R-TKP’nin Cephe Taktiği

“Sermayem derdim, servetim ahım.”
[Âşık Mahzuni]
Futbol ve Sol
“Ben eskiden maç izlemeye gittiğimde futbol izlemekten zevk alırdım. Çünkü insanı meşgul eden, dikkat kaydırıcı başka bir şey yoktu.”[1]
Bu cümleler, Ankaragüçlü olan Metin Çulhaoğlu’ya ait. Devamında, sanki gösteri yapmaya gelmiş bir güruh fotoğrafı çıkartıyor Ankaragücü taraftarlarından, bu yüzden maçlara gitmediğini de ekliyor.
Futbol futboldan daha fazla bir şeyse ve hayata fena hâlde benziyorsa eğer, bu cümleler Çulhaoğlu’nun siyasî yaşamına ve teorik dünyasına ilişkin de bir şeyler söylüyor olmalı.
Tanıl Bora ve çizgisine karşıt olan Çulhaoğlu, bu tespiti ile tribünde onun yanına oturuveriyor. Ankaragücü tribününü onun gibi eleştiriyor. Psikolojize ediyor, talileştiriyor ve çöpe atıyor. Kitleyi birey ölçüsüne vuruyor, onu anlamsızlaştırıyor. Tam da bu noktada, taraftarın “tiyatro seyircisi” gibi olmasını öğütleyen Hıncal Uluç’la aynı telden konuşmuş oluyor. O içeriden, Tanıl Bora dışarıdan, bu kitleye karşı savaşıyor.
“Ankaragücü: İmalat-ı Harbiye işçilerinin, toptancı halinin, ‘başkent’ kimliğiyle özdeşleşerek şehre kabullerini pekiştirmek isteyen taşra göçmeni yeni Ankaralıların her zaman popüler, her zaman tribünü kalabalık halk takımı. […] Gençlerbirliği: Başta Ankara Atatürk Lisesi, Ankara liselerinin ve başta Hukuk ve Mülkiye, Ankara fakültelerinin öğrencilerinden oyuncu ve taraftar devşiren, saygın -hatta biraz kibirli- ama aslında kendi hâlinde bir 'güzideler' camiası.”[2]
Mesele sınıfsal değil mi? O tribünde edilen küfürlerdeki sınıfsallığı görmeden ona sırtını dönmek, tam da Bora’vari bir seyircilik değil mi? Taraf olmak, özne olarak oraya hükmünü koymak, bunlar emekçi halktan istenilenler değil miydi? Değilse, “işçi sınıfı” derken, aslında kendi bireyliklerinden mi dem vuruyor bu aydınlar yoksa?
Futbol oyununun taktik ve stratejisine, tepeden, bir buçuk saatlik komutanlık edası ile kilitlenmek ve buna engel olduğu için seyirciye sinirlenmek; Çulhaoğlu ve partisinin siyaset algısı bu.
Onlar “sosyalizm hemen şimdi”cilere paralel, “her şey boş, hedef sosyalizm”cilerdir.
Artsüremciliğe karşı eşsüremcilik gibi, tarih’çiliğe karşı toplum’culuk gibi, devlete karşı demokrasi gibi…
Tanıl Bora liberal, Çulhaoğlu sosyalist. İkisi de emekçi halkın takım taraftarlığına küfürde ortak. İkisi de sosyalizm mücadelesini bugünden kovmak noktasında yoldaş.
Her ikisi de İmalat-ı Harbiye’yi, 1920’de yüzlerce işçinin 1 Mayıs kutladığını, 1921’de komünistlere yönelik Kemalist kovuşturmada komünist hücresi ile ilişkisi sebebiyle işten atılan Muhiddin’i, onun işe dönmesi için greve giden işçileri bilmiyor.
Kendi anlatımına göre, Çulhaoğlu’nun Ankaragücü “taraftar”ı oluşunun sebebi, takımın bir “devlet işletmesinin takımı” olması. Sosyalizm kurulduğunda bu takım, devlet işletmelerine mensup diğer takımlar gibi, önemli hâle gelecek. Yani yazar için takımın, taraftar kütlesinin, sosyolojik ve tarihsel zemininin bir önemi yok. O da Tanıl Bora gibi, futbolla kendi siyasî pratiği dolayımı ile ilişki kuruyor. Geri güruha alan bırakmamak için futbolla ilgileniyormuş gibi yapıyor.
Ankaragücü, bir nevi, geleceğin devletlû sosyalizminin güncel bir imgesi olarak iş görüyor en fazla. O, İsmet Özel’in tespiti ile, “bu ülke nasıl olsa sosyalist olacak, şimdiden köşeleri kapalım” diye düşünen sosyalistlerin geleneğinden geliyor. Aydın kibriyle, kültür ve siyaset alanına kilitlenmesine engel olan, bu yoğunlaşmayı bozan her şeye karşı kalemini sivriltiyor.
Çulhaoğlu emekçi halka mesaj veriyor: “Akıllı olun, meselenin kendisiyle ilgilenin.” Bu emir de kendisinin “öncü”lüğünü kitlelere dayatmasına hizmet ediyor. O, Lenin’in “sınıf, partisini savaş alanında tanır” önermesini kendi pratiği ile unutturmaya çalışıyor.
Mesele Devlet
Tanıl Bora ve şürekâsı demokrasiyi mesele ediyorsa, Çulhaoğlu da devlete kilitleniyor. İlkinin ağzında “devlet”, ikincisinin ağzında “burjuvazi”, pelesenk. İlki demokrasi terbiyesi, ikincisi devlet disiplini vermeye çalışıyor kitlelere. Bu, ilkinin disiplinden, ikincisinin terbiyeden yoksun olduğunu anlatıyor. İkili, Ankara’nın Mülkiyeli’sinde buluşup, sömürülen-mazlum kesimleri hor görmenin edebiyatını yapıyor.
Bu pratik, aslında verili demokrasinin ve devletin mutlak ve yeterli kabul edilmesinden ileri geliyor. Bu yüzden Çulhaoğlu’nun yoldaşı Alevîlere diyanet işleri başkanlığının lağv edilmesi taleplerinden vazgeçmelerini öğütlüyor.[3]
Ona göre, “Diyanet, Osmanlı’dan kalan gerici yapıları kontrol etmek için” kurulmuş. Ülke egemenlerinin ideolojik stepnesi, sigortası rolü biçilen Alevîlere oynanan oyuna kilitlenmek öğütleniyor, “bozgunculuk yapmayın, CHP yetmiyorsa biz varız” deniliyor.
TKP’li bu arkadaşın mutlaka bildiği ama geri plana attığı bir gerçek daha var: “Yobazlar”a ve Kürtlere karşı savunduğu bu devlet, içinde sol-sosyalist, komünist, halkçı kesimlerin direncini ve siyasî mücadelesini ezmek, olası sonuçları kontrol etmek için kuruldu.
“Edirne’den Hakkâri’ye iktidarın tüm ülke sathını kontrol altında tutabilme becerisi”ni seven bu “komünist”ler, doğal olarak, “Mustafa Kemal’in iç mücadelede devrimin öznesini tekleştirme becerisi”ni de sahipleniyorlar. Bu aşk bir şeylerin delili değil mi?
Bunlar, on küsur yıl önce dünya egemenlerine akıl hocalığı yapan Brzezinski’den duydukları cümleye tepki olarak, “ulus-devletlere sahip çıkmak gerek” dediler. Ama aynı Brzezinski’nin yeni strateji derdiyle, “ulus-devletlere sahip çıkmak lâzım” cümlesini duymazdan geldiler.
Bunlar, ülke egemenleri ile gizli kapılar ardında el sıkışmanın sonucu. Devrim ülkesinin savunulmasına ait teori, ideoloji ve politikanın devlet savunusu ile eş tutulması tuhaf. Ayrıca Latin Amerika’da ya da Latin Avrupa’da faşizme ve oligarşilere karşı mücadele etmiş KP’lerin çizgisini aynı mücadeleyi vermeden yinelemek de aynı ölçüde garip. Ama bizim KP, ne yazık ki bu hatta ilerliyor. İlerlemesini emredenlere bakmak gerekiyor.
Korkma Mümtaz Er!
Ankaragüçlülerin öfkesini sevmeyen bir aydının idaresinden korkmamak gerek. AKP’nin mümtaz eri, boşa telâşlanıyor. Bu solcular, şiddetsiz siyasete kanidirler artık.
Aslında Mümtaz’er Türköne şahsında gerçekleşen bu tip temasları, hükümet cenahından ya da genelde burjuva dünyasından sola dair tespitleri, bir tür pazarlık olarak okumak gerekiyor. Burjuva, belli bir eşik koyuyor bu tartışmalarda.[4]
TKP, SİP olduğu günlerden iyi biliyor bu eşiği. Onun AKP’nin açtığı kapı aralığından geçen DSİP’e kızma hakkı yok. 28 Şubat üzerinden yapılan “restorasyon” tartışmaları, ordunun siyasî alanda sola kapı araladığını, kendilerinin geçeceğini, başkalarının (özellikle devrimci şiddet öznelerinin) geçemeyeceğini söylüyordu bu parti. Sonra 19 Aralık geldi. Partinin başkanı, Hikmet Sami Türk’ün yanı başında, aynı tespitleri yapar oldu. Parti tabanı, yüce olduğuna inandıkları sosyalizmin al bayrağının düşmemesi için onun bir miktar eğilmesinin sorun olmayacağına ikna edildi. Parti tepesindeki mümtaz erler dediler ki, “bu eşikten geçeceğiz, çünkü sosyalizmi biz kuracağız.” Eğile eğile sosyalizmin neye benzeyeceği bugünden kestirilemezdi.
Bu kafa, bu zihniyet, her şeyi kendisinde başlatıp kendisinde bitiren Mustafa Kemal Paşa iradesi önünde eğildi, yeter ki düşmesindi al bayrak!
AKP’nin mümtaz erlerinin Kemalizmin yeni neferlerinden korkmaları gerekmiyor. Zaten korkmuyorlar da. Onlar da içeriden, hizaya sokuyor, kıvam veriyor, ayar çekiyorlar sola, argo tabirle. Egemen ya da resmî ideolojinin terennümlerine fazla kanmamak gerekiyor yani. Bunları Lenin ayracı ile “nehrin üzerindeki köpük” olarak görmek zorunlu. Nehrin dip dalgası ise iki kol veriyor: ilki AKP-DSİP, ikincisi CHP-TKP.
Burjuva terennümlerin solu kendi çıtasına, ölçüsüne ve ölçeğine tabi kılmayı amaçladığı görülmeli.
Devletle hükümet arasında belli bir ayrım varsa, AKP bu tip tepkileri devlete yapılmış sayarak, meşruiyet bulmaya çalışıyor, TKP gibiler de “bu hükümet bizim devletimize lâyık (daha doğrusu laik) değil” diyorlar. Her ikisi de oynanan oyuna kilitlenilmesini, zevk alınılmasını, milletin, katarsisle, evine dönmesini istiyor.
Devlet-Parti-Sendika
Hegelci yönden “aklî olan gerçek, var olan aklîdir.” Mutlak İdea’nın yüksek tecessümü olarak devlet, Hegel nezdinde, en mükemmel hâline Prusya devletinde ulaşmıştır. Akıl lehine hakikati kendisine hizalayan bu yaklaşım solda tüm cüssesi ile hüküm sürüyor.
Hegel’in fikir devrimcisi olduğunu iddia eden bir SoL yazarında ilgili hükümranlık şu şekilde tezahür ediyor: “Bilemiyoruz, ama ortada umutlarımızı büyüten bir çıkış yok değil. Bunu, ‘fikir sahası, tasavvur dünyası bir kez devrimcileştirilirse, bunun gerçekliği etkilememesi mümkün değildir ve öncülüğün bunun tam tersinde olduğunu savunmak devrim düşmanlığıdır’ diyerek, kendi kendimize hatırlatmış olalım.”[5]
Lenin’in “Ne Yapmalı”sını da Hegel’e bağlayan yazar, Lenin’in “saf bir sosyal devrim bekleyenler aptaldır” sözüne kulaklarını kapatıyor. Gerçeğin karşısına aklı ve fikri koyan Aydınlanmacı yazar, bizim “maddî varlık bilinci belirler” sözünü unutmamızı istiyor.
Devlet, parti, sendika gibi oluşumları diyalektik ve tarih-toplum dışı bir yere yerleştirmek hatalı. Bu, tüm “İslamî geçmiş”ine rağmen, YÖK gibi kurumları muhafaza edip onları kendi bildiğince yönetebileceğini zanneden AKP’nin düştüğü yanılgıyı andırıyor. AKP, kendi liberal Müslümanlığının açık yeşil cübbesini giydirdiği bu kurumların tarihi ve toplumuna kul olduğunu görmeyen bir seyir içinde. O, tam da İsmet Özel'in dediği gibi, “bu ülkeye nasılsa şeriat gelecek, şimdiden köşeleri kapalım” diyenlerin örgütü.
Yıllar önce Erbakan’ın “devrim kanlı mı olacak kansız mı?” diye sormasının nedeni, bu meseleyi bir tercihe indirgemek ve kendi içindeki devrimci unsurları pasifize etmek istemesiydi. Bu yırtıktan çıkan, “kanı bozuklar” oldu, New York’a gidildi, ulusötesi egemenlere selâm verildi.
TKP şahsında da “işçi sınıfı toplumu bölüyor” denildi, topluma seslenme iradesi galebe çaldı, toplum kurgusu devlete, işçi sınıfı bu devletin millîliğine bağlandı.
Tartışma, bu selâmı ulusal egemenlere ve ulusötesi egemenlere verenler arasında. Devleti, partiyi ve sendikayı hayattan kaçırıp kendisine kapatan bu selâmlı bandosu, bunun teorik örgüsünü de ördü. Devleti biyolojik bir ihtiyaç olarak gören bu çevreler, “solun genetik yapısı”na karşı saldırıldığını öngördüler.[6]
Bizden bu zokayı yutmamızı istiyorlar. Sosyalizm programının I. Cumhuriyet’i sahiplenme ve savunma noktasında başat olduğunu söylüyorlar.[7] Bu programın parti programı olduğunu, partinin kitlelerden tiksindiğini, tarihsel olarak, Kemalizmin kanalında biçimlendiğini görmezden gelmemizi istiyorlar.
Teorik-ideolojik kabuktan kurtulup özdeki politik hamleyi anlamaya çalıştığımızda bu çevrelerde karşımıza çıkan bu.
Al-Yeşil
TKP ve yeni yandaşlarının yolu bu. Onun fikir âleminde al ile yeşilin kavgası yaşanıyor. O da bu devlete al bir gömlek giydirmek derdinde. Bize de o gömleğin gövdeye cuk oturacağı güne dek beklemek, gidişatı bozmamak öğütleniyor.
AKP tam da TKP şahsında kendi soluna kavuşuyor. AKP’nin hizaya soktuğu bir sol, devrime ve sosyalizme uzaktan el sallama avuntusu içinde, bu, gemide isyan imkânlarını öldürmek oluyor. TKP, devlet ve aydınlanma konusunda burjuvazinin gemiyi terk ettiğini söylüyor ve o gemiye sosyalistlerin binmesini emrediyor.
AKP, hayatın tüm kılcal damarlarında, huzuru, güveni ve istikrarı bozma ihtimali olan her türden tehdide karşı uyanık bir taban örgütlüyor. TKP de bizim işaret parmağının gösterdiği yere saldırmamızı değil, işaret parmağı ile oyalanmamızı istiyor. Çünkü o parmak, tam da TKP’nin varlığını muhtaç olduğu kudreti işaret ediyor. Bizim, boğa misali, kırmızı olan her şeye saldıran sağcıya benzeyip onun karşısında yeşile düşman olmamızı söylüyor. Tüm bunlar, bizim devlete yedeklenmemizi talep ediyor. Devlet, Kemalizm, egemen ideoloji, modernizmle aydınlanma arasında oynanan kayıkçı dövüşüne sömürülen-mazlum kitlelerden ortak arıyor. Bunun için TKP’yi araç olarak kullanıyor.
Resmî TKP
Kemal Paşa, Anadolu’ya belli bir emirle, ilk geldiğinde, bölgede Sovyetler’in, Bolşeviklerin etkilerini görüyor, doğu devrimcilerinin evrimine tanık oluyor. (Muhtemelen Samsun'dan sonra gittiği Havza'da görüştüğü Bolşevik heyeti Mustafa Suphi'nin yoldaşları.) Paşa, eski hasımları İttihatçıların ideolojik ve politik planda yaşadığı yarılmayı izliyor. Kürtlerin, Alevîlerin ve Çerkeslerin yönelimlerini kokluyor. O dönemin Komintern analizi tekrarlanacak olursa, Batı Anadolu, sahil şeridinde kümelenmiş Türk burjuvazisinin ve eşrafın politik önderliğine soyunuyor. Ankara’ya geldiğinde, meclis bahçesinde komünizm propagandalarını takip ediyor. Meclis içinde kümelenen solcu-halkçı dinamikleri etkisizleştirmek için her türden ayak oyununu deniyor. Halk Zümresi’nin, komünistlerle dirsek temasındaki milletvekillerinin içişleri bakanlığı seçiminde kendi adaylarını (Nâzım Bey) seçtirdiği noktada korkuya kapılıp cephede emrindeki askerleri geri çekmekle ve Yunan işgali karşıtı mücadeleyi baltalamakla tehdit ediyor herkesi. Nâzım Bey sadece iki gün bakanlıkta kalabiliyor. Kemal Paşa, bu olayı “o gitmeseydi benim siyasî hayatım sona ererdi” diyerek anlatıyor.
Bu dönemde (1920-21) komünistlerin Avrupa-İstanbul, Eskişehir-Ankara ve Kafkasya-Rusya kaynaklı üç ana dinamikten beslenen sol-sosyalist, komünist hareketin Ankara hükümetine bağlanmasını talep eden Kemal Paşa, hem yereldeki komünistleri illegalize etmek hem de kendi ajanları ile komünist hareketi akamete uğratmak için Resmî TKP’yi kurduruyor. Kendi hâlinde, iyi niyetli, kimi eski İttihatçıların Türkçülük ve Müslümanlık düzlemindeki ideolojik kurguları ile komünizmle ve/ya Bolşevizmle kurdukları ilişki, yeni kurulan devletin dokunulmazlığının ve mutlaklığının, zorla, genel kabul gördüğü noktada, anti-komünizme dönüşüyor. Bunun dışındaki dinamikler tasfiye ediliyorlar.
Özet geçilen bu tarih, I. Cumhuriyet’in bittiğinin ilân edildiği bugünlerde hâlâ sıcak ve öğretici.[8] İkincisine karşı birincisini savunan sosyalistler, Kemal Paşa’nın kurduğu resmî TKP’lilere fena hâlde benziyorlar. Oyunda bozgunculuk istemeyenler, Türk’ün, Müslüman’ın, ilericinin ve hatta anti-emperyalistin yeni devleti göğe çıkartmasını telkin ettilerse, bugün de aynı çevreler, bu kesimlerin dillerinden konuşarak, onların kelimeleri ile oynayarak, aynı oyunun sürmesi için yeni bir hamle yapıyorlar.
Müslüman-komünist, Türk-komünist, devrimci anti-emperyalist ve halkçı kadrolar, Kemal Paşa’nın çektiği sınır çizgisinin öte yanında kaldılar. Sınırın bu yanında kalanlar, yıllar sonra, eğittikleri gençlerine TKP’yi yeniden kurdurttular. Çünkü onlar, böylesi bir partinin, kitleleri kendi hizalarına sokmaları için gerektiğini biliyorlar.
TKP, bu türden ifadelerle yeni dönemin resmî TKP’si olduğunu onaylıyor. Neo-kemalizmin merkezinde sosyalist hareket onlar eliyle yedekleniyor. Olan biten bu.
Sol İçi Tasfiye
“Doğru politika, başka siyasî özneler üzerinde çekici, doğruya yaklaştırıcı değil, itici, uzaklaştırıcı etkiler yaratabiliyor. Çünkü siyasal mücadele başka tanımlarının yanı sıra, bir de alan tutma üzerine kurulur. Siz belirli bir alanda ağırlık koyduğunuz ölçüde, aynı zamanda başkalarının yolunu tıkamış da olursunuz. Bu durumda, diğer siyasal özneler, bir tür fırsat kaçırma hissiyle ve yanlış olduğunu bile bile ‘dolu’ alandan uzaklaşırlar.”[9]
Aydemir Güler bu cümleleri, Kadıköy meydanında ÖDP’lilere saldırdıkları 1 Mayıs’ın ardından kaleme alıyordu. DSİP’le flört yüzünden ağzı yanmış ÖDP, birkaç sene sonra, TKP’nin yoğurdunu üfleyerek yiyor. Cephe girişiminin de gösterdiği üzere, alan kavgasında yenik düştükleri açık. 2009 seçimleri öncesi tartışılan bu hamle, referandumda sınandı. Yüzde kırk iki heyecanlandırdı. “Bu pastadan bize de pay düşer elbet” denildi. Birlikte kaşık sallamak ihtiyaç olarak belirdi.
“Yeni kuruluş dönemi”nde[10] iki kanatlı Dev-Yol, oyunda başrol kapmak istiyor. R-TKP’den iktidarcılık oynamaya, bu konuda ustalaşmaya niyetleniyor. Mahir Çayan nefesiyle kısa süre devrimcilik oynamanın kendilerine zaman kaybettirdiğini düşünüyor. PASS, Suni Denge ve Sömürge Tipi Faşizm bunların elinde yumurtacılığa indirgeniyor. İktidar hesapları yapmanın keyfine varılıyor. Hareket, eski günlerini, alaycı bir gülüşle, geride bırakıyor.
R-TKP, son yumurta eylemlerine bile tahammül edemiyor. “Yumurta karaciğeri bozar” diyorlar. Alay ediyorlar. Korku salıyorlar, kendi ideolojik birikimlerine Dev-Yolcuları mecbur kılmaya çalışıyorlar. “Sizin kafanız çalışmaz, siyaset ideolojisiz olmaz” diyorlar: “Yumurtayı kafada omlet yaptıktan sonra yağacak soruşturmalarla baş etme gücü var mıdır? Olayın bu tarafının önemsiz olduğunu hiç kimse iddia edemez.”[11]
Tüm ülkeyi kapsayacak, geniş bir ideolojik çalışma olmaksızın şiddetin anlamsız olduğunu yineleyip duruyorlar. Ekim Devrimi’nin Moskova ve Petrograd hattında gerçekleştirildiğini unutturmak istiyorlar. Parçalama eylemini siyasetin dilinden kovmak istiyorlar, bütünlükçü tepkilerini ideolojize etmeyi siyaset zannediyorlar. Ülke bütünlüğüne kilitlenmiş gözler, yüksek siyasetten başka bir şey görmüyor.
Ülkeyi bütün olarak muhatap almak, o ülkeyi kuranların, sınırlarını tayin edenlerin ideolojisine ve pratiğine teslim olmak anlamına geliyor. Ülkeyi futbol sahasını izler gibi izleyenler, sokak aralarında gazozuna oynanan futbolu küçümsüyorlar. Bizi ikna etmek istedikleri cephe, bu locanın öteki adı.
R-TKP, militanlığa karşı özünde. O, Deniz ve Mahirleri polise ihbar eden, yaşanan devrimci şiddet eylemlerini kınayan, bu açıdan bunların ilgili önderlerce gerçekleştirildiğini açıktan parti yazınında dillendiren Behice Boran soyundan. Bu unutulmamalı.
Bu partinin, 12 Mart koşullarında darbeye karşı mücadele örgütlemek yerine, kendi fedaisini İbrahim Kaypakkaya’yı “imha” etmesi için göndermeyi planlayan Perinçek çizgisine yakın düşmesinin sebebi burada. Kaypakkaya’nın “ülke genelinde ideolojik mücadele ve devrimci mücadele” ayrımı üzerine yapılan tespitleri, hâlâ güncel bu açıdan.
R-TKP için kadrolardan ve sınıftan ya da halktan önce kurumun kendisi öncel ve önemli. O sınıfın ve halkın özgün mücadele seyri içinde örgütlediği, cisimleştirdiği hiçbir oluşumu tanımıyor. R-TKP, verili kurumsal yapıyı önemsiyor. TC devleti, kendi partisi, başkalarının sendikası. Aradaki bağı kurmak siyaset zannediliyor.
Yukarıda eski başkan Aydemir Güler’den yapılan alıntının da işaret ettiği gibi, R-TKP esas olarak sol içine dönük bir kavga veriyor. Sosyalizm programının başatlığı, “cephe değil cepheleşme”, “kitle tabanı örgütlemek gerek” vs. şuna işaret ediyor: bu noktada R-TKP, özelde Dev-Yol’u, genelde Parti-Cephe çizgisini tasfiye etmeyi amaçlıyor. Hedef: KESK.
“Solu önce AKP’nin ne kadar büyük ve güçlü olduğuna ikna ettik ama bu sefer de onun tabansız ve güçsüz olduğunu göstermek gerekiyor.” R-TKP kuruyor bu cümleleri.[12]
Sol içi tasfiye bu ikna metodu üzerinden işliyor. İlk dönem Osmanlı’dan kurtulmak Kemal Paşa’yı yükseltiyordu, bugün de AKP’den kurtulmak, kendi Kemal’ini bulmaya çalışıyor.
Osmanlı'dan kopuşa ikna edilen TC solcuları gibi neo-TC’ye örgütlenen bir siyasî akış sözkonusu. DSİP ve TKP yan yana aslında. Biri içeri giriyor, biri karşısına yerleşiyor, aynı kalarak. Osmanlı’dan kopuş bir yanılsama ise neo-TC de bir yanılsama.
İlkini kendine bağlamak için Kemalizm resmî TKF’yi kuruyor, bugünkü R-TKP ise cepheleşme çağrısıyla aynı yola giriyor. CHP’nin altı oku varsa SİP’in de “sosyalizm ilkeleri” var, öyle ya.
Bu TKP, dünya komünist partisi Komintern’in bir alt organı olarak işleyen ilk TKP’den farklı, hatta ona karşı bir siyasî özne. Bu KP’nin “Türkiye”liliği asli. İlgili partinin, Komintern’in dağılması sonrası kendi ülke gerçeklerine biat eden KP’lerin (özellikle Latin Avrupa KP’lerinin) izinden gitmesi tesadüf değil. Bu çizginin kendi dışında gelişen, durumsal, dönemsel, yerel ve kısmî tüm kopuş denemelerini hizaya sokması mecburî. Sosyalist devrimciliğin egemenlerin insan, tarih ve doğa kurgusuna teslim olması kaçınılmaz. Çünkü devrim ve devrimcilik, teoride ve pratikte, sosyalizmin kurucu ve yıkıcı pratiğine dışsallaştırılmış, alt bir unsur. Bu alt unsurun Kemalizmin “devrim”lerine geri çekilmesi tesadüfî değil.
Biz, 1789-Fransız Devrimciliğinin sömürülen-mazlum kitleler nezdinde örtbas ettiği, ezdiği, bastırdığı, onu önceleyen geleneğe ve bu devrimin çizgi romanlarından aydınlanan kadroların, Kemalistlerin, Anadolu’da ezdiği sol-sosyalist, komünist ve halkçı dinamiklerin ortak geleneğine bağlanmak zorundayız. Devletçilerin ve demokrasicilerin yüksek siyasetine karşı alttaki sömürülen-mazlum kitlelerin devrimci politikasını güncellemek zorunlu.
Eren Balkır
24 Aralık 2010
Dipnotlar
[1] Metin Çulhaoğlu Söyleşisi, 25 Kasım 2010, Haber Sol.
[2] Tanıl Bora, Takımdan Ayrı Düz Koşu, 2001, İletişim, s. 244.
[3] “Aleviliğin Dünü, Bugünü ve Yarını Tartışıldı”, 23 Aralık 2010, Haber Sol.
[4] “Türk’öne ‘Cepheleşme’den Rahatsız,” 23 Aralık 2010, Haber Sol.
[5] Yurdakul Er, “Hegel, Entelektüel Şiddet ve Kadıköy”, 3 Aralık 2010, Haber Sol.
[6] Aydemir Güler Söyleşisi, 9 Aralık 2010, Haber Sol.
[7] Aydemir Güler, “Zaaf mı Atak mı?”, 24 Kasım 2010, Haber Sol.
[8] Erkan Baş Söyleşisi, 14 Aralık 2010, Haber Sol.
[9] Aydemir Güler, Komünist, Sayı: 213, 6 Mayıs 2005, s. 2.
[10] “Sosyalist Solun Ne Yapması Gerektiği Tartışıldı”, 16 Aralık 2010, Haber Sol.
[11] İlker Belek, “Gözlerinden Öpüyorum Ama…”, 20 Aralık 2010, Haber Sol.
[12] Kemal Okuyan, “Cepheleşme Nasıl Mümkün Olacak?”, 17 Aralık 2010, Haber Sol.

THİF

12 Aralık tarihli Radikal gazetesinde Numan Kurtulmuş’un başkanı olduğu HAS Parti’ye katılan iki sosyalist, Türkiye’de "sol" ile "Müslümanlığı" yeniden yan yana getirdi. "Müslüman-sol" kavramı ya da bu kavram etrafında yapılan tartışmalar, Türkiye’nin yakın geçmişinde yaşanan çok önemli, ancak unutulmuş görünen bir deneyimi tekrar hatırlamayı gerekli kılıyor.
Komünistlerin, Müslümanlığa ve İslam’a ilişkin politikaları özellikle Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında oldukça farklı bir kulvarda yürüdü. Şimdilerde yeniden tartışılmaya başlayan "Müslüman-sol" kavramı o tarihte aynı parti içinde farklı kesimlerden gelen kişilerce kabul gördü, tartışıldı ve hararetle savunuldu.
1920’de kurulan ve kuruluşunun üçüncü ayında hükümetçe kapatılan Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası (THİF), komünizm ve İslam’ı birbirini tamamlayan ideolojiler olarak görüyordu. THİF, 7 Aralık 1920 tarihinde Ankara’da kurulmuştu ve partinin başkanı konumundaki "Katib-i Umumi"si Tokat milletvekili Nazım Resmor’du.
Kurtuluş Savaşı’na Destek
Diğer kurucuları arasında Afyonkarahisar milletvekili Mehmet Şükrü Bey, Bursa milletvekili Şeyh Servet Efendi, İzmit milletvekili Sırrı Bey ve Baytar Binbaşı Hacıoğlu Salih Bey vardı. Partinin adındaki "İştirakiyun", ‘komünizm’e karşılık olarak kullanılmıştı. Partinin temel politikalarını üç başlık altında toplamak mümkün.
THİF, Anadolu’da yürütülmekte olan antiemperyalist Kurtuluş Savaşı'na bütün gücüyle destek verecek, işgalcilerin Anadolu’dan çıkarılması için mücadele yürütecektir. THİF, ülkenin kalkınma stratejisi konusunda antikapitalist bir çizgi izleyecek, uluslararası işbirliği konusunda dünyada popülaritesi çok yüksek Sovyetler Birliği ve Doğu ülkelerine daha yakın ilişkiler içinde olacaktır. THİF, komünizmin ve İslam’ın kardeşliğine inanmaktadır. Partinin Emek ve İkaz adlarını taşıyan gazeteleri vardı ve görüşlerini bu yolla kamuoyuna duyurmaktaydı.
Komünizm ve Kadın
1920 Aralık ayı içinde parti yetkilileri, üyelerini ve halkı aydınlatmak üzere iki konferans düzenledi. Dönemin öncelikli gündemini konferansların konularından izlemek mümkün. İlk konferans "Komünizm ve Kadınlar ile İslam ve Komünizm", ikincisi ise "Rus Bolşevizmi İşgalci Olabilir mi?" ve "Batı ile Anlaşmak Anadolu Proleterleri İçin Faydalı mıdır?" temalarına ayrıldı.
İlk konferansın konuşmacıları Ziynetullah Nevşirvanov ve Bursa milletvekili Şeyh Servet Efendi’dir.
Dönemin koşulları dikkate alındığında, İslam’ın ve komünizmin temelde aynı şeyleri söylediği savını ileri süren ve bunu partinin savunduğu önemli ilkeler arasına sokan kurucularının temel dayanakları farklı farklıdır.
Bu "ideolojik kardeşliğe" samimiyetle inanma, komünizmin maddeci dünyasını maneviyatla dengeleme arzusu, komünizmin toplumsal ve ekonomik düzen tasarımını kabul eden ancak manevi yönden ürken kitlelere ulaşmak hedefi, bu kaygıların temeli olabilir. THİF, halkın geniş kesimlerini kazanma hedefini güttü. Bunun için, "yurttaşların iktisadi ve hukuki eşitliği, toplumsal yardımlaşma, sömürünün ortadan kaldırılması, adaletin ve inancın güvence altına alınması, kadının sosyal hayata katılması"nı programına aldı. İslami ve feodal değerlerin yüzyıllardır sessiz sakin yaşanageldiği, savaşlarla yıpranmış, toplumsal olarak suskun Anadolu’nun, bir köylü toplumunun gündemine birdenbire düşen bu alışık olmadığı kavramlar heyecan yarattı, THİF örgütlenmeye başladı.
Aileye Hürmet
Nitekim THİF, üretim araçlarının toplumsallaştırılacağını savunup fakat bunun asla "kadınlar"ı kapsamadığı güvencesini vermek için "fırka aile hayatına hürmetkârdır", komünizm de bir nevi İslam’ın ilk dönemlerinde görülen "saadet asrına varmaktır" kurallarını parti programına da koydu.
THİF’in bu çalışmasını anlamayan Kemalizm’in parlak temsilcisi Falih Rıfkı Atay, anılarında bir ayrıntı aktarır. Buna göre THİF, Hacı Bayram Camii yakınlarında açtıkları bir kulübe pek çok kişiyi çağırmış, burada milletvekilleri Nazım, Mehmet Şükrü ve Şeyh Servet toplananlara hitap etmişler ve "Mecliste bir grup yapalım, memleketin buna ihtiyacı var, komünistlik İslam esaslarına uygundur, Ebubekir komünisttir, Müslüman olduktan sonra bütün varını yoksullara dağıttı" içerikli konuşmalar yapmışlardır. 1921’in başında hükümetin "sol" harekete karşı başlattığı büyük bir sindirme harekâtı arasında THİF de kapatıldı. Gazetelerinin yayını durduruldu, milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırıldı, parti yöneticileri tutuklandı ve ağır hapis cezalarına çarptırıldılar.
THİF’in bu çabasını, dünyaya "aşağıdakilerin penceresinden" bakmak, peygamberlerin ve din ulularının, yoksul, ezilmiş ve yalnız insanların yanında olduğunu, inancın ancak ezilenlerin ve yoksulların insanca yaşaması için gösterilecek çabada yattığını, İslam’ın tarihsel dönem içinde zenginlik ve iktidar sarmalında özünden uzaklaştığının saptanması şeklinde okumak mümkün.
Parti kapatılmasaydı ve yaşayabilseydi, bu programın nasıl gelişeceğine ilişkin tartışma boşuna olabilir. Ancak THİF’in, yoksulları dinsel baskının binlerce yıllık karanlığını aralamaya ve "din"i daha dünyevi yaşamaya çağıran çabası, bir anda, mevcut düzenin egemen sınıflarını harekete geçirdi. Meclisteki tartışmalar birdenbire "mülkiyetin ve mirasın" kutsallığı ve dokunulmazlığı eksenine kaydı, İslam’ın bu kurumları kutsadığı üzerine ateşli konuşmalar yapıldı.
THİF’in, "din"i hâkim sınıfların kendi çıkarları için bir ideolojik baskı aygıtı olarak görmesi, bunu ucundan köşesinden tartışmaya açması bile Meclisteki eşraf-ağa-hoca ağırlığına bu tehlikeyi gösterdi, onlar hemen komünizm ile İslam’ın asla biraraya gelemeyeceğini ispata giriştiler.
Gerek Meclis’teki kudretli eşraftan milletvekilleri gerekse de onlarla pragmatik olarak ittifak kuran Kemalistler, belki de İslam’ın bu şekilde çağın gereklerini yakalayacak reformcu bir açılım ihtimalini elbirliği ile doğmadan öldürdüler.
THİF kapatılma sürecindeyken, hükümetin Umur-i Şeriye Vekâleti’ne bir fetva verdirerek "Kur’an-ı Kerim’le bağdaşmayan bu düzmece hareket"in tanınmaması ve müminlerin THİF’i terk etmelerini isteyen bir çağrı yayınlatması, durumu fazlasıyla ciddiye aldığını gösteriyor.
Bugün Türkiye’de solun, 1920 koşullarında THİF’in deneyimine yeni ve yaratıcı katkılarda bulunması mevcut statükonun bozulmasında çok önemli bir açılım sağlayabilir.
Hamit Erdem

On İrlandalı Şehit

Yirmi dokuz yıl önce, 1981’de yapılan açlık grevinde, on İrlandalı hürriyet savaşçısı şehit düştü.
Açlık grevine yol açan olaylar, İngiliz Hükümeti’nin Kuzey İrlanda’daki İrlandalı savaş tutsaklarına Özel Kategorik Statü verme siyasetini sonlandırdığı 1976’da başladı. İlgili statü, tutsaklara savaş tutsağı muamelesi yapılmasını öngörüyordu. Tutsakların özel hapishane üniformaları giymeleri ya da hapishane içi işlerde çalışmaları gerekmiyordu.
Bu özel statünün sona erdirilmesindeki niyet, politik tutsakların iç disiplinini ve örgütlülüğünü kırmaktı. Bu müdahale, İngiliz işgaline karşı verilen direniş mücadelesini kriminalize etme stratejisine dayanıyordu.
İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA) ve İrlanda Millî Kurtuluş Ordusu (INLA) tutsakları, cevap olarak “battaniye protestosu”na başladılar. Bu protesto dâhilinde tutsaklar, hapishane üniformaları giymeyi reddedip, en fazla çıplak kalma ya da battaniye ile yaşama yoluna gittiler.
Bu protestonun amacı, “beş talep”i güvence altına almak suretiyle, eski politik tutsaklık statüsünü geri kazanmaktı:
Beş talep şunlardı:
1. Hapishane üniforması giymeme hakkı;
2. Hapishane işlerinde çalışmama hakkı;
3. Diğer tutsaklarla serbestçe görüşme hakkı;
4. Eğitimlerini ve boş zamanlarını kendi iradeleriyle örgütleme hakkı;
5. Haftalık bir görüş, bir mektup ve paket hakkı.
Açlık grevi Ekim 1980’de başladı. Üç ayrı hücreden katılım gerçekleşti. İki ayın ardından bir tutsağın ölümün eşiğine gelmesi ile İngiliz hükümeti, tutsakların kendi kıyafetlerini giyme hakkını tanıma noktasında ödün verdi. Grev, Aralık’ta, tek bir tutsağın ölümüne tanıklık edilmeden, sona erdirildi.
Birkaç hafta sonra İngiliz hükümeti memurlarının tutsakların taleplerini karşılama gibi bir niyetlerinin olmadığı, hükümetin açlık grevini sona erdirmek için blöf yaptığı anlaşıldı. 1 Mart 1981’de açlık grevi yeniden başladı.
IRA’in bir subayı olan ve Long Kesh’te tutulan Bobby Sands yemeği ilk reddeden isimdi.
Açlık grevine katılan tutsaklar öleceklerini biliyorlardı, zira Başbakan Margaret Thatcher, her türden tavizi reddettiğini kamuoyu önünde açıktan ilân etmişti.
Sands, “Kıramayacaklar irademi, çünkü hürriyet arzusu ve İrlanda halkının hürriyeti tam kalbimin içinde. Tüm İrlanda halkı hürriyet için arzu duyduğunu gösterdiğinde şafak sökecek. İşte o vakit ayın doğduğunu göreceğiz.” diyordu.
Ömrünün önemli bir bölümünü bir hürriyet savaşçısı olarak geçiren Sands, IRA mensubu olarak yürüttüğü faaliyetleri sebebiyle ilkin on yedi yaşında tanıştı hapisle. Yaklaşık on yıl kaldığı hapishanede Franz Fanon’dan Che Guevara’ya birçok ismin politik yazılarını okudu.
Açlık grevinin başlamasından kısa bir süre önce, Fermanagh ve Güney Tyrone temsilcisi olarak parlamentoya giren bağımsız İrlandalı bir cumhuriyetçi vefat etmişti. (İrlanda’da cumhuriyetçi olmak, İrlanda’nın Britanya yerine Kuzey İrlanda’nın parçası olmasını talep etmek demek.) Bu gelişme üzerine Sands, 9 Nisan 1981’de, boşalan koltuk için yapılan avam kamarası seçimlerinde aday gösterildi ve 29.046 oy alan İngiliz yanlısı Ulster Birlikçi Parti’nin adayı Harry West’in karşısında, 30.492 oy alarak seçimi kazandı.
Üç hafta sonra Sands, hapishane hastanesinde, açlıktan, öldü. Ölümünün duyurulması ardından, Kuzey İrlanda sokakları günlerce gösterilere tanık oldu.
Cenaze merasiminde, tabutunun ardından yüz binden fazla insan yürüdü. Yürüyüş kolunun önünde tek başına bir gaydacı vardı ve açlık grevi sürecini destekleyenlerin bestelediği halk şarkısını çalıyordu:
“Giymeyeceğim asla o tutsak elbisenizi. Britanya İrlanda mücadelesine sekiz yüz yıllık bir suç dedikçe, koyun gibi boyun eğmeyeceğim hapishanenize.”
Yaz ayları süresince dokuz tutsak daha şehit düştü: Francis Hughes, Patsy O’Hara, Raymond McCreesh, Joe McDonnell, Martin Hurson, Kevin Lynch, Kieran Doherty, Thomas McElwee ve Michael Devine.
Yaz sonunda, hapishane yetkililerinin bilinç kaybına uğramış tutsakları, rızaları dışında, zorla, damardan beslemeye başladıkları günlerde, bu tutsakların ailelerinin ikna edilmesiyle, açlık grevi kırılmaya başladı. İkna sürecinde en önemli rol Katolik din adamlarınındı. Bu gelişme üzerine IRA ve INLA, 217 gün süren açlık grevine 3 Ekim 1981’de son verdi.
Açlık grevi, Britanya işgali altındaki topraklarda direnişi derinleştirdi ve IRA’in yeni katılımlarla kuvvetlenmesini sağladı.
Bobby Sands üzerinden parlamento için verilen mücadele, açlık grevi yanlısı adayların sürece dâhil olması ile pekişti; “silâh ve seçim sandığı” stratejisinin ilhamıyla, bir yandan Sinn Féin partisi tüm İrlanda genelinde seçimlere katılmaya başladı, IRA de İngiliz ordusuna ve sağcı paramiliter güçlere karşı silâhlı direnişi örmeye devam etti.
Açlık grevi sürecinde on devrimcinin şehit düşmesi ardından Britanya dünya genelinde kınandı. Direniş hareketleri ise bu mücadeleden ilham aldılar.
Robben Adası’nda tutsak bulunan Nelson Mandela, doğrudan Bobby Sands’den ilham alarak, bir grup tutsakla birlikte açlık grevine başladı. Diğer bir dizi talebin yanında tutsaklar, oğul ve kızlarının kendilerini ziyaret edebilmelerini istiyorlardı. Altı gün sonra Mandela, hapishane yetkilileri ile başarılı bir görüşme gerçekleştirerek anlaşmaya vardı.
Küba’da Fidel Castro, açlık grevine katılan İrlandalı devrimcilerin örnekliği karşısında, “Tiranlar, altmış günlük açlık grevi ardından, idealleri için ölebilen insanların varlığı önünde tir tir titrediler.” dedi.
1981 Haziran’ında Nafha hapishanesinde bulunan bir grup Filistinli tutsak, açlık grevindeki İrlandalı tutsakların ailelerine bir mektup gönderdi:
“Siyonizmin terörist idaresi altında yaşayan Filistin halkına mensup devrimciler olarak bizler, bu mektubu, çölün ortasından, Nafha hapishanesinden yazıyoruz. İngiliz yönetici elitince İrlanda halkına dayatılan zalim terörist idareye karşı verdiğiniz mücadeleyi selâmlıyor, bu mücadele ile dayanışma içinde olduğumuzu belirtiyoruz.
Her insanın en kıymetli varlığını feda ettikleri için Bobby Sands’in ve yoldaşlarının kahramanca mücadelelerini selâmlıyoruz. Onlar hürriyet için hayatlarını verdiler. Buradan, hücreleri vahşi yılanlar ve çöl kumları ile kaplı Nafha hapishanesinden, Siyonist işgalin boyunduruğu altında, biz sizlerle aynı safta olduğumuzu haykırıyoruz. Demir parmaklıklar ardında, sizleri, halkınızı ve ölüme meydan okuyan devrimcilerinizi destekliyoruz. […] Filistin’de ve Siyonist hapishanelerde bulunan halkımız, Britanya tekellerine karşı mücadele eden sizler gibi benzer bir mücadele içindedir ve bizler biliyoruz ki her iki halk da zafere kadar bu mücadeleyi sürdürecektir.”
Açlık grevine katılan Bobby Sands ve diğer kahramanların verdikleri ders bugün de direnişe ilham vermeyi sürdürüyor. ABD ve İngiliz müdahalelerinin gaddarlığını çok iyi bilen İran’da hükümet, İngiliz Büyükelçiliği’nin bulunduğu, eskiden “Winston Churchill” olan caddenin ismini “Bobby Sands” olarak değiştirdi. Elçilik, yazışmalarda Bobby Sands’in ismini kullanmamak için giriş kapısını yan sokağa almak zorunda kaldı.
Dustin Langley
14 Mayıs 2006
H-Blok Şarkısı
Ben mağrur bir İrlandalı gencim.
Hayatım Ulster tepelerinde başlar,
Mutlu bir çocuk koşar yeşil tarlalarda.
Tanrı’nın ve insanın yasaları içimdedir
Ama on yaşıma geldiğimde,
Ülkemdeki haksızlıklar tekrar dile geldi.
Yüz binlerce insan yürüdüğünde,
Gözlerim onların davasına kilitlendi.
Giymeyeceğim asla o tutsak elbisenizi.
Britanya İrlanda mücadelesine
Sekiz yüz yıllık bir suç dedikçe,
Koyun gibi boyun eğmeyeceğim hapishanenize.
Öğrendim yüzlerce yıl süren kavgayı
Her yanı sarmış zalim yasaları,
Şu körpecik hayatımda gördüm
Yabancı idarenin tüm sonuçlarını.
Protestocular korkutuldu, tehdit edildi, sakat bırakıldı,
Ayrışmalar besledi öfkenin harını,
Zorbalık hakları çiğnedi, karalandı davamız,
İşte buydu işgalcinin yolu yordamı.
Connaught kabilesinin mağrurdu torunları
Concannon ise kulluk etti İngiliz’e,
İnsanın insana yaptığı zulüm,
Doğurdu sadık bir köle.
Artık yabancı değil bize bu sürgü, bu kilit,
Artık aşinayız tüm H-Blok hücrelerine,
Dışişleri Bakanı Mason yürürken ağır ağır
Biliyoruz yaşıyor, zalim Cromwell bedeninde
Alay ediyor yiğitle, o kendini bilmez sergerde.
Britanya bir bin yıla daha mı muhtaç
Protestolara, isyanlara, ölümlere ve gözyaşlarına,
Yoksa bu, seksen yılın hecelediği zulmün
Sonu mu olacak,
Bitecek mi İrlanda’nın ıstırabı,
İnsanlık onuru için yeni bir umut mu,
Bitecek mi bu felâket
H-Blok’un amansız hücresinde.

Necati Sıdqi

Kudüs’ün Gizemli Bolşeviği
Editörlüğünü Hanna Ebu Hanna’nın yaptığı Necati Sıdqi Hatıratı (1905-1979), Filistin millî mücadelesi tarihinde neredeyse unutulmaya yüz tutmuş bir ismi anlatır. Birkaç kişi dışında sol bile onu pek hatırlamamaktadır. Oysa Sıdqi, Filistin ve Arap komünizminin önde gelen simalarından birisidir. Sendikal hareketin liderliğini yapmış, Filistin Komünist Partisi’ni Komintern’de temsil etmiş, İspanya’daki anti-faşist mücadeleye katılmış ve Suriye, Lübnan ve Filistin’deki Sol’a, politik ve kültürel gazete yazıları ile katkı sunmuştur.
Bu noktada kapsamlı bir yığın dipnot ve sözlükçeyi içeren bu titiz çalışması için Hanna Ebu Hanna’ya teşekkür etmek gerekiyor. Bu sayede Suriye ve Filistin’deki partizan faaliyetlerinin arka planına ilişkin kıymetli bir kayda ve Stalin dönemi süresince Sovyetler Birliği’nde yaşayan Arap sosyalistlerine ve komünistlerine ilişkin canlı bir değerlendirmeye kavuşmuş oluyoruz.
Politik ömrü süresince Sıdqi, Joseph Stalin, (Sovyet Anayasası’nın yazarı ve Komintern kurucularından) Nicolai Buharin, (Bulgar komünistlerinin lideri) Jorge Dimitrov, (İspanya Cumhuriyetçi hareketinin efsanevî lideri) Dolores Ibaruri, (Fransız KP’sinin lideri) George Marchais ve (Sıdqi’nin İslam ve Arap milliyetçiliği üzerinden ciddî ve sert tartışmalara girdiği, Suriye Komünist Partisi’nin Kürt lideri) Halid Bektaş gibi bir dizi isimle özel görüşmelerde bulunur. Sıdqi, Gregory Zinovyev ve Buharin’in tutuklanıp idam edilmelerine, Madrid’in Franco güçlerine teslim oluşuna ve Berlin’de Nazi hareketinin yükselişine tanıklık eder. Ayrıca o, İngiliz ordusunun Filistin’e girişini, Kral Faysal’ın Şam’dan sürgün edilmesini ve Fransız ordusunun Suriye ile Lübnan’dan çıkışını görmüş bir isimdir.
Bu hatıratın önemli bir yönü de onun Kudüs’teki politik hayatının tüm yönlerine ışık tutmasıdır. Manda süresince şehir, önde gelen iki Kudüslü ailenin –Naşaşibiler ve Hüseynîler- arasındaki husumetin, birbirlerine karşı yürüttükleri ve sömürge hükümetine alan açan siyasetlerinin ortak sahnesidir. Ancak genelde politik hayat, sendikal faaliyetlerin, radikal politikaların ve sol gazeteciliğin hüküm sürdüğü Hayfa ve Yafa’da akmaktadır.
Sıdqi’nin anlatımları, Kudüs’teki sol siyasetin ilk hâline ışık tutar. Kendisinin bu sol siyasete katılımı, ilkin, Siyonizmden kopma gayreti içinde olan radikal Yahudi gruplar aracılığıyla gerçekleşmiş, sonrasında yarı dinî Nebi Musa hareketi gibi gelenekçi gruplaşmalara sızmaya çalışan Arap sosyalistlerine katılmıştır. Sıdqi, ayrıca solcu militanların ve diğerlerinin Suriye ve Lübnan sınırını gizlice geçerek yürüttükleri faaliyetlerden de söz eder. Bu anlatımların işaret ettiği olaylardan dört yıl öncesine kadar Suriye, Lübnan Dağı, Filistin ve Yukarı Ürdün Osmanlı hâkimiyetindedir ve aralarında henüz tek bir sınır bile yoktur.
Sıdqi, hatıratına ait bir bölümü ilkin 1968’de yayımlar. 2001’de yayımlanan hatırat ise onun politik tarihinin “gizli” ve açığa çıkmamış yönlerini ifşa etmektedir. Gene de çalışma, birçok soruyu cevapsız bırakmakta, bir dizi meselenin çözümsüz kalmasına neden olmaktadır. Filistin sosyalizminin kıdemli isimlerinden biri olan editör bunlara açıklık getirmemektedir. Örneğin genç Sıdqi, milliyetçi bir temayülü olmasına karşın, yirmilerde neden komünist harekete katılmıştır? Sonrasında, kırklarda neden ihraç edilmiştir? Onunla birlikte Moskova’da yaşamış, kendisi de parti militanı olan ağabeyi Ahmed, Sıdqi Manda döneminde İngiliz polisince tutuklandığında, onun aleyhinde neden tanıklık etmiştir? Sıdqi’nin hayatına ait kişisel boyut bu hatıratta eksiktir.
Ebu Hanna’nın takdimi, Sıdqi’nin hayat hikâyesini oldukça şematik bir üslupla takdim ediyor, bu da hatıratı alabildiğine ruhsuz ve gizemli kılıyor. Öyle ki Sıdqi’nin gizli bolşevik hayat tarzı, onun öldükten sonra teşhir olma kaygısına bağlı olarak, fikriyatını ortaya dökmekten alıkoyuyormuş gibi görünüyor.
Sıdqi, 1905’te orta sınıf Kudüslü bir aileye doğar. Türkçe öğretmeni olan babası Bekri Sıdqi, Vahabi hareketine karşı Hicaz’da kampanya yürüten Prens Faysal’a katılmıştır. Annesi Nazire Murad, Kudüs’ün önde gelen tüccar ailelerinden birine mensuptur. Necati, çocukluğunu Cidde ve Kahire’de geçirir, sonrasında ailesi Faysal’ın kral olması ile Şam’a göç eder. Yirmilerin başlarında Kudüs’e geri döner ve Posta Telgraf Dairesi’nde işe başlar. Burada henüz oluşma aşamasındaki Filistin Komünist Partisi’ne katılır. O günlerde parti, Doğu Avrupa’dan gelen Yahudi göçmenlerin ve solcu Siyonistlerin hâkimiyetindedir.
1921’de, parti tarafından, eğitim alması için Moskova’ya, KUTV’a (Doğulu Emekçiler Komünist Üniversitesi) gönderilir. Burada Türk şair Nazım Hikmet ve Nehru ailesinin mensupları ile arkadaşlık kurar. Üniversite tezi, Osmanlı’ya karşı gerçekleştirilen Birlikçi Ayaklanma’dan Millî Blok’un oluşumuna kadar geçen sürede Arap millî hareketi üzerinedir. Hatırat’a da eklenmiş bulunan bu tez, KUTV’daki akademik düzeye ilişkin ışık tutar. İlgili tez sayesinde Sıdqi marksist bir akademisyen unvanı kazanır (Ebu Hanna’nın takdim bölümünde söylediği biçimiyle, bu tespit her ne kadar şüpheli ise de üç farklı kaynaktan derlenen ilgili tezin elyazmaları hâlen eksiktir.).
Moskova’da Sıdqi, Ukraynalı bir komünistle evlenir. Günlüklerde kadının ismine ve cismine ilişkin hiçbir şey yoktur. Ona ait tek bir söze bile rastlanmaz. Paradoksal biçimde hatıratta ismi bir kez geçer. O da Lübnan jandarmasına aile mensubu bir kişinin kaçamağı yüzünden yakalandığında kılık değiştirmek için çarşafa girmiş hâliyle ve sadece kafasını sorulan sorulara cevap vermek için kaldırırken duyarız ismini. Aynı şekilde oğlunun ve kızlarının (birisi sonradan Sovyetler’de doktor olmuştur.) isimlerini, sadece geçerken, duyarız.
Akademik eğitimini tamamlayan Sıdqi ülkeye döner. Aslında onun temelde Yahudi partisi olan KP’yi Araplaştırması için gönderildiğini söylemek gerekir. Otuzlarda İngiliz polisince tutuklanır ve üç yılını Kudüs, Yafa ve Akka’daki hapishanelerde geçirir. Komintern onu ülkeden kaçırır ve Paris’e gönderir. Burada Komintern’e bağlı olarak yayımlanan Arabî Doğu isimli gazetenin editörlüğünü yapar. Gazetenin Kuzey Afrika ve Maşrik’te (Mısır’ın doğusundan İran’a, Anadolu’dan güneyde Arap Yarımadası’na kadar uzanan bölge) gizlice dağıtılması görevini üstlenir. Sonrasında Fransız yetkililer, muhtemelen Cezayir’deki sömürgecilik karşıtı mücadeleye destek veren içeriği sebebiyle, gazeteyi kapatır. 1936’da Komintern, Sıdqi’yi Faslı askerleri Franco’ya karşı harekete geçirmek için bu ülkeye gönderir. (Faşist ayaklanmanın ilk günlerinde Franco’nun Malaga’da konuşlanmış bulunan ordusunun önemli bir bölümü Faslı paralı askerlerden, onun karşısında duran Enternasyonal Tugaylar ise Avrupalı solcu gönüllülerden oluşmaktadır. Bu sebeple komünist hareketin Faslılarla ilişki kurması zorunludur.)
Sıdqi, Barselona ve Madrid’deki Cumhuriyetçi hareket saflarında bir süre bulunur. Faşist harekete mensup Kuzey Afrikalı askerlere Arapça bildiriler dağıtır. (Sıdqi’nin Filistin Arapçası ile yazıyor olması ve Franco komutasındaki Fas birlikleri arasında okuryazar oranın düşüklüğü, bildirilerin etkisini epey düşürmüştür.). 1937 yılı başında Sıdqi, Arapça yayın yapacak bir radyo kurmak için Cezayir’e gider. Niyeti, bu radyodan Faslılara yönelik Franco karşıtı propaganda yapmaktır. Ancak bilinmeyen bir dizi sebebe bağlı olarak bu çalışma akamete uğrar. Bu aşamada Komintern ona Lübnan’a yerleşme emri verir. Bu ülkede Sıdqi, solcu gazetelerde yazılar yazmaya başlar.
Bu dönemde Sıdqi ile Halid Bektaş arasındaki ilişki gerilir ve sonuç olarak Sıdqi partiden ihraç edilir. Ebu Hanna’nın iddiasına göre, ihracın sebebi, Sıdqi’nin Hitler-Stalin saldırmazlık paktına itiraz etmesidir. Ancak buna ilişkin Sıdqi’nin ağzından çıkmış tek bir laf bile yoktur. Hattizatında yazarın Bektaş ile Sıdqi arasındaki farklılıklara ilişkin değerlendirmesi, günlükler boyunca hüküm süren bir politik saflığın sonucudur. Örneğin yazarın iddiasına göre, pakt, partiye sadık isimlerce hoş karşılanmıştır, zira bu anlaşma sayesinde enternasyonal komünizm ile Alman millî sosyalizmi arasında yakınlaşma vuku bulmuştur. Sıdqi’ye göreyse o, “(Stalin lehine) zaman kazanmak için yapılmış” bir anlaşmadır. (s. 165-166). Oysa muhtemelen aksi geçerlidir: Sovyet yanlısı Arap komünistler anlaşmayı, kimi tereddütlerle birlikte, Rusya’yı küresel tecrit karşısında bir miktar rahatlattığı için desteklemişlerdir. Sıdqi’nin Arap komünistlerinin iki hareket arasında belli bir sempatinin olduğuna ilişkin değerlendirmede bulunduğu tespiti kesinlikle yersizdir.
Sıdqi, bu tartışma sürecinden, sosyalizme sempati duyan bir Arap milliyetçisi olarak çıkar. Komintern ve Bektaş’tan kopuşu, onun sola karşı konum almaya itmez. Aksine o edebî eleştiri ile Lübnan ve Kıbrıs’taki radyo yayıncılığı alanlarında önemli bir birikim elde eder. Atina’da, 1979’da ölene dek Rus edebiyatı, oyunlar ve edebî eleştiri üzerine bir düzine kitap yazar. Bu kitaplardan biri olan ve anti-faşist mücadele deneyimini anlatan İspanya’da Bir Arap isimli çalışması yanlışlıkla Bektaş’ın ismi ile basılır. Bu, Sıdqi’nin hem Bektaş’a hem de partiye karşı öfkelenmesine neden olur. Nazi hareketine karşı Müslümanları harekete geçirmek için kaleme aldığı, İngilizceye de çevrilen, Nazizm ve İslam isimli kitabı, Fransız ve İngiliz hükümetlerince başvurulan bir kaynak olur. Kitap, Sıdqi’nin partiden ihraç edilmesinde en önemli etmenlerden birisidir (s. 167), zira o partili laik yoldaşlarının nazarında, İslamî metinlere gereğinden fazla atıfta bulunmuştur.
Tüm bu rezervlere rağmen Necati Sıdqi Hatıratı, Filistin biyografi yazınına önemli bir katkı sunmuş, günümüz tarihçilerine savaş öncesi dönemde Arap ve Filistin sosyalizminin oluşum aşamasına dair kıymetli veriler takdim etmiştir.
Bolşevizm Kudüs’e Giriyor
Aşağıda takdim edilen, günlüklere ait alıntılarda, Sıdqi yirmilerde, manda hükümetine bağlı bir memur iken Kudüs’te bolşevik harekete nasıl katıldığını anlatıyor.
Filistin’e göç eden Yahudiler ülkeye Arap Filistin’i ile uyuşmayan kendi ideolojilerini, geleneklerini ve hayat tarzlarını getirdiler. Yirmilerin başlarında bolşevizmi, anarşizmi, Marx’ı, Lenin’i Troçki’yi ve Herzl’i işitmeye başladık. Ayrıca Yahudi işçileri sendikası Histadrut gibi, Yahudi göçmenler arasında mevcut olan işçi hareketleriyle, Histadrut içinde sol muhalefet yürüten Fraktsia’yla, Poale Zion Partisi’yle ve yeni göçmenlerin yarı sosyalist kampları olan kibbutzlarla tanıştık.
Solcu göçmenler Araplar arasında da ajitasyon çalışmalarına başladılar. İlk gösterilerini 1921 1 Mayıs’ında, Yafa sokaklarında düzenlediler. Manşiye mahallelerinde kızıl bayraklarla yürüyüp İbranice ve (kırık bir) Arapça ile sloganlar attılar. Araplar meraklı gözlerle izlediler onları. Bu işçilerin ne diye bağırdıklarını ya da kendilerinden ne istediklerini hiç anlamadılar.
1921’de ben, Kudüs’teki Posta Telgraf Dairesi’nde genç bir memurdum. Çalıştığımız bina, bugün (1939) Barclays Bankası’nın karşısındaki cadde üzerinde bulunan İtalyan Elçiliği’ne ait eski bir binada idi. Burası şehir duvarlarının dışında, Arap bölgesini Yahudi bölgesinden ayıran sınırdı.
Posta Dairesi’nde hem Arap hem de Yahudi çalışanlar mevcuttu. Farklı etnik özellikler ve hayat tarzlarına sahne olan bir yerdi burası. İşyerinde Arap kıyafeti giyen yerli halktan kişileri, renkli kadife paltolar içinde, kürklü şapkalar giyen Aşkenazi Yahudilerini görebilirdiniz. Halutsim (“öncü” Yahudi göçmenler) erkek ve kadınlarının kıyafetleri kısa olurdu. Sefaradlar (Araplaşmış, kökenleri İspanya’ya dayanan Yahudiler) ve milattan önce sekizinci yüzyılda Babil’den sürgün edilen Yahudilerin bakiyesi olan Kurgilere rastlamanız mümkündü.
İşyerinde Yahudi göçmenlerle iş ya da farklı toplumsallaşma pratikleri üzerinden kaynaşıyorduk. Bugün Barclays Bankası’nın bulunduğu binanın arkasında küçük bir kafe vardı. Hemen hemen her gün gittiğimiz bu kafenin sahibi iri yapılı Rus bir Yahudi idi. Sürekli beyaz pantolon ve siyah gömlek giyer, Yaz aylarında kafasını serin tutsun diye, saçlarını jiletle tıraş ederdi. Rus tarzı, kıvrımlı bir bıyığı ve her daim taralı sakalları olan bu adamın yanında al yanakları, mavi gözleriyle, sarışın ve gayet çekici Polonyalı bir kadın çalışıyordu.
Bu kafede arkadaşlarımla birlikte, akşamları biraraya geliyor ve diğer müşterilerle sohbet ediyorduk. O günlerden, Odessa’daki gemisine bolşeviklerin el koyduğunu anlatan, Çar yanlısı, beyaz sakallı adamı, babası Rus, annesi Arap olan genç bir belediye işçisini, birkaç kuruşa müşteriler için resim yapan göçmen ressamı, sürekli Ukrayna’da yitirdiği evinden söz eden zarif kadını ve Yaz aylarında susuzluklarını gidermek için soda alıp içen genç göçmenleri hatırlıyorum.
Ayrıca Yahudi göçü ile Arap direnişi etrafında dönüp duran tartışmalar da kalmış aklımda. Kuzey Filistin’deki Tell Hai’da Jabotinski’nin gerçekleştirdiği isyanı (1921) (…) Yafa isyanını (1921) ve Jabotinski’nin taraftarlarını Ağlama Duvarı’na yürütmesi sonrası Kudüs’te Yahudilerle Araplar arasında yaşanan silâhlı çatışmaları da hatırlıyorum. Bu tartışmaların önemli bir bölümüne gündelik Arapçayı bilen göçmenlerce bize tercüme edilen ideolojik münakaşalar da eşlik ediyordu. Buralardan sosyalizmin amacının işçi konseylerinin iktidarını tesis etmek olduğunu ve anarşizmin devlet otoritesini tanımadığını, onun amacının sendikalar üzerinden halkın kendi özyönetimini talep ettiğini öğrendim. Diğer öğrendiğim bir husus da bolşevizmin (o günlerde komünizm yerine Arapça bir kelime olan şuyuyiyye kelimesi kullanılırdı.) devrim ve Kızıl Ordu aracılığıyla Rusya’da sosyalist bir devlet tesis etmiş olduğuydu.
Bu tartışmalar, bizim gibi mevzua yabancı olanları sarsıyor ve bizleri yerel meselelerden uzaklaştırıyordu. Bizim aslî meselemiz İngiliz işgali, Balfour Deklarasyonu ve meçhul geleceğimizdi. Ailemden, görünüşte İngilizlerin ve Fransızların bizi Osmanlı idaresinden kurtarmak için geldiklerini ve Lawrence’ın Arap dostu olduğunu ve (Şerif) Hüseyin bin Ali’nin başlattığı isyanın amacının birleşik bir Arap devleti kurmak olduğunu işitmiştim. Böylesi bir atmosferde büyüdük (…) sömürgeci ve Siyonist güruh Filistin’i işgal ediyor, bir yandan da milletlerarası öğretiler bizim duyarlı fikriyatımıza sızıyordu. Her şeyi duymaya ve Türk idaresini takip eden yeni işgal durumunu ortadan kaldıracak her türden öneriyi kabul etmeye hazırdık.
Posta Kafe’de Fraktsia ve Filistin İşçi Partisi mensubu, Rusya’dan yeni göç etmiş bir grupla arkadaşlık kurdum. Propagandaları esas olarak şu merkezde ilerliyordu:
İlk olarak, İngiliz sömürgeciliği hem Yahudilerin hem de Arapların düşmanıydı, bu siyasetin temeli “böl ve yönet”ti.
İkinci olarak, bu Yahudi göçmenler varlıklı burjuvaziden ve fakir işçilerden müteşekkildi, Siyonizm bir burjuva hareketiydi ve sadece zengin Yahudilerin hayrınaydı. Yahudi işçilerin ortak çıkarı, milletlerarası sosyalizmle ittifak kurmakta ve kendi efendilerinden kurtulmaktaydı.
Üçüncü olarak, Arap efendiler, sömürge idaresi ile işbirliği hâlinde olan, güvenilmez birer oportünistti.
Dördüncü olarak, sadece tüm Filistinlilerin ortak işçi partisi, Filistin meselesinin kökünden çözülmesi noktasında, her halka mensup işçilerin çıkarlarını birbirine bağlayabilirdi.
Bu gayet yeni ve merak uyandırıcı fikirler beni sözkonusu gruba yakınlaştırdı. Bu göçmenler, Kudüs’teki Alman hastanesinin arkasında bulunan kulüplerine davet ettiler beni. Orada yoldaşlarının Mısır’da tutuklandığını, Lübnanlı Arap bir militanın açlık grevi sonrası öldüğünü öğrendim. Yusif Yazbek tarafından Beyrut’ta İnsaniye isimli Arapça bir gazete çıkartıyorlardı. Ayrıca bana Prens Kropotkin’in anarşizmle ilgili bir broşürünü vermişlerdi.
Kulüp dışında bir de Shniller ormanında buluşuyorduk kimi vakitler. Nadiren de Ratzbone tepelerine gidiyorduk. Bir gün, 1924 yılının sonlarında, henüz on dokuz yaşında olan benden yoldaşlarım Moskova’ya gidip üniversite okumamı istediler. Eğitim, seyahat ve orada kalacağım süre boyunca yapacağım tüm harcamalar onlar tarafından karşılanacaktı. Bu teklif karşısında bir ân bile tereddüt etmedim. Kabul etmem üzerine, benden altı ay içinde seyahat için hazırlanmamı istediler.
Sonrasında, az da olsa Arapça bilen genç bir Rus göçmenden temel düzeyde Rusça dersleri almaya başladım. Ondan alfabeyi ve gündelik konuşmaya ait kimi kalıpları öğrendim. Bu dönem süresince üyesi olduğum grup beni Hayfa’daki gençlik konferansına davet etti. Burada partinin gençlik seksiyonunun merkez komitesine seçildim. Bu benim Filistin’deki bolşevik harekete kabulümün resmî ifadesi idi. O günden itibaren hareketin tüm gizli toplantılarına katıldım, parti bildirilerini ve broşürlerini dağıttım.
(…)
İlgili dönemde Nebi Musa festivaline aktif olarak katıldım. Bu kutlama, Selahattin Eyyübi’nin İslâmî fetihlerin halka hatırlatılması amacıyla Yafa’daki Nebi Rubin festivali ile birleştirdiği bir kutlamaydı. Kutlamalar esnasında partili yoldaşlarım beni omuzlarına aldılar. Kafamda kefiye ve iqal (şerit), siyah gözlüklerimle, davulların ve trampetlerin çaldığı, türkülerin söylendiği, dabkelerin (Arap halk oyunu) oynandığı bir ortamda, dinî tarikatların bayrakları arasından yukarı kaldırıldım. Aklıma ilk gelen sloganları atmaya başladım. Yoldaşlar kızıl bayrakları yükselttiler göğe ve bağımsızlık mücadelesini selâmlayan sloganlar atılmaya başladı kalabalığın arasından. Göstericiler coşku ve heyecan içindeydiler. O ândan itibaren şu cümle yayılmaya başladı: “Arap bolşevikleri geldi!”
Bu olay, İngiliz yöneticilerin beni tutuklamak için bir kampanya başlatmasına sebep oldu. Muhbirler, benimle ilgili, çelişkili bir yığın istihbarat taşıyorlardı. Kimileri beni yüzümde siyah bir peçeyle, abeya (yüz dışında her yeri örten uzun çarşaf) giymiş olarak, başkaları ise beni takma uzun sakalla, Ortodoks bir rahip kıyafeti içinde Hıristiyan mahallesinde gördüklerini iddia ettiler. Diğer bir muhbir ise benim Haramü’ş Şerif’in karşısında duran dilenci olduğumu söyledi. Tüm bu söylentiler, İngiliz istihbaratının benim yakın zamana ait bir resmimi edinmeye mecbur etti. Eski bir arkadaşımı buldular ve ondan benim yüzümü polis ressamlarına tarif etmesini istediler. Eşkâlimi tüm güvenlik birimlerine dağıttılar. O günlerde bir öğretmeni, emlakçiyi ve seyyar bir kumaş satıcısını gözaltına aldılarsa da sonradan hepsini serbest bıraktılar.
Selim Tamari