Pakistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pakistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mart 2026

, , , ,

Faiz Ahmed Faiz Küba’da


1973 yılında Faiz Ahmed Faiz, Havana’daki José Martí havaalanına indiğinde duyduğu ilk ses, hoparlörden yankılanan Fidel Castro’nun konuşmasıydı.

Pakistan’ın ünlü komünist şairi, seyahatnamesine, bir zamanlar açlığa, yoksulluğa ve sömürüye alışmış insanların, dünyanın ezilenleri için umut ışığı olacak yeni bir toplum inşa ettiği bir ülkeye adım attığını söyleyerek başladı. Bu yazı, aynı zamanda Faiz’in bir siyasi analist olduğunu da ortaya koyuyor. Kendi ülkesinin insanları için Küba devriminin deneyimine ışık tutan bir yolculuğu belgelemeyi kendine görev edinmiş bir yoldaşın sözleri, üstlendiği görevi dile döküyor:

“Zihnimde Küba’ya dair net bir imaj, bir resim yoktu. Sadece orada Amerikalı gangsterlerin, birçok barın ve kumarhanenin olduğunu biliyorduk. [...] Sonra devrim geldi. Garip bir duygu açığa çıktı. Bu uzak, kimsenin bilmediği adada, Rusya’nın, Amerika’nın, sizin ve benim gözlerimizi kamaştırmaya başlayan tuhaf bir alev yükseliyordu. Siz de bu alevin ne olduğunu ve nedenini merak etmiş olmalısınız. Geçen ay bu ateşin kıvılcımlarını kendi gözlerimle görme ve sıcaklığını kendi bedenimde hissetme fırsatım oldu.”

Herkesin Şarkı Söylediği Ülke

Seyahatname, aynı zamanda insanların tarihinin bir belgesidir ve yazı akışı kronolojiktir. 1959’da Faiz, Küb’'nın bir fısıltıdan, devrimcileri haydut olarak adlandıranların sahip olduğu gazetelerde bir dipnottan ibaret olduğunu söylüyordu. Bir ulus değil, toprakların üçte ikisinin, nüfusun sadece yüzde 8’ini teşkil eden toprak sahiplerine ait olduğu bir plantasyondu. Birleşik Meyve Şirketi ve Amerikan şirketleri en verimli toprakların büyük bir bölümünü kontrol altında tutuyorlardı. Köylüler, kendilerine ait olmayan toprakları işliyor, emekleri kuzeye akan kârları besliyordu. Okuma-yazma bilmeyenlerin oranı yüzde 40’ın üzerindeydi, okulsuz, kimsenin okuma-yazma bilmediği köyler vardı. Devrimin miras aldığı Küba buydu. Askeri diktatör Batista’nın yönettiği, fiilen bir ABD kolonisiydi.

Faiz, devamında, derin duygularla dolu ifadelerle, Fidel Castro’nun öyküsünü anlatıyor. Küba'daki mücadele boyunca yaşanan olayların, Pakistan’da 1968-1969 döneminde Eyüb Han’ın askeri diktatörlüğünü deviren devrimci ayaklanmayı hatırlattığını görmezden gelmek imkânsız. Fidel’in Moncada’ya dair değerlendirmesi, bir kışlaya saldırdıktan sonra katledilen genç devrimcilerle, işkence gören ama ihaneti reddeden yoldaşlarıyla ilgili sözlerini okuyunca tanıdık bir ruhla karşılaştı. Sadece beş yıl önce Ravalpindi’deki Pakistanlı öğrencileri, polis karakollarını yakan işçi-öğrencilerin eylemlerini ve Heştnigar’daki köylülerin silahlanmasını görmüştü. İsimler ve coğrafya farklıydı, ama cesaret aynıydı. Faiz, Küba şehitlerinde Pakistan’ın kendi devriminin gerçekleşmemiş vaatlerini gördü. Fidel’in meydan okuyan “tarih beni aklayacak” sözünde, Asya’dan Latin Amerika’ya kadar geniş bir coğrafyada şehit düşmüş her genç devrimcinin sözlerini işitti.

Fidel’in sözleri şairi o kadar derinden etkiledi ki, kendi sözleriyle özetlemek yerine, konuşmanın tamamını okuyucular için Urducaya çevirdi.

Faiz, daha sonra dikkatini o dönemde gördüğü Küba Devrimi’nin başarılarına odaklıyor. Tarım Reformu Yasası, toprak mülkiyetini ortadan kaldırdı ve topraklar köylüler arasında yeniden dağıtıldı. Her bölgeye klinikler inşa edildi ve daha önce hiç doktor görmemiş köylere koruyucu sağlık hizmeti ulaştırıldı.

Devamında Faiz, güzel üslubuyla, Moncada Kışlası’nın okula dönüştürülme sürecini aktarıyor. Eski askeri tesisler sınıflara dönüştürülüyor, ilkokullardan üniversiteye kadar eğitim tamamen ücretsiz hale getiriliyordu. Devrimin zaferinden sonraki 14 yıl içinde okuma yazma bilmeme oranı sadece yüzde 3’tü. Bu noktada devrim öncesiyle mevcut hali kıyaslayan Faiz, “Şimdi Küba’da nereye giderseniz gidin, bir uçtan diğerine okullar göreceksiniz” tespitinde bulunuyor.

Faiz bu bölümü, Küba Devrimi’yle ilgili en unutulmaz bulduğu deneyime, Küba’da hükümet ile halk arasında hiçbir ayrım bulunmaması gerçeğine değinerek sonlandırıyor. Sokaklarda, tarlalarda, fabrikalarda ve üniversite kampüslerinde sıradan Kübalılarla yaptığı görüşmelerde, liderlerden isimleriyle bahsedildiğini anlatıyor. Sanki herkes Fidel, Che, Celia ve diğer devrimcilerin isimlerini gündelik hayatlarında şahsen tanıyorlarmış gibi zikrediyor.

Devrimin liderleri, kriz ve zorluklar içinde halkla birlikte çalışarak sosyalizmi inşa ettiler. Doğrudan ABD destekli diktatörlük altında Küba’yı kuşatan karanlık, devrimci idealleri için ayağa kalkan bir ulusun mırıldandığı ezgiler, sanat ve müzikle aydınlanıyor. Faiz, “Burada herkes şarkı söylüyor” diye yazarken sayfalardan neşe fışkırıyor.

İnsanlığa Olan Borcumuz

Seyahatnamenin sonlarına doğru, ABD emperyalizminin devrimci projeyi baltalamak için Küba’ya uyguladığı tehditler ve baskılar karşımıza çıkıyor. Faiz bunu, Küba’nın ambargo altında olduğu, Domuzlar Körfezi gibi ABD müdahalelerine karşı zafer kazandığı bir dönemde yazıyordu. Burjuva tarihçilerinin “Küba Füze Krizi” olarak adlandırdığı olayın, eski sömürgecilerin yabancı saldırganlığı karşısında Küba halkının egemenliğini savunmasından başka bir şey olmadığını açıkça belirten Faiz, bu müdahalesiyle Soğuk Savaş propagandasını alt üst ediyordu. Emperyalizmin Küba’yı boğan elleri, bugün de ABD’nin Küba’ya karşı uyguladığı tek taraflı yaptırımlar, ablukalar ve tehditler şahsında tekrar kendisini tüm şiddetiyle hissettiriyor. Bu karşı-devrimci girişimlerin etkilerini anlayan Faiz şunu söylüyor: “Devrim bir lüks değil, bir sınıf savaşıdır. Savaştır bu, illaki yaralar açar.”

2005 yılında Pakistan, 7,6 büyüklüğünde bir depremle yerle bir oldu. 73.000’den fazla insan hayatını kaybetti, milyonlarca insan evsiz kaldı. Dünya yardım sözü verdi, ama Küba farklı bir cevap verdi. 13.000 kilometre uzakta, ABD’nin ağır ablukası altında bulunan bu ülke, diplomatik formaliteleri veya siyasi kazanımları bile beklemedi. Bir hafta içinde, ilk Kübalı sağlık tugayı, cerrahi setleri ve sahra hastaneleriyle Ravalpindi'ye indi. Bunu, Küba’nın Henry Reeve Uluslararası Tugayı’nın tarihindeki en büyük tıbbi misyonu izledi. Sonraki yedi ay boyunca, 2.400’den fazla Kübalı sağlık personeli, Pakistan’da görev yaptı. Hayber Pahtunva ve Keşmir’de 32 sahra hastanesi kurdular. Diğer uluslararası ekipler ayrılırken, Kübalılar kaldılar, dünyanın unuttuğu, yolları olmayan, depremden etkilenmiş köylere gittiler. Uzmanlar, hastalık bulaşmasından kaynaklanan ikinci bir ölüm dalgası konusunda uyarıda bulundular. Ancak, Kübalı doktorların yorulmak bilmeyen çabaları sayesinde bu dalga asla gelmedi.

Fidel Castro, 2006 yılında Pakistan halkına yönelik bir dayanışma jesti daha yaptı. Küba, Pakistanlı öğrencilerin tıp eğitimi almaları için ücretsiz burslar sağlayacaktı. Bugüne dek, yaklaşık 1000 Pakistanlı doktor, Küba üniversitelerinden mezun oldu ve genellikle Kübalı doktorların ilk çalıştığı aynı ihmal edilmiş bölgelerde toplumlarına hizmet etmek üzere eğitildiler. Küba, sağlık altyapısını yerinde incelemek üzere 2025 yılında Pakistan Sağlık Bakanı’nı ağırladı. Geçen yıl bile, Pencap kırsalından üç öğrenci, bu programa devam etmek üzere Küba üniversitelerine tam bursla kaydoldu. Tarih, Faiz’in elli yıl önce yazdığı şu sözlerinin doğruluğunu kanıtlıyor: “Küba devrimi asla sadece Kübalılarla ilgili değildi, ezilenlerin tümünün onuruyla ilgiliydi.”

Bugün ABD’nin uyguladığı petrol ambargosu nedeniyle yakıt kıtlığı ve elektrik kesintileriyle karşı karşıya kalan Küba’ya aynı desteği verip vermediğimizi kendimize sormalıyız. Küba’nın Pakistan’a verdiği yardım, koşulsuz yardımdı. Bu, IMF gibi kurumların kamu harcamalarını kısan ve bizi daha da borç batağına sürükleyen yapısal uyum programlarıyla tam bir tezat teşkil ediyor. Küba, milyonlarca Pakistan vatandaşının hayatını kurtarmak için doktor gönderdi. ABD ise bölgede milyonlarca insanın ölümüne ve yerinden edilmesine neden olan savaşları destekliyor. Dolayısıyla, Küba’ya olan borcumuz, insanlığa olan borcumuzdur.

Sözlerime, Faiz’in Küba onuruna düzenlenen bir akşamda okuduğu, pek bilinmeyen şu şiiriyle son vermek istiyorum:

“Dün
Sen, çiçekler açan bir adanın sesiydin.
7 milyon
Belki de daha fazla sayıda insanın lideriydin.

Bugün
Çin’de milyonlarca insan
Seninle omuz omuza.
Binlerce dil,
Senin adına saygı duruşunda.

Bugün
Sen, üç kıtanın sesisin.
Sen, tarihe ebedi bir çağrı olarak kazındın.
Sen çağlar ve gelecek nesiller için varsın.
Sen, köleleştirilmiş halklara mücadele lütfunu bahşettin.
Her çağda, sen baharın müjdecisisin.
Onca zorluğa rağmen,
İnsanlığın haklarını her daim sen koruyacaksın.

Fatma Şahzad
26 Mart 2026
Kaynak

04 Şubat 2026

, ,

Gazze’de Oyun Sonu


Gazze’de satranç tahtasının tamamına bakmamızı gerektiren bir şeyler oluyor. 1 Şubat’ta İsrail’de yayın yapan Kanal 12, dünyanın dikkat kesilmesi gereken bir habere imza attı: Birleşik Arap Emirlikleri, Gazze’nin sivil yönetimini tümüyle devralmak için görüşmeler yürütüyor. Amaç, insani yardımı koordine etmek değil. Kentin yeniden yapılanmasına yardımcı olmak da değil. Onu tümüyle ele geçirmek.

Detaylar şöyle: Abu Dabi, Gazze’deki pazarları yönetecek, tüm ticaret ve lojistiği kontrol edecek, ABD’li özel yüklenicilerle birlikte silahlı BAE güçlerini konuşlandıracak, gelen her malı İsrailli tedarikçiler ve yükleniciler kullanarak, İsrail üzerinden yönlendirecek. İsrail, BAE ve ABD aralarında anlaşma taslaklarını çok önceden dolaştırdılar bile. İsrailli yetkililer, amaçlarının ne olduğunu gizlemiyorlar: milyarlarca dolarlık yatırımla desteklenen işlem dâhilinde, BAE’nin kenti tümüyle ele geçirmesini sağlamayı amaçlıyorlar.

Birleşik Arap Emirlikleri, bu türden iddiaları doğal olarak reddediyor. Ancak uygulama için gerekli altyapının mevcut olduğu, ağların on beş yıldan fazla bir süre önce kurulduğu, engellerin sistematik olarak kaldırıldığı ve bu mimariyi inşa eden aynı aktörlerin bugün uygulama aşamasına geçtiği koşullarda iddiaların reddedilmesinin bir anlamı yok.

Buraya nasıl geldiğimizi anlamak için bazı öğeleri birleştirmek gerekiyor. Artık ölü olan bir istihbarat görevlisi, uzun yıllar İsrail-BAE arasında ilişkiler kurulsun diye iki ülke arasında aracılık etti. Pakistan başbakanı, “tehlikeli” addedildi ve rejim değişikliği operasyonuyla devrildi. İşgal altındaki topraklarda paralı askerler eğitildi. Otokratlar, gözetim teknolojisi üzerinden birbirine bağlandılar. Körfez ülkelerinden gelen milyarlarca dolar tutarında para, Amerika’nın politik işbirliğini güvence altına aldı.

Şimdi de olayların aktığı genel güzergâha bakalım.

İsrail-BAE Devletini Epstein İnşa Etti

Jeffrey Epstein, güçlü insanları tanıyan sıradan bir finansçı değildi. Ocak 2026’da yayınlanan belgeler, araştırmacıların yıllardır şüphelendiği şeyi teyit ediyor: Epstein, Gazze’yi ilhak etmeye hazırlanan İsrail-BAE ittifakını kuran istihbarat görevlisiydi.

2013 yılında, İbrahim Anlaşmaları manşetlere çıkmadan yedi yıl önce, Epstein, eski İsrail Başbakanı ve askeri istihbarat şefi Ehud Barak ile DP World’ün CEO’su Sultan Ahmed bin Süleyman arasında gerçekleşecek görüşmeleri ayarlayan isimdi. DP World’ü yakından tanımak lazım. Dünyanın en büyük liman ve lojistik operatörlerinden biri. BAE’nin kontrolünde. Epstein, salt iş yemekleri düzenleyen biri değildi. Süleyman’ı İsrail’in stratejik çıkarları için vazgeçilmez biri olarak pazarlıyor, lojistik yatırımlarını, istihbarat paylaşımını ve ekonomik entegrasyonu teşvik ediyordu. Dubai’nin muktedir ailesiyle kurduğu doğrudan bağlantıları kullanan Epstein, İsrail-BAE işbirliği siyasi olarak kabul edilebilir hale gelmeden önce onu mümkün kılan gölge diplomat olarak iş gördü.

Belgeler, dosyalar, Epstein’in Barak’ın İsrail askeri istihbaratını yönettiği dönemde onun yanında eğitim aldığını ortaya koyuyor. Kendisi, Suriye ve İran konusunda Rus-İsrail istihbarat kanallarına aracılık eden isimdi. Afrika genelinde İsrail’in gözetleme teknolojisi konusunda imzaladığı anlaşmaların zeminini o hazırladı. BAE’nin başındaki muktedir elitlere her zaman ulaşabilme imkânına sahipti. BAE’li iş kadını Azize Ahmedi, ona kutsal Kâbe örtüsü gönderiyor, kasırgalardan sonra adasını kontrole gidiyordu. Sızdırılan mesajlarda, şu anda BAE’yi yöneten ve muhtemelen Arap dünyasının en güçlü figürü olan Muhammed bin Zeyid ile yapılan görüşmelere atıfta bulunuluyor.

FBI notları, açık ve net. Epstein’i Mossad bağlantılı, Trump ve Kushner da dâhil olmak üzere, Amerikalı yetkilileri hedef alan, İsrail’in nüfuz tesis etme amaçlı yürüttüğü operasyonlar için kullanılan aracı isim olarak tanımlıyorlar. Burada mesele, ağ kurmak değil, kompromat (bir başkasına yönelik şantaj, itibarsızlaştırma ya da manipülasyon hedefiyle elde edilmiş yüz kızartıcı/uygunsuz/suçlayıcı bilgi), ekonomik avantaj ve istihbarattan oluşan terkibi esas alan, en nihayetinde İbrahim Anlaşmaları’na evrilecek gizli ittifakı inşa etmekti.

Epstein, 2019’da öldü. Ancak kurduğu ağlar ölmedi. Resmileştiler, genişlediler, şimdi Gazze’yi nihai başarı kanıtı olarak istiyorlar.

İmran Han Meselesi: Neden Gitmek Zorunda Kaldı?

Hikâye, burada daha da kasvetli bir hal alıyor. Sürecin belirli bir güzergâh dâhilinde ilerlediği açık. 2018’de, İmran Han’ın partisi Pakistan’daki ulusal seçimleri kazandıktan kısa bir süre sonra, Jeffrey Epstein, uluslararası haber olması gereken bir e-posta gönderdi. Gönderdiği e-postada İmran Han’ı, “barış konusunda Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan, İran’ın dini lideri Ayetullah Hameney’den, Çin’in devlet başkanı Şi Cinping’den ve Vladimir Putin’den çok daha büyük bir tehdit” olarak tanımlıyordu.

Bir an durup bunu düşünün. İsrail ve Amerikan istihbaratıyla bağlantılı ağların içinde faaliyet gösteren Epstein, Pakistan’ın demokratik olarak seçilmiş başbakanını Türkiye, İran, Çin ve Rusya liderlerinden daha tehlikeli görüyordu. Yeni seçilmiş bir Pakistan başbakanı, Epstein’in ağlarının tasarladığı türden bir “barış”ı neden tehdit etsin ki?

Çünkü Han, diğer liderlerin hiçbirinin temsil etmediği bir şeyi, bağımsızlık konusunda söylediklerinin arkasında duran bir popülist liderin önderliğinde hareket eden, nükleer silaha sahip, Müslümanların çoğunlukta olduğu bir demokrasiyi temsil ediyordu. Han, itaatkâr bir kukla değildi. Bağımsız dış politikayı yüksek sesle savundu, Pakistan’ın birilerinin vekil gücü olmasına izin vermeyeceğini söyledi. Filistin’in haklarını koşulsuz olarak destekledi, İsrail’le normalleşmeyi reddetti. BAE ve Bahreyn, İbrahim Anlaşmaları’nı imzalayınca şunu söyledi: “Filistinlilere adil bir çözüm hakkı verilene kadar Pakistan İsrail’i asla tanımayacaktır.”

Ancak Han’ı bu ağlar için gerçekten tehlikeli kılan şey, Washington’ın talep ettiği şekilde taraf seçmeyi reddetmesiydi. Şubat 2022’de, Rus tankları Ukrayna’ya girerken, İmran Han, Moskova’da Vladimir Putin ile görüşüyordu. Bu, 23 yıl sonra bir Pakistan başbakanının Rusya’ya yaptığı ilk ziyaretti. Amerikalı yetkililer, bu ziyareti “çok yakından” izlediklerini açıkça belirttiler. Han İslamabad’a döndüğünde, televizyonda yayınlanan bir konuşmasında, Pakistan’ın “özgür ve bağımsız” bir dış politika istediğini, “Batılı güçlerin kölesi olmayacağını” söyledi.

Beş hafta sonra Han iktidardan uzaklaştırıldı.

Belgelenmiş Darbe: Engeller Nasıl Ortadan Kaldırılıyor?

İmran Han’ın başına gelenler, halktan beslenen, doğal bir politik muhalefetin eseri değildi. Planlı bir görevden alma girişimiydi. Elimizdeki belgeler bu iddiayı doğruluyor. Mart 2022’de, Han’ın Moskova gezisinden sadece birkaç hafta sonra, ABD Dışişleri Bakanlığı, onun kaderini belirleyen bir toplantı düzenledi. Daha sonra Intercept sitesinin sızdırdığı, Pakistan’daki diplomatik makamlara ait gizli bir belge, Dışişleri Bakan Yardımcısı Donald Lu’nun Pakistan büyükelçisine tam olarak ne söylediğini aktarıyordu.

Lu, gayet açık sözlüydü. Han iktidardan uzaklaştırılırsa, “Washington her şeyi affedecek” dedi. Ardından tehdit geldi: “Aksi takdirde, ilerleyen süreçte işlerin zorlaşacağını düşünüyorum.” Bu, ince bir diplomasi değildi. Bu, Pakistan’ın kendi gizli yazışmalarında belgelenen, devlet düzeyinde yürütülen bir şantajdı.

10 Nisan 2022’de, Pakistan’ın askeri yapılanmasının Amerikan tehdidiyle yüzleştiği dönemde meclis, Han’ı güvensizlik oylamasıyla görevden aldı. Han, ülke tarihinde bu türden bir mekanizma aracılığıyla görevden alınan ilk Pakistan başbakanı oldu. Yeni hükümet, hemen kendisine yolsuzluk suçlamaları yöneltti. Öyle ki, Han’ı eleştirenler bile bu iddiaları ciddiye alma konusunda zorlandılar. Amaç, onu mahkûm etmek değildi. Amaç, Pakistan’ın en popüler politikacısının bir daha asla iktidara dönememesini sağlamaktı.

Columbia Üniversitesi’nde görevli iktisatçı ve dış politika analisti Jeffrey Sachs, bu konuda alışık olmadığımız türde bir açıklıkla şunları yazdı: “ABD’nin eylemlerinin, Pakistan Başbakanı İmran Han’ın Nisan 2022’de iktidardan uzaklaştırılmasına yol açtığına inanmak için güçlü nedenler var.” Han’a yöneltilen suçlamaları “uydurma” olarak nitelendiren Sachs, bunların Pakistan’ın en popüler siyasi figürünün geri dönüşünü engellemek için tasarlandığını dile getirdi.

Peki tüm bunlar, Gazze için neden önemli? Çünkü Han’ın görevden alınması, yolsuzluk veya yönetim başarısızlıklarıyla ilgili değildi. Gazze’yi bünyesine katmayı amaçlayan bölgesel mimarinin önündeki bir engeli ortadan kaldırmakla ilgiliydi. Han, İsrail’in Pakistan ile normalleşmesi önünde duran isimdi. Filistin’in egemenliğinin pazarlık konusu olmadığını söylüyordu. Washington, Abu Dabi veya Tel Aviv’den kontrol edilemeyen, gerçekten bağımsız bir dış politika izliyordu. Epstein, onu 2018’de “tehlikeli” olarak nitelendirmişti. 2022’ye gelindiğinde, Epstein’in kurulmasına yardımcı olduğu ağlar, Han’ın gitmesine ihtiyaç duyacak noktaya gelmişti.

İmran Han ortadan kaldırıldıktan sonra Pakistan, artık katılmayı reddettiği sisteme entegre edilebilirdi.

Han Sonrası Pakistan: Direnişten Suç Ortaklığına

Ocak 2026’ya ışınlanalım. Han’ın devrilmesinin ardından iktidara gelen Başbakan Şahbaz Şerif, Davos’taki Dünya Ekonomi Forumu’nda Trump’ın hazırladığı “Barış Kurulu” tüzüğünü imzaladı. Pakistan, Gazze’nin geleceğini denetlemek üzere kurulan çok taraflı anlaşmaya BAE ve diğer 24 ülkeyle birlikte imza attı. Donald Trump, ömür boyu başkanlık görevini üstlendi.

Bunun neyi temsil ettiğini düşünün. İmran Han, Filistin’de adalet sağlanmadığı sürece Pakistan’ın İsrail’i asla tanımayacağını açıktan dile getirmişti. Rejim değişikliğinden sonra onun yerine geçen hükümet, Pakistan’ı açıkça BAE-İsrail’in Gazze’yi kontrol etmesi için gerekli zemini hazırlayacak hukuki çerçeveye dâhil etti. Yetkililer, Pakistan’ın sadece insani yardım sağlayacağını, askeri güç göndermeyeceğini iddia ediyorlar. Ancak haftalardır ABD liderliğindeki Uluslararası Güvenlik Gücü altında 3.500 Pakistan askerinin konuşlandırılacağına dair haberler dolaşıyor.

Bu birliklerin konuşlandırılıp konuşlandırılmamasının pek bir önemi yok. İmzanın kendisi suç ortaklığıdır. Pakistan, yeniden yapılanma kılıfına bürünmüş kurumsal sömürgeciliğe Müslümanların çoğunlukta olduğu bir ülke olarak gerekli meşruiyeti sağlıyor. Barış Kurulu’nun barışla bir alakası yok. Satır aralarını okumak gerek. Bu, örgütlü Filistin direnişini destekleyebilecek her türlü siyasi altyapıyı ortadan kaldırmak için kullanılan, “radikalleşmeyi önleme”, ekonomik entegrasyon ve idari kontrolle alakalı bir girişim.

Rejim değişikliği bağlamını anladığınızda, Pakistan’ın katılımı son derece mantıklı hale geliyor. ABD, Gazze operasyonlarına katılması için Pakistan ordusunun başkomutanı General Asım Münir’e muazzam bir baskı uyguladı. Pakistan, ekonomik olarak çaresiz durumda, Körfez kredilerine ve şartlı IMF kurtarma paketlerine bağımlı. Barış Kurulu’na katılarak Pakistan, Amerika’nın iyi niyetini, Körfez mali desteğini ve milyarlarca dolar değerindeki yeniden yapılanma sözleşmelerine erişimi güvence altına alıyor.

Ancak bunun bedeli, Han’ın temsil ettiği her şeye ihanet etmektir. Han, tam da bu düzenlemeyi reddedeceği için görevden alındı. Bağımsız dış politikası, Epstein’in kurmasına yardımcı olduğu ağlar tarafından oluşturulan bölgesel mimariyle bağdaşmıyordu. Han ortadan kaldırıldıktan sonra Pakistan, yakında BAE ve İsrail eliyle Gazze’de teşkil edilecek olan vekalet sistemine entegre edilmeye hazır hale geldi.

Bu, bir kaza ya da tesadüf değildi. Bu, belirli bir planlamanın, engelleri kaldırmaya yönelik çabaların ve hazırlanan planın uygulanmasının sonucuydu.

Kushner’ın Parası: Trump Ailesi Nasıl Satın Alındı?

Jared Kushner, Ocak 2021’de Trump hükümetinden ayrıldı. Ayrıldığı vakit özel sermaye şirketi yönetme konusunda hiçbir deneyime sahip değildi. Altı ay sonra, bir şekilde yeni kurduğu fon için 2 milyar dolarlık yatırım sağladı. Para, kendisine verdiği hizmetler karşılığında onu ödüllendirmek için her türden nedene sahip olan kaynaklardan gelmişti. Kendi danışmanları, fonu “her açıdan yetersiz” olarak nitelendirmelerine rağmen, para gene de akmaya devam etti.

Bu, bir yatırım değil, ödemeydi. Kushner, Beyaz Saray’daki görevi boyunca, Filistin’in egemenliğini tümüyle hiçe sayan İsrail ve Körfez ülkeleri arasındaki normalleşme anlaşmalarını ifade eden İbrahim Anlaşmaları’nın baş mimarıydı. Körfez otokratlarını savundu, büyük silah anlaşmalarının imzalanması için gerekli zemini hazırladı, Filistinlileri haklara sahip bir halk olarak değil, ekonomik entegrasyonun önünde bir engel olarak gören bir Ortadoğu politikası tasarladı.

Kushner, daha sonra İsrail-Filistin çatışmasını “bir emlak sorunu” olarak tanımladı ve iki devletli çözümü “çok kötü bir fikir” olarak nitelendirdi. “Emlak sorunu”. Bu ifade, bahsini ettiğimiz ağın Gazze’ye bakış açısını her yönüyle ortaya koyuyor: Adalete ihtiyaç duyan politik bir mesele değil de yönetilmeye ihtiyaç duyan bir kalkınma fırsatı. Kurtarılması gereken işgal altındaki bir bölge olarak değil, daha iyi yönetime ihtiyaç duyan, yeterince kullanılmayan bir arazi.

Kushner’ın aldığı paranın İsrail’in teknoloji yatırımlarına gittiği biliniyor. Bu da Körfez sermayesinin doğrudan İsrail şirketlerine akmasının belgelenmiş örneklerinden biri. Bu para, BAE-İsrail ittifakının teknolojik omurgasını oluşturan gözetleme ve savunma sanayilerine geri dönüyor. Bu, kapalı bir döngü: Amerikalı siyasetçilere ulaşma imkânı, Körfez yatırımlarını güvence altına alıyor, böylelikle İsrail teknolojisi finanse ediliyor, bu da bölge genelinde otoriter kontrolü mümkün kılıyor, neticede Amerika’daki siyasetçilere ulaşma imkânı konusunda daha fazla fırsat yaratıyor.

Bugün Kushner sahneye geri döndü, Gazze’yi ele geçirmek için pozisyon alan Körfez ülkelerinden gelen milyarlarca doları elinde tutarken, Trump’a Ortadoğu politikası konusunda danışmanlık yapıyor. Çıkar çatışmaları birer hata değil. Tüm sistemin kendisi.

İbrahim Anlaşmaları: Filistin’i Silmek Her Zaman Amaçtı

İbrahim Anlaşmaları, İsrail ve Arap devletleri arasında imza edilecek tarihi barış anlaşmaları olarak lanse edildi. Bu, bir pazarlama metni. Gerçekte temsil ettikleri ise Epstein’in en az 2013’ten beri kurduğu istihbarat ve ekonomi ağlarının resmileştirilmesiydi; bu ağlar, Filistinlileri kendi gelecekleri açısından önemsiz hale getiren bölgesel bir yapı oluşturdular.

Trump’ın 2020’de İbrahim Anlaşmaları süreciyle birlikte açıkladığı “Yüzyılın Anlaşması” bir barış planı değildi. Kâğıt üzerinde bir ilhak planıydı. Plan, İsrail kontrolündeki Batı Şeria’nın yüzde 87’sinin doğrudan İsrail tarafından ilhak edilmesini öngörüyordu. Filistinlilere, askeri güçten yoksun, hava sahası veya sınırları üzerinde kontrolü olmayan, elektromanyetik spektrumu kontrol edemeyen, İsrail’in onayı olmadan anlaşma yapma hakkı bulunmayan bir “devlet” kalacaktı.

İsrail, Ürdün Vadisi ve tüm uluslararası geçiş noktaları üzerindeki güvenlik kontrolünü elinde tutacaktı. Filistin “devletinin” tamamen silahsızlanması ve her türlü direniş hareketini bastırması gerekecekti, bu da Filistinlilerin İsrail işgali için güvenlik hizmetleri sağlamasının beklendiği anlamına geliyordu. Kudüs’ün statüsü, İsrail kontrolünde kalacak, kutsal yerler ise Filistin değil, Ürdün tarafından yönetilecekti.

Bu, bir devlet kurma girişimi değildi. Bu, egemenlik söylemiyle ambalajlanmış bir güvenlik taşeronluğu, bir tür Bantustan yönetimiydi. Anlaşma, uluslararası pazarda satılamayacak kadar açık ve bariz bir şekilde sömürgeci olduğu için başarısız oldu. Ancak mantık ölmedi. Yeni biçimlere, daha sessiz düzenlemelere, yeniden yapılanma ve istikrara dair teknokratik bir dile dönüştü.

Bu mantık, şimdi Gazze’de, sivil yönetici olarak BAE, Müslüman meşruiyet sağlayıcı olarak Pakistan, çok taraflı bir tiyatro olarak Trump’ın Barış Kurulu aracılığıyla hayata geçiriliyor. Bu “yüzyılın anlaşması” denilen şeytan, insani yardım amaçlı müdahale kılıfı altında, arka kapıdan içeri sokuluyor.

Vekil Güç Modeli Olarak BAE: Test Edildi, Geliştirildi, Gazze İçin Hazır

Birleşik Arap Emirlikleri, Gazze’ye tarafsız bir insani yardım kuruluşu olarak girmiyor. İsrail’in bölgedeki en yetenekli vekil gücü, Gazze’nin tam da ihtiyaç duyduğu şeye yönelik özel olarak inşa edilmiş bir altyapıya sahip: görünür askeri konuşlandırma yerine paralı askerler ve gözetim yoluyla yönetilen işgal.

Birleşik Arap Emirlikleri, 2011’den beri, özellikle küçük nüfusu üzerinden, çok sayıda askerin konuşlandırılmasını politik açıdan imkânsız kılması sebebiyle, dünyanın en gelişmiş yabancı paralı asker güçlerinden birini kurdu. Blackwater şirketinin kurucusu Erik Prince’i 500 milyon dolardan fazla bir bütçeyle 800 kişilik bir yabancı tabur kurması için görevlendirdi. ABD’de yasal sorunlarla karşı karşıya kalan Prince, Abu Dabi’ye taşındı ve Kolombiyalı paralı askerleri işe aldı çünkü, iddiaya göre, Müslümanlarla savaşacak Müslümanlara güvenmiyordu.

Bu güçler, Yemen ve Libya’ya yayılmış durumda. Birçoğu, çöl arazisinin Yemen’e benzemesi sebebiyle özellikle seçilen, İsrail işgali altındaki Necef topraklarında eğitildi. BAE, çoğu çocuk olmak üzere, 15.000’den fazla Sudanlı paralı asker kullandı. İsrail ile doğrudan işbirliği yaparak, Sokotra, Perim ve Zukar gibi stratejik Yemen adalarında askeri üsler, radar sistemleri ve gözetleme altyapısı kurdu.

Bu, teori değil, belgelenmiş bir gerçek. İsrail ve BAE, Kızıldeniz ve Aden Körfezi boyunca ortak istihbarat altyapısı oluşturdu, küresel ticareti yöneten deniz geçiş noktalarını kontrol altına almak için ortaklaşa hareket etti. BAE, Yemen’deki Güney Geçiş Konseyi’ni özellikle önemli limanlar ve Babülmendep Boğazı üzerinde kontrol sağlamak için destekledi.

Gözetleme boyutunda da önemli adımlar atıldı. Pegasus casus yazılımının arkasındaki İsrail şirketi NSO Group, İsrail Savunma Bakanlığı’nın açık onayıyla teknolojisini BAE’ye sattı. Pegasus, BAE yetkililerinin telefonunu ele geçirmesinin ardından hapse atılan BAE’li aktivist Ahmed Mansur da dâhil olmak üzere, bölge genelinde muhaliflere, gazetecilere ve insan hakları aktivistlerine karşı kullanıldı. Bu ortak gözetleme kapasitesi, İsrail-BAE ittifakının entegre istihbarat, koordineli baskı, birleşik kontrolden müteşekkil teknolojik çekirdeğini oluşturuyor.

Şimdi bu altyapının tamamının Gazze’ye uygulandığını hayal edin. BAE güçleri sahada güvenliği sağlıyor. İsrailli yükleniciler, her tedarik zincirini kontrol ediyor. Amerikan özel askeri şirketleri operasyonel koruma sağlıyor. Gözetleme sistemleri, her iletişimi, her hareketi, her işlemi izliyor.

Bu, bir yeniden yapılanma değil. Bu, esir alınmış bir halkın tümüyle güvenli bir yapıya kavuşturulması, Gazze’nin görünürde İsrail askerinin varlığına ihtiyaç duymayan teknokratik işgal için bir prototipe dönüştürülmesidir.

Güzergâh Şimdi Daha da Net: Her Parça Yerli Yerinde

Bir kere gördükten sonra, artık görmezden gelemezsiniz. Mimarinin oluşum süreci tamamlandı:

2013-2019: Epstein, İsrail istihbaratını BAE’nin ekonomik ve siyasi gücüyle bağlayan gizli ağlar kurdu, Barak ile DP World liderliği arasında kritik toplantılara aracılık etti, Muhammed bin Zeyid’e erişim imkânı sundu, Mossad bağlantılı bir aracı olarak faaliyet yürüttü.

2018: İmran Han’ı “Erdoğan, Hameney, Şi veya Putin’den çok daha büyük bir tehdit” olarak tanımlayan Epstein onu, nükleer silaha sahip popülizmi ve gerçek bağımsızlığa olan bağlılığı nedeniyle bir engel olarak tanımladı.

2020: İbrahim Anlaşmaları, Epstein’in yıllar içinde gizlice inşa ettiği, Kushner’ın mimarı, Trump’ın ise icradan sorumlu görevlisi olduğu İsrail-BAE ittifakını resmiyete kavuşturdu. Yüzyılın Anlaşması, Filistin’in devletleşme kılıfı altında ilhakını önerdi, ancak amacını açıktan dile getirdiği için başarısız oldu.

2021: Kushner, Beyaz Saray’dan ayrıldıktan sonra eline 2 milyar dolar geçti. Böylelikle BAE-İsrail çıkarlarına hizmet eden bölgesel yeniden yapılanma sürecinin inşasında oynadığı rolünü paraya tahvil etti.

Şubat 2022: Ukrayna işgali başlarken Han, Moskova’da Putin'i ziyaret ederek bağımsız dış politikasını ve Filistinlilerle dayanışmasını daha da güçlendirdi; bu da onu oluşmakta olan düzenle uyuşmayan biri haline getirdi.

Mart 2022: ABD Dışişleri Bakanlığı, sızdırılan gizli bir belgede ortaya konulduğu biçimiyle, Han’ın görevden alınmaması halinde Pakistan’ı açıktan tehdit etti. Bu, tehdit, Han’ın görevden alınmasının ardında Amerikan müdahalesinin olduğunun kanıtıydı.

Nisan 2022: Han, Amerikan baskısı altında Pakistan ordusu tarafından düzenlenen güvensizlik oylamasıyla görevden alındı. Pakistan tarihinde bu türden bir mekanizmayla görevden uzaklaştırılan ilk başbakan oldu.

Ocak 2026: Han sonrası Pakistan, Gazze’yi denetlemek üzere BAE çerçevesine katılarak Barış Kurulu anlaşmasını imzaladı, Han’ın müzakere edilemez” dediği, Filistin yanlısı taahhütlerden vazgeçti.

Şubat 2026: İsrail medyası, BAE’nin, İsrail’in desteği ve Amerika’nın koordinasyonuyla, Gazze’nin tümüyle siviller tarafından ele geçirilmesi konusunda görüşmeler yürüttüğünü ve anlaşma taslaklarının aralarında dolaştırıldığı haberini yaptı.

Bu, tesadüfen bir araya gelen, birbiriyle ilgisiz olaylar dizisi değil. Bu, sistematik bir şekilde engellerin kaldırılması ve ardından uygulamaya geçilmesidir. Han’ın ortadan kaldırılması gerekiyordu çünkü o, Gazze’nin BAE-İsrail kontrolüne geçmesi karşısında muhalefeti harekete geçirebilecek türden bağımsız bir Müslüman liderliği temsil ediyordu. Rejim değişikliği yoluyla görevden alındıktan sonra Pakistan, katılmayı reddettiği çerçeveye entegre edilmeye hazır hale geldi.

Epstein’in İsrail istihbaratını BAE gücüyle birleştirmek için kurduğu ağlar, hedeflerine ulaştı: Gazze’yi bir direniş bölgesinden, bağımsız liderleri ortadan kaldırılmış, Müslümanların çoğunlukta olduğu devletlerin meşrulaştırdığı, gözetleme ve paralı asker güçleriyle güvence altına alınan, İsrail’e ait her türden izin üzerini örten Körfez’deki vekillerce yönetilen bir lojistik merkezine dönüştürdü. Trump’ın Barış Kurulu, farklı ülkelerin sürece dâhil edildiği sahneyi teşkil etti. Kushner’ın milyarları, Trump ailesinin işbirliğini ve erişimini güvence altına alıyor. Pakistan’ın imzası, engel ortadan kaldırıldıktan sonra İslami meşruiyeti sağlıyor.

Birleşik Arap Emirlikleri’nin yönetimi ele geçirmesi, askeri işgali sivil yönetime dönüştürerek, geçici olması gerekeni kalıcı hale getiriyor, egemenliği ortadan kaldırırken yeniden yapılanma söylemini koruyor.

Sırada Ne Var: Fetih Olmadan Yok Etme Modeli

Birleşik Arap Emirlikleri, Gazze’nin sivil kontrolünü ele geçirdiğinde ki ortada, bunun olup olmayacağından ziyade, ne zaman olacağı sorusunu sormamıza neden olacak emareler var, bu kontrol, işgal olarak nitelendirilmeyecek. Uluslararası medya, bunu istikrara kavuşturma, pragmatik yeniden yapılanma, insani bir gereklilik olarak pazarlayacak. Piyasa açılışları, yatırım duyuruları, altyapı projeleri hakkında ışıltılı haberlere rastlayacağız. Basın bültenlerinde iş yaratma ve ekonomik kalkınmaya vurgu yapılacak.

Dile getirilmeyecek olan şey ise kalıcılıktır. BAE’nin yüklenicileri, tedarik zincirlerine yerleştikten, BAE güvenlik güçleri, operasyonel kontrolü sağladıktan, gözetim altyapısı halkı izlemeye başladıktan sonra, Gazze, asla gerçek egemenliğini geri kazanamayacaktır. Yönetilen bir bölge olarak varlığını sürdürecek, ekonomik açıdan Körfez sermayesine bağımlı olacak, güvenliği Abu Dabi’ye bağlı yabancı paralı askerlere devredilecek, direnişi terörizm olarak tanımlayan Barış Kurulu eliyle politik düzlemde etkisiz hale getirilecektir.

Filistinliler, Yüzyılın Anlaşması’nda yer alan aynı yanlış seçimle karşı karşıya kalacaklar: vekalet yönetimini kabul etmek ya da kuşatma altında kalmak. Her türden örgütlü direniş, terörizm olarak tasnif edilecek, İsrail istihbaratının desteğiyle BAE güçleri eliyle ezilecek. Gerçek egemenlik talepleri, gerçekçi olmayan, radikal ve nihayet istikrarı getiren pragmatik çözümün önündeki engeller olarak redde tabi tutulacaklardır.

Gazze haberlerinden yorulmuş, artık başka konulara geçmek isteyen uluslararası toplum, bu sonucu mevcut en iyi seçenek olarak görüp kabul edecektir.

Epstein’in ağlarının mümkün kıldığı gelecek budur. Kushner’ın milyarlarca dolarının satın alınmasına yardımcı olduğu gelecek budur. İbrahim Anlaşmaları’nın mümkün kılmak için tasarlandığı gelecek budur. Yolun açılması için İmran Han’ın görevden alınmasını gerektiren gelecek budur. Pakistan, engeli ortadan kaldırıldıktan sonra, Barış Kurulu’na imza atarak bu geleceğe meşruiyet kazandırmaktadır.

Gelgelelim, bu türden adımlar Gazze’nin ötesini etkileyecek. Bu modelin uygulanabilir olduğu görülünce, işgalin “yönetim” olarak yeniden adlandırılabileceği, egemenliğin ekonomik bağımlılık yoluyla ortadan kaldırılabileceği, direnişin görünür askeri güç yerine gözetim ve paralı askerler aracılığıyla yönetilebileceği ispatlandığında, model her yerde uygulanacaktır.

Batı Şeria. Güney Lübnan. Direniş hareketlerinin var olduğu, bağımsız liderliğin inşa edilmiş bölgesel yapıyı tehdit ettiği her yerde model devreye sokulacak. Halkın tecrit edilebildiği, kuşatılabildiği, ardından sürekli acı çekmek ile vekiller aracılığıyla teknokratik kontrolü kabul etmek arasında seçim yapma şansının sunulduğu her yerde, model tesis edilecek.

Bu, sadece Filistin’in meselesi değil. Bu, yirmi birinci yüzyılda egemenliğin altyapısıyla ilgili. Epstein gibi istihbarat görevlileri ağları kuruyor, Muhammed bin Zeyid gibi otokratlar sermaye ve güç temin ediyorlar, Kushner gibi oportünistler siyasetçilere erişme imkânını paraya tahvil ediyorlar, Erik Prince gibi paralı askerler, operasyonel kapasiteyi oluşturuyorlar, İmran Han gibi engeller, işbirliği yapılamadıkları zaman rejim değişikliğiyle ortadan kaldırılıyorlar, Pakistan gibi devletler, bağımsız liderleri sistematik olarak ortadan kaldırıldıktan sonra meşruiyet kazanıyorlar.

Güzergâh tamamlandı. Altyapı işler durumda. Engeller kaldırıldı. Gazze, egemenliğin dünyanın görüp mahkûm edeceği askeri fetih değil, idari yapıların ele geçirilmesi, ekonomik bağımlılık ve çok taraflı anlaşmalar aracılığıyla nasıl ortadan kaldırıldığının, kalıcı esaret zincirleri yüzeyin altında şangırdarken, yüzeyde nasıl bir tiyatro sahnesinin kurulduğunun kanıtıdır.

Onların parmak izleri her yanda, yeter ki siz nereye bakacağınızı bilin. Tüm izler, on beş yıldır planlanan aynı nihai hedefe işaret ediyor.

Frame The Globe
3 Şubat 2026
Kaynak

13 Mart 2025

, ,

Halkın Gerçek Şairi



Komünist hareketin önder isimlerinden olan Sibte Hasan, aynı zamanda önemli bir edebiyat insanıdır. Ona göre Habib Calib, Pakistan komünist hareketi için partinin yaptıklarından çok daha fazla şey yapmıştır. Habib Calib, Sibte Hasan’ın ölümü üzerine iki şiir kaleme almıştır. Bunlardan biri şu şekilde başlamaktadır: “O kültürlü hâli ve irfanıyla Sibte Hasan yükseklerde uçan bir kuştu / Ölümü parti için kabustu.” Sibte Hasan, aşağıdaki konuşmayı Habib Calib’e Karaçi Basın Kulübü’ne ömür boyu üyelik ödülü verildiği vakit yapmıştı.

* * *

 

Urduca dilinde, Nazır Ekberabadi’den sonra “halkın gerçek şairi” unvanına layık bir isim varsa o da Habib Calib’dir. Nazır Ekberabadi gibi o da halk adamıdır. Sıradan insanlar gibi yaşar. Onlar gibi düşünür, hisseder ve sever. Sıradan insanların arzularını taşır. O sıradan insanların dilinden onların hüznünü, acısını, sesini ve arzularını aktarır. Yüz binlerce insan Calib’i bu kadar çok seviyorsa, dizelerini işittiklerinde kendilerinden geçiyorlarsa, o vakit ondaki bu sevda da aşk da sebepsiz değildir.

Yunan mitolojisinde aktarıldığı biçimiyle Promete, ateşi insanların hizmetine sunmak gerektiğini düşündüğü, bu anlamda, tanrılara ait bir sırrı insanlara faş ettiği için suç işler. Bu suçu işlediği için bir kayaya bağlanır, burada bir akbaba her gün gelip etini yer. Tanrılar kendisinden özür dilemesini ister, özür dilerse işkence son bulacaktır. Promete şu cevabı verir: “Bu işkenceniz kabulümdür, ama sizin köleniz olmayı reddediyorum”.

Bu, esasında simgelerle örülü bir hikâyedir. İnsanın aklı, tanrıların bahşettikleri bir hediye değildir. İnsan, düşüncesinin gücüyle, deneyler ve gözlemler aracılığıyla sorunlarına çözüm bulmuş, algılama becerisinin ve ferasetinin zirvesine ulaşmıştır.

Fakat öte yandan bir de tehlikeyi seven, bize özgürlüğü öğreten, toplumsal meseleleri idrak etmemizi sağlayan insanlarla da karşılaşırız. Eyüp Han diktatörlüğü, o karanlık dönem, bir yandan da Adalet Kıyami ve Habib Calib gibi insanları öne çıkartmış olmasıyla da anımsanacaktır.

Bu milletin gerçek tarihi yazıldığında, dünya, milletin canının çekildiği, insanların nefes alıp vermeye bile korktukları o korku ve terör döneminde ona ruh üfleyen, can veren insanları da tanıyacaktır.

Ateşten gömleği giymek, Habib Calib’in kaderinde vardır. Ülkedeki hüzne ve acıya son vermek onun hayatının asli amacıdır. Calib, bir gözüyle gülerken diğeriyle ağlayandır. Gülmek de ağlamak da halk içindir.

Calib, halkın içinde bulunduğu sefalet koşullarına ağlar, ama bir yandan da geleceğin parlak olduğu gerçeğini bilerek güler. Onun şiiri, mağlup olmuş yüreklerin sesi, tutkuyla bağlı olunan inançlar için yapılmış bir silâhlanma çağrısıdır. O, zalimlerin iktidarından da servetinden de hiçbir zaman korkmamıştır. Buna karşın, geceleri kıyımdan geçirilenlerin yüzündeki örtüyü kaldırmıştır.

Bazen kendime soruyorum, bu fakir, “hayır” deme gücünü nereden aldı? Bu asil insanın kötülükle mücadele etmesini, hakikati ısrarla dile getirmesini sağlayan güç nedir? Esasında bu güç, halka olan sevgisinin ürünü. O cesaretin de coşkunun da kaynağı bizatihi halk. Habib Calib, kişiliğini ve şiirini halkın iyiliği için feda etmiş bir insan.

Seyyid Sibte Hasan
25 Aralık 1980
Kaynak

30 Kasım 2024

, , , ,

O Günün Tanığı Olacağız


Kampın son günü dik tepenin üzerine kamp kurduk. Sabah kamptan ayrıldık. Yola indik. Bir motosiklet gelip beni aldı. Orman, artık ilk adım attığım andan çok farklı görünüyordu. Fıstık ağaçları, mango ağaçları, pamuk, çiçek açmıştı.

Kudurlu köylüler, taze balık dolu büyük bir tencere göndermişlerdi kampa. Elime 71 ayrı malzemeden oluşan bir liste tutuşturdular. Liste meyvelerden, sebzelerden, tohumlardan ve ormandan toplanan böceklerden oluşuyordu. Yanlarına da pazar fiyatları iliştirilmişti. Bu liste, aynı zamanda onların dünyasının haritası gibiydi.

Orman postası geldi. Bana iki bisküvi getirmişti. Narmada yoldaştan bir şiir ve bir de kitap arasında ezilmiş bir adet çiçek vardı. Maase de hoş bir mektup göndermişti. (Maase kimdi? Onu tanıma imkânı bulabilecek miydim?)

Suhdev yoldaş, “Ipod’undan benim bilgisayara müzik yükleyebilir misin?” diye sordu. Ziya-ül Hak iktidarının uyguladığı zulmün zirveye ulaştığı günlerde Lahor’da verdiği ünlü konserde kaydedilmiş, sözleri Faiz Ahmed Faiz’e ait olan Hum Dekhenge [“Günün Tanığı Olacağız”] isimli şarkıyı dinliyoruz İkbal Banu’dan.

Günün Tanığı Olacağız


Şüphesiz biz de tanık olacağız
Ezelden gelen levhada vaat edilmiş o güne.

Yeryüzü kulakları sağır edercesine tek yürek çarptığında
Hükümdarların başlarına yıldırımlar yağdığında
Dağılacak pamuk misali zulmün dağları
Biz mazlumların ayakları altında

Putlar devrilip arz-ı Hüda’da
Merdud ve haram ilân edilen
Biz ehl-i safa kurulunca yüceye
Tüm taçlar ayrılacak başlardan
Tüm tahtlar yıkılacak birer birer
Sadece Allah kalacak geride

O her yerde hazır ve nazır olan.
“Enel Hak” diye bir çığlık yükselecek sonra.
Bu hem benim hem sen
O vakit hükmedecek dünyaya halk-ı Hüda
Bu hem benim hem sen

Faiz Ahmed Faiz

* * *

O konserde elli bin Pakistanlı, şarkının ardından meydan okuyarak şu sloganı atıyordu: “İnkilab Zindebad! İnkilab Zindebad!” [“Yaşasın Devrim!”]. Onca yılın ardından bu şarkı, bugün Naksalcıların egemen olduğu ormanlarda yankılanıyor. Devrimciler ilginç ittifaklar kurmuştu, burası açık.

O günlerde içişleri bakanı, “Maoistlere fikri ve maddi destek sunanlar”a tehditler savuruyordu. Bu tehdit dolu ifadeler, İkbal Banu’yu da kapsıyor muydu?

Şafak vakti Madhav, Curi, genç Mangtu ve diğer yoldaşlarla vedalaşıyorum. Çandu yoldaş, bisikletleri organize etmek için aramızdan ayrıldı. Onunla ana yolda buluşacaktık. Raju yoldaş bizimle gelmiyordu. O dizlerle o tepeye tırmanması zordu. Niti (ki arananlar listesindeydi adı), Suhdev, Kamla ve diğer beş yoldaşla birlikte tepeye tırmandık. Yürümeye başladığımızda Niti ve Suhdev, bir sebeple, aynı anda kalaşnikoflarının emniyet kilidini açtılar. Bunu yaptıklarına ilk kez şahit oluyordum. Sınıra yaklaşıyorduk. Suhdev o an, “Bize ateş açmaları durumunda ne yapacağını biliyor musun?” diye sordu. Sanki dünyadaki en doğal şeyden bahsediyor gibiydi.

“Evet” dedim, “biliyorum. Hemen sınırsız açlık grevine başlarım.”

Büyükçe bir taşın üzerine oturup gülmeye başladı. Tırmanışımız bir saat daha sürdü. Yolun aşağısında kayanın içinde oluşmuş oyuğa girip oturduk. Pusu kurmuş gibiydik. Bizi görmeleri imkânsızdı. Bisikletlerin sesine kulak kabarttık. Vakit geldiğinde vedalaşma olabildiğince hızlı olmalıydı. “Kızıl selam yoldaşlar” deyip ayrılmalıydık. Öyle de yaptık.

Geriye dönüp baktığımda hâlen daha oradalardı. El sallıyorlardı. Boğazım düğümlendi. Onlar, düşleriyle yaşarken dünyanın geri kalanı kâbuslarıyla baş başaydı.

Her gece bu yolculuk düşer aklıma. O geceki gökyüzü, o orman yolları geçer gözümün önünden. Elindeki meşaleyle yürüyen Kamla yoldaşın o eski püskü terlikleri (şapal) içindeki topuklarını görürüm. Biliyorum, hep yürümek, hareket etmek zorunda. O sadece kendisi için yürümüyor, umut hepimiz için capcanlı kalsın diye yürüyor.

Arundhati Roy

[Kaynak: Walking with the Comrades: Report from Maoist Political Base Areas in India’s DK Forest, Kasama, 9 Mart 2010, s. 36-37]




16 Ağustos 2023

,

Nusret Fatih Ali Han


1990 yılında “kevvâlî müziğinin en parlak yıldızı” olarak anılan Nusret Fatih Ali Han, Londra’nın doğusunda bulunan Hackney Empire isimli konser salonunda verdiği konserde, sahnede yalınayak bağdaş kurup oturmuş hâliyle çıktı karşımıza. Solunda grubunun diğer üyeleri bulunuyordu: sekiz kişiden oluşan koroya bir tablacı, çift körüklü enstrümanıyla bir akordeoncu ve biraz ötesinde duran ve grubun en genç üyesi olan, Nusret’in oğlu duruyordu.

Akordeonun sesine koro, alkışlarla eşlik etmeye başladı. Her şey, bu kadar yalın ve basitti. Alkışla birlikte ritim, sizin bir şeyler beklemenize neden oluyordu. Daha fazla şeyin arzulandığı ortamda bir an önce ses girsin istiyordunuz. Sonra o sesi duyduğunuz andan itibaren başınız dönüyor, saatlerce süren performans sizi vecde sürüklüyor, Nusret’in sesindeki güce teslim oluyordunuz.

Yüzyılımız, bu türden bir sesi bir iki kez dinlemiştir. Bunlar, hem insanın içini paralayan hem de sakinleştiren sesler. Maria Callas veya Mısır’ın büyük şarkıcısı Ümmü Gülsüm gibi sesler, sahip oldukları güzellikleri ölçüsünde dinlenilmek isterler. O ses, dinleyeni yükseltir. Yükseklere ve ötelere götürür, dinlenildikçe kendisini tüketip yok eder. Ya da Tanrı’sına kavuşur.

Tam da bu sebeple, Peter Gabriel, Martin Scorsese’in Günaha Son Çağrı filmi (1988) için yaptığı müzikte İsa’nın çektiği çilenin zirveye ulaştığı anlarda Nusret’in sesini kullanmıştır. Oliver Stone Doğuştan Katiller’de (1994), Tim Robbins Ölüm Yolunda (1995) filminde Nusret’in sesinin sahip olduğu potansiyeli görmüştür. Stone Nusret’i delice coşkuyu, Robbins ise tahammülü zor acıyı aktarmak için kullanmıştır.

Nusret, Bruce Springsteen ve Pearl Jam grubundan Eddie Vedder’ın albümünde de karşımıza çıkar. Popüler bir isim hâline gelen Nusret, birçok onur ödülü almıştır. Ayrıca 1995 yılında Unesco ödülü de kendisine verilmiştir. Tüm bunlar, onun ne kadar çok saygı gören biri olduğunun ispatıdır.

Ülkesi Pakistan’da ve komşusu Hindistan’da epey hürmet gören Nusret, muazzam hikâyeler anlatan şarkılarıyla, en seküler dinleyicilerini bile kendilerinden geçirmekte, Tanrı’ya teslim olmanın yol açtığı vecd hâliyle tanıştırabilmektedir. Bu noktada, o dinleyicilerin şarkıların özüne, tasavvufla aralarındaki bağa ve onuncu yüzyılda İran’da kurulmuş olan tarikatla ilişkisine vakıf olmalarına gerek yoktur.

Dini müziğin bir türü olan (“söz” anlamına gelen “kavil”den türetilmiş olan) “kevvâlî”nin bugünkü hâli, on üçüncü yüzyılın sonlarında Hindistan’ın alt kısmında inşa edildi. Altı yüz yıllık bir kevvâlî geleneğinin ürünü.

1948’de Pakistan’da, bugün Faysalabad olarak bilinen Lyallpur şehrinde dünyaya gelen Nusret, kevvâlî üstadı olan babası Üstad Fatih Ali Han’dan ilk müzik derslerini aldı. Baba 1964 yılında ölünce Nusret babasının ağabeylerinin öğrencisi oldu. 1971 yılında amcası Mübarek Ali Han öldü, bunun üzerine Nusret, yaşayan en büyük kevvâllardan biri hâline geldi. O günden beri, bilhassa ömrünün son sekiz-dokuz yıllık diliminde, bu müziği dünya sahnesine taşıdı.

Popülaritesinin önemli bir kısmını Dünya Müzik, Sanat ve Dans Festivali’ne (WOMAD) ve Peter Gabriel’ın Real World albümüne borçlu. Nusret, ilk WOMAD konserini 1985’te İngiltere’de verdi. En çok dinlenen şarkılarının toplandığı albümlerin sayısı yirminin üzerinde, ayrıca konser kayıtlarından oluşan onlarca albümü var. Ama bence en iyi albümleri, Gabriel’ın şirketinden çıkan Shahen Shah (“Şehinşah” -1989) ve Shahbaaz (“Şahbaz” -1991). Ayrıca Asya’daki dans müziği kanallarında akıp duran, yeniden düzenlenmiş ve Nusret’in şarkılarından alıntı yapan çok sayıda şarkıya rastlıyoruz. En çok dinlenenleri, gene Real World’den çıkanlar. Mustt Mustt (1990) ve Night Song (“Gece Şarkısı” -1996) bu tür şarkılardan. İkisinde de Nusret’e Kanadalı elektronik müzikçi Michael Brook eşlik ediyor.

Massive Attack grubunun remikslediği “Mustt Mustt” Nusret’in kulüplerde dans eden insanlarca tanınmasını sağladı. İlk başta bu kuşak, Nusret’in gelenekselden beslenen eserleriyle kendinden geçme, vecd deneyimi dâhilinde ilgilendi. Peygamberlere, imamlara ve tarikat pirlerine duyulan sevgi ve onlara yönelik bağlılığın bir biçimi olarak gelişmiş olan kevvâlî müziği, seküler duygusal aşkın bir ifadesiymiş gibi değerlendirildi. Bu sayede Nusret, hep istediği şekilde, kendi müziğini batılı elektronik dans müziğiyle buluşturma imkânı buldu. Ama bunun sonucunda müziğin dini yönünün değersizleşip yavanlaşacağını düşünen Pakistan’daki kimi muhafazakâr isimler, Nusret’e suçlamalar yönelttiler.

Oysa Nusret’in farklı kültürleri harmanlayan çalışmalarında ne tavizden ne de ihanetten eser vardı. Onun müziği, açık fikirli ve sınırları zorlayacak ölçüde keşif meraklısıydı.

Birçok dinleyiciye göre, Nusret’in doğu ve batıyı kucaklayan albümleri, farklı şirketlerin çıkarttığı, geleneksel çalışmalara ait kayıtlara uzanan yolu açmaktaydı. Gene Real World’den çıkan The Last Prophet (“Son Peygamber” -1994) geleneksel müziğin ölçütlerine sıkı sıkıya sarılan, peygamberlere ve tarikat pirlerine adanmış şarkılara yeni şarkılar katan, değerli bir çalışma. Albümün zirvesinde Şahbaz için yazılmış 25 dakikalık “Cevle Lal” şarkısı duruyor. Şahbaz, Kalenderî tarikatına mensup olup on üçüncü yüzyılda yaşamış olan Osman-ı Merendî’nin öteki adı.

Ama öte yandan, Nusret’in o güçlü sesini en iyi canlı performans esnasında işitebiliyorsunuz. Onu sahnede dinlediğinizde, “bu ses daha ne kadar süre kesilmeyecek, daha ne kadar yükseğe çıkacak?” sorusunu soruyorsunuz.

Son demde Londra’daki Barbican gösteri sanatları merkezinde konser verdi. Orada söylerken sesindeki o yorgunluk belirtilerini alabiliyordunuz. Sesi sanki hareket alanını az çok yitirmiş gibiydi. Bunun bir sebebi de kevvâlî müziği konusunda cahil veya ilgisiz olan salon çalışanlarının seyirci aralarına sandalye atmasıydı. Sahnede veya sahne yakınında dans etmek isteyen seyirci, bu kısıtlılık yüzünden rahatsız oldu, aynı zamanda sahnedekileri de rahatsız etti. Nispeten rahat ortamlarda, şarkılar havalandıkça seyirci de kendinden geçiyor, hatta üstada para yağdırıyordu.

Nusret şarkı söylerken ellerini indirip kaldırıyor, böylelikle ritim tutuyor, bir yandan da havada gözle görülmeyen dans figürleri çiziyordu. Koroyla yarış içine giren Nusret, şarkıdaki ana ifadeleri duygu yüküyle birlikte aktarıyor, koroya öncülük ediyor, dinleyeni hipnoza sokacak tekrarlarla o sözleri yineliyor, şarkı, giderek dinleyeni kendinden geçiren kreşendolarla zirveye ulaşıyordu. İşte o noktadan sonra Nusret, artık ses çıkartan kişi olmaktan çıkıp bizatihi Ses’in kendisi oluyordu.

Batıdaki birçok dini müzik örnekleri ölüm kadar soğuk ve rahatsız edici gelebiliyor dinleyene. El çırpmalarıyla verilen ritmiyle ve tablanın yol açtığı girdapla Nusret’in müziği, hem kendisini hem de dinleyeni arşa çıkartıyor. Akkor gibi ateş fışkırıyor her yerinden. On üçüncü yüzyılda yaşamış mutasavvıf Mevlânâ’nın şu sözünü anımsatıyor:

“Ben ses değilim, şarkı söyleyen ateşim.
Duyduğun şey, yüreğindeki çıtırtı.”

Geoff Dyer
17 Ağustos 1997
Kaynak

31 Mart 2020

, ,

Pakistan’da Solun Koronavirüsle Mücadele Stratejisi


Krizin Yoğunlaşması

Kimsenin kayıtsız ve bitaraf kalamayacağı, insanlığın yüzleştiği en ağır krizlerinden birine tanıklık ediyoruz. Krizin yönetici sınıfın önceliklerine bağlı olarak ağırlaştığı açık. Bu sınıf, halkın refahı yerine bölgesel hâkimiyet hayalleri peşinde koşuyor. Tanklarımız, füzelerimiz hatta nükleer silâhımız bile var ama yatağımız, suni solunum cihazımız ve ilâcımız yok.

Devlet, tam da politik irade yoksunluğu ve yapısal zafiyetlerin birikmesi sonucu krizde. Toplumsal hayatın her bir kısmı, allak bullak ve darmaduman. Zira medeniyetimizin bekçisi olan devlet, en zor zamanlarda kifayetsiz ve zalim olduğunu ortaya koydu. Toplumumuz, olağanüstü koşullarda devletsizliği tecrübe ediyor. Bugün devlet yok, tüm asli işleri sağlık emekçileri yapıyor.

Herkes, bu tür kriz momentlerinde bir araya gelip politik farklılıklarımızı unutmamız gerektiğini söylüyor. Oysa mevcut sorun, esasen yıllardır yönetici elitlerimizin yaptıkları tercihlere bağlı olarak yaşanan hazırlıksızlık, kaynak yetersizliği ve altyapı düzleminde uygulanan ırk ayrımcılığı sebebiyle krize dönüştü. Yönetici sınıfın uyguladığı politikalar iflas etti, zira bunlar insanlığın bekasını riske attı.

Öte yandan hayatımızın en önemli kararlarını kriz zamanlarında alıyoruz. Ama kararlarımızın kapitalistlerin, ordudaki şahinlerin ve hesap sorulmayan teknokratların cepleri karşısında hiçbir anlam ve değer ifade etmiyor. Yöneticiler, ısrarla avamın kriz dönemlerinde siyasetten uzak durması gerektiğini söylüyor. Oysa geleceğimizi ilgilendiren önemli kararlar bu türden olağanüstü durumlarda alınıyorsa, o vakit bizim de krizi politik düzlemde ele almamız, siyasetle iştigal etme hakkımızı kimseye teslim etmememiz gerekiyor.

Koronavirüs politik açıdan nötr bir mesele değil, medeniyetimize yönelik en önemli tehditlerden biri olarak bu virüs salgını, küresel düzeni biçimlendiren toplumsal, ekonomik ve politik çelişkilerin yoğunlaşmış bir ifadesi olarak çıkıyor karşımıza. Dolayısıyla onu genelde düzgün işleyen sistemdeki bir sapma olarak görmememiz gerekiyor. İklim felaketinin varoluşumuzun genel dokusunu tehdit ettiği koşullarda bizi kapıda daha fazla sağlık krizi bekliyor. Bu krizlerden kaçış yok.

Bugünün değer ve uygulamalarından ayrı, herkesin paylaştığı değerler ve uygulamalar üzerine yeni bir dünya kurmamız gerekiyor. Temel gelir ve kamu hizmetlerinin ücretsiz olması gibi halkçı talepler önemli ama yetersiz, zira sistem bu talepleri karşılayacak bir yapıya sahip değil. Bu nedenle solun sistemi onun imkânsız gördüğü rasyonel taleplerle topa tutmayla yetinmemesi, ayrıca teoriye ve pratiğe yeniden yön vermek adına uzun soluklu bir strateji geliştirmesi gerekiyor. Solun ve sağın elindeki politik kurumlar, bugünün güçlüklerine cevap verecek düzeyde değil. Bu bağlamda eğer yüzleştiğimiz krizlerin aciliyeti karşısında ezilmek istemiyorsak, yeni bir sosyalizm pratiği ve dili geliştirmemiz şart.

Koronavirüs Krize Ait Bir Temsildir

Çin Kızıl Haçı’ndan bir doktorun dediği gibi: “bizim zamanı, tüm ekonomik faaliyeti durdurmamız gerekiyor.” Bu tuhaf açıklamanın doğru bir yanı var. Doktor, farkında olmadan, bizim bugünkü kapitalist tarzın akışını durdurmamız, bu akışın işçilerin sömürüsü, emtianın dolaşımı, sermayenin dizginsiz biçimde birikmesi ile dönen çarklarını kırmamız gerektiğini söylüyor. Başka bir ifadeyle, COVID-19’un yayılımını durdurmak istiyorsak, bizim üretim sürecini ve emtia dolaşımını durdurmamız şart.

Tüm bu yaşananlar kumdan kaleyi yıktı. Yanılsamalardan, kendini aldatma biçimlerinden ve safsatalardan oluşan dünya yıkıldı. Bir sürecin sonuna geldik. Emtia dolaşımı ile ilgili kriz kapıda. COVID-19, piyasa ekonomisinin saçma sapan olduğunu ortaya koydu.

Öncelikle tanık olduğumuz şeyin “resesyon” olmadığını net olarak görmeliyiz. Bu, bir “finansal kriz” değil. Koronavirüs salgını, ekonomik ve toplumsal hayata ait temel bileşenleri yerinden yurdundan etti. İmran Han hükümeti gibi meseleyi bu şekilde ele alıp olağan koşullarda yönetilebilecek bir şeymiş gibi görürsek ve sıcak havanın virüsü öldüreceği beklentisi içine girersek, devletin geliştirdiği modelin de gösterdiği üzere, yüz binlerce insan ölür. Bu ağır sonuçtan kaçınmak için olağan ekonomik ve toplumsal hayat kökten değiştirilmelidir. Peki daha önce Pakistan’da olağan ekonomik ve toplumsal hayat nasıldı?

Orta sınıf ve elitler için olağan hayat demek, güzel alışkanlıklar ve mutlu yaşamak için gerekli kaynakları kullanmak demekti. Öte yandan bu virüsten önce işçilerin hayatı tam bir kâbustu. Asgari ücret, sosyal güvenlik ve iş güvenliği resmi kayıtlı işçilerin temel talepleriyken gayriresmi, sözleşmeli işçiler her gün mücadele yürütmekte, fabrikada, atölyede veya eğitim kurumunda duyuru veya ikaz yapılmadan işten atılabilmekteydi.

Demek ki virüsten kurtulmak demek, olağan toplumsal ve ekonomik hayatı kökünden değiştirmek demek. Yani işçilerin kullanılıp atılan birer mal olarak görüldükleri kapitalist ekonomiyi değiştirmek zorundayız. Devletle işbirliği içerisinde olan kapitalistler fabrikaları, işletmeleri ve diğer üretim alanlarını yoksul işçilerin hayatını umursamaksızın kapatabileceklerini düşünüyorlar. Bununsa iki sonucu olacak.

İlk sonuç dâhilinde sosyal izolasyon ve mesafelenme üzerinden ekonominin büyük bir kısmı duracak, dolayısıyla halk sağlığı hiçbir şekilde umursanmayacak. Virüs salgını zirveye ulaşıp kriz son bulana dek toplumun virüsün yayılımının yavaşlayacağı gerekli uyku süresi devreye giremeyecek. İşçiler yeterli sağlık hizmeti, yemek desteği ve temel gelir alamazsa evlerinde kalma imkânı da bulamayacaklar. İnsanlar dışarı çıkıp iş bulmaya çalışacak ki bu da salgının süresini uzatacak. İşçilerin evde izolasyonda kalmaları için gerekli tüm kaynaklara sahip olması gibi bir durum söz konusu değilse herkesin belirsiz bir süre karantina alınması da mümkün değil. Çünkü bilindiği gibi, halk sağlığı bağlamında insanlara para verilmeli ki sosyal mesafeyi muhafaza edebilsinler, kendilerini güvenli bir biçimde izole etsinler ve çalışmaya hiç ihtiyaç duymasınlar.

Güvencesiz, sigortasız, geçici ve gündelik işlerde çalışan işçilerin, yarı zamanlı çalışanların önemli bir yer tuttuğu ekonomide herkesin sağlık hizmeti ve maddi yardım alabilmesi için servetin yeniden dağıtılması gerekir. Bu krizde asıl kaybedenler, işçiler ve işçi aileleri. Limelight, Generations ve Outfitters gibi giysi markaları işçilere ücret hatta ücretli izin bile vermeden onları işten çıkartıyor, bazı fabrikalarsa tüm işçilerin işine son veriyor.

O uzun ve daha önce görmediğimiz kriz böyle başladı. Artık temel gelir yardımını istemenin yanında kendi kendimize yardım etmemizi sağlayacak komiteler oluşturmalıyız. Çünkü önümüzdeki günlerde her şey daha da güçleşecek.

Devletin işçilere yardım etmemesinin veya edememesinin ikinci sonucu ise şudur: işçilere gıda, barınma, gelir ve sağlık imkânları sağlanmadığı takdirde işçiler sokağa dökülecek ve bu yönde talepler dile getireceklerdir. Çünkü devlet, ücretli izin ve yiyecek kartı verememekte, işçilerin sağlık imkânlarından yararlanmasını güvence altına alamamaktadır.

Eğer tüm işletmeler, fabrikalar ve işyerleri işçileri ücretsiz olarak izne ayırırsa veya işten atarsa kısa süre sonra Pakistanlı işçiler, “bu karantina altındaki yeni gerçeklikte bizim yerimiz nedir?” olarak özetlenebilecek o can alıcı soruyu soracaklar.

Koronavirüs krizinde hem sağlık hem de eğitim sistemindeki çöküşün hem ücret ve sosyal güvenlik yetersizliğinin hem de işçilerin insanlıktan çıkartılmasına dönük adımların ve rantiyeci, aşırı şişmiş devletin bir araya toplaştığı bir krizdir.

Bu ülkenin yoksulları karşısında zulmün kaleleri üzerine işçi grevleriyle, Peştun Tahafuz Hareketi ile, kadın hareketiyle, öğrenci hareketiyle ve köylü hareketiyle yürüyor. Bu kriz, sermayenin dolaşımındaki sınırlar sebebiyle işçilerin “neoliberal kapitalist toplumda ne tür insani ilişkilere yer var?” olarak özetlenebilecek temel soruya cevap vermek için mevcut yapıları olumsuzlamanın ötesine geçmesini sağlayacak. Tüm kapitalist ekonominin bu ikinci olumsuzlamasının (olumsuzlamanın olumsuzlanmasının) devrimci sonuçları olacak.

İyi Yönetişim mi İkili İktidar mı?

Birçok yorumcu, krizi ihmal edilecek kötü yönetişim olarak görüyor. Oysa mevcut rejimin yetersizliği, sadece ondaki kararsızlıktan kaynaklı olarak oluşan tehdidi büyüttü. Daha önce izah ettiğimiz üzere bu kriz, basit bir politikanın ürünü değil, devletimizin ve politik ekonominin genel yöneliminin bir sonucudur. Daha da önemlisi geri dönebileceğimiz bir olağan durum mevcut değildir. Zira devlet, krizde işçilere ödeme yapmayarak işçi sömürüsünü daha da hızlandırmaktadır.

Dolayısıyla makul herhangi bir yönetim modelinin yokluğunda bizim sermaye birikim mantığına ve devlete tabi olmayan başka varolma ve aidiyet biçimleri tahayyül etmeye başlamamız gerekmektedir. Bunun için de devleti aşan yeni dayanışma alanları oluşturmalıyız. Devletin terk ettiği işçi mahalleleri gibi yerlerde bakım konusunda ağlar meydana getirmeliyiz.

Peki bu dayanışma ne tür bir biçim alacak? Bilinçlendirme faaliyeti dâhilinde devletin olmadığı yerlerde yardım grupları ve gönüllü ekipler oluşturulmalı, işverenlerin attığı işçilerin sesine ses katılmalı, sağlık emekçileriyle toplum arasında gerekli olan koordinasyon sağlanmalıdır.

Bu tür faaliyetler, yoksullara acıma üzerine kurulu yardım çalışmalarına dönüşmemeli. Bu pratikler politik olarak ele alınmalı, kapitalizmin dayattığı sınırların ötesine uzanıp yeni bir dünya kurulmalı. Bizim amacımız, gücünü topluluklar içerisinde güven ve dayanışma duygusu oluşturmaktan ve topluma hizmet etmekten alan insan ve örgüt ağları oluşturmak olmalıdır.

Devlet aygıtının zayıfladığı koşullarda biz, ya toplumun askerîleştirilmesi ile mevcut toplumsal çürümenin kontrol altına alındığına ya da kurumsal temsil ötesine uzanan özerk işçi iktidarı kurmayı öngören strateji olarak ikili iktidar anlayışının öne çıkışına tanıklık edeceğiz.

Biliyoruz ki kriz bitince yönetici sınıflar, halkı krizin bedelini işsizlikle, yetersiz istihdamla, borçla ve artan fiyatlarla ödemeye mecbur edecek. Böylesi bir durumda mücadelenin ömrünü uzatmak için karşılıklı yardım ağlarını kullanan özörgütlenme ve direnme becerileri, halkın kendisini savunmasını sağlayacaklar.

İkili iktidar, insanî ihtiyaçların karşılanması noktasında üretimi ve dağıtımı yöneten ve mevcut toplumsal ilişkileri dönüştüren bir kopuş stratejisinin ana bileşenidir. Bu bağlamda işçi sınıfı, yaratıcı potansiyelini açığa çıkartacağı ağlar oluşturur ve işçilerin geliştirdiği yeni irade tüm topluma dayatılır. Bilhassa insanların işlerine geri döndüğü koşullarda bu işçi komiteleri sermaye birikimine sınır koymak için gereklidirler.

Yüksek siyaset elitler arasında kilitlenmiş bir pratiktir, dolayısıyla halkın karar alma organları önemli hâle gelir. Bunun nedeni, önümüzdeki aylar içerisinde seçim veya kitlesel hareketliliğin hayal bile edilemeyecek olmasıdır. Yüksek siyasetin hükmünü yitirdiği koşullara geleceğin toplumu için alternatif görüşler ve pratikler geliştirmeliyiz. Kurumsal çerçevelerin dışında, onlardan bağımsız varolabilen alternatif iktidar biçimleri için bir çekirdek oluşturmaya başlamalıyız.

Halk, kendisine dayatılan, tahammülü zor koşullara başkaldıracaktır. Zor zamanlarda yardımları sağlayacak merkezi güç olarak işçi komiteleri, kitlelere sisteme karşı mücadelede öncülük edecektir. İşçi sınıfının en sağlam unsurlarında vücut bulan sosyalizm pratiği, en iyi böylesi koşullarda gelişecektir.

“Tüm İktidar Halka”

Devletten bir şeyler isteme üzerine kurulu olağan siyaset tarzı artık işe yaramadığından Pakistan solu cesur fikirler geliştirmelidir. Yönetici sınıfının açgözlülüğünün, IMF kredilerinin, özelleştirmelerin, aşırı şişmiş devlet yapısının bu krizi çözemeyeceğini hepimiz biliyoruz. Bunların işçileri hiç umursamadıklarının da farkındayız. Hareketin fitili tam da bu krizin orta yerinde ateşlenmelidir. Devletin ve fabrika sahiplerinin kendilerini terk edeceklerini bilen işçilerin yanında olmak, bizim sorumluluğumuzdur. İşçi, halk ve yardım komiteleri işlerine şimdi başlamalıdır. Bu krizle mücadele konusunda zaten çok geç kaldık.

Bir yandan bu komiteler virüsün yayılmasına mani olmak için gerekli tedbirler konusunda halkı bilinçlendirmeli bir yandan da işçiler, üretim sürecinin kontrolü, gıda ve kaynak dağıtımının halk kontrolüne girmesi, sağlık ve tıbbi gereçlerin ayrıca hastanelerin halk tarafından kontrol edilmesi gibi konularda eğitilmelidirler.

Bilim insanları tıp uzmanları net mesajlar veriyorlar. Çinli doktorun da dediği gibi “bizim zamanı, tüm ekonomik faaliyeti durdurmamız gerekiyor.” Bu, tüm üretim sürecini dolayısıyla emtia dolaşım sürecini durdurmayı ifade ediyor. Böylesi bir adım sermayenin dünya genelinde yaşadığı krizde sıçramaya yol açacaktır. Sermaye üretiminin ve dolaşımının gerçekleşmediği koşullarda Pakistan gibi Güney’in yoksul ülkeleri çöküşün eşiğine gelecektir.

Bugünün en acil sloganı “tüm iktidar halka”dır. Bu küresel salgın koşullarında cesaretle, netlikle ve davaya bağlılıkla hareket edilmeli, alternatif bir iktidar örgütlenmelidir. Bu süreçte bir tıp emekçisi gibi kendimizi eğitmeli, işçilerle ve mahallelerle dayanışma ilişkisi kurmalı, yiyeceklerin ve temel araç gereçlerin envanterini çıkartacak, halk kliniklerini yönetecek, temel gereksinimlerin kontrollü biçimde teminini kontrol eden topluluklar ve işçiler için sistemler geliştirecek temsilciler seçilmelidir. Bu dönemde geçmişin zincirlerinden başka kaybedeceğimiz bir şey yok, kazanacağımız yeni bir dünya vardır!

Ammar Ali Can
Zahid Ali
26 Mart 2020
Kaynak