Ebu Zerr Kimin Yoldaşı?


Kulaktan Kulağa
Küçüklü-büyüklü burjuva efendilerden tüccarlara, onlardan da esnaf kesimine kulaktan kulağa aktarılan ideolojik cümleler avama -kasten- eksiği ve gediği ile aktarılıyor. Ama bu, avamın, halkın, sömürü ve zulme maruz kitlelerin, o cümleleri olduğu gibi alıp bayraklaştırdıkları anlamına gelmiyor. Mazlumlar ve sömürülenler de kimi zaman “düşmanın silâhı ile silâhlanma”yı biliyorlar, ilgili cümleleri kendi mücadele süzgecinden geçiriyorlar, daha doğrusu mücadele, bu cümleleri bizatihi farklı bir bağlama oturtuyor. Aslolan kavganın, mücadelenin ve savaşın maddî hakikati oluyor.
İş, bugünden kimi cümleler kurup bunları kulaktan kulağa aktarmak, o cümlelerin çıkardığı ortak sesin etrafında kitlelerin toplaşmasını sağlamak değil bu anlamda.
İş, vurma sesini laboratuvar ortamında üretip, vurma eyleminin kitlelerde koşullanmasını beklemek değil.
İş, mazlum ve sömürülen kitlelerin gelecekte verecekleri mücadelenin ortak gerçeğinde haykıracakları cümleleri bugünde kaleme almak değil.
“Sözün tekeli bizde, eyleme de kitleler geçsinler” kibrinden uzakta durmak gerekiyor bu açıdan. Sömürülen-mazlum kitlelerin üç beş aydının kafası içindeki sözel kudrete biat etmesini beklemek yanlış. Kitlelerin, kimilerinin kafası içinde kurduğu marksizme ve sosyalizme meyletmeleri, o kitlelerin olmadığı bir marksizme ve sosyalizme bağlanmaları, bu yönüyle de kendi içinden “kitle” olmak istemeyenlerin öne çıkacakları gerçeğine işaret ediyor. Kitleye ait değil, salt birey olmak isteyen “ördek”lerin avlanmaları için avcıların kullandıkları düdüklere başvurmak kâfi bu noktada. Zira avcılar avlarını önce avlarının seslerini taklit ederek vuruyorlar.
Bu anlamda “marksizm”ini, İslam öncesi tektanrıya bağlı olanları anlatan “hanif” sıfatı ile tanımlayan bir kişi, batının, liberalizmin ve bilcümle bireyci ideolojik temayülün içinde olan eşhası kendi kurgusuna avlamak derdindedir. Bu görülmeli.
Bugün “sol ve İslam” başlığı adı altında anılan politik kesimlerde bir tür ucuz esnaf tavrı hâkim. Bir mağazaya küçük oğlu, genç kızı ve eşi ile birlikte giren adamın karşısına tezgâhtar gelir, ailenin her ferdi için bir şeylerin olduğunu söyler öncelikle. Oysa adamın derdi belki de ilkokula başlayan oğluna kıyafet almaktır sadece. Aynı esnaf kafa, “bizim marksizmimizde bilim de felsefe de politika da var” demektedir. Aynı esnaf kafa, Müslüman ise eğer, “bizde zengin de fakir de, ‘bir lokma bir hırka’ da, ‘üstümdeki gömleği Allah giydirdi bana’ da, Ebu Zerr de Muaviye de var” diyecektir. Esnaf zihniyeti, tüccarın, tüccar da büyük sermayenin bağımlısıdır. Oradan halka, avama ve gurebaya dair hiçbir ses çıkmaz.
Kulaktan kulağa aktarılan cümleler İslamî, İslam içre ise, bu söz, kurgu, bağlam ve meal-tefsir halk, avam ve gureba içinde esnaf ve onun ötesindeki güçlere öykünen kesimlere yerleşir. Buna da maalesef, “İslamî hareket” ismi verilir. Aynı durum “sosyalist hareket” için de geçerlidir.
Benzer cümleler, milliyetçi hareketi ve sosyalist hareketi de koşullar. Bu üç ana ideolojik dinamik, yukarılarla rabıtası olanların, ancak yüce ve yüksek ve üstün olana, yani esasta kendisine hizmet edebileceğine dair söz vermişlerin fikrî-amelî yolu olur.
Hz. Muhammed cihad eder, mülksüzlerin, mazlumların, mustazafların önderi olur. Kurtuluş aşamasından kuruluş aşamasına geçildiği anda, kıyıda köşede, içte, “sote”de bekleşen eski zalimler, yıkılan duvarların taşlarından kendilerine saraylar inşa ederler, İslamî bir sıva ile. Zira kurtuluştan kuruluşa geçme momentinde belirleyici olan, bu zalimlerin maddî imkânlarıdır.
“Ben ancak yüce olana hizmet ederim” kibri ve küstahlığı, “hepinizden büyük Allah var” çığlığını bastırır zamanla. Bu kibir ve küstahlık, Yahudiliğin tefecilik, Hristiyanlığın mülk sahibi ruhban kanalı ile getirip bıraktığı mirastan istifade eder. İslam’ı bu mirasa göre yeniden kurar. Bir kez kurulduktan sonra da inşa edilen sarayları yıkmaya çalışanları “Yahudi ve Hristiyan ajanı” diye damgalayıp parçalaması için onları avamın önüne atar.
Yukarıdan aşağıya akan cümleler, mazlumların ve sömürülenlerin İslâmî, İslâm içre hassasiyetlerini köreltir. Kur’an’ı, olmadı, Hadisler’i, olmadı, fıkıh okullarını “sadece ben anlarım” diyen kibir, bu iki dinin tarihsel mirasına sırtını yaslayan bir kibirdir. Müstekbir, mazlum-sömürülen kitlelere sadece teslimiyet önerebilir. Onların bayrağında yazılı Allah’ı, Kitab’ı ve Peygamber’i kendi suyunda çözer. Ulema, kendi bilgisine kudret bahşetmek için kitleyi akıl ve vicdandan zamanla mahrum bırakır.
Esasta şu görülmez: mazlumun ve sömürülenin kendisine fısıldanan cümlelere kulaklarını kapatıp aklının ve yüreğinin isyanına iştirak ettiği noktada ilk konuşacak Allah, ikincisi Kur’an, ardından da ses veren Muhammed olacaktır.
Bu gene böyle olacaktır.
Hep 28 Çeker Şubat!
Mesele, ülke bağlamında kemalizmin, dünya genelinde Yahudiliğin tayin ettiği ideolojiler haritasına itiraz etmektir.
Bu haritaya ram olan teorik-ideolojik-politik yaklaşımların kendi sınırlarını sürekli muhafaza etme gayreti ile harekete geçmeleri, haritayı çizen kaleme ve o kalemin sahibine karşı mücadelenin askıya alınmasına yol açmaktadır.
Masa üzerine serili haritada konum almaya çalışan, kalem sahibinin teorik-ideolojik-politik yönelimlerine karşı da körleşecektir. Bu körleşme, misal, kemalizmin seyrini belli bir tarihsel kesite hapsedecek, 12 Eylül ile kodlanan tarihin çeri çöpünden kurtulmayı kemalizmden kurtulmak zannedecektir. 12 Eylül’de şeytanlaştırılan kemalizm, Demokrat Parti geleneğinde mündemiç olan kemalizmi melekleştirecektir.
Haritanın çiziminde geçerli mantık, Britiş emperyalizmince çizilen Ortadoğu haritasının arkasındaki mantıkla eştir. Burada çizilen sınırlar dâhilinde hâkim olanın İslam ya da sosyalizm olmasının bir önemi yoktur. Önemli olan, İslamî, millî ve sınıfî olanın ilgili haritayı parçalayan, haritayı çizen kalemi ve tutan eli kıran pratiğidir.
Kurucu ideoloji olarak kemalizmi, kuruculuk temelinde, ölçü, onun tayin ettiği sınırları ölçek olarak kabul etmek, bir tür Müslüman kemalizmi, milliyetçi kemalizm ve sosyalist kemalizm icat etmekte zorlanmayacaktır. Zira M. Kemal ve kadroları, bu üç kesimle mücadele etmeleri hasebiyle, ilgili üç yönelimden de kendince olanı pratiğine yedirmeyi ve bunları vura vura kendi hizasına çekmeyi bilmişlerdir.
Bugüne bakıldığında kimi Müslüman kesimlerin onca yılın suskunluğu ardından, Diyarbekir’de Kürt Sorunu Forumu düzenlemeleri, nesnel olarak, kemalist bir tahkimat eylemidir. Orada takdim edilen teklifler, liberalizm şekerine batırılmış çürük elmadan farksızdır. Bu liberalizm, forumdaki kemalizm eleştirileri bile kemalizm içredir.
Liberaller, kavga etmeyen, mücadele içinde pişmeyen, savaşla çelikleşmeyen, havada asılı, kendinden menkul, içi boş bir “sivil” halk putu etrafında tüm hakikati tavaf ettirmek niyetindedirler. Muhtemel bir devrimci halk iktidarının önü böylelikle alınmış olur. Devrimin, halkın ve iktidarın içini boşaltmak liberallerin aslî işidir. Onların dili ve eylemindeki sivilleşme sermayenin askerîleşmesini gizler ardında. Kimse fabrikalarda işçilere içtima alındığını işitmez, küçük şirketlerde askerî bir disiplinin hüküm sürdüğünü görmez.
Haksöz Dergisi’nin referanduma ilişkin, “Kemalist Oligarşiyi Geriletecek Adımlar Desteklenmelidir” teklifi, böylesi bir puta ibadet etme çağrısıdır bu yanıyla. O “Müslüman” dediği özel’liği kutsallaştırıp, her şeyden münezzeh kıldıkça kendi siyasetinin liberalizme kapaklandığını görememektedir. 28 Şubat bunun içindir zira.
Müslüman, milliyetçi ve sosyalist çevrelerdeki kemalizm eleştirisi, eş-özneleştirme gayreti ile birlikte ilerler. Yani bu üç kesim de kemalizmi kendi ölçüsüne doğru daraltıp, geri kalan kısmı budayarak, ümmeti, milleti ve sınıfı budadıkları kısımlara karşı körleştirerek eleştirirler. Ezcümle, üçü de eleştirebilmelerine imkân verildikleri ölçü ve ölçek dâhilinde eleştiri yapabilmektedirler.
“Millî ve sınıfî olandan ümmete aman bir damla su karışmasın” titizliği ile kendi sınırını koruma gayretine giren bir Müslüman, bu anlamda, kemalizmin dümenindedir. İçte ve dıştaki Yahudiliğin tecavüzüne karşı ses çıkarmayan bu Müslüman, aynı titizliği bu kesime karşı göstermemektedir.
Efendiler vurarak ehlileştirmektedirler. 28 Şubat sonrası bireyselleştirilen, kendi imanını Allah ile kendisi arasına sıkıştıran, onu kalbine ya da aklına kapatan bir Müslüman, efendinin kulu olmuştur artık. Başörtülü kızlar ucuz emek gücüdür bundan gayrı. Şubat’ın her daim 28 çekmesinin sebebi buradadır.
Ebu Zerr Kemal Sunal mı?
Müslüman halkın gündelik bilincinde hüküm süren, “Allah yürü ya kulum demiş.” cümlesidir. Bu anlamda “iyi kul” olmak, zengin, üstün, kudretli, güzel ve başarılı olmaktır. Yahudilerin Allah’a “eli çok sıkı” dedikleri için lanetlendiğini söyleyen Maide-64’e inat, hüküm süren bu zihniyettir. Bu kafa, fakiri, alttakini, kudretsizi, çirkini ve başarısızı kendisi gibi olmaya özendirir biraz, ağza bir parmak bal çalar, sonra “nasıl olsa Allah’ın kötü kulu” diyerek onu paçavra misali kenara fırlatır. Bu zihniyet, fiilî hayatta kendi üstünlüklerini, zenginliklerini ve kudretlerini nasıl temin ettiklerini sorgulayacak insanları şeytanın safına ya da din dışına atar. Zengini Allah’ın nimetlerinden daha fazla faydalanması konusunda teşvik eder, giderek fakirleşen halka ise tevekkül ve teslimiyet önerir.
“Ebu Zerr çok büyük bir zat. Ama Hz. Osman çok daha büyük bir zat. Çünkü o yönetimde.” Kendi televizyonu aracılığıyla Cübbeli Ahmet Hoca bu lafı etmektedir. Lafın kritik noktası, “yönetimde olma”nın insanı daha büyük kılmasıdır. Bu İslam’ın farzı, şartı, özü ve Peygamber sünnetidir cübbeliye göre. Zira o, tarihin iktidar kanalından akıp gelen bir dinin tabisidir.
Hz. Ömer’in ve daha birçok sahabenin Peygamber’in kararlarını sorgulayabilmiş olmaları cübbelilerin anlayamayacağı bir şeydir. Zira onlar var olanın mutlak, sorgulanamaz, dokunulamaz, eleştirilemez hakikat olduğu kanaatindedirler. Daha doğrusu bu tip adamlar, maddî iktidarların geçmişten bugüne taşıdığı dinî ideolojik fısıltıların ajanları, taşıyıcılarıdırlar. İktidar ya da bahçe sahipleri, kendi iktidar ve bahçe sahipliklerini sorgulayacak dini zaman içinde öldürmüşlerdir. Ol sebepten, cübbeliler Ebu Zerr gibi itirazları talileştirmek, insanları ona karşı körleştirmek, kenara itmek, susturmak, çöle gömmek zorundadırlar. Onlar muktedirlerin tetikçileridirler.
“Ebu Zerr Spartaküs müydü?” sorusunu kasten soran Haksöz yazarı Bülent Şahin Erdeğer de maalesef aynı bağlam dâhilindedir. Fethullah’ı güncel politik gerekçelerle eleştirdiği yazının ruhu bu yazısında noksandır.
Ebu Zerr’i talileştirmek, göreceleştirmek, onu akmaz kokmaz bir dinî unsura indirgemek Erdeğer’in yazısını belirleyen aslî âmildir. Yazısının başlığını teşkil eden soru, Erdeğer’e katkı yaparak, başka türlü de sorulabilir: Ebu Zerr Kemal Sunal mıydı?
Kemal Sunal, rahmetli, “12 Eylül sonrası toplumsal patlamayı belki de benim filmlerim önledi” diyebilecek denli özeleştiri meziyetine sahip bir kişiliktir. Gerçekten de bu filmler orta sınıf ailelerin “beterin beteri de var” diyerek, özdeşleştikleri fukara Şaban’ın filmin sonunda herkese gol atmasını heyecanla izledi ve kendi üstünlüğüne oralardan pay çıkardı. Ama bu ailelerin orta sınıf dengeciliği olduğu gibi kaldı. Darbeye de en çok onlar destek verdiler. Dengenin her bozulma ihtimalinde, Kemal Sunal filmleri onlara her daim gündelik hava yastıkları temin etti.
AKP gerçekliğinde Ebu Zerr de böylesi bir figür olma tehlikesi ile karşı karşıya. O da AKP’nin “sivil darbesi”nin bir ürünü olarak rafları süsleyebilir.
Ama bu noktada, zamanında Kemal Sunal filmlerini acayip “sosyalist gerçekçi” film eleştirmenliğinin süzgecinden geçiren, bugün “arabesk yavşaklığı” tespitleri yapan aydınları eleştirmek gerekli ise, acayip “İslamcı gerçekçi”, belki de "hakikatçi" tarih eleştirmenliğini de eleştirmek gerekiyor. Kemal Sunal’daki halk solculuğuna, Ali Şeriati tabiri ile Ebu Zerr’deki “halk İslam’ı”na bağlanmak gerekiyor.
Ebu Zerr vs. Erdeğer
Öncelikle başlıktan başlarsak eğer: ortalıkta Ebu Zerr’in “Spartaküs” olduğunu iddia eden kimse yoktur. Tarihsel düzlemde Spartaküs, İslam tarihi bağlamında, en fazla, dokuzuncu yüzyılda zalimlere kök söktürmüş Zenc hareketinin lideri Ali ibn-i Muhammed ile kıyaslanabilir. Erdeğer, Spartaküs kıyası ile meseleyi sulandırmak derdindedir.
Yazarın kıyas noktasında istismar ettiği bir diğer isim de Che Guevara’dır.
Mısırlı bestekâr Şeyh İmam'ın “Gifara Maat” (Guevara Öldü) isimli şarkısında da görüleceği üzere, Latin Amerika’da Karl Marx metinlerinin yerel dille Carlos Marcos müstearı ile yayımlanması misali, bir tür yerelleşme derdi hâkimdir ülkede. Ebu Zerr ile Guevara, mazlumların ve sömürülenlerin safında verilen mücadelenin ortak coğrafyasında kan kardeşidirler bu yanıyla. Ama kıyasla iki şahsı tarih bağlamından çıkartıp komikleştirmek nafiledir.
Yazar Erdeğer, yazı boyunca Ebu Zerr ile kendi şahsı üzerinden, o düzlemde, onu da şahsîleştirerek ilişki kurar. Aynı tavrı diğer isimlere karşı göstermemekle hakkaniyetsiz bir tutum içine girer. Bu, onun Ebu Zerr’i bir kez daha Rebeze’ye gömme hesabında olduğunu gösterir. Bu ilişki babında Ebu Zerr’in psikolojik tahlilleri yazının her yanına dağılır. Aynı tahliller diğer isimlere nedense yapılmaz.
Ebu Zerr, mülkiyet eleştirisi yapmayan, basit anlamda mütedeyyin, zahid bir kişilik olarak takdim edilir. Zahidin fiilî eylemi ile bir tür eleştiri ortaya koyduğu görülmez. Bu eleştirinin, bir tür meslek ideolojisi olarak İslamcılığa tabi bir kişinin mülk edindiği külliyata girmemiş olması gayet doğaldır. Zira o eleştiri, böylesi bir İslamcının meslek ideolojisine, külliyatına ve ilmî mertebesine de karşıdır.
Erdeğer’in Ebu Zerr tahlilinde bireyci-burjuva bir kafa işler ve bu kafa, “böyle yaşamak onun tercihi” demekle yetinir. Derini görmez. Bugünde hüküm süren mücadeleler, bu mücadelelerde yükselen çığlıklar tarihselci bir eda ile karşılanır ve yedinci yüzyılda bir Müslüman’ın son iki yüz yıla has bir mülkiyet eleştirisi yapamayacağı iddia edilmiş olur.
Bu sayede, böylesi bir mülkiyet ve rekabet eleştirisinin hedefi olan bugünün somut maddî güçleri büyük bir saldırıdan kurtarılmış olurlar. Avamın kafası yedinci yüzyıla bağlanmak suretiyle, bedenini silâhlaştırıp zalimin üzerine yürümesi bir biçimde engellenir. Bu yedinci yüzyıla kilitlenmiş İslam ise en fazla kemalizmin İslam’ı olabilir. Zira kemalizm ister, kendisine karşı bileylenecek mızrakların kırılmasını.
Bu noktada şahsîleştirilen, liberal bir psikolojizmin batağında boğdurulmuş olan Ebu Zerr “köyün delisi” muamelesine maruz kalır. Yazıda ısrarcı biçimde -iki kez- Ebu Zerr’in “agresif, bireyci ve aceleci” olduğu söylenir. Bu ise “bizim gibi sakin ol, öfkelenme, öfkeli kitlelere önder olma, bozgunculuk yapma, şeyhin gölgesinden çıkma, acele edip de bizim planımızı -ki Allah’ın planıdır- hâşâ bozma!” denilmiş olur. Fukara, mazlum Müslümanlara, Ebu Zerr’e atılan tokatla, AKP’nin Asr-ı Saadet’e yürüdüğü hissi ve fikri verilir.
Bu psikolojik tahlillerin ardından, okuru tam anlamıyla kendi safına çekme kurnazlığı ile Ebu Zerr birden bire Hz. Muhammed’in karşısına çıkartılır. “Örneklik” noktasında onun hayatı tehditkâr bulunur, peygamberliğinin ilk günlerinde Hz. Muhammed’in Kureyş ileri gelenlerince tehditkâr bulunması gibi.
Geleneksel Arap toplumuna ait maddî ilişkilerin “dış”ında, “komünalist”, söze gelmeyen, direşken, hattâ barbar bir kabilenin evladı olan Ebu Zerr’in Müslümanlığı gene aynı ölçüler uyarınca gelişir. Erdeğer’in, psikolojizm tuzağından çıkıp da göremediği budur. O bizi gene oruç tutan, Kâbe’yi tavaf eden, namaz kılan ama puta (kendi mülküne) tapan eski cahiliye döneminin Arap toplumsal hiyerarşisine eklemlenmiş bir tür İslam’a kul etmeye çalışır. Bu noktada Erdeğer, Ebu Zerr isimli verili maddî ayıracı devre dışı bırakmak ister.
Erdeğer’in Ebu Zerr yazısındaki ilk hamle, Müslüman kitleyi komünistlerle ürkütmektir. İkinci hamle, Ebu Zerr’i Peygamber’in karşısına çıkartarak ilk Müslüman hareketinin devrimci özünden Peygamber’i azade kılmaktır. Üçüncü hamlesi de dar anlamda muhatap olduğu Sünni kesime özel uyarılarda bulunmaktır.
Bu noktada, ısrarla “bireyci”likle itham edilen “Ebu Zerr’in siyasî liderinin Hz. Ali” olduğu söylenir (hem "bireyci" hem bir parti üyesi!). Böylelikle okurun Ebu Zerr’i “bizden değilmiş zaten” önyargısı ile karşılaması sağlanır. Ancak dolaylı olarak da Erdeğer, bir siyasî “parti” olarak “Şia’nın etkisi dâhilindeki Ebu Zerr” ile bugünde dövüşme imkânı bulur. O, meseleyi basit anlamda İslam içi mezhep savaşı alanına çekip orada tüketmek niyetindedir.
Erdeğer’in “Ebu Zerr Hz. Ömer’e niye karşı gelmedi?” diye sorarken, gene kendi tespiti ile “Hz. Ali neden karşı gelmedi?” sorusunu sorması gerekir. Erdeğer, Ebu Zerr üzerinden Hz. Ali ile dövüşür. Kendi safını Muaviye yanında belirlemiş olur.
Alevi-Şii geleneğinde Ebu Zerr -Erdeğer’in de yerinde tespiti ile- Ali’yi tasdiklemek için devreye sokulur. Ama Erdeğer için “Ali’nin mazlumiyeti”nin ispata gerek olduğu açıktır. Bu noktada Ebu Zerr’in mazlum safında bir değer olarak tanımlanmasına karşı itirazı, onu Ali’yi mazlumlaştıranların yanına itiverir. Bu noktada Erdeğer, Sünni okur kitlesini Ebu Zerr’i sevenlerin “Alevî-Şii geleneğine mensup” oldukları yönünde doldurarak, onların zarfa takılıp mazrufu anlamamalarını sağlar.
Şii geleneğinde Hz. Ali, Sünni gelenekte diğer halifeler tam da Cübbeli’nin tespitinde olduğu üzere, yönetimde, yücede, iktidarda olma hasebiyle anlamlı görülürler. Gerisi boştur, en fazla süstür. İkisi arasında yürüyen koltuk savaşının mazlum-sömürülen kitleler nezdinde bir anlamı bulunmamaktadır.
Hz. Ömer ile yaşanan refahlanmanın ve zenginleşmenin alttaki bedellerini görmeyen Erdeğer, bugünkü AKP refahı (spekülatif sermayenin küresel planda şişmesi ile tanımlı bir refahtır bu) ardındaki köleleşmeye ve fakirleşmeye karşı bizi körleştirmek ister. “Ebu Zerr olmayın” derken esasta gözlere mil çeker. “Mülk sahiplerine karşı iseniz, Ebu Zerr gibi münzevi ve zahid olmakla yetinin.” diye fetva verir.
Erdeğer, öncelikle Mısır’da teşkil edilen “Ebu Zerr” kurgularının, bir anlamda Şii gelenek karşıtlığı üzerine kurulu olduğunu görmez. Buradaki kurgu, “sizin mazlumunuz Hz. Ali ise bizimki de Ebu Zerr’dir” demenin bir biçimidir. Ali Şeriati bu kurguyu alıp yeniden Şiileştirir, daha doğrusu kendi kireçleşmiş geleneğine karşı bir silâh olarak onu yeniden kurar.
Ali Şeriati’nin, Ebu Zerr ve diğer sol-sosyalizan cümlelerinde, dönemin İran’ındaki sol eğilimi (özellikle maoculuğu) baltalama teşebbüsü olduğu da görülmelidir bir yönüyle. Bu teşebbüs, Hz. Ali’nin kudreti, yönetsel konumu, hilafeti, üstünlüğü ile belli bir rabıta kurup kendi kudretini, yönetselliğini ve üstünlüğünü perçinlemek isteyenlere ideolojik besin tedarik eder. Mazlum-sömürülen kitlelerin safındaki Ali Şeriati politik bir hareketi koşullamamışlığı ile mollalara bağlanıverir. Eksikliği, eksikliğimiz budur.
Azad ettiği hizmetkârı ile aynı hırkayı giyen Ebu Zerr’in tarihten silinmesine hizmet edecek kimi fısıltıları kaynak gösterip onun servetini ("keçiler, develer, araziler") sıralayan Erdeğer, kendi küçük burjuva İslamcılığı için malzeme bulmaya çalışır. Bunu yaparak hem Ebu Zerr’e “yalancı” der (öyle ya, hem fakirin yanında, mülk sahiplerine karşı ama kendisi de zengin!) hem de “lehülmülk”e inat, mülke tapan kesimlere karşı mücadelenin yalan olduğunu söyler.
Geçmişe ilişkin sözler bugünü örtmek için dillendirilirler. Geçmiş, bugündeki geleceğin uçlarını kırmak amacıyla bir çekiç misali kullanılır.
Yazının sonunda da bugün AKP ile zenginleşen Müslümanlara karşı fukara Müslüman’ın isyan etmemesi, troçkistler misali, “antikapitalist fıkıh” oluşana dek beklemesi, “ümmetin tevhidî hakikati”ni bozmaması gerektiği söylenir. Bu zokanın yutulması istenir. Sola meyyal, solcu ya da solumsu laflar eden Müslüman çevreler, AKP ile mazlum-sömürülen kitleler arasında tampon görevi görürler özetle.
Tekrar tekrar sormak gerekir:
Ebu Zerr kimin yoldaşı?
(Bugünün) Muaviye’lerin(in) yakasına yapışanların mı? Yoksa (bugünün) Yezid’ler(i) önünde serili sofralara kelimelerini şarap misali servis edenlerin mi?
Cidal Haksoy

Hiç yorum yok: