Şiirler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şiirler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

09 Ağustos 2026

, , ,

Mahmud Derviş Şiirinin Daimi Gerilimleri


Rabindranat Tagur, Derek Walcott, Aimee Cesaire ve Leopold Senghor gibi ülkesi yirminci yüzyılın ikinci yarısında bağımsızlık kazanan şairlerin aksine, Filistinli şair Mahmud Derviş, olağanüstü edebi üretimine ve ününe eşlik edecek bu türden şansa hiçbir vakit sahip olmadı. Derviş’in kariyeri, İsrail işgali altında başladı ve sona erdi: Yeni kurulmuş olan İsrail Savunma Kuvvetleri, 1948’de Celile'deki köyünü yerle bir etti. Bugün Ramallah’taki mezarını İsrail yerleşimleri kuşatmış durumda.

Derviş, son kitaplarından biri olan Kuşatma Hali’ni, 2002 yılında, uzun süredir kuşatma altında olan, Filistin’in fiili başkenti Ramallah’ta yazdı. Kuşatma Hali’nde Derviş, önceki şiirlerine geri dönüyor ve zaman zaman önceki eserlerinde tasvir etmeye çalıştığı insanlar tarafından sorgulandığını hayal ediyor. 2002 kuşatması, ona altmışlarda ev hapsinde tutan askerleri ve şairin İsrailliler tarafından ölüm veya esir alınma tehdidi altında yaşadığı, 1982’de İsrail’in Beyrut’u kuşattığı dönemi hatırlatıyor. Derviş, kendisinin ve halkının, onlarca yıl evvel Hayfa’da onu hapse atanların torunları olan yeni bir asker kuşağıyla yüzleşirken, “zamanın atış menzili içinde” (177) var olmaya devam ederken, her zamankinden daha çok “umudu beslemeleri” (2006, 117) gerektiğini ciddi bir ironiyle dile getiriyor.

Birçok eleştirmenin de kabul ettiği biçimiyle, Derviş’in başarısı, John Bailey’nin sözleriyle, “tümüyle rastlantısal oluşan durumdan kendi gücünü devşiren” (2005, s. 373) bir şiir yaratmasında saklı. Derviş, tüm Filistinlilerin hayatını tehdit eden işgalci İsrail ile olan çatışmanın hayatında sürekli varolduğunu, hem şiirsel enerji kaynağı hem de şiirsel yaratımın önünde bir engel teşkil ettiğini kabul ediyor. “Şiire erken yaşlarda ilgim vardı. Bu ilgi, bir tür askeri ve siyasi saldırganlığın kurbanı olduğumu fark etmemle birlikte arttı” diyor (Darwish 1971, s. 244). Ancak Filistin meselesine hiçbir gönderme yapmadan, “okurun zihnini odaklayan ve büyüleyen” (377), Filistin’in mevcut halinde yüzleşilen baskılardan uzakta şiirler yazmak, Derviş’in ömür boyu süren amaçlarından biri olageldi.

Halkının sözcüsü olmak ile özel bir lirik şair olmak arasındaki bu gerilim, Derviş’i kariyerinin çok erken dönemlerinde meşgul etmeye başladı. Lirizm temelli keşif pratiğine dönük derin bağlılığı ile halkının refahına yardımcı olma arzusu arasında kalan genç Derviş, kendini “iki çelişkili kişiliğin terkibi” olarak görüyordu (1971, s. 250). “Bir kıza olan sevgimle halkın davasına olan bağlılığımı nasıl birleştirebilirim?” (250) diye soruyordu. Belki de Kuşatma Hali’ndeki en büyük ironi, şairin “Kimlik Kartı” şiirinden kırk beş yıl sonra İsrail askerleriyle bir çatışmaya dair bir şiiri yeniden yazmak zorunda kalmasıdır. Kuşatma Hali, Sarirü’l Gariba [“Yabancının Yatağı” 1966] ile Cidariye [“Duvar Resmi” 2000] çalışmalarından sonra yayımlandı. Bu birbiri ardına basılan iki eser, Filistin’den doğrudan bahsetmiyor, hatta ona dair bir imada dahi bulunmuyordu. Bu dönemde şair, evrensel konu başlığını ve şiirsel sesini nihayet bulmuş, “göreceli olandan mutlak olana geçiş” yapmayı (Darwish 1999b, s. 81) başarmıştı.

Dışsal veya siyasi rastlantısallık temelli şiirle “evrensel” rastlantısallıktan bağımsız şiir hayali arasındaki bu uzlaşmaz gerilim, Derviş’in kariyerinin çok erken dönemlerinde tespit edilebilecek bir husus. Bu kaygıları ele alan Derviş, 1964’te yayımlanan ilk şiiri “Okura”da kendisini öfkeye sürükleyen ağır siyasi koşullar hakkında yazdığı için özür diler. Ona göre şiirde öfkeye, politik öfkeye, en genel manada politikaya yer yoktur. “Bir tercih yapma imkânı olsa şiir bunları asla parçası kılmazdı” diye düşünür.

Okura

Yüreğimdeki kara gözler
ve dudaklarım... alev alev.
Hangi ormandan geldiniz bana
Öfkemin çarmıhları?

Ben ki bir oldum kederle
El sıkışmışım aforozla
Açlıkla.
Ellerim öfke
Ağzım öfke.
Damarlarımdaki kan öfkenin cansuyu.
Okurlarım
Fısıltıyla konuşmamı istemeyin benden
Müzikal bir haz beklemeyin dizelerimden.
Bu dinlediğiniz benim çilemdir
Kuma
Bir de bulutlara
Sıkılan serseri bir kurşun.

Öfkem benim kaderim.
Tüm bu ateş öfkemin bağrından.” (2005, s.15)

Şair, bu öfkenin nereden geldiğini, ve neden bu öfkeyle boğuştuğunu soruyor. Bu sorular, şairin bir zamanlar öfkeyi dışlayan bir durumda olduğunu ve öfkenin onun olağan doğası olmadığını gösteriyor. Ancak biz okurlara, Derviş ve hemşehrileri için 1948 ile şiirin yazıldığı zaman arasında bu huzurlu durumun ne vakit var olmuş olabileceğini merak etmek düşüyor. Belki de Derviş ile bu şiirde konuşan arasında yakın bir ilişki olduğunu varsayarak şiire haksızlık ediyoruz. Oysa şair, ilk kitabına "Asafir bila Ecniha [“Kanatsız Kuşlar”, 1961] adını vererek, İsrail devletinde yaşayan, tutsak alınmış Filistinlilerden biri olduğunu çok önceden söylemişti bize. Kısa bir süre sonra da Filistinli Bir Âşık adında bir kitap yayımlayarak, adının İsrail devletinde hukuken yasaklandığı bir ulusun âşığı olduğunu ilan etti. Okurlar şairin, İngiliz sömürge yönetimi ve Siyonist yeni-sömürgecilik koşullarında vatanın sıkıntılarıyla meşgul olan onlarca yıllık öfkeli Filistin şiirine maruz kaldıktan sonra yazmaya başlayan bir Filistinli olduğunu biliyorlar. Bu şair öfkeli olmasın da ne olsun?

Buradan anlaşılıyor ki Genç Derviş, okura özür dilemenin ötesinde başka bir şey yapmaya çalışıyor. O noktaya kadar, yirminci yüzyıl Filistin şiirinde böyle bir önlem duyulmamış veya gerekli görülmemişti. Şairin istenmeyen öfkesinden yakınarak kendine nasıl bir yer edinmek istediğini merak ediyoruz. Okura, âşık bir genç şairden beklendiği gibi, bazı fısıltılar ve bazı müzikal zevkler sunmayı tercih ettiğini, farklı türde şiirler yazmak istediğini belirtiyor. Bu özrü sunarak, şair, okurun sakin şiir arzusunu kabul ediyor, böyle bir arzunun uygun olduğunu, belki de olumlu duygularla, dingin düşüncelerle ve liriklikle dolu aşk şiirinin şiirin olması gereken şey olduğunu söylüyor. Dolayısıyla Derviş, okurun meşru beklentilerini karşılamayan şiirler yazmak zorunda kaldığı için özür diliyor.

Şimdi dikkatimizi, genç Derviş’in beklediği ve sadece öfkesini değil, gelecekteki şiirlerinin tınısını ve içeriğini de haklı çıkarmak zorunda hissettiği okura çevirelim. Derviş’in Filistinli hemşerileri, onun öfkesine itiraz mı ediyordu? Arap okurları onun öfkesini anlamıyorlar mıydı? İtiraz da etmiyorlardı, öfkeyi anlıyorlardı da.

Derviş’in şiir yazdığı dönemde, bağlılığın ve taraf tutmanın edebiyatı [Edebü’l-İltizam] Filistin/İsrail haricinde Arap edebiyatında sağlam bir yer edinmiş bir edebiyat türüydü. Filistin edebiyatı içinde Derviş, kariyerleri topraklarının İngiliz ve daha sonra Siyonist işgaline tepki olarak başlayan yirminci yüzyıl Filistinli şairlerinin üçüncü kuşağının bir parçasıydı. Öyleyse şairimiz, neden öfkeli olmaktan endişe duyuyor, hatta öfkeli olduğu için özür diliyor?

Bu mesele, Filistinlilerin yaşadığı kolektif travmanın ayrıntılarıyla ilgili olarak bir şairin duyarlılığının ötesine geçiyor. Burada Derviş, tek bir benlik olarak konuşuyor, ancak eserlerinin çoğunda olduğu gibi, bu kendi sesini ifade edişi, diğer Filistinliler tarafından hızla benimseniyor ve sahipleniliyor. Derviş, öfkenin şiirde yeri olmadığını, şiirin fısıltıların samimiyetini müziğin teselli edici hazlarıyla birleştirmesi gerektiğini savunuyor gibi görünüyor.

Derviş bunu biliyor ve okura da sunamadığı için duyduğu üzüntüyü dile getiriyor. Ancak gene de, Filistinliler ve diğer Arap okurları, Derviş’ten uysal aşk şiirleri beklemiyorsa ve öfkesinin kendini ifade etmesine gönüllü olarak izin veriyorsa, Derviş kime sesleniyor?

Özür ve samimiyetle örtülü şiir, bir dereceye kadar cilve içeriyor. Şair, öfkesini güçlü bir şekilde ifade ederken bile özür diliyor. Şiir, fısıldanarak okunabilecek kadar kısa ve aynı zamanda şairin niyetini ve ikilemini yüksek sesle ifade ediyor. Ayrıca, şair, bize müzikal bir haz beklemememizi söylerken açıkça ironik davranıyor, ancak şiir, tam olarak ölçülmüş ve mükemmel bir şekilde kafiyelendirilmiş. Dikkat etmemiz gereken, Derviş’in de kariyeri boyunca tekrar tekrar dile getirdiği husus, şairin kaderci bir öfkeden veya daha sonra sürgün, kuşatma ve ihanetten kaynaklanmayan şiirler yazma arzusudur. Derviş, varoluşunun ontolojik halinin veya sürekli “Filistinli olmanın yol açtığı delilik hali”nin ötesine geçen şiirler yazma özlemini defalarca dile getiriyor (Darwish 1985, s. 38).

Doksanlarda Arap dünyasındaki birçok edebiyat eleştirmeni, Filistin’ın sorunlarının detaylarından kendini sıyırmasını bildiği için Derviş’i kutladı. Eleştirmen Fahri Salih, “Derviş’in, postmodern zamanlarımızın evrensel varoluşsal gerilimlerini kendi deneyimlerinin özgünlüğünden yola çıkarak ele alan lirik bir yoğunlaşma yaratabilmiş olmasından" memnuniyetle söz ediyor (Saleh 1999, s. 49). Filistin edebiyatının dökümünü çıkartan önemli edebiyat yazarlarından Selma Hadra Ceyyusi (1992), Derviş’in başarısını esas olarak önceki çalışmalarının siyasi yönlerini aşma yeteneğine ve Filistin davasına bağlı kalırken estetik deneylere dalmasına bağlıyor (61-65). Derviş, Sarirü’l-Gariba (1996) ve Cidariye (2000) adlı eserlerini yayımladığında, otuz yıldır Filistin’in ulusal şairi olarak kendini sağlam bir şekilde kabul ettirmişti. Kısa süren Oslo Anlaşması yıllarında Filistin’in içine girdiği siyasi durum, ona denemeler kaleme alma imkânı sundu. Ulusal sözcülük görevine bağlı kalan şair, özgürce keşif yapmasına imkân sağlayan geniş bir hareket alanı olduğunu gördü. Birçok eleştirmen, Derviş’in Filistinli ve aslında tüm Arap okurlarına on yıllar boyunca çok şey verdiği için bu kişisel ifade aşamasını hak ettiğini dile getirdi (Bayûn 1999; al-’Usâ 2001; ve ‘Abdulmutalib 1998).

Derviş’in Arap ve Filistinli okurlarına sunduğu ilk hediyelerden biri, “Okura” isimli şiirinin de yer aldığı Evrakü’z-Zeytun [“Zeytin Yaprakları”] adlı eserin son şiiri olan 1964 tarihli “Kimlik Kartı” şiiridir. Şiir, Arap dünyasında büyük beğeni toplamış, dinleyicilerin Derviş’ten tilavetlerinde binlerce kişi önünde okumasını sık sık istediği bir eser haline gelmiştir. Şiir, popüler bir şarkıya dönüştürülmüş, on yıllar içerisinde Arapların gayriresmi milliyetçi marşı haline gelmiştir. Ancak Derviş, 1971’de Filistin’den ayrıldıktan sonra bu şiiri bir daha asla halk önünde okumamıştır.

Kaydet!
Ben Arabım.
Kimlik numaram elli bin.
Sekiz çocuğum var
Dokuzuncusu da yolda
Yazdan sonra burada.
Bu seni öfkelendiriyor mu yoksa?

Kaydet!
Ben Arabım.
Taş ocağında çalışıyorum emekçi yoldaşlarımla
Çocuklarımın sayısı sekiz
Ekmeklerini taştan çıkarıyorum
Giysilerini ve defterlerini!
Sadaka dilenecek değilim kapında
Konağının girişi önünde
Küçük düşürecek değilim kendimi!
Bu seni öfkelendiriyor mu yoksa?

Kaydet!
Ben Arabım
Adım var yalnız, yoktur soyadım
Öfkeden köpürerek yaşayan
En sabırlı insanıyım bu diyarın
Zamanın doğuşundan
Yılların başlamasından
Selvilerden, zeytinlerden otların yeşermesinden
Daha eskiye uzanır köklerim!
Karasaban süren bir ailedendir babam
Soylu efendilerden değil
Ve dedem bir çiftçiydi ne nesebi vardı ne de şeceresi!
Kitap okumaktan evvel
Güneşin yükselişiydi bana öğrettiği
Evim bir korucu kulübesi dallardan ve kamışlardan
Rahatlatıyor mu seni bu durumum?
Adım var yalnız, yoktur soyadım.

Kaydet!
Ben Arabım
Saç rengim kömürkarası
Gözlerim kahverengi
Başımdaki kefiyeden üstündeki siyah çemberden
Dokunulduğunda
Âdeta sert bir kayanın tırmaladığı
Ayalarımdan tanırsın beni.
Adresim:
Sokakları adsız, unutulmuş bir köydenim,
ya taş ocağındadır ya da tarlada tüm erkekleri.
Bu öfkelendiriyor mu seni yoksa?

Kaydet!
Ben Arabım.
Sen yağmaladın ceddimin bağlarını.
Ve çocuklarımla işlediğim toprağı.
Bu taşlardan başka bir şey
Bırakmadın bize.
Söylendiğine göre
Hükümetiniz bunları da alacakmış, öyle mi?

Madem öyle!
Kaydet o hâlde ilk sayfanın üstüne:
Ben nefret etmem insanlardan.
Çiğnemem haklarını.
Aç olduğumda fakat
Azığım olur gasıbın eti
Kolla
Kolla kendini açlığımdan.
Ve öfkemden! (2005, s. 80–84)

Bu şiir tüm dizeleriyle, Derviş’in Filistin halkının şairi ve sözcüsü olarak dile getirdiği mesajla uyumludur. Şiirin anlatıcısı, hayat detayları Derviş’in kendi babasına dikkat çekici bir şekilde benzeyen, köyünden kovulmuş, çiftliğini kaybetmiş, bir taş ocağında çalışmış ve sekiz çocuk sahibi olmuştur. Öfkeli anlatıcı, işgal altında nasıl sabırla acı çektiğini ve işgalin ona getirdiği acımasız ele rağmen nasıl gururlu kaldığını anlatır. Ama şimdi kırmızı bir çizgi çekmektedir: Topraklarını çalan kişiden dilenmeyecek ve açlığı gidermek için gasıpla savaşacak, hatta gerekirse yamyam bile olacak. Anlatıcının son sözleri, “Kolla kendini açlığımdan. / Ve öfkemden!” bu iki durumu geri dönülmez bir şekilde birbirine bağlamıştır. Bu şiir, anlatıcının öfkesine rasyonel bir temel sağlar ve “Okura” isimli şiirinde öfkeye yapılan göndermeler etkili bir şekilde yankı bulur.

Peki Derviş, Filistin’den ayrıldıktan sonra, siyasi duruşunu yansıtan ve Arap dünyasındaki dinleyicilerin de talep ettiği bu şiiri neden halk önünde okumayı reddetti?

Beyrut’taki kalabalık bir okuma etkinliğinde, dinleyicilerden, biri sürekli “Kaydet / Ben Arabım” diyerek Derviş’in şiiri okumasını istedi. Tekrarlanan isteklerden bıkan Derviş, dinleyiciye “Git kendi başına kaydet!” diye karşılık verdi ve başka bir şiir okumaya başladı (al-Sayyid 2008, s. 7).

Derviş’e göre şiiri tetikleyen olaylar, altmışların ortalarında Hayfa’da kısmi ev hapsine alındığı dönemde yaşandı. 1965’te yayınladığı bir şiir nedeniyle mahkemede yargılanmıştı (Snir 2008). Hâkim, Derviş’ii günbatımından sonra evinden çıkamayacağı ve her gün polis karakoluna imza atacağı şartıyla serbest bıraktı (al-Naqqāsh 1971). Derviş’in dediğine göre “Kaydet. Ben Arabım” sözünü bir devlet memuruna söylemişti.

“Lafı kışkırtmak için İbranice söyledim, ama şiirde aynı lafı Arapça söylediğimde Nasıra’daki Arap dinleyiciler âdeta kendinden geçmişti” (Darwish 2007a, s. 180).

Derviş’in tutuklulara hitaben, monolog olarak kaleme aldığı şiir, Derviş’in İsrailli polislere İbranice olarak söyleyeceği şeyin bir çevirisi olarak devam ediyor. Dinleyiciler kendinden geçiyorlar çünkü şiir, her bir aşağılanmış Filistinlinin İsrailli yetkilileri ve askerleriyle karşı karşıya kaldığı sırada yaşadığı özel bir konuşmayı Arapça olarak ifade etmeyi başarıyor. Derviş, özel acıyı kamuya açık bir tanıklığa dönüştürerek, ben ve biz arasındaki ve şair ile dinleyicisi arasındaki engelleri yıkan kolektif bir duygu uyandırıyor.

“Kimlik Kartı”, İsrail devletinin ilk on yılında, İsraillilerin Filistinlileri bir milliyet olarak tanımadığı, “Filistin” ve “Filistinli” kelimelerinin kamuoyunda asla dile getirilmediği bir dönemde yazıldı. İsrail devleti sınırları içinde yaşayan Filistinliler, sadece Arap olarak görülüyorlardı. Derviş’in İbranice dile getirdiği ifadeleri Arapça bir şiire dönüştürmesi, bir şiirin kalıbına dökmesi, o özel anı kamuya açık hale getirdi ve aşağılanmayı terse çevirdi.

İsrail’de yaşayan Filistinliler, şiirin altı kez tekrar edilmesini isteyen Nasıra’daki dinleyicilerden başlayarak, bu tersine çevirmeyi, “Arap” kelimesini aşağılayıcı bir terim olmaktan çıkarıp, topraklarına el koyan ve onları resmen üçüncü sınıf vatandaş olarak tanımlayan İsrailliler karşısında onurlu bir insanlık beyanı haline getirme yolu olarak benimsediler.

Filistin/İsrail dışında, şiirin nakaratı olan "Kaydet / Ben Arabım” ifadesi, Derviş’in şiiri yazdığı özel bağlamdan bağımsız olarak farklı bir yankı buldu. Bu iki dize, Arap dünyasında bir savaş çığlığı haline geldi. Şiir, şairin amaçladığı gibi boyun eğdirilmeye ve ırkçılığa karşı bir meydan okuma olmaktan ziyade, Arapların ulusal gururunu, hatta şovenizmi ifade eden bir marş haline geldi. Derviş şiiri okumamasını şu şekilde izah ediyor:

“Yahudiler Filistinliye ‘Arap’ diyor, ben de işkencecimin yüzüne ‘Kaydet, ben Arabım!’ diye bağırdım. O halde yüz milyon Arap’ın önünde ‘Ben Arabım’ dememin bir anlamı var mı? Şiiri okumayacağım” (al-Qaissī 2008, s. 13).

Ben burada, Derviş’in “Kimlik Kartı” şiiriyle ilişkisinin ve Arap izleyicilerinin bu şiirle ilgili talebinin tarihini, şiirlerini çevreleyen rastlantısal koşulların farkında olduğunu göstermek için aktarıyorum. “Evrensel” ve rastlantısal olmayan şiirler yazma arzusunun aksine, burada şiirlerin farklı okur kitlelerini hedeflediğini ve tarihsel bağlamlarından çıkarılmaması gereken özel retorik jestler veya siyasi mesajlar olarak hizmet ettiğini görüyoruz. Başka bir ifadeyle, şiirler, mutlaka “evrensel” mesajlar içermezler, çünkü farklı muhataplarla farklı rastlantısal koşullar altında ortaya çıkarlar.

Derviş’in kariyerini şiirsel bir eylemlilik arayışının önemli bir parçası olarak anlamaya çalışan bu çalışma, bu iki karşıt gücü, daha doğrusu, şiirin eylemliliğe giden bir araç olarak rolüne dair bu iki tanımı göz önünde bulundurarak, Derviş’in şiirinin evrimini özetliyor.

Derviş, halka karşı sorumluluk ile kişisel tefekkür, aşkla siyasi mücadele, alelacele bulunan çareyle kalıcılık, göreceli ve mutlak arasında bir kutuplaşma olduğunu tespit ediyor. Filistin bağlamında söylem oluşturan bir isim olarak Derviş, bu düzlemde varlığını sürdürüyor, azami etki gücü yaratmak adına söz konusu kutuplar arasında köprüler kurmayı biliyor.

Derviş’in söylem oluşturma çabaları, denemelerde, röportajlarda ve şiirlerde somutluk kazanıyor. Derviş’in şiirinin evrimi, şairin siyasi mülahazalar içinde sürdürdüğü varlığını koruma ve şairin söylem oluşturucu olarak öneminin bağlı olduğu bağımsızlık derecesini sağlayan estetik arayışı sürdürme ve geliştirme mücadelesiyle tanımlı.

Derviş’in şiiri, muhtelif kişisel yer değiştirmeleri ve siyasi bağlılıklarıyla paralel ilerledi. Kompozisyon pratiği aracılığıyla şair olarak rolünü yeniden tanımlayan Derviş, “etik ve estetik arasındaki gerilim”i (Darwish 1999a, s. 19) giderme girişimleriyle, Filistin’in ulusal söyleminin şekillenmesine ve Filistin kimliğinin oluşumunun parametrelerinin ve önceliklerinin belirlenmesine katkıda bulundu.

Halid Mutavva

[Kaynak: Mahmoud Darwish: The Poet’s Art and His Nation, Syracuse University Press, 2014.]

01 Haziran 2026

,

Kalın Çizgilerle Edebiyatımızın Dünü



Türkiye düşün tarihinin en devingen yılları yaşanıyor şimdilerde. Bir taraftan eyleme dönüşen ve halkın bilinçli desteğini sağlama yolunda olan toplumcu düşünce, diğer taraftan bu düşünce biçiminin kuramını yapan düşünürlerin kitapları, yazıları, incelemeleri.

Günden güne değişen, oluşan bu ortam içinde okurlar ve yazarlarca en çok tartışılan, konuşulan, üzerinde ilerigeri söz söylenen bir başka konu da sanat -özellikle edebiyat- oluyor, Açık oturumlar, soruşturmalar gün geçmiyor ki bir dergide yer almamış olsun. Herkes kendine göre, işin derinine inmeden ucuz, pahalı karşılıklar veriyor bu sorulara. Kimi çıkmazda olduğunu, battığını kabul ediyor. Ama “çıkmazın güzelliklerine” dalıp gidiyor. Kimi daha dipdiri, sapasağlam olduğunu, aslan gibi olduğunu söylüyor. Öyleyse nedir bu telaş?

Kimi 1961 Anayasa’sının getirdiği özgürlüklerin okuyucuyu toplum-bilimle uğraşmaya ittiğini söylüyor, kimi keşke “basitlik yapsaydık” diye düşünüyor, yazıyor. Kimi de bir şeyler yazıyor ama hiçbir şey diyemiyor.

Karşılıkların, eleştirilerin, incelemelerin büyük kısmı sorunu bir yönüyle ortaya seriyor hemen hemen. Ama böyle önemli -hele bugünlerde- bir konuyu tek sebeple açıklamanın olanaksızlığına değinmiyor kimse.

“Her çağ kendi sanatçısını getirir.”

Sanırız ki, hiçbir zaman Türkiye’nin bu denli çok ve etkin okuyucusu olmamıştır. Gerçekten bilinçli, kültürlü, çağına göre düşünmenin olanaklarına ermiş okur sayısı her geçen gün daha da artmaktadır. Yalnız bir önemli eksikle: Edebiyat, daha doğrusu sanat kültüründen yoksun olarak. Edebiyat kesiminin havası hiç de iç açıcı değil. Yıllanmış ve hiçbir niteliği olmayan kitapları bölük-pörçük çevirerek Türk edebiyatına yön verdiklerini sananlarla, yersel özellikleri olmayan yazılar bastırarak yeni akımlar yaratabileceklerine inananlar kafalarını ellerinin arasına aldıkları zaman daha olumlu düşünmelidirler. -Büyük iyimserlikle- Neden edebiyat kültürü edinmiş okuyucu sayısı azdır?

Öte. yandan toplumcu-gerçekçi edebiyatın yürekler paralayıcı durumu. Zaman zaman propaganda edebiyatına dönüşen -hatta onu aşan- şiirler, öyküler. Okunamamak yine de.

İşte genel havası edebiyatımızın.

Çok ilerilere gitmeden, bu genel havaya gelişi, gelişin getirdiklerini ve geleceğini incelemekte yarar vardır.

İlk kez eski şöhretlere “Kırpılıp yıldız yapılırlar” bazan. Büyümelere karşıt bir kampanya Resimli Ay dergisiyle başlatılır. Bir yandan siyasî bir dergi oluşu, bir yandan çok yaşayamaması pek uzun sürdürmez bu karşı-çıkışı.

1925’lerin ve sonrasının edebiyatı, genellikle belirli koşulları benimsemiş topluluklardan çok, bireysel çıkışlarla doludur. Değersiz bir sürü yazarın, ozanın yanında değerlilerin isimleri ve etkileri şimdi de sürmektedir. Tek çıkışları toplu bir şekilde vermenin güçlüğü göz önüne alınarak, bunların birer birer alınıp incelenmesi daha az güç ve daha yararlı olur. Hatta masallar, halk şiirleri, Dede Korkut türküleri köklü incelemelerle bugünkü yazarlarımıza hem ışık tutar, hem Anadolu edebiyatının geniş bir değerlendirilişi yapılmış olur.

Toplumcu anlayış geleneğini dışarıda bırakırsak, bu görüşün yazarlığını yapanları da gruplandırmak iyi olacak: ilk kuşak Garip hareketidir. Hecenin beş şairi, yedi meşaleciler, Fecr-i Âti... bir yana. Bunlar hem tam bir anlayışın sürdürücüleri, hem de bir grup niteliği taşımazlar. Daha öncelerde servet-i Fünun’a, aruza ve heceye karşı özgür koşuk, Nâzım Hikmet, H. İ. Dinamo, Ercüment Behzat, A. H. Çelebi tarafından benimsenmeye başlanır. Yine de şiirin biçiminde yapılan bu değişiklik yer yer uyaklarla zenginleştirildiği için Garipçilerin uyandırdığı büyük tepkiyi uyandırmaz. Garipçiler, tüm olarak bir geleneğin dar kalıplarına karşı çıkarlar. Şiirlerinde de sanki istediklerini veriyorlarmış ya da eleştiriyorlarmış gibi bir hava sezilir. Özellikle Orhan Veli’de bu belirginlik açıktır. Bir bakıma Garip denince sacayağından ilk akla gelen isim Orhan Veli oluyor. Belki öldüğünden, belki de Melih Cevdet-Oktay Rifat ikilisinin daha sonraları aynı anlayışı sürdürmemelerinden.

Türk şiirinde yenilikçiliği incelerken birçok yabancı ozanın, özellikle Fransız ozanlarının üzerinde durmak gerekiyor. Baudelaire, Rimbaud, Malarme, Verlaine bunlardan birkaçıdır. Yerli ozanlarımızdan da yukarıda belirttiğimiz ozanların şiirlerini çevirenlerin etkileri çok olmuştur. En azından onların şiirleri bir karşı-koyuş olarak alınırsa, bu etki kendileri de çeviri yapmış olan Garipçilerin üzerinde görünür. 1940’arda ağırlığını Türkiye'de de duyuran İkinci büyük savaş. Savaşın getirdiği faşist yönetim. Ve bu yönetimin koşulları içinde Garipçilerin şiiri daha iyi anlaşılır.

“Benden önce gelmiş ressamların resimlerinin bendeki nicel birikimlerinin bir nitel dönüşümüdür benim resmim.”

Kendilerinden önceki kuşakların büyük duyarlılığına, sözcük oyunlarına karşı bir başkaldırmadır Garipçilerin şiiri. Bir başka ince duyarlılıktır da aynı zamanda. Şekilde herhangi bir sınırlamayla zorlanmaksızın, “yeni güzellikler” vermenin yolunu denerler. Günlük yaşantının, belki de en büyük kavganın küçük kesintilerini bir bıçak keskinliğiyle örerler. İğnelemeleriyle, alaylarıyla faşizme başkaldıran kişilerdir. Nitekim Oktay Rifat’ın ve Melih Cevdet’in daha sonraları toplumcu-gerçekçi şiirler yazmaları daha o günlerde böyle bir öz taşıdıklarının kesin kanıtıdır. Gücünün yetmediğiyle alay etmektir. Garipçilerin şiiri. Çocukluğun güzelliğini taşıyaraktan. Ve o güç yetilmiyenler göçüp gitmişlerdir. Oysa Orhan Veli vardır. Melih Cevdet-Oktay Rifat olacaklardır,

Garipçilerden sonra gelenlerin bir kısmı küçük, basit, iğneleyici şiir yazmayı kolay sanarak aynı yola sapmışlardır. Hattâ aynı yöntemleri benimseyerek. Aynı yöntemlerle, aynı anlayışla bir kuşağı aşmak olanaksızdır. Ve de sanatın yaratıcı gücünü gölgelemektedir. Her şey çağında, yerinde değerlidir, öyle de değerlenir. Garip hareketi, şiirde bir halk hareketi, olarak da değerlendirilebilir. Belirli bir azınlığın beğenilerine seslenmek yerine, doğrudan halkın beğenilerine seslenir. Halkın olaylar karşısındaki soğukkanlı ve alaycı tavrına benzer. Suya sabuna dokunmadan herşeye saplar bıçağını aslında. Bir sustalı gibi kısa ve kesin fırlar.

Gerek nesir yazılarında, gerekse Garip önsözünde Orhan Veli -ki Garip’in kuramını yapmıştır. Şiirin halka dönük olmasını, bir işlevi olmasını savunur. İkinci dünya savaşını, Hitler’i, Hiroşima’yı alır, inceler.

Her ne kadar Orhan Veli-Melih Cevdet-Oktay Rifat şiiri çok kuru, imgesiz olması bakımından verilebilirse de ardından imgeli, karmaşık, duyarlı, ağlamaklı 1950-60 kuşağını getirdiğinden şiirimize yaptığı büyük etki yadsınamaz.

1950-60 arasında yazanlara bir kuşak olarak bakılabilir mi? Tartışmasını yapmadan, şunu belirtmekle yetinelim. Belirli bir anlayışı sürdüren ozanların, yazarların yanında tek olarak kendilerini sürüdürenler, aşanlar da çoktur. Ama hem toplumsal yapımızın geçirdiği değişikliğin yazına yaptığı etkiyi yerine koyabilmek için, hem de son yıllarda çok tartışıldığı için öyle incelemekte yarar umuyorum. Ayrıca 1950-60 döneminin gerçekten iyi yapıtlar veren ozanlarını, öykücülerini, romancılarını daha sonraları tek tek inceleyeceğimden, şimdilik toplu bir bakışta sakınca görmüyorum.

Ta Gariplerden başlayarak bugüne dek gelmenin zorluğu ortada. Önce çok uzun bir zaman bölümünü kapsadığı için ayrıntılarıyla incelemek olanaksızlaşıyor. Bir dizi halinde vermek bir ay gecikme ile kopukluklar yaratıyor. İlerki incelemelerimde yazarları çağlarından soyutlayarak veremiyeceğime göre; yeri geldikçe yapacağımız araştırmaların daha verimli olacağına inanıyorum.

Bir yandan edebiyat adına çağımızın çok dışında kalmış bayağılıklara, ucuzluklara kanat geren bir anlayışın adamı olarak süregelenler vardır. Geniş maddi olanaklarıyla edebiyatımıza çağdışı bir tutuculuğu sistemli olarak yerleştirmek istemektedirler. Diğer taraftan belirli bir kadronun değişmezliğine inanıp, başka bir biçimde tutuculuk sürdürülmektedir. Yıllardır hiç değişmiyen -değişen koşullara, anlayışlara karşın- anlayışlarıyla varolanlar da öte yandan eleştirinin ve incelemenin azlığı, üstüne üstlük oturmamışlığı da bir başka sorun.

Bütün bunlar için 1950-60 kuşağı kendini yargılıyor. Yürekliliklerine ve içtenliklerine diyecek yok. Ama öz eleştiri geleneği olmayan bir yerde -en azından çevrede- adamın kendisini yargılaması öznellikten kurtulmuyor doğal olarak. Önce kendimizi eleştirme geleneği edinmeliyiz bence. Hiç olmazsa genç kuşak bunu yapmalı. 1950- 60 kuşağı bu yürekliliği gösterdiği için -eksikliklerine, birtakım duygusallıklardan kurtulmasına karşın- kutlamaya değer. Ayrıca genç kuşağın kazançlı yanı az da olsa toplumcu bir eğitimden geçebilmesi ve bu olanağı bulabilmesidir. Önceki kuşakların bir başka olumsuz yanı da birbirlerini iyice tanımaması, okumaması ama eleştirmesi -hoş buna pek eleştiri de denmez ya! Dedikodular, kemirmeler, yüze gülüp arkadan vurmalar.

Şu son iki yıl içinde çok şey yazıldı 1950-60 kuşağı üstüne. Yıkılmış bir kuşak mıdır? Böyle bir yargıya varmak insafsızlık olur en azından. Eğer bir kuşak bütünüyle bir şeyler verebilmişse -biyolojik olarak tümü yok olsa da- yıkılmış sayılmaz, Yıkılmak pek acı oluyor doğrusu. Aslında yersiz bir sözcük. Çıkmaz. O daha kötü.

Gerçi 1950-60 dönemi içinde yazmaya başlayıp da bugün adı bile anılmayanlar vardır. Ellerini eteklerini çekip gittiler. Bunu olağan karşılamak gerekir. Hiçbir çağ gösterebilir miyiz her yazanı on sene içinde unutulmamıştır? Garip bir alışkanlıkla 1950-60 kuşağına “ikinci Yeni” diyenler de oluyor. Eğer böyle yanlış bir yerine koymayı yapmakta diretenler varsa gerçekten onlar için 1950-60 dönemi tam bir çıkmazdadır. Ama ben böyle düşünmüyorum. Örneğin bir Edip Cansever, bir Turgut Uyar, bir Cemal Süreya, bir Ülkü Tamer çıkmazda değildirler. Ayrıca pek bulvarda da sayılmazlar. O başka.

Genç kuşak -bugünkü ortamda bir umuttur onlar. Arayış içindeki şiire, öyküye, romana onlar gerçek yerlerini kazandıracaklardır. Türkiye’nin büyük ve sessiz oluşumu içinde kişinin eşyayla ilişkisini, iç gerilimlerini, dış dünyanın iç yansımını bilinçli değerlendirmelerle onlar aktaracaklardır. Dönüm noktasında görevini yapabilmek için kendisinden önce gelen kuşakları iyi değerlemelidir. Özellikle de yakın-geçmiş kuşağı.

1950-60 kuşağı gerçekten talihsiz midir? Talihsizliğini genç yaşta yazmalarına bağlayabilir miyiz? Bağlarsak doğru olur mu? Bence böyle bir değerleme yanlış olur. 1950-60 döneminde toplumcu şiir anlayışının kavgasını sürdürenler baskıların, kovuşturmaların kahramanları olmuşlardır. Onlara hiçbir zaman ozan gözüyle bakılmamış, hep büyük patlayışların hazırlayıcıları olarak bakılmıştır. Oysa 1950-60 dönemi toplumcu ozanlar için -şiir açısından- pek başarılı savılmaz. Bir iki iyi örnekten sonra sindirmelere göğüs gerilememiş, üstü kapalılığa, anlaşılmazlığa doğru gidilmiştir. Bu konuya da sırası geldikçe ayrıntılarıyla değineceğim.

1950-60 kuşağını bir bakıma Garip’in titreşimsiz ve “şiirsel olandan” uzak savından doğmuş bir karşıt-sav olarak da değerlendirebilirim. Yine Garip’in açık seçik anlayışının karşıtı “gizlemli olma” “üstü kapalı, anlaşılmaz olma” olarak da ortava koyabilirim.

Yalnız şunu belirtmekte yarar var. Belli bir akışın, değişimin olacağı zamanlar kesinlikle tartışma ortamı hazırlanır. Eleştiriler, incelemeler, değerlendirmeler yapılır. Ve bu değerlendirmeler ışığında zaten varolan itim yeni özlerle, biçimlerle çıkan kuşakların doğuşunu hazırlar. En azından ivedileştirir, hızlandırır.

Bu küçük açıklamanın ışığında 1950 sonrasına bakacak olursak, ünlenmiş bir “eleştirmen-denemecinin” ozan diye, şiir diye neler getirdiği konusunda daha olumlu yargılara varılmış olur.

Örneğin Nurullah Ataç’ın 3.Şubat 1952 tarihli Pazar Postası dergisinde övgüden tanrılaştırdığı bir ozan ve bu ozanın bir şiirini görürüz. Bunun üstüne şiir yazılmazmış sanısı uyanır okuyanda. Bir de bakarız, 1968’in Türkiye’sinde bir tek Allah’ın kulu genç, Ahmet Kabaklı’nın ozanlık yaptığını usunun ucundan geçirmez.

1950-60 kuşağı buradan yanlış değerlendirmeye başlanır. Bu arada bizim bugün yapmak isteğimizi bu kuşak 1951’erde, 1952’lerde daha değişik bir biçimde yapmıştır. Peki o sıralar böyle şeyler yapıldığına göre, bugün biz neden gereksinme duymaktayız? Benim üstünde durmak istediğim, 1950 sonrasında Türk sanatının -özellikle edebiyatının- çelişikleri ve zıtlıkları yeterince ortaya konamamıştır. Geniş incelemeler yapılamamıştır. Ve yine tekrarlıyorum, edebiyatımız gelişim rayına oturmamıştır, oturtulamamıştır.

İlginçtir:

3 Ağustos 1952 tarihli Pazar Postası’nda yine o günün tartışmaları şöyle özetlenmektedir. Ya da özetlenebilir.

1. “Ülkemizde [...] yapıcı otoritesi [...] sanat eseri üzerinde inanılır bir kıymet yargısına varan [...] kütle sanatkâr ilişkisi kuran büyük eleştirmen yoktur.”

2. Edebiyat ve sanat dergilerinin dayanabileceği maddi koşullar yoktur.

3. Okuyucu sayısı azdır.

4. Aydınlar yerli yapıtlara ilgi duymamaktadır

Bunun yanında, bir sürü kısır çekişmeye girilmekte, günlük, edebiyat politikası üzerinde tartışılacağına polemiğe girilmektedir.

Bugün de üç aşağı, beş yukarı aynı şeyler söylenmektedir. İşte bizim ayrıcalığımız buradan gelmektedir. Biz Türkiye’de yeterli bir okur sayısı, bulunduğu kanısındayız. Yüzde altmışımızın okuma yazma bilmemesine karşın, bizim kaygumuz asıl okuyucuyu edebiyata çekecek, onun günlük yaşantısına eklemede bulunacak bir ortamın yaratılmamasından ileri geliyor. “Kendi fildişi kulelerine çekilmiş” sanatçı pozları verilmeye çalışıldıkça da bu durum değişmeyecektir.

Ancak bilinçli birikimlerin zorladığı öncü akımların Türk yazınında çok kısa bir zamanda kendilerini gösterecekleri inancındayız. Bugünkü genç yazarlar, geçiş döneminin talihsizliğini yüklenmişlerdir.

1951’lerde, 1952’lerde ümitli çıkışlarla gençlerin Türk şiirine giderek yazınına soluk getirdiği sanıldı. Ama aradan beş-altı yıl geçmeden btı sanının tutarsızlığı kendiliğinden ortaya çıktı. Belirtildi de. “[...] Yazımın başında da söylediğim gibi, şiirimiz tıkandı, yeni sözler, yeni düşünceler bulamadı. Bu bunalım şiirimizi derdemez bugünkü duruma götürdü; buna zorladı.” [Muzaffer Erdost, Pazar Postası, 30 Aralık 1956]

Şu anlaşılıyor. 1950-60 kuşağının ta 1956’larda tutarsızlığı, bunalımı ortaya konuyor. Bu 1950-60 kuşağı tarafından Ocak 1967’de, yani 11 yıl gecikme ile yeniden ortaya konuyor. Toplu bir soruşturmaya gidilme gereği duyuluyor. “Yeni Ufuklar sayı 176 Ocak 1967” ve bu soruşturmalar 11 yıl boyunca sürüp geliyor. Tek tek dergilerin çeşitli sayılarında hep bu konu tartışılıyor. Sonuç değişiyor mu? Değişen, genellikle aynı tür yazı yazanların eleştirel tutumu oluyor.

Soluma ile boğuntulu sokaklar arasında büyük ayrılıklar, değişmeler olmadığı halde; Demir Özlü’nün eleştirileri, soruşturma yanıtları arasında büyük çelişkiler oluyor. Biz elbet insana durağan gözle bakmıyoruz. Ama eleştirel görüşlerini değiştiren bir yazarın yazış biçimini ve özünü değiştirmesi de gerekmez mi?

Örneğin 3.Şubat 1957 tarihli Pazar Postası’ndaki bir yazısıyla Ocak 1967 tarihli bir soruşturma yanıtı kesin çelişkiler gösteriyor. Bu, yalnız Demir Özlü için söz konusu değildir. Yazış yöntemini ve ereğini değiştirmeyen birçok ozanın, yazarın düşünceleri incelendiğinde aynı sonuç görülecektir.

Diyeceğim; bu denli gürültüye, çatırtıya bakarak Türkiye’de birkaç yazarın, ozanın dışında sanatın işlevi ve yararlılığı su götürmektedir. Bütün yakınmalar, didişmeler bundan çıkmaktadır. Bunlar çatırtının gürültüleridir. Ve yeni bir çıkışın da gürlemesiyle birlikte olmaktadır. Son birkaç aydır -bir yıl ya da- olumlu birtakım çıkışlar olmaktadır. Bir önceki kuşağın yazarlarında da bu tür olumlu çıkışlar görülmektedir. Örneğin: Ülkü Tamer’in Giyotin adlı uzun şiiri. Belki şiir yaşantısının en uç noktasına varmıştır burada Ülkü Tamer. Ve bu çıkış, 1950’lerin, 60’ların, 63’lerin değil, 67’lerin, 68’lerin çıkışıdır bir bakıma.

Genç ozanların sıkı izleyiciliği, araştırıcılığı. Türkiye çapında gelişen okuyucu kitlesi. Bilinçli bir toplumcu akımın yayılması. Bütün bunlar, edebiyatımız için bugün pek yararlı gibi gözükmüyorsa da, aslında derde çok büyük katkıları olacağı inancındayız.

Baştan da belirtmiştim. 1940-68 dönemini derinliğine incelemenin olanağı yoktur, bir dergi yazısında. Ama şunu belirteyim ki tek tek ozanları, yazarları ele alıp inceledikçe, eleştirdikçe yazar-okur çelişkisi, değerlendirmelerdeki zıtlıklar, terslikler kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Bu yazımı da aslında ileride yapacağım incelemelere ışık tutacağı umuduyla hazırladım.

Hüseyin Cevahir
Nisan 1968

[Kaynak: Yeni Eylem, Yıl 1, Sayı. 1, s. 2-8.] 

21 Mayıs 2026

, ,

Uzlaşma



Muhammed Emel Dunkal, 23 Haziran 1940 günü Mısır’ın Kina şehrinde dünyaya geldi. 1958’de Kahire Üniversitesi Sanat Fakültesi’ne girdi. İlk yılın sonunda okuldan ayrılıp Kina Adliyesi’nde çalışmaya başladı. Ardından Süveyş Gümrük Müdürlüğü’ne girdi. Sonrasında Marksist eserlerle tanıştı. Şiir yazmaya başladı. İlk şiir kitabı Edeb dergisince basıldı. Eylül 1979’da kansere yakalandı. 21 Mayıs 1983 günü vefat etti.

Politik tartışmalara konu olan şiirler yazan Emel Dunkal, “Uzlaşma” şiirini İsrail-Arap çatışması ile ilgili olarak kaleme aldı. Şiir üzerinden kendisine “Reddedenlerin Emiri” lakabı takıldı. Şiir, Enver Sedat’ın İsrail’le imzaladığı Camp David Anlaşması’na karşı çıkanların bayrağı haline geldi.

* * *

Uzlaşma

 

Külçe külçe altın da serseler önüne
Uzlaşma.
De bana
Söksem gözlerini yuvalarından
Koysam yerlerine birer zümrüt
O paha biçilmez gözler görür müydü?

Kendini adammış gibi hissetsen de
Kardeşinle aranda
Çocukluk anıları uzanır.

Sizi hâlâ çocuk gören anneniz
Suçlasa da kardeşini
Gülümseyerek, suskunlukla
Sarılırsın ona.
Mahcubiyet, bastırır hasreti.

İkinizin arasında ebedi bir huzur uzanır
Sanki kılıcınız da
Sesleriniz de bir gibidir.
Sanki siz ölseniz de geride
Eve bakacak
Evlada baba olacak biri vardır.

Gözlerinden süzülen, benim kanım mı?
Kanın üzerine örttüğün benim urbam mı?
Kanımın üzerine altın ve gümüşle süslenmiş
Kıyafetler giyer miydin?

Bu ki çetin bir harp!
Harap eder yüreği
Dövüşeceksin ki yüzleri yere eğilmesin Arapların
Uzlaşma.
Sakın uzlaşma.
Saklanacak yer arayıp durma.

Kana karşı kan da verseler
Uzlaşma.

Kesilen başa karşı baş da kesseler
Uzlaşma.

Eşit mi tüm başlar?
Bir yabancının yüreği bir mi
Kardeşinin yüreğiyle?
Onun gözleri kardeşinin gözleri midir?
Kılıcı tutan el
Seni yasa sürükleyen kılıcı tutan ele
Denk midir?

Sana gelip
Durduracağız akan kanı
Aranızı bulacağız diyecekler.

“Biz kuzeniz”
Demeyi ihmal etmeyecekler.
Söyle onlara
Katlettiklerini hiç öyle görmediler.

Sok kılıcını çölün alnına
Ta ki o hiçlik
Sana benim bir
Kardeş
Şövalye
Baba
Bir padişah olduğumu.

Uzlaşma.

Saraya sultan etseler, gene de uzlaşma.

Nasıl çiğnersin babanın oğlunun cesedini?
O tahtta nasıl sahte bir neşeyle gülüp eğlenirsin?
Senin ellerini tutan ama üzerlerindeki kanı görmeyen
İnsanların ellerine nasıl bakacaksın?

Kan dediğin süs, yakamda bir nişan.
Ok gelip saplanır sırtıma
Ama sen bıraksan yayı
O bir, bin olur.

Uzlaşma.
Seni saraya sultan etseler gene de
Uzlaşma.

Onurlu anlara tanık olmadıkça
Tahtın elinde kılıç,
O Kılıçsa yalan.

“Kılıcımızı çekecek takadimiz yok”
Deyip geri çekilseler bile
Sen uzlaşma.
Yüreğini doldurduğunda hakikat
Ateş fışkıracak ağzından
İhanetin dili susacak.

Ne kadar barıştan bahsederlerse etsinler
Sen uzlaşma.

Korumayacağını bildiğin o kadının gözlerine
Nasıl bakacaksın?
O kadının yavuklusu
Nasıl olacaksın?
Yarın bir bebeğin yanında uyumayı
Nasıl arzulayacaksın?
Genç delikanlının geleceğini nasıl düşleyeceksin?
Senin ellerinde büyürken kırık kalbiyle?

Uzlaşma.

Seni katledenlerle ekmeğini bölüşme.

Yu yüreğini kanla
Kutsal toprakları sula.
Orada yatan ecdadın kemikleri
Sana cevap verene dek
Onlar için avuç avuç su dök.

Sen yeter ki uzlaşma.
Aşiretin hileye başvur,
Sana gelenlere teslim ol dese de.

Varsın desin aşiretin
“Alınmayacak intikamın peşindesin.
Sana verileni al.”

Dürüst olalım.
Mesele tek başına
Nesiller boyu alınamayan intikam değil.
Yarın birileri doğacak
Üzerlerine geçirecek zırhı.
İmkânsızın içindeki çatlaklardan hakikat
Sızıp çıksın diye
Ateşi harlayacak.

Uzlaşma.
Uzlaşmak tuzak
İntikam yalan deseler de
Sen gene de uzlaşma.

Mevsimler geçer
Alevler yürekte söner.
Utanç, küçük düşürülmüş alınlarda
Elinin izini bırakır.

Yıldızlar fısıldasa uzlaş diye
Astrologlar duyduklarını dile de dökse.
Sen uzlaşma.

Ancak kazara ölsem
Bağışlarım seni.
Ben fatihlerin yanına yanaşmam.

Pazarlarında dolaşmadım.
Yakınından geçmedim asmalarındaki üzümlerin
Yemyeşil topraklarına adımımı atmadım.

“Dikkat et!” diye bağırmadı
Beni öldüren,
Yanımda yürürken gelip
Elimi sıktı
Sonra gidip
Çalılıkların ardına saklandı.

Kaburga kemiklerimin arasına
Bir hançer saplandı
Birden.
Şişti yüreğim
Sonra patladı.
Bin bir çabayla koluma dayadım başımı.
Bir baktım ki
O nemrut suratıyla çektiğim çile karşısında
Keyifleniyor namert kuzenim.

Elimde ne bir hançer
Ne de eski püskü bir tüfek vardı
Açlığın rahminden fırlamış
Öfkeden gayrı bir şey yoktu.

Varoluş feleğine kavuşana
Yıldızlar dönüp dolaşana
Kuşlar şakıyana
Kumlar un ufak olana
Şehit kendisini bekleyen kızına kavuşana dek
Uzlaşma.

Gelip geçen bir anda
Gençlik, ailenin neşesi, atların sesleri
Gelen misafire aşina olma hali
Bahçede filizlenen ağaçları gören yüreğin kıpırtısı
O mevsimde yağmur yağsın diye edilen dua
Ölümüne düelloların üzerinde uçan ölüm kuşunu gören
Kalbin titremesi,
Her şey yok oldu.

O çapkınlara has heves
Öldürdü her şeyi.
Beni öldüren bir tanrı değildi oysa.
Kendi iradesiyle kıydı diye canıma
Bıçağıyla deşti diye böğrümü
Benden daha asil değil.
Benden daha zeki değil
Öldürebilirdi beni hileyle.

Yüreklerindeki onurla
İki eşitin anlaşmasıdır uzlaşmak
Diyenlere kanma.
Sen uzlaşma.
Bana kıyan, hırsız
Toprağımı çaldı gözümün önünde
Öyle ki sessizlik, alay edercesine güldü bana!

Aşiretinin liderleri
Sarıkları başlarından aşağı sarkmış,
Arap kılıçlarıyla
O şerefli yılları çoktan unutmuş
Namussuz adamlarıyla
Kılıcının karşısına dikilseler de
Sen uzlaşma.

Senin istediğinden gayrısı yok
Sen bugünün tek şövalyesi
Onlarsa aylak sürüsü.

Uzlaşma.
Sen yeter ki uzlaşma.

Emel Dunkal
Kaynak

20 Mayıs 2026

, ,

Muzaffer Abdülmecid Nuvveb


Nuvveb, 1934 yılında Irak’ın Bağdat kentinde, sanata, şiire ve müziğe değer veren Hint kökenli aristokrat bir Şii ailesinde doğdu. Küçük yaşlardan itibaren şiire olan yeteneğini gösterdi. Lisans eğitimini Bağdat Üniversitesi’nde tamamladı, öğretmen oldu, ancak 1955’te siyasi nedenlerle okuldan atıldı, ailesinin maddi sıkıntı çektiği zor bir dönemde üç yıl işsiz kaldı.

Üniversitedeyken Irak Komünist Partisi’ne katıldı. Haşimi hükümeti tarafından işkence gördü. Monarşiyi deviren 1958 Irak devrimi ardından Eğitim Bakanlığı’na müfettiş olarak atandı. 1963’te, iktidardaki rejimin kovuşturma ve sıkı gözetimine maruz kalan milliyetçiler ve komünistler arasındaki rekabetin yoğunlaşmasının ardından, Irak’ı terk etmek zorunda kaldı ve İran’a gitti. İran gizli polisi tarafından tutuklandı ve işkence gördü, ardından Irak hükümetine teslim edildi. Bir Irak mahkemesi, bir şiiri üzerinden kendisine ölüm cezası verdi, daha sonra bu ceza müebbet hapse çevrildi. Nugra Selman Hapishanesi’ne gönderildi. Bir tünel kazarak hapisten kaçtı, hükümeti devirmeyi amaçlayan komünist bir fraksiyona katıldı.

Güçlü devrimci şiirleri ve Arap diktatörlerine karşı sert hakaretleriyle tanınan Nuvveb, Suriye, Mısır, Lübnan ve Eritre de dâhil olmak üzere birçok ülkede sürgünde yaşadı. 2011’de Irak’a dönmeden önce Eritreli isyancılarla birlikte yaşadı. Esasen haymatlos olan Nuvveb, yalnızca Libya’dan aldığı belgelerle seyahat edebiliyordu. Eserlerinin ilk tam Arapça baskısı 1996’da Londra’da “Dar Kanber” tarafından yayımlandı. 20 Mayıs 2022'de BAE’deki Şarca Üniversite Hastanesi’nde vefat etti.

Muzaffer Nuvveb (1934–2022) bugün Arap dünyasında belki de en çok Arap ve Batılı liderlere yönelik sert eleştirileri ve Filistin davasına olan sarsılmaz desteğiyle hatırlansa da, Arap meselelerini ele alan Arapça şiirler yazmaya 1969’dan sonra başladı. Irak’ta, Irak’ın sömürgecilikten ve feodal baskıdan kurtuluş mücadelesini merkez alan, Irak lehçesinde kaleme aldığı şiirleri hâlâ seviliyor. Komünist Parti’nin sadık bir üyesi olarak, en büyük kaygısı, köylülerin ve ülkenin en yoksul kesimlerinin yaşam standartlarının ve çalışma koşullarının iyileştirilmesiydi. Bu nedenle, Abdülkerim Kasım tarafından Eylül 1959’da başlatılan Tarım reformunu güçlü bir şekilde destekledi. Reform, özellikle Irak’ın güneyinde, ekilebilir arazinin büyük kısmının, fellahları sert ve sömürücü koşullar altında çalışmaya zorlayan ve hasadın aslan payını kendilerine alan büyük toprak sahiplerinin elinde yoğunlaşması gerçeğine son vermeyi amaçlıyordu.[1] Buna karşılık, arazinin bir kısmının, özellikle de az imkânı olan ailelere yeniden dağıtılması amaçlandı. Ancak, bürokrasideki yetersizlik, nitelikli personel eksikliği ve ekipman yetersizliği nedeniyle bu planlar uygulanamadı. Neticede köylüler arasında güçlü desteğe sahip olan komünistler, köylüleri idari prosedürlerin yavaş ilerlemesini beklemek yerine, meseleleri kendi ellerine alıp kendilerine ait toprakları ele geçirmeye çağırdılar.[2] Bu çalkantılı dönemde, Maysan Valiliği'nden önde gelen bir şeyhin oğlu, Kahla Nehri kıyısında komünist öğretmen Sahib Molla Hassaf’ı öldürdü. Amara’daki Köylüler Birliği’nin başkanı olarak görev yapan Hassaf, fellahları yeni kazandıkları haklar konusunda eğitmiş, hasatlarını şeyhe teslim etmek yerine, doğrudan satmaları konusunda onları teşvik etmişti. Cinayet cezasız kalınca, Amara’da kitlesel gösteriler patlak verdi. Fellahlar, ellerinde iplerle valiye giderek, şeyhin oğlunun teslim edilmesini ve intikam alınmasını talep ettiler, ancak sonuç alamadılar. Oğul, serbest bırakıldı ve suçlamalar bilinmeyen bir kişiye yöneltildi.[3]

Aynı yıl yazdığı, aşağıda paylaşılan şiirinde Muzaffer Nuvveb, bu olaylardan yola çıkarak Sahib Molla Hassaf’ı köy kadınları tarafından yas tutulan şehit bir köylü olarak tasvir eder. Şiir, öldürülen adamın karısının bakış açısından yazılmıştır. Kadın, uzaktan silah sesleri duyar ve içgüdüsel olarak kocasının öldürüldüğünü anlar. Dışarı koşar ve diğer kadınların kanlar içinde kalan kocasının etrafında toplandığını görür, ancak onlardan ağlamamalarını, böylece gözlerindeki siyah sürmenin kırmızı kana karışmamasını rica eder.

Şiirin asıl adı Mudayif Hel’dir (“Kakule Misafirhanesi”), ancak güney Irak'ta yaygın bir isim oluşturma uygulamasını yansıtan ve "küçük Sahib" anlamına gelen Sahib’in küçültülmüş hali olan “Sveyhib” adıyla bilinir. Bu şiir, bölgeye has geleneksel şiirin üçlü mısra ve ardından kafiyeli iki mısradan oluşan beşli biçimini (aaabb, cccbb, dddbb, ...) takip eder, ancak hem imgeleri hem de anlatım perspektifi bakımından geleneklerden ayrılır.

Güney Irak lehçesinde yazılmış bir şiirin uyandırdığı atmosferi İngilizceye aktarmak neredeyse imkânsız. Bölgenin zengin müzik ve şiir gelenekleriyle şekillenen lehçe, hem melankolik hem de kararlı bir tona sahiptir. Şiirinin sözlü boyutunu korumak amacıyla Muzaffer Nuvveb, bu ve diğer şiirlerini bir stüdyoda kaydetti ve bunları divanıyla birlikte kaset olarak yayınlamayı veya radyoda yayınlamayı amaçladı. Bu kayıt, şu anda dolaşımda olan basılı versiyonlarda bulunan birçok hatayı düzeltmeme yardımcı olmak açısından paha biçilmezdi. 1984 yılında şiir, Sami Kemal tarafından bestelendi.

Şiir, edebiyatın tarihi olayları kolektif hafızada nasıl koruyabileceğine dair çarpıcı bir örnek teşkil etmektedir. Bildiğim kadarıyla bu olay, dönemin önemli tarih eserlerinde geçmediğinden, “Sveyhib”, değerli bir mikro-tarihsel kaynak işlevi görüyor. Arşivlerde değil, insanların kalplerinde ve seslerinde yaşamaya devam ediyor. Irak’ta bugün bile ezberlenmeye ve anlatılmaya devam ediyor.

* **

Kakule Misafirhanesi

Feodal ağalar Kahla Nehri’nde yudular bıçaklarını.
İhanet orada gösterdi ilkin yüzünü.
Çekilin! O sürmeleriniz kana belenmesin!
Çekilin! Hızmalarınızdan zehirli damlalar düşmesin.
Sveyhib’in yarasını hangi kanlı çaputunuz sarabilir.
Ağam, dökülen kanımıza sevinmeyesin
Sveyhib düşmüşse toprağa o vakit intikamımızın orağı konuşur!

Sveyhib,
Yaran o kadar derin ki hiçbir intikam iyileştirmez onu
Hâlâ akan kanına yemin olsun ki
Senden sonra alev alev yanan ateşi
Gazabın elindeki oraklar harlayacak.
Haber getirenler, sallasın kanın bayrağını
Sveyhib düşmüşse toprağa o vakit intikamımızın orağı konuşur!

[...]

Elli sekiz yıl önce, 1967’de, Irak Komünist Partisi büyük bir bölünme yaşadı. Çatışmanın merkezinde, dört yıl önce askeri darbeyle iktidara gelen yeni rejimle nasıl başa çıkılacağı sorusu vardı. Bir fraksiyon Abdürrahman Arif hükümetiyle işbirliğini savunurken, partinin diğer kanadı, her türlü işbirliğini şiddetle reddetti ve bunun yerine silahlı direniş çağrısında bulundu.

Aynı yıl, Iraklı şair Muzaffer Nuvveb, kendisi ve diğer mahkûmların elle kazdığı bir tünel aracılığıyla Hilla Hapishanesi’nden kaçtı. Kısa bir süre sonra, Irak’ın güneyindeki bataklıklarda gerilla savaşçılarına katıldı.

Hay civarındaki bölgede, birçok köylü gibi komünist davayı desteklemek için silahlanan köylü Cabir Beysen ile tanıştı. Muzaffer Nuvveb’in Irak’tan zorla sürgün edilmesinin üzerinden yirmi yıl geçtikten sonra, aşağıdaki şiiri Cabir’in anısına ithaf etti.

Nuvveb’in sürekli yeniden yazma alışkanlığı ve şiiri öncelikle performatif bir sanat olarak görmesi nedeniyle, eserlerinin büyük çoğunluğu hiçbir zaman basılı olarak yayınlanmamıştır. Bu nedenle bu çeviri, 1992’de Kopenhag’da düzenlenen canlı bir okumanın ses kaydına dayanmaktadır.

Beysen, köylünün soyadı olup, Arapçada “mürver ağacı” anlamına gelir.

Takdim:

Iraklı bir çiftçi olan Cabir, Güney Irak’taki silahlı mücadele sırasında bizimle hareket ediyordu. Tüberkülozun son evresindeydi. Bulunduğumuz bölgede 25.000 tüberküloz vakası vardı. Ölmeden önce Filistin’e, Bağdat’a, herhangi bir yere, herhangi bir göreve gönderilmemiz için bize yalvarıp durdu. Sonunda Cabir öldü. Onu biz defnettik.

Ah Cabir Beysen

Cabir
Taş köprünün ötesinde uzanan
Mürver çiçeği tarlası.
O ki yolumuzun dizginlerini tutandı.
Veremli ve ateşli bedeniyle
Ruhu besleyen gölgesi altında
Nar taneleri gibi bir araya getirdi bizi.
Yeni doğum yapmış genç bir ana gibi emzirdi
Kahve ve umut verdi.
Gerilla savaşlarının yiğitliğine dair sözler
Dökülürdü dudaklarından.
O ciğerlerinden ağır bir öksürük
Hoş bir hilâl kaldı.
bıyıklarına toplanmış kakule kalıntılarını
Diliyle alırdı.
Oruçken öksürüğü artar, düşleri
Deniz gibi kabarırdı.
Veremli havaya rağmen
Geceleri hüznümüzü, eyerlerimizi, yarının derslerini
Birbirine bağlar
Çadırımızda bekler dururduk.
Cabir, mürver çiçeği mevsiminin son demi
Kadar solgundu.
Sadece buğdayın başağına bağlıydı.
Politik mücadelenin her aşamasında
Yaşlı koyunların tahkirine rağmen
Yolunda yürüdü.
Sonra
Terk etti bizi.
Samanyolu onu mezarına götürdü.
Sonbaharın sisi içinde
Kederli tabutunu omuzlamak bize düştü.
Kefeninde sadece verem
Sadece mürver ağacının dalları gibi yığılmış
Kemikler vardı.
Savaşçı Cabir artık gün gibi ortadaydı.
Pınarın yüzündeki sis misali.
O çukura
Sabahın sessizliği doldu.
Onun iltihaplı yaralarını komünist yemin eşliğinde

Defnettik.
Sonra mezarının başında şafağın sessizliğine karıştık.
kahvesinin telvesinden sürme çektik gözlerine.
Gören döktü yaşlarını.

Kıyamet günü gelip çattığında Cabir
sessizliğin ve veremin o zarif ustası
Âşıkların dilini konuşacak.
Allah’a
Silahlı mücadeleye gider gibi gidecek.
derin bir adanmışlıkla ülkesine âşık bir adamdı o
Yarabbi, al Cabir’i götür o iki nehre!
Irak ki en sevgili cennetimizdir.
Bazımız yoldan sapsa da bu gerçek değişmez.
O cennet ki şafakta mis gibi mürver çiçeği kokar.
Alacakaranlıkta ise tetiktedir
Bir o kadar da derin.

Dün taş köprüyü geçiyordu.
O küçük kayısı ağaçları yanında
Elindeki fenerle önümüzde yürüyordu.
Şimdi gece otobüsüne binip
Hiçbir yolcunun dönmediği diyara gidiyor.

Irak’ın kederi
Cabir Beysen’in üzerine yağacak.
Mezarında verem mantar gibi bitecek.
Sonra fırtına kopacak.
Kadim Irak’ın yüreği nemlenecek.
Ah keşke başkaları da senin gibi sağlam dursaydı.
Ey veremin ve sabrın şahı.
O vakit yitirmezdik Irak’ı
Ruhlarımız yirmi yıl
Nefes nefese kalmazdı.

Şimdi yatağımız şefkatsiz,
Dostun bakışından mahrumuz
Ah Cabir Beysen!

Isabelle Felenda
1 Eylül 2025
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Reform döneminde yaklaşık 2.800 toprak ağası, toprakların yüzde 56’sına sahipti. Bkz.: Hanna Batatu, The Old Social Classes and the Revolutionary Movements of Iraq (Princeton ve New Jersey: Princeton University Press, 1978), s. 837.

[2] Reform sonrası ilk yılların kaotik seyri konusunda bkz.: Edith ve E. F. Penrose, Iraq: International Relations and National Development (Londra: Ernest Benn Limited, 1978), s. 240-248.

[3] Olayların detaylı aktarımı için bkz.: سعدي جبار مكلف: صويحب مظفر النواب ومنجله المندائي, Ahewar ve سلام عبود: مظفّر النوّاب: محيي الموؤودات الشعريّة, Ahbar.

29 Nisan 2026

,

Medeniyete Ölüm, Yaşasın Barbarlar

Ünlü Yunanlı şair Konstantinos Kavafis, yirminci yüzyılın başlarında “Barbarları Beklerken” adlı şiirini yayınladığında, tüm derin ve incelikli şiirler gibi, bir yığın anlam analiziyle ve keşif çabasıyla karşılanmıştı. 

Şiiri gençken okuduğumda ondan çok etkilenmiştim, ancak anlamını ancak yüzeysel bir düzeyde kavrayabilmiş, şiirin gerçek özünü, şüphesiz gençliğin sabırsızlığı ve dar görüşlülüğünden dolayı, kavrayamamıştım.

Yaşlılığımda, dünyamız, medeniyet ve barbarlık hakkında gevezelik eden gürültücü seslerin kakofonisinde boğulurken, gençliğimde kaçırdığım şeyleri onda bulmayı umarak, Kavafis’in dizelerine geri döndüm. Konuya hakkını vermek için önce şiiri kısaca özetleyelim.

“Barbarları Beklerken”, tiyatral bir dille, meydanda bir tarafın soru sorduğu, diğer tarafın da cevap verdiği insanları tasvir ediyor.

“Neyi bekliyoruz böyle toplanmış pazar yerine?
Bugün barbarlar geliyormuş buraya.

Neden hiç kıpırtı yok senatoda?
Senatörler neden yasa yapmadan oturuyorlar?

Çünkü barbarlar geliyormuş bugün.
Senatörler neden yasa yapsınlar?
Barbarlar geldi mi bir kez, yasaları onlar yapacaklar.

Neden böyle erken kalkmış imparatorumuz,
Şehrin en büyük kapısında neden kurulmuş tahtına,
Başında tacı, törene hazır?

Çünkü barbarlar geliyormuş bugün,
Onların başbuğunu karşılamaya çıkmış imparatorumuz.
Bir de koca ferman hazırlatmış
Ona rütbeler, unvanlar bağışlayan.

İki konsülümüzle yargıçlarımız neden böyle
işlemeli, kırmızı kaftanlar giyinip gelmişler?
Neden böyle yakut bilezikler, parlak,
Görkemli zümrüt yüzükler takınmışlar?
Ellerinde neden böyle altın,
Gümüş kakmalı asalar var?

Çünkü barbarlar geliyormuş bugün,
Onların gözlerini kamaştırırmış böyle takılar.

Ünlü konuşmacılarımız nerde peki,
Neden her zamanki gibi söylev çekmiyorlar?

Çünkü barbarlar geliyormuş bugün,
Onlar pek aldırmazlarmış güzel sözlere.

Son dizeler gizemli bir hava katıyor şiire:

Neden bu beklenmedik şaşkınlık, bu kargaşa?
(Nasıl da asıldı yüzü herkesin!)
Neden böyle hızla boşalıyor sokaklarla alanlar,
Neden herkes dalgın dönüyor evine?

Çünkü hava karardı, barbarlar gelmedi.
Ve sınır boyundan dönen habercilere göre,
Barbarlar diye kimseler yokmuş artık.”

Şiir şöyle bitiyor:

“Peki, biz ne yapacağız şimdi barbarlar olmadan?
Bir çeşit çözümdü onlar sorunlarımıza.

Bugün, bu “medeniyet” ve “barbarlık” çağında, bu şiirden ne çıkarabiliriz?”

İlk bakışta, imparatora yapılan gönderme, okurları en temel varoluş nedenlerinden biri olan Barbarların yokluğuyla zayıflamış ve kafası karışmış geçmiş imparatorlukları hatırlamaya davet ediyor gibi görünüyor. Onlar olmadan imparatorluk da olamaz. Hem bir korku kaynağı hem de hoş karşılanması gereken, kişinin kendi kimliğini tanımlaması için bir zorunluluktur. “Biz” ve “Onlar”. En azından, şiiri ilk okuduğumda anladığım buydu.

Bugün Arap dünyasına iki imparatorluk hükmediyor: Bir Amerikan imparatorluğu, diğeri İsrail imparatorluğu. Onları şık kıyafetleriyle, ellerinde parıldayan silahlarıyla görebiliyoruz. Tarih boyunca tüm imparatorluklar, tebaalarını bu şekilde büyülemiş ve korkutmuştur. Ancak bu ikisi, bizim, tebaalarının modası geçmiş olarak gördüğü fikirleri benimsemeleriyle ayrılıyor: Yaratıcı’nın, muhaliflerin ne söylediğine bakmaksızın, tüm insanlık arasından onları kendi iradesini yerine getirmeleri için seçtiği fikri. Böylece, ışığın karanlığa, insanlığın vahşete, iyiliğin kötülüğe ve medeniyetin barbarlığa karşı durduğu Maniheist bir dünyaya geri dönüyoruz. Bu fikirler, bu iki imparatorluğun politikalarına yön veren siyasi anlayışlar değil; her iki toplumda da yaygın olarak benimsenen inançlardır.

Bugün Amerika’da barbarlar, İmparator Trump’ın deyimiyle, “bok çukuru” ülkelerden gelen göçmenler ve Amerikan medeniyetine boyun eğmeyi reddeden herkestir. İsrail’de ise barbarlar Filistinliler, Araplar ve daha genel olarak Müslümanlardır. Her iki imparatorlukta da, üstünlük ve egemenlik hayalleriyle sarhoş olmuş, insanlık merdiveninde altlarındaki herkesi ezmeye kararlı, kendilerine arka çıkan ve iktidara getiren toplumların desteğini arkasına almış liderler görüyoruz.

Bugün olayların seyrini gözlemleyen herkes, tarihin mucizevi ve büyüleyici bir şekilde zamanı geriye sarmasına tanıklık etmek için eşsiz bir fırsata sahip. Ben ve neslimin çoğu, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Birleşmiş Milletler’in kurulmasının, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin, faşizme ve Nazizme karşı kazanılan zaferin, “liberal demokratik” düşüncenin dünya çapında yayılmasının, Hitler ve Mussolini’nin söylemlerini ve Lord Cromer, Winston Churchill, General Lyautey, Theodore Roosevelt ve onların “güçlü çağdaşları” türünden şahsiyetlerin yüce söylemlerini sonsuza dek sildiği konusunda safça bir kanıya kapılmıştık.

Tarihçiler olarak, her zaman olayların başını ve sonunu belirlememiz gerekir, ancak bu saatin ne zaman geriye doğru işlemeye başladığını söyleyemem. Belki de liberal iklimin ve beraberinde getirdiği siyasi, sosyal ve ekonomik dönüşümlerin çöküşü, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, “barbarların” imparatorluğunun ve onunla birlikte hem Doğu’nun hem de Batı’nın “barbarlarının” yıkılmasıyla ve “medeniyetin” ezici bir zafer kazanmasıyla belirginleşti.

Netanyahu ve Trump’ın iktidarıyla birlikte “medeniyet” söylemi, birincisinin ABD Kongresi’ne hitabında, ikincisinin ise günlük saçmalıklarında ve Knesset’teki açıklamalarında görüldüğü gibi, doruk noktasına ulaştı. Ne yazık ki barbarlar bu belagatten pek etkilenmediler. Bu yüzden yandaşları, bize medeniyetlerini ve barbarlığımızı hatırlatmak için topraklarımıza geldiler. Bu elçilerden biri, o sürüngen, Lübnanlı gazetecilerden oluşan bir kalabalığı “hayvansı” davranışları nedeniyle azarladı; bir diğeri, eski Miami güzellik kraliçesi Bayan Portakal Çiçeği, bir politikacıya uyuşturucu kullanımının tehlikeleri hakkında nutuk çekti. Bu arada, bir İsrailli bakan, Filistinlileri “hayvan” olarak nitelendirdi ve meslektaşı Suudileri “develere bindikleri güne” geri döndürmekle tehdit etti. Bunlar, bize her gün soluttukları medeniyetin mis kokulu buketlerinden sadece birkaçı.

Bugün Körfez ülkelerindeki bazı rejimlerin, İbrahim Anlaşmaları’nı imzalayarak veya en azından, bu düşünceyle flört ederek medeniyet saflarına katılmaya çalıştıklarını görüyoruz. Ancak ne yazık ki, medeniyete ne kadar para akıtırlarsa akıtsınlar, kendilerini ne kadar süslerlerse süslesinler ve binalarını ne kadar yüksek inşa ederlerse etsinler (Hz. Muhammed’den aktarılan rivayete göre, yüksek binaların üretimi konusunda girişilen rekabet, Kıyamet Günü’nün alametlerinden biridir), barbarlıklarından asla kurtulamazlar. Medeniyetin medeniyet misyonunu yerine getirmesi için ihtiyaç duyduğu şeyleri sağlayan zengin ve barbar rejimlerden başka bir şey değiller.

Kavafis’in şiirinin güncelliğine dönersek, iki muzaffer imparatorluğun coşkusu arasında bir miktar kafa karışıklığı ve huzursuzluk sezebiliriz. Medeniyetlerimiz barbarlığa karşı gerçekten zafer kazandı mı, diye soruyorlar. Pençelerini sonsuza dek kestik mi? Yaratıcı’nın bize emrettiği her şeyi başardık mı? Barbarlar bize işkence etmek için geri dönecekler mi? Kendimizin üstün, onların aşağılık oldukları gerçeğini söz ve eylemle sürekli olarak teyit etmezsek, varlığımızı, medeniyet kimliğimizi nasıl haklı çıkarabiliriz?

“Medeniyet” ve “barbarlık” sloganlarını papağan gibi tekrarlayan sarhoşların ve onların yoldaşları olan “antisemitizm”, “terörizm” ve “kutsal değerlerin savunulması” ile medeni ve barbar tasvirlerini dile getirenlerin olduğu bir çağda yaşıyoruz.

Barbar olarak sınıflandırıldığım için, medeniyet insanları arasında huzursuzluk yaratan gruba ait olduğum hissiyle avunuyorum. Öyleyse gelin barbarlar, hep birlikte haykıralım:

“Medeniyete ölüm! Yaşasın barbarlar!”

Tarif Halidi
1 Kasım 2025
Kaynak