüdür. Müslümanların, kendilerini hidayete sevk etmek üzere gönderilen kitapları Kur’an’a bakarak, yaşadıkları toplumu ve egemen olan anlayışları tanımlamaları ve ona göre bir tavır geliştirmeleri gerekmektedir. Bizler bu kaynağın ışığında, günümüz sisteminin bir cahiliye sistemi, tâğûti sistem olduğunu görebilmeliyiz. İmanın ilk adımı ve Peygamberlerin ortak gönderiliş gayesi, insanları tâğût’a kulluktan kaçındırmaktır. Bu sebeple bütüncül ve bilinçli bir kopuş yaşamamız gereken cahiliye sistemiyle aidiyet oluşturacak tüm girişimler reddedilmelidir. Belli aralıklarla önümüze konan sandıklar ve seçim davetleri de bu girişimlerdendir. Rejim, sandığı kendine bağlılığın test edilmesi olarak görmekte, vatandaşlık bilinci kazandırdığı insanların sayısının artmasıyla da dayatmalarla başlattığı hâkimiyetinin kemale erdiği mutluluğuna sahip olmaktadır. Laik, Kemalist, ulusal sistemi meşrulaştıracak vatandaşlık görev davetlerini, böyle bir sistemin vatandaşı olmayı kabul etmediğim için reddediyorum.
2- Devletin yeni Anayasasını oluşturacak olan Referandum çağrısında, tartışılanın ve oylanacak olanın bir hüküm kitabı olduğu gerçeği gözlerden kaçmamalıdır. Temel kısmı darbecilere ait kalan, bazı kısımları Liberal-Demokrat hükümetlerce değiştirilerek 1982’den beri 28 yıldır delik deşik edilen mevcut anayasa ile ilgili, şimdi de dünyadaki normlara paralel olarak bazı şekil verme çabalarını görmekteyiz. Toplumun ifsadından başka bir işe yaramayan ve yaraması da beklenmeyen cahiliye sisteminin hüküm kitabının oylanması davetini, hükmün sadece Allah’a ait olduğu inancımdan dolayı reddediyorum.
3- Eski haline göre görece olumlu bazı maddelerin yeni pakette bulunduğu açıktır. Fakat rejimin hiçbir zaman emekliye ayrılmayan hukukçuları, paşaları ve eski başkanları, ürettikleri teorilerle bu yeni maddelerin işlevini daraltmakta, böylece örneğin 12 Eylül darbecilerinin yargılanmalarının mümkün olmadığı yorumları yapılmaktadır. Birbirinden farklı birçok konuyu içeren Anayasa paketine, sadece Anayasa mahkemesi ve HSYK üzerinde yapılacak değişiklikler sevdasıyla yönelerek darbe ve darbecilerin safında olmama gerekçesiyle evet oyu verecek olanlar, düzenin bu kaygan ve kaypak yönünü göz ardı etmektedirler. Herhalde sürekli olarak AKP veya onun çizgisinde bir partinin hükümet olacağı sanılmaktadır. Bu sebeple, anayasa mahkemesi ve HSYK’nın üye sayılarının artması, Cumhurbaşkanının, Meclisin ve Adalet akademisinin bu üyelerin belirlenmesinde etkinliklerinin olacağı ümit olarak görülmektedir. Oysaki sistem temel unsurları ile karşımızda durmaktadır. Yürürlüğe girmeye aday kanunlar da, diğer tüm kanunlar gibi temel unsurların muhafazası adına ucube yorumlarla ihlal edilme ve delinebilme durumunda olacaktır. Eğer göz yumulan ve uygunluğuna onay verilen bazı değişiklikler varsa da, bunların sistemin tıkanan noktalarının açılması için yürütülen restorasyon çalışmalarından öte bir durum olmadığı aşikardır. Bir anlık heyecan ve iç fısıltılarla sandık başına gidecek olan Müslümanlar sadece yitirdikleri ile kalacaklardır. Tırnaklarımızla kazıyarak modelliğini oluşturmaya çalıştığımız İslami kimliğimiz bu süreçte zarar görecektir. Sistemin kendi iç senaryolarına aldırmadan sadece kendi ilahi senaryomuzu tatbik etmeye çalışmamız gerektiğinden, Tevhidi bakış, istikrar, sabır, ilkelilik ve samimiyet gibi değerlerimizi yitirmemizin asla mümkün olamayacağından dolayı Referandum sandığını reddediyorum.
4- Gerek Rabbimizin kitabındaki ilkelerde, gerek bu ilkelere göre mücadele içerisinde bulunmuş Resullerin örnekliğinde, gerekse son Nebi ve Resul olan Hz.Muhammed(s)’in pak mücadele sünnetinde, müşrik düzenlerin temel niteliklerine yönelik sistem içi mücadele ve uygulamalara aktif katıldıklarına dair tek bir uygulama ve açık kapı bulunmamaktadır. Aksine, kendilerine yapılan uzlaşma ve beraber hareket etme tekliflerini ellerinin tersiyle iterek toplumu Tevhidi yönde dönüştürme görevlerine devam etmişlerdir. Resuller bu tercihlerinde, yani mücadele yöntemlerinin sınırlarının çizilmesinde Allah(c)’tan bağımsız değillerdir. Bu sebeple, Resullerin mücadele örnekliğine ters olan, günümüz egemen sisteminin Müslümanları kendisiyle barıştırma daveti olarak algılanması gereken bu referandum çağrısını reddediyorum.
5- Rabbimizin bizlere yüklemiş olduğu şahitlik görevi, müşriklerin hayat tarzı ve uygulamalarından tam bir kopuşu ve ısrarla Tevhidi hakikatleri net bir biçimde ortaya koymayı gerektirir. Vazifemizin, kulluğumuzun temelini bu oluşturur. Bizler Allah(c)’a, bu görevimizin farkına varıp varamadığımız, yerine getirip getiremediğimiz hususunda hesap vereceğiz. Bu referandum sürecinin peşinden koşulmasını, Tevhid ve Adaletin şahitleri olma görevime zarar vereceğinden dolayı reddediyorum.
6- Sistem içi iyileştirme olarak görülen bu sürecin kumandasında da baş aktörlerin olduğunu, AB normları, BOP gibi proje sahiplerinin üzerimize yeni dünyaya ait yeni bir elbise biçtiklerini görebilmekteyiz. Üzerine hesapların yapıldığı Ortadoğu ve yakın Asya bölgesi üzerinde model ve uygulayıcı konumunda olan bir ülkenin içerisindeki dikta anlayışlarının tasviye edilmesi ve iç hesaplaşmaların, emperyalist projelerden bağımsız olmadığı bilinmelidir. Çağımıza yönelik hazırlanarak vizyona sokulmaya çalışılan, başrollerinde emperyalistler ve işbirlikçilerinin yer aldığı filmde, mustazaf halka biçilen rolü figüranlık olarak gördüğümden dolayı oy kullanmayı reddediyorum.
7- Referandum ve seçim davetlerini, kirlenmemiş, sabırla yürüyen ve gelişen, anlık heyecanların rüzgârına kapılarak mahcubiyet ve pişmanlık yaşamamış, keşkeleri olmayan, Tevhidi ilkeleri öncelemiş, gelecek nesillere miras olarak bırakacağımız örnek bir İslami Hareket’in var olabilmesi adına reddediyorum.
8- Müslümanlar olarak çok önemli sorumluluklarımız bulunmaktadır. Bu sorumluluklar, ancak Müslümanların bir araya gelebilmesiyle planlı ve etkili hal alabilmektedir. Her 4-5 yılda bir farklı bahanelerle üzerimizde estirilen seçim rüzgarı, Müslümanların arasına tartışma ve ayrışmayı sokmaktadır. Bu dönemlerde enerjilerimiz boşa harcanmakta, küskünlükler ve kopuşlar görülebilmektedir. Sistemin kendi iç davetlerini, bize kendi işimizi unutturduğundan, yola çıkış gayelerimizin üstünü örten, hedeflerimizi kaybettiren bir sürece bizleri yönlendirdiğinden dolayı reddediyorum.
9- Üniversitelerde ve birçok mesleki alanda başörtülü olarak yer almanın yasak olduğu, Kur’an öğreniminin 13 yaşına kadar engellendiği, okullarda resmi ideolojinin çocuklarımıza kendini her yönüyle dayattığı, dini değerlere savaş açmış ve aynı zamanda kirli bir savaşın tarafı olan askeriyeye katılımın zorunlu olduğu çok açıktır. Müslümanları direkt ilgilendiren bu konular asla gündeme getirilmemekte, bu sorunların çözümüne yönelik hiç bir girişimde bulunulmamaktadır. Bu toplumun gerçeği, temel harcı olan İslami hayat tarzımıza yönelik en ufak bir saygı gösterilmemekte, Müslümanlar bu ülkede yokmuş gibi hareket edilmektedir. Müslümanları görmezden gelenleri ben de görmezden geliyor ve gündemlerini gündemim yapmayacağım için sandığa gitmeyi reddediyorum.
10- Şehadetinin 44. yılında üstat Seyyid KUTUB’un o tavizsiz duruşuna gıpta ile bakıyor, Namazda Allah(c)’ı birleyen elimin bir tâğût’un hükmünü tasdik edemeyeceği için, önüme konan sandığı reddediyorum.
Hamza Er
(Not: Bu yazı Haksöz Dergisi'nin Ağustos sayısındaki referandum soruşturması kapsamında dergide yayınlanmıştır.)
Devamını oku ...

Lübnan Komünist Partisi Bildirisi


Lübnan Komünist Partisi’nden Tüm Komünist ve İşçi Partilerine Bildiri
İsrail’in saldırıları ve şehit Asaf Ebu Rahhal ile ilgili dün yayımlanan bir önceki bildiriye bağlı olarak parti politik bürosu uluslararası işçi ve komünist partilerine yönelik ekteki bildiriyi yayımlamıştır:
Uluslararası ve komünist partilerin değerli yoldaş liderleri,
İsrail Lübnan’a, halkına ve direnişine yönelik saldırısını ABD’nin, Obama yönetiminin ve saldırıya gözlerini kapatmak suretiyle AB’nin verdiği destek ile gerçekleştirmiştir. İsrail güçleri iki Lübnanlı askeri ve yoldaş Asaf Ebu Rahhal’ı katletmiştir. Aynı zamanda İsrail savaş uçakları evleri bombalayıp imha etmiş, tarlaları ateşe vermiştir.
Tüm bu saldırılar gerçekleştirilirken, burada, Lübnan’da, 1701 sayılı kararı uygulamak için mevcut olan UNIFIL (Lübnan’daki Birleşmiş Milletler Geçici Görev Gücü) İsrail saldırılarını durdurmak için her zamanki gibi eyleme geçmemiş, varlığını Lübnan Ulusal Direnişi’ni 1982’den 2000’e dek özgürleştirilmiş toprağı koruma ve İsrail işgalinden arta kalanları kurtarma görevinden alıkoymak üzerinden tanımlamıştır.
Lübnan Komünist Partisi, mütecaviz İsrail güçlerine karşı savaşırken katledilen şehitlerin önünde saygıyla eğilir ve Lübnan ordusunun İsrail’in Lübnan topraklarına yönelik tecavüzlerini sürdürmesine mani olan konumunu alabildiğine kahramanca bir konum addeder. Lübnan Komünist Partisi, bölgemizde geçmişte icat edilmiş İsrail’in kendi rolünü yeniden edinmesi için onun hayalî zaferini garanti altına almak isteyen Güvenlik Konseyi’nin konumunun ABD yönetimine tam bir teslimiyete dayalı olduğunu bir kez daha tespit eder.
Lübnan Komünist Partisi, bu işbirlikçi konumun mağdurun susturulması ve cellâdın cezadan kaçıp kurtulması yönünde yapılan çağrıyı her daim süreklileştirdiği hususunda uyarıda bulunur.
Lübnan Komünist Partisi, Lübnan’ın geçmişte, 2006’da İsrail saldırılarına cevap verebilmiş, onun da öncesinde, 2000’de Cebel-i Lübnan’ı, Güney Bekaa’yı ve Beyrut’u tam olmasa da kurtarmayı bilmiş kahramanca direnişinin NATO destekli bir İsrail-Amerikan saldırısını da durdurmaya muktedir olacağını temin eder.
Ayrıca Lübnan Komünist Partisi, tüm işçi ve komünist partilerine, Lübnan halkı ve onun kendisine yönelik saldırıya karşı geliştireceği direnişle ilgili olarak sözkonusu partilerin fiilî dayanışmalarını yinelemeleri çağrısında bulunur.
Lübnan Komünist Partisi Politik Büro
Beyrut
4.8.2010
Devamını oku ...

İslam, Liberalizm ve Sivilleşme


Sakarya Adalet Girişimi Başörtüsü Platformu, her Cumartesi yaptığı eylemlerinde 256. haftayı geride bıraktı. Şehir merkezindeki Bulvar AKM önünde gerçekleşen eylemde basın açıklamasını platform adına Diriliş Saati dergisinden Ömer Faruk Şimşek okudu. Açıklamada Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın eşlerinin başörtülü olmalarından ötürü yapılan suç duyurusuna verilen takipsizlik kararı “Askeri vesayet sisteminin tartışmaya açıldığı şu dönemde, bu tarz girişimler kendilerini bu ülkenin sahibi zanneden sivil darbecilerin ne denli rahatsız olduklarının göstergesidir.” şeklinde yorumlandı.
Şimşek, ayrıca YAŞ kararlarını “YAŞ hemen her yıl inancından dolayı orduyla ilişkisi kesilen, yargısız infaza maruz kalan ordu mensuplarının sayısı dolayısıyla kamuoyu gündemine gelmekteydi. Bu yıl ise YAŞ toplantısı ve kararları özellikle darbecilik şüphelisi ordu personelinin durumu dolayısıyla merak uyandırdı. Neticede Şura’dan çıkan kararlarda sivil iradenin yargı kararlarına uyulması konusundaki tavrı etkili oldu ve Balyoz sanıkları terfi alamadı.” şeklinde değerlendirdi.
Liberal ya da Batılı Söyleme Hayır!
Referandum ve sivilleşme tartışmalarına ilişkin olarak basın açıklamasında yer alan bölüm ise şu şekildeydi:
Sivilleşme talebi bugün sadece Türkiye’de değil, dünyanın dört bir yanında egemenlerin ağızlarından düşürmedikleri demokratikleşme safsatasıyla beraber anılmaktadır. Dolayısıyla sivilleşme cicili bicili bir şekilde topluma sunulmakta ve destek de bulabilmektedir. Ancak unutulmamalıdır ki, liberalizmin kıskacından sıyrılamayarak gerçekleştirilmeye çalışılan bu süreç, Müslümanlar için kendi kısır döngüsünü oluşturacaktır.
Maalesef günümüzde; toplum tasavvurunun sekülerleştiği, taleplerin buna göre şekillendiği bir süreç söz konusudur. İslamî hassasiyetler adına talepte bulunanlar toplumsal dinamikleri tanımlarken liberal ve batılı jargonu kullanmaya devam ettikleri müddetçe İslam’a referansla bir sivilleşmeden bahsedemeyeceğiz. Aile anlaşmazlıklarımız için bile belirleyici olarak İslam Hukuku yerine AB standartlarının öne çıkarılmasını dillendiren Müslüman kimlikli sivil toplum kuruluşlarının olması çok manidardır.
Eğer bizim birey ve toplum olarak davranış ve ilişki biçimlerimizi İslam belirlemiyor ise, bu alan seküler AB standartları mantığına teslim edilmişse, hangi değişimden/dönüşümden bahsettiğimizi çok dikkatli sorgulamamız gerekmektedir.
Sivilleşme mi? Liberalleştirme Projesi mi?
Eğer bu sorgulamayı yapmazsak ne olacak? Evet, belki askerî darbe geleneğini yargılayarak sivilleştiğimizi zannedeceğiz. Adaleti hâkim kılmayı şiar edinmiş Müslüman birey ve toplumun özel okullar üzerinden zengin çocuklarına tanınan ayrıcalık ve buna bağlı olarak oluşan eğitim eşitsizliğini hazmetmesi mümkün müdür?
Yine taşeron firmaların oyuncağı hâline gelen ve bütün sendikal hakları gasp edilen emekçilerin maruz kaldığı zulmü kabul etmesi mümkün müdür? Her türlü ahlâksızlığın sokaklarda kol gezmesi karşısında susması mümkün müdür?
Önermeleri çoğaltabiliriz. Evet, sivilleşme projesinin aslında toplumu liberalleştirme projesi olduğunu fark etmemiz gerekmektedir. Proje, İslamî değerlerle çatışma yerine içini boşaltarak değerleri etkisiz kılmayı hedeflemektedir. Bu proje mi Müslümanların desteğini hak eden?
Dolayısıyla tekrar tekrar şu noktanın altını çiziyoruz ki; ülkemizin içerisine girdiği sivilleşme sürecinin liberal düşünceye teslim edilmesi, toplumsal projelerimizin batı menşeli olması anlamına gelecektir.
Referanslarımızı İslamî kavramlar üzerinden veremez isek, gerçek manada bir eksen kayması yaşanması kaçınılmazdır. Eksen kayması kavramının pek popüler olduğu bu günlerde, Müslümanlar kazanımlarının yanı sıra kaybettikleri şeyleri de düşünerek, yaşadıkları ve yaşamaları muhtemel olan kültürel/ahlakî/ekonomik/siyasî eksen kaymalarını bir kez daha sorgulamalıdırlar."
Devamını oku ...

Walter Rodney

Walter Rodney [1942-1980]
Walter Rodney panafrikanizmin önde gelen teorisyenlerinden birisidir. 23 Mart 1942’de Guyana, Georgetown’da dünyaya gelir. İşçi sınıfına mensup bir ailenin evladı olan Rodney’nin anne ve babası terzilikle geçimlerini sağlamaktadır. İlkokula başlaması ardından Queens College’a burslu geçiş yapar. Sözkonusu burs, ülkedeki yönetici sınıfın ellilerin başında ülkeyi sarsmaya başlayan yeni milliyetçiliğin etkisi ile eğitim alanında işçi sınıfına verdiği bir tavizin sonucudur.
Rodney zamanla Queens College’da akademik manada öne çıkar, atletizm ve münazara gibi alanlarda da isminden söz ettirir. Altmışta Jamaika’daki West Indies Üniversitesi’nde eğitimine devam edebilmesine imkân verecek olan bir burs daha kazanır. Altmış üçte bu okulu birincilikle bitirir ve gene yeni bir burs aracılığıyla Londra’daki Doğu ve Afrika Çalışmaları Okulu’na kaydını yaptırır. Altmış altıda, yirmi dört yaşında, Afrika Tarihi alanında doktorasını bitirir.
Yukarı Gine Sahili’ndeki kölelik üzerine yaptığı doktora çalışması, onun hem İngiltere’de hem de Portekiz’de ulaştığı Portekizli tüccarların kayıtları üzerine yaptığı uzun soluklu ve titiz bir çalışmanın ürünüdür. Süreç içinde Portekizce ve İspanyolca öğrenir. Queens College’da öğrendiği Fransızcanın yanında bu diller ona bir anlamda dilbilimci vasfı katar.
Yetmişte doktora tezi Oxford Üniversitesi Yayınları tarafından, A History of the Upper Guinea Coast, 1545-1800 [Yukarı Gine Sahili Tarihi/1545-1800)] ismi ile yayımlanır. Bu çalışma sayesinde Rodney, Afrika tarihine ilişkin batılı tarihçilerin tezlerine itiraz eder ve mazlum halkların tarihine yönelik bakış konusunda kimi yeni ölçütler getirir. Horace Campbell’a göre:
“Köleliğin topluluklar üzerindeki etkilerini, bölgedeki toplumlar arası ilişkileri ve bölgenin ekolojisini analiz eden bu çalışma tam manasıyla çığır açıcıdır.”
Mezun olduğu okula, West Indies Üniversitesi’ne 1968’de geri dönmezden önce Walter ilk eğitmenlik deneyimini Tanzanya’da edinir. Bu dönemde, sömürgecilik sonrası evreye girmiş olan Karayipler’de kapsamlı bir politik faaliyet yürütülmektedir. Ancak Walter’ın tahayyülünü kucaklayan, Siyah İktidar Hareketi olur.
Ortalıkta bağımsızlığını yeni kazanmış ülkelerdeki hükümetlerin ne yöne gideceği, özelde mazlumların durumuna dönük yaklaşımlar hususunda ciddi sorular dolaşmaktadır. Bölgedeki fakir siyahların ve melezlerin yetkilendirilmesi meselesi özellikle ilerici aydınlar arasında tartışılan bir konudur. Karayipler’deki orta sınıf politik seçkinler grubunun otoriteryan rolünü ezelden beri reddeden Rodney, bu tartışmaların tam da merkezinde konumlanır. Ancak faaliyetlerini üniversite kampüsüyle sınırlamaz. Siyah Kurtuluş Hareketi’nin mesajını Jamaika’ya taşır. Özelde Afrika tarihi ile ilgili bilgisini Jamaika toplumunun en fazla kenara itilmiş kesimi olan Rastafaryanlarla[1] paylaşır.
Walter’ın politik faaliyete dönük ilgisi Jamaika ve İngiltere’deki öğrencilik yıllarına dayanır. Horace Campbell’ın tespitine göre, ta UWI’da iken Walter, “öğrenci siyaseti içinde aktif bir isimdir ve West Indian Federasyonu’ndaki Jamaika Referandumu’nda 1961 senesinde kapsamlı bir kampanya yürütmüştür.” Londra’daki eğitimi sırasında Walter münazara toplantılarına katılmış, ünlü Hyde Park’ta konuşma yapmış, öte yandan da 1965’te Guyana’da düzenlenen bir sempozyumda konuşmacı olarak yer almıştır. Bu dönem süresince Walter, efsanevî isim C.L.R. James ile temas kurmuş ve onun en sadık öğrencilerinden biri olmuştur.
1968 Yaz’ında Rodney’nin “Jamaika’daki emekçi halkla kurduğu temas hükümetin dikkatini çekmeye başlar. Kanada’nın Montreal şehrinde Ekim 1968’de düzenlenen Siyah Yazarlar Konferansı’na katılması sebebiyle Hugh Shearer liderliğindeki Jamaika İşçi Partisi hükümeti onun ülkeye girişini yasaklar. Bu yasak Kingston’da kapsamlı isyanlara ve başkaldırılara yol açar. Bu olaylarda birçok insan polis ve güvenlik güçleri tarafından katledilir ve yaralanır, milyonlarca dolarlık maddî hasar meydana gelir. Rodney’nin Rastafaryanlarla temasına ilişkin birikim “Kardeşlerimle Birlikte Bilgilenme” isimli bir broşür olarak yayımlanır, ilgili broşür Karayipler’deki Siyah İktidar Hareketi’nin incili hâline gelir.
Jamaika’dan kovulan Walter, kısa süreli bir Küba ziyareti ardından, Tanzanya’ya gider. Burada 1968-1974 arası dönemde dersler verir. Bilgilenme amaçlı çalışmalarını burada ve Afrika’nın diğer bölgelerinde de sürdürür. Bu dönemde Afrika halkların kurtuluş mücadeleleri ile sarsılmaktadır. Walter’ın inancına göre, bir aydın becerilerini halkların mücadelesi ve kurtuluşu yolunda biçimlendirmeli, hürriyetin temini amacıyla geliştirmelidir. Bu inançla Walter ilgili hareketlere katılır. Kısmen bu faaliyetlerin bir ürünü olan, herkesçe bilinen ikinci temel eseri, How Europe Underdeveloped Africa [Avrupa Afrika’nın Azgelişmişliğinde Nasıl Bir Rol Oynadı?] yayımlanır. 1972 tarihli eser Tanzanya Yayınevi ile bağlantı içindeki Londra merkezli Bogle-L’Ouverture tarafından basılır.
Rodney’nin fikirlerinin oluşumuna en önemli katkının Tanzanya’da geçirilen bu yıllarda edinilen tecrübelerin yaptığı söylenebilir. Horace Campbell’a göre:
“Tanzanya’da, bugün bile Darüsselam’ı[2] Afrika siyaseti ve tarihi üzerine dönen tartışmaların merkezi hâline getirmiş olan entelektüel geleneğin oluşumunda Rodney en ön saftadır. Gerçekleştirilen diyaloglar, münazaralar ve oluşturulan çalışma grupları sayesinde o Afrika siyaseti, sınıf mücadelesi, ırk meselesi, Afrika tarihi ve sömürülenin toplumsal değişimdeki rolü gibi başlıklar üzerinden marksist geleneği derinleştirme imkânı bulur. How Europe Underdeveloped Africa isimli kitabı tam da bu münazaraların genel bağlamı içinden çıkmış bir eserdir.”
Ayrıca Campbell şu değerlendirmeyi de yapmaktadır:
“Aynı dönemde Walter Rodney, Tanzanya’daki Ucema[3] anlayışını, emperyalizmi, azgelişmişliği, ayrıca Afrika’daki devletlî ve sınıfsal teşekkülü eleştiren yazılar kaleme alır. Tanzanya’da yazılan makalelerin önemli bir bölümü üniversitedeki TANU’nun[4] Gençlik Birliği tarafından çıkartılan Maji Maji[5] isimli dergide yayımlanır. Kırsalda ve sömürge ekonomisinde genel siyaset olan zorunlu emek meselesi üzerine yaptığı çalışma esnasında ülkedeki arşivlerde yoğun bir inceleme yapar. World War II and the Tanzanian Economy [II. Dünya Savaşı ve Tanzanya Ekonomisi] isimli bu çalışma, 1976’da Cornell Üniversitesi tarafından bir monografi olarak yayımlanır.”
Ayrıca Rodney zamanla panafrikanist teorisyen ve vaiz olarak ciddî bir itibar kazanır. Campbell’ın tespitine göre, “Tanzanya’da o Afrika’nın haricî kontrolünü değiştirmek için mücadele eden isimlerle sıkı politik ilişkiler kurar. Rodney, Afrika’daki kurtuluş mücadelelerinin ve bağımsızlığa kavuşmuş bölgelerin kimi liderleri ile oldukça yakındır. Diğer panafrikanistlerle birlikte Altıncı Panafrika Kongresi’ni koşullayacak olan tartışmalar içine girer. Sözkonusu kongre 1974’te Tanzanya’da gerçekleştirilir. Kongreden önce “Altıncı Panafrika Kongresi’ne Doğru: Afrika, Karayipler ve Amerika’daki Beynelmilel Sınıf Mücadelesinin Temel Yönleri” isimli bir broşür kaleme alır.
1974’te ülkesi Guyana’ya dönerek Guyana Üniversitesi’nde tarih profesörü olarak çalışmak arzusu ile başvuruda bulunur, ancak hükümet başvuruyu kabul etmez. Rodney ülkesinde kalır ve yeni oluşmakta olan İşçi İttifakı’na katılır. 1974’ten 1980’deki suikasta kadar geçen süre zarfında otoriteryan Halkın Millî Kongresi hükümetine karşı yürütülen direniş hareketinin önde gelen isimlerinden biridir. Kapalı salon toplantılarında ve çeşitli mitinglerde ülkede yeni bir politik bilincin doğması için uğraşır. İlgili dönem süresince işçilerin özkurtuluşu, halk iktidarı ve birden fazla ırka dayanan demokrasi ile ilgili kimi fikirler geliştirir.
11 Temmuz 1979’da Walter yedi arkadaşıyla iki hükümet binasını ateşe vermek suçuyla tutuklanır. O, Doktor Rupert Roopnarine ve Omawale kundakçılıkla suçlanır. Bu dönemden katline kadar geçen sürede sürekli zulüm görür ve taciz edilir. Son teşebbüs ise onun ölümünü getirecektir.
13 Haziran 1980’de bir akşam vakti Rodney seçim çalışması için ofisine gitmek amacıyla bindiği arabasına yerleştirilen bombanın infilak etmesi sonucu vefat eder. Ondan geriye eşi Patricia ile Shaka, Kanini ve Asha isimli üç çocuğu kalır. Saldırıdan yaralı olarak kurtulan Walter’ın kardeşi Donald’ın ifadesine göre, bomba Guyana Savunma Güçleri mensubu Gregory Smith isimli bir astsubay tarafından Rodney’ye verilmiştir. Suikast sonrası Smith Fransız Guyana’sına kaçar ve 2002’de ölür.
Dipnotlar
[1] Rastafari hareketi, 1930’larda Jamaika’da, Hristiyanlık içinden çıkmış, tektanrıcı, İbrahimî bir yeni dinî harekettir. 1930-36 ve 1941-74 arası dönemde Etiyopya’da krallık makamındaki Haile Selasi’nin Mesih’in ikinci zuhuru olduğuna inanan müritleri rastafaryan ya da rasta olarak anılırlar. Harekete kimi vakit rastafaryanizm denilse de bu terim herhangi bir "izm" ile etiketlenmekten haz etmeyen rastalarca aşağılayıcı ve hakaretamiz bir ifade olarak görülür. Rastafari derinlemesine örgütlü bir din değildir. Birçok rasta onun bir din bile olmadığını, esasta bir “hayat tarzı” olduğunu söyler. Herhangi bir tarikat ya da mezhep olma iddiaları da yoktur. İmanın ve vahyin insanın içinde bulunabileceğine inanırlar. Buna karşın bazı rastalar kendilerini rastafari konaklarından biriyle, Nyahbinghi, Bobo Ashanti ve On İki İsrail Kabilesi’den birine atfen tanımlarlar. Rastafari sözcüğü, Haile Selasi’nin kral olmazdan önceki lakabıdır. Ras "baş" ya da Etiyopya dilinde "dük" demektir, Tafari ise Selasi’nin önceki adıdır.
[2] "Barış Ülkesi" anlamına gelen Darüsselam, Tanzanya'nın doğu kesiminde, Hint Okyanusu’nun doğu kıyılarında kurulmuştur. Ülkenin en büyük şehridir.
[3] Ucema, Tanganika’nın 1961’de Britanya’dan bağımsızlık elde etmesi ve 1964’te Zanzibar ile birleşmesi sonucu oluşan Tanzanya’da toplumsal ve ekonomik kalkınmaya öncelik veren Julius Nyerere tarafından geliştirilmiş bir kavramdır. 1967’de Cumhurbaşkanı Nyerere kalkınma tasarısını hazırlar, Aruşa Deklarasyonu isimli bu tasarı Afrika’nın bir kalkınma modeline muhtaç olduğuna işaret etmekte, bu amaçla Afrika sosyalizminin temellerini atmaktadır. Ucema Şavili dilinde geniş aile anlamına gelir. Burada vurgu bir kişinin ancak halk ya da topluluk aracılığıyla kişi olabileceği yönündedir. Önleyici Alıkoyma Yasası’nı yürürlüğe koyar, zoraki kilit altına alınmanın sonucunda binlerce kişi ölür. Hükümet insanları kolektif çiftliklere gönderir. Bir zaman sonra geri dönebilecekleri vaadi zamanla boş çıkar. Kimileri köylerinin yakılması suretiyle bu yasaya uymaları sağlanır. Nakiller esnasında polis ve ordu kullanılır. Ekonomi çöker ve halkın önemli bir bölümü açlıkla boğuşur. Ülke ancak dışarıdan gelen yiyecek yardımları ile ayakta durur. Ucema siyaseti Ali Hasan Mwinyi’nin 1985’te iktidara gelmesi ile terk edilir.
[4] TANU: Tanganika Afrika Millî Birliği, doğu Afrika devleti Tanganika’nın (bugünkü Tanzanya’nın) bağımsızlık mücadelesinde rol alan en önemli politik partidir. Parti Julius Kambarage Nyrere tarafından kurulan Tanganika Afrika Derneği içinden çıkan kadrolarca Temmuz 1954’te oluşturulur. 1964’te ismini Tanzanya Arika Millî Birliği olarak değiştirir. Ocak 1977’de TANU Zanzibar’ın yönetimindeki partisi, Afro-Şirazi Partisi ile birleşip Devrimci Devlet Partisi’ni (Chama Cha Mapinduzi) meydana getirir. TANU’nun siyasî amacı, kendine yeterli bir ekonominin inşası, çürümenin ve sömürünün ilgası, temel üretim araçları ile mübadelenin işçi ve köylülerin kontrolüne geçmesi üzerinden sosyalist bir devlet kurmaktır.
[5] İsmini 1905-07 arası dönemde gerçekleşen isyandan alan dergi. Maji Maji İsyanı, Tanganika’da Alman sömürgeciliğine karşı Afrikalıların şiddetle karşı durdukları bir isyandır. Pamuk üretimi ve ihracatı konusunda yapılan dayatmaların sonucunda gerçekleşmiştir.
Devamını oku ...