05 Eylül 2025

,

1919-1924 Arası Dönemde Sömürge Devrimi ve Komintern

Klasik Marksizm, kapitalist toplumun çelişkilerini analiz etti, bu toplumun devrimci altüstü için gerekli araçları ortaya koydu.

Klasik Marksizm, sömürgeler dünyasını ancak kenar notları dâhilinde ele aldı. Hatta Marx ve Engels, bu konuda kimi zaman birbiriyle çelişen sözler söyledi. İngiliz emperyalizminin tesis ettiği hâkimiyeti “tarihin bilinçsiz aleti” olarak nitelendiren ifadelerine farklı anlamlar yüklendi. Marx ve Engels’in işçi sınıfı hareketinin politik pratiğinin, emperyal merkezlerle sömürgeler arasında gelişmekte olan ekonomik bağları dikkate alması gerektiğini söylediği analiz tarzı bütünlenemedi, hep eksik kaldı.[1]

Klasik Marksizmin sömürgeler ve millet meselesi ile ilgili mirasını geliştirmek, daha da özelde sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde varolan devrimci faaliyetle gelişmiş kapitalist toplumlardaki devrimci faaliyetler arasındaki bağın niteliğini ortaya koymak, Lenin’e düştü. Lenin, sosyalistlerin yüzleştiği görevleri “Bütün ülkelerin proleterleri ve ezilen halklar, birleşin!” ifadesiyle özetledi.

Lenin, Marx’ın hiçbir yazısında bu türden bir formüle işaret edilmediğini tabii ki biliyordu ama o, Komünist Manifesto’nun “tümüyle farklı koşullarda yazıldığını” söylüyordu. Ona göre devrim biliminin görevi, kendisini içinde bulunduğu ortamda yaşanan değişimlere adapte etmekti.[2]

Yeni Sovyet devletinin parçası haline gelen doğu topraklarında bu ilkelerin uygulanması, Sovyet hükümetinin, daha da özelde Halkın Milliyetler Komiserliği’nin sorumluluğundaydı[3] Ancak Sovyetler’in kontrolünde olmayan bölgelerde sömürge devriminin strateji ve taktiğini formüle etme işini Komintern üstlendi. Burada Komintern’in Sovyet idaresinin ilk yılları (1919-1924) süresince yürüttüğü çalışmalar ele alınacak. Bu noktada, Komintern’in sömürgeler dünyası için geçerli bir devrim stratejisi inşa etme gayretine mani olan açmazlar ve sorunlar üzerinde durulacak.

Burada şu hususu belirtmek gerekiyor: yürüttüğü politikalar ne tür kusurlara sahip olursa olsun, Komintern, eşi benzeri görülmemiş bir irade ortaya koymuştur. Zira Komintern’in liderlerinin de haklı bir yerden dile getirdikleri üzere, önceki işçi örgütü, İkinci Enternasyonal, ya sömürgeler dünyasını görmezden gelmiş ya da açıktan emperyalist ağalarından yana saf tutmuştur.[4] Komintern’in yanlışları yanında elde ettiği başarılar da yüzleştiği sorunların niteliği konusunda bize çok şey söyleyecektir.

I

Yeni kurulan Enternasyonal’in başını ağrıtan en ağır sorunlardan birisi, esasında örgütsel yapıyla alakalıydı. Komintern, Sovyet hükümetinin dış ilişkilerden sorumlu kurumu Halkın Dışişleri Komiserliği (Narkomindel) ile ilişkilerinin niteliği konusunda ciddi sorunlarla yüzleşti. Bir yandan da Komintern, Bolşeviklerin zaman içerisinde hesaba katmak zorunda kaldıkları politik başka bir açmazla uğraştı: Dışişleri bakanlığının Batılı kapitalist devletlerle kitaba uygun bir biçimde yürüttüğü diplomatik ilişkiler, Komintern’in o devletleri bir yandan yıkmaya çalıştığı gerçeğiyle nasıl uzlaştırılacaktı?

Devrimi takip eden dönemde Komintern, Sovyet devletinin dış politikası ile kendisinin devrimci faaliyetleri arasında ayrım yapılmasını gereksiz gördü. Kamenev, yazdığı yazılarda Komintern ile Sovyetler’i birleştiren “sıkı bağ”dan söz ediyor, “biri olmadan diğeri olmaz” diyordu.[5] Bu tür bir görüş, dışişleri bakanı Çiçerin’de de makes buluyordu: “Sovyet devletinin dış politikası basit ve nettir: dünya proletaryası ile sıkı bağlar kurmaya çalışmak, tüm kapitalist devletlere yönelik husumeti derinleştirmek.” Devamında Çiçerin, Komintern’in kuruluşunun “aynı yıl içerisinde yürüttüğümüz tüm dış politikayı etkileyen, en önemli tarihsel olay” olduğunu söylüyordu.[6]

Esasında Komintern, ilk başta Rus Komünist Partisi ile Sovyet devlet idaresinin birlikte tabi olacakları hükümet üstü bir örgüt olarak tahayyül edilmişti. RKP, İşçi Muhalefeti grubunun başkanını “sınıfın komünist teşkilatı olarak Komünist Enternasyonal’in yönetim kadrosuna dâhil etme hakkı”nı açıktan kabul ediyordu. Bir yerde Zinovyev, Komintern’in faaliyet merkezini, sosyalizm Batı Avrupa’da başarıya ulaşır ulaşmaz, oraya taşıma niyetlerinin olduğunu söyledi.[7] Komintern, ilk başta Rusça yerine “enternasyonal sosyalizmin dili” olan Almanca konuşacaktı.

Fakat sosyalizm, Sovyet Rusya devletinin sınırlarını aşamadı. Kısa bir süre sonra Zinovyev’in de ifade ettiği biçimiyle, “Komintern’de partinin sesi ağır bastı”. Zinovyev, ayrıca Birinci Enternasyonal’in Fransa merkezli ilerlemesinde olduğu gibi Üçüncü Enternasyonal’in de Rusya merkezli ilerlediği” düşüncesindeydi.[8] Bolşevik liderlerin başkanlık ettiği konseylerde asıl nüfuza dışişleri bakanlığının değil, en güçlü politik figürün başkanlık ettiği Komintern’in sahip olduğu görüldü.[9]

Devrimci durum dâhilinde Sovyet devleti ile Komintern arasındaki ilişkinin belli ölçüde muğlak bırakılmış olmasının pek bir önemi yoktu. Avrupa, giderek istikrarlı bir yere dönüşüp kapitalist güçler arasında diplomatik ilişkiler kuruldukça bu iki kurum arasında ayrım yapma zorunluluğu gündeme geldi. Sovyet hükümeti, Batılı güçlerle olağan bir tarz dâhilinde diplomatik ilişkiler yürütebilmeliydi. Artık hükümetle Komintern arasında hiçbir bağ kalmadı, ayrıca Sovyet hükümeti, Komintern’in eylemleri karşısında her türlü sorumluluktan azadeydi. Komintern’in merkezinin Rusya’da olmasının sebebi, komünist propagandaya ve propagandacılara gerekli hürriyeti bir tek bu devletin vermesiydi. Merkezi Brüksel’de olan İkinci Enternasyonal Brüksel hükümetiyle bir tutulamazsa Komintern de Sovyet hükümetiyle bir tutulamazdı.[10]

Büyük kapitalist devletler, samimiyetsiz buldukları bu pratiği hoş karşılamadılar. Dolayısıyla, Sovyet hükümetinden Komintern’in çıkarlarına düşman olan propaganda faaliyetlerini sonlandırmasını, ayrıca hükümet kanalını kullanan propaganda faaliyetlerinin de bitirilmesini talep ettiler.

Propaganda ve ajitasyon meselesi, esasen ticaretle alakalı olan ve 1920 yazında İngiliz hükümeti ile Sovyet hükümeti arasında yürütülen müzakerelerin en önemli meselesiydi. Anlaşma, Mart 1921’de imzalandı. İmzaların atıldığı gün Sovyet yetkililerine İngiliz hükümetinin anlaşma hükümleri uyarınca alınması gereken tedbirleri içeren bir mektup teslim edildi. Bu mektubun ticaretle bir alakası yoktu. Asıl üzerinde durduğu konu, Asya’da yürütülen İngiliz karşıtı propagandaydı.

Sovyet hükümeti, genel manada anlaşma hükümlerine uydu. Taşkent’teki propaganda okulu kapatıldı. Bakû merkezli Propaganda ve Eylem Konseyi’nin çalışmaları durduruldu. Sovyetler’in Asya ülkelerindeki diplomatik temsilcilerine yeni anlaşmanın hükümlerini ihlal etmemeleri talimatı verildi.[11]

Sömürge devriminin Sovyet devletinin çıkarları uğruna feda edilmesi karşısında Asyalı devrimciler, ümitsizliğe kapıldılar. İngiliz istihbaratının eline geçen, Bakû Konseyi’ne mensup iki üye arasında geçen yazışmada, “anlaşmanın çalışmalara ölümcül bir darbe indirdiğinden”, “Doğulu komünistleri oldukça tuhaf bir konuma sürüklediğinden” söz ediliyordu. Bu mektuba göre anlaşma üzerinden genç Müslümanlar şu soruyu sordular: “Madem İngiltere savaşılması gereken emperyalist bir güç, o zaman Sovyet Rusya onunla nasıl oldu da uzlaşabildi?” Bu gençler, “İngiltere’ye verilen, Doğu’da propaganda yürütülmeyeceğine dair vaadin yalan olup olmadığını, bu vaadin ciddiyetle ele alınması gereken politik bir adım olarak görülüp görülmeyeceğini” bilmek istiyorlardı.[12] Bu sorulara cevap verildi mi, bilmiyoruz, tek bildiğimiz, İngilizlerin net ifadeler içeren notası ardından, Eylül ayı içerisinde propaganda faaliyetlerinin azaltıldığı.

Sovyetler, 1923 baharında “Curzon’un kaleme aldığı nota”nın ardından da bir dizi tavizde bulundu. O günlerde “emperyalizm ve kapitalizm güçleri karşısında geliştirilen teslimiyetçi tavır”dan rahatsız olan, Komintern adına Doğu’da çalışma yürüten bir grup insan, “bu teslimiyetin son beş yıl içerisinde, bilhassa zaten yeterince iyi bir konumda olunmadığı Doğu’da beynelmilel komünizmin elde ettiği mevzilere darbe indirdiğini, bu darbe neticesinde yürütülmüş tüm çalışmaların heba olduğunu” söylüyordu.[13]

Kapitalist hükümetlerle diplomatik ilişkiler kurarken bir yandan da o devletlerin yıkılması çağrısı yapmanın bedeliydi bu. Büyük Batılı devletlerle ilişkiler yanında bağımsız olan, kendisini “antiemperyalist” olarak gören Asya devletleriyle ilişkilerde de sorunlar yaşandı. Zira Sovyetler’in bu ülkelerde yürüttüğü ajitasyon ve propaganda çalışmaları kesintiye uğradı.

Sovyetler, Doğu’yla Ocak 1918’de diplomatik ilişkiler kurmaya başladı. Muhtelif sebeplere bağlı olarak ki bunların hepsi de teknik sebepler değildi, İran, Türkiye ve Afganistan’la yapılacak anlaşmalar 1921 baharına dek imzalanamadı.[14] Anlaşmalara ve onları önceleyen müzakere süreçlerine genelde ortak düşman olarak görülen İngiliz emperyalizmine karşı dayanışma ve dostluk ilişkilerine vurgu yapan ifadeler eşlik ediyordu. Fakat Doğulu elçiler, kendi ülkeleriyle ilgili meselelerde Sovyetler’deki toplumsal düzenin dayandığı ilkelere bağlı kalmamaya özel bir dikkat gösteriyorlardı. Buna karşılık, imza edilen anlaşmalar, genelde her iki tarafı “Doğu halklarının (örneğin Afganistan’ın) hürriyetini bağımsızlık temelinde ve halkların genel arzuları uyarınca yüce tutmaya” yükümlü kılıyor”, her bir millete “politik kaderini özgürce ve sınırsız bir biçimde yaşama hakkı”nı bahşediyor, (İran konusunda) “taraflara diğer ülkenin içişlerine müdahale etme yasağı getiriyor”, “Rus halkının ve Doğu halklarının bağımsız ve hür olma hakkı”nı tanıyor, ayrıca (Türkiye konusunda) “kendi arzularına uygun bir yönetim biçimini seçme hakkı” veriliyordu.[15]

Anlaşmalar uyarınca bu türden güvenceler verildi. Çiçerin, Afganistan ve İran’daki Sovyet temsilcilerine, “komünizmi yürürlüğe koymaya yönelik yapay girişimlerden uzak durulması” ve “ülkelerin içişlerine müdahale etmeme kuralına sıkı sıkıya bağlı kalınması” talimatı verdi.[16]

Bir temsilcinin hükümetine sunduğu raporda dile getirdiği biçimiyle, Sovyet politikası, “ülkenin kural ve âdetlerini, bunların yanında, milletlerin kendi kaderlerini tayin hakkını tanıma ve bunlara saygı duyma” üzerine kuruluydu. Bu temsilcinin ifadesiyle, “Sovyet kaynaklı ‘kızıl tehlike’ye dair sürece zarar verecek dedikoduları dolaşıma sokan yabancı düşmanların girişimlerine rağmen, Sovyet hükümetinin toplumsal devrimi veya politik devrimi gerçekleştirmek gibi bir niyeti yok”tu. Aksine, Sovyet hükümeti, farklı yönetim biçimlerinin tercih edilmiş olmasının, dış politikayla alakalı genel sorunlar üzerinden varılacak anlaşmaya mani olmaması gerektiğine inanıyordu.[17] Doğu’daki hükümetler, Sovyet temsilcilerini dikkatle takip ettiler ve diplomatik ilişkilerin sürdürülmesinin esas olarak bu türden ilkelerin uygulanmasına bağlı olduğunu her fırsatta ortaya koydular.

Komintern liderlerine göre, Doğu’daki ülkelerin içişlerine karışmama taahhüdünden bağımsız olarak, Türkiye ile imza edilen anlaşma türünden anlaşmalar, “Müslüman Doğu genelinde ve Türkiye içerisinde toplumsal devrimin olgunlaşma sürecini hızlandıracak”tı.[18]

Önceden İngilizlere İngiliz karşıtı sosyalist propaganda yapılmayacağı sözü verilmiş olsa da “Sovyetler’in Doğu’daki etkisi, gene de bir şekilde büyümekte”ydi. Bu, Sovyetler’in emperyalist bir güç gibi davranmaması ve dış politikasındaki aydınlatıcı niteliğin bir sonucuydu. Türkiye ve İran’la yapılan anlaşmalarda da bu gerçek ortaya konulmaktaydı.[19]

Ancak zaman geçtikçe Doğu’daki hükümetlerin antiemperyalist niteliklerini tutkuyla dile getirme konusunda istekli, hatta hevesli oldukları görüldü. Buna karşın, bu hükümetlerin emperyalist devletlerle ilişkileri, her zaman bu kıymetli fikrin ruhuna uygun bir şekilde gelişmiyor, ilgili hükümetler, Sovyetler’le yaptıkları anlaşmaların şartlarını yerine getirme konusunda kimi zaman güçlük yaşıyorlardı.[20] Ortada Bolşevik liderlerin sosyalizm davasına mevzi kazandıracak yegâne araç olarak gördükleri devrimci ajitasyon ve propaganda faaliyetini imkânsızlaştıran anlaşmalar vardı. Sovyet devleti, bu anlamda, ilk açmazla yüzleşti. Bu açmaz, yabancı ülkelerde toplumsal düzeni devrimci manada dönüştürmek isterken bir yandan da o ülkelerdeki hükümetlerle resmi ilişkiler yürütmekle ilgiliydi.[21]

II

Komintern’in 1920’de gerçekleşen ikinci kongresinde tartışılan en önemli konulardan biri de Sovyet hareketinin kapitalist olmayan ülkelerde örgütlenmesi meselesiydi. Lenin, bu ülkelerde işçi olmasa da buralarda köylü veya emekçi sovyetlerinin kurulabileceğini söylüyor, “Sovyet Rusya’nın yardımını alan, etkili propaganda faaliyeti yürüttüğü bu türden ülkelerin kapitalist gelişme aşamasına girmeden, doğrudan sosyalizm aşamasına geçiş yapabilmesi mümkündür” diye ekliyordu.[22]

Zinovyev’in de ifade ettiği biçimiyle, “uzun süre her ülkenin kapitalizm aşamasından geçmesi gerektiği, büyük fabrikaların kurulup işçilerin şehirlerde yoğunlaşmasının şart olduğu, ancak bu sayede sosyalizm meselesinin gündeme gelebileceği üzerinde durulmuştu. Artık bu şekilde düşünülmüyordu. Rusya gibi bir başka ülke de kapitalizmin zincirlerinden koptuğu, işçilerin proleter devrimi gündemlerine aldığı andan itibaren Çin, Hindistan, Türkiye, İran ve Ermenistan’ın da doğrudan sosyalist düzen için mücadele etmeye başlayabilirlerdi.”[23]

Bunlar, esasen iyimser görüşlerdi. Zamanla fazla iyimserlik yüklü oldukları görüldü. Zira bir süre sonra yerli halkın toplumsal ve kültürel geleneklerinin ağırlıklı bir yere sahip olmasına izin verilmedi. Eylül 1920’de Bakû’de toplanan Doğu Halkları Kurultayı, bu geleneklerin önemli olduğuna dair kimi kanıtlar sundu. Bir raporda ifade edildiği biçimiyle, “Birçok hararetli konuşma yapılırken, bu konuşmaların etkisi Müslüman temsilcilerin dışarı çıkıp namaz kılmalarıyla birlikte kırılıyordu.”[24]

Kurultayda İngiliz ve Fransız emperyalizmine saldıran konuşmalar yapıldı. Ancak kurultaya hâkim olan görüş, yalınkat milliyetçilikti. Sovyetler’in görüşlerine yönelik şüphelerini dile getiren delegeler, esasen politik ve kültürel meselelerine dışarıdan “müdahale” edilmesini istemiyorlardı.[25] Aslında bu delegelerin önemli bir bölümü, ticari çıkarları peşinden Bakû’ye gelmişti. Kurultay sürecinde birçok şüphe edilen delege ve alenen spekülatörlük yapan kişiler kentten kovuldular.[26]

Doğu ülkelerinde radikal partilerin doğrudan sosyalist bir düzeni inşa etmek için kolları sıvamaları karşısında karşılaşacakları olası güçlükler konusunda gösterilebilecek bir diğer kanıt da “Gilan olayı”ydı.

Hazar Denizi kıyısındaki Enzeli limanı, 18 Mayıs 1920 günü Kızıl Ordu’nun eline geçti. İngiliz-Hint askerlerinin bulunduğu garnizonun kaçması üzerine Gilan bölgesinde bulunan, limana yakın olan Reşt kenti de komünistlerin hâkimiyetine girdi. 4 Temmuz günü cumhuriyet ilan edildi, İranlı demokrat Küçük Han’ın liderliğine geçici devrimci hükümet kuruldu. Hükümet üyeleri, “komiser” unvanını taşımaya başladılar.[27]

Ancak Halkın Dışişleri Bakanlığı’nın raporunda aktarıldığı biçimiyle, “bölgede komünist hâkimiyetini tesis etme girişimi başarılı sonuçlara yol açmadı.” Din karşıtı propaganda ve toprak sahiplerinin mülklerine el konulması üzerine hükümet desteğini yitirdi. Din karşıtı propaganda, halk nezdinde yaygın bir öfkeyle karşılandı. Köylüler, kendilerine verilen toprakları almayı reddettiler.[28]

“İran Komünist Partisi’nin yeni seçilen merkez komitesi, Gilan’da yürürlüğe konulan komünist politikanın yanlış olduğunu ortaya koyduktan sonra İran’da devrimin burjuva aşamasından geçmek zorunda olduğuna dair bir kararı kabul etti.”[29] Ocak 1921’de Adalet ismini taşıyan İran komünist partisinin görevlerini ve sosyo-ekonomik durumu ele alan tezler benimsendi. Bu tezlere göre parti, “komünist tedbirlerin hemen uygulanması kararından uzak durmalı”, “İran’da komünizmin böylesine erken bir vakitte ortaya çıkmasının imkânsız olduğunu kabul etmeli”ydi. Tezleri hazırlayanlar, dini ve kültürel önyargıların gücünü görüyorlardı.

Gilan olayı, bir yandan da “Rus hâkimiyeti tehdidini yeniden gündeme getirmiş, bu da İngiliz karşıtı hareketi zayıflatmıştı.” Artık Rusya’nın her türden askeri müdahalesinin devrimci harekete zarar vermekten başka bir sonucu olmayacağına inanılıyordu. Bu noktada parti, esas olarak proletaryadan orta burjuvaziye, tüm sınıfların desteğini güvence altına alacak çalışmalara yoğunlaşmalı, küçük burjuvazi ile aydınların çıkarlarını temsil eden partilerle işbirliğinin yollarını aramalıydı.[30]

Safarov’un yorumuna göre, Küçük Han’ın desteği, sadece dünya emperyalizmin hayrına olan gerçek güç ilişkilerine fazla önem atfetme, güç ilişkilerinin komünistlerin lehinde olduğu vehmine kapılma yanılgısı üzerinden değerlendirildi. İşçi sınıfının örgütsel yapısının zayıf olduğu koşullarda, “devrimci maceracılık”tan uzak durulmalıydı. Artık Doğu ülkeleri için, dini, kabilevi ve kültürel önyargıların gücünü muhafaza edeceği “uzun bir geçiş dönemi”nin veya bir NEP döneminin gerekli olduğu düşünülmekteydi.[31]

Pravda’nın 10 Ekim 1920 tarihli nüshasına yazdığı yazıda Stalin de geri kalmış ülkelerdeki komünistleri kendi halklarından kopmalarına neden olacak, kendi ifadesiyle, “geri kalmış kitleleri hemen komünistleştirme hedefiyle gerçekleştirilen süvari baskınları türü politikalar uygulamamaları” konusunda uyardı.

Bu süreçte iç savaş süresince kapalı olan pazarların açılmasına izin verildi. Ticaret teşvik edildi. Zenginlere bile ait olsa, mülkiyet haklarına saygı duyuldu. Devletin el koyduğu camiler cemaatlerine teslim edildi. Şeriat mahkemeleri ve dini okullar yeniden açıldı.[32] Stalin’in ifadesiyle, “sosyalizme geçiş denilen zor ama imkânsız olmayan görevi ifa edebilmek için halkların ekonomik koşullarının, tarihsel geçmişinin, yaşam tarzının ve kültürünün tüm özel yönleri dikkate alınmalı”ydı.[33]

Roy’un aktardığı kadarıyla, “İkinci Kongre’nin yapıldığı dönemde ‘sömürge ve yarı sömürge ülkeler’ teriminin kapsadığı bölgelerdeki ve halklardaki farklılıkları anlayabilen insan sayısı çok azdı.” Zinovyev, “kapsamlı bir aydınlatma çalışması”nın yürütülmesi gerektiğini düşünüyor, bu noktada işçi sınıfı hareketi ile yerelliklerdeki komünist partilerin gelişimine vurgu yapıyordu.[34]

Komintern’in Üçüncü Kongre’sinde bu görevler geri plana atıldı, daha çok ulusal demokrat hareketin gelişimine odaklanıldı. Bu noktada, ilk elden kimi önemli ve çarpıcı başarılar elde edildi. Ancak güçlü olan kültürel gelenek, bu yeni ve görünüşe göre daha gerçekçi olan hedefe ulaşma konusunda atılan adımları sekteye uğrattı.

Bu politikalara şüpheyle yaklaşanlar da vardı. Bazıları, Sovyet liderlerinin niyetinin Doğu halklarını kendi taktiksel amaçları için kullanmak olduğunu düşünüyor, bilinçten yoksun bir yaklaşım üzerinden, bu liderleri önceki Çarlık sömürgecileri gibi görmeye devam ediyorlardı.

Bakû Kurultayı’nda konuşan bir delege liderlerle ilgili şikâyetini şu şekilde dile getirmekteydi: “Biz Türkistan halkı olarak Zinovyev yoldaşı da Radek yoldaşı da, devrimin diğer liderlerini de bugüne dek hiç görmedik.” Liderlerin Türkistan’a gelip bölgedeki ajanlarının kitleleri Sovyet iktidarından kopartacak işler yaptığını görmesini isteyen delege, sözlerine şöyle devam ediyordu: “Şu karşı-devrimcilerinizi alın başımızdan! […] Bugün komünizm maskesiyle iş tutan sömürgecilerinizi alın götürün!” Bu sözler, kurultaydaki delegelerin başlattığı alkış tufanıyla karşılandı.

Özünde bunlar, ciddiye alınması gereken görüşlerdi. Kapanış konuşmasında Zinovyev delegelere, yerelde komünist adını taşımayı hak etmediğini ortaya koymuş olan temsilcilerin görevlerinden uzaklaştıracakları güvencesi verdi. Ardından Zinovyev, “Eskiden büyük güçlere yönelik duyulan güvensizlik, kasti bir yaklaşım olmadan, yarım yamalak bir bilinçle, yeni Sovyet devletiyle kurulacak ilişkilere de yönlendirilmektedir” dedi.[35]

Birinci Orta Asya Müslüman Komünistleri Kongresi delegelerinden biri, yaptığı konuşmada şu şikâyetini dile getiriyordu: “Yerelliklerde halk, eskinin imtiyazlı sınıfların halkı küçük gören yaklaşımlarına halen daha tahammül etmek zorunda kalıyorlar. Ezenlerin zihniyetini bir şekilde muhafaza eden komünistler, halka bu şekilde yaklaşıyorlar, Müslümanları kendi tebaaları olarak görüyorlar.”

Rus Komünist Partisi’nin onuncu kongresinde Safarov, proletarya diktatörlüğünden yana olan ama Kırgız ve Özbek gibi halklar sanayi proletaryasından yoksun olduğu için, bu diktatörlüğe ait kurumların sadece Rusların elinde olması gerektiğine inanan birçok Rus komünisti bulunduğunu söylüyordu. Safarov’a göre, “yerelliklerde kendilerine yabancı olan bir ideolojinin etkisi altında olan çok sayıda yoldaş” mevcuttu.[36]

Sovyetler’in kontrolü dışında kalan uzak diyarlarda asıl sorun, Ekim Devrimi’ni despotizme ve yabancı kontrolüne karşı elde edilmiş bir zafer olarak gören ama bu devrimin sosyalist niteliğini göz ardı eden yaklaşımdı. Aynı dönemde Hintli devrimciler de “Rus Devrimi’nin idealleri ve Marksizmin ilkeleri konusunda net bir anlayışa sahip değillerdi. Bunlar, esas olarak devrime salt milliyetçi zeminde örgütlenmişlerdi.”[37] Hintli devrimciler, “Sovyet Rusya’dan yana duruyorlardı ama Sovyetler’deki yönetim tarzının ideolojik yönüne ilgi duymaya başladıklarını söylemek yanlış olur. Esasında bu devrimciler Sovyet hükümetinin ideolojisine düşmandı.”[38]

Hintli devrimcilere göre, Rusya’nın Asya’da bulunan, emperyalist hâkimiyetten kurtulup hızla kalkınan topraklarındaki Çar idaresini Hindistan’daki İngiliz idaresine benzetiyorlardı.[39] Buna karşın, “Hintli liderler, devrim ve sosyalizmi ülkelerine yabancı unsurlar olarak görüyorlardı.” İlk Hintli sosyalistler, bu aşamada Marksizme dair yüzeysel bilgilerini sınama imkânı buldular. Bu Hintli devrimcilerden birinin babası Lenin’i “Allah’ın iradesine aracılık eden bir araç” olarak görüyordu. Marksist külliyata ulaşmak pek mümkün değildi.

Bolşevikler, “uzlaşma nedir bilmeyen antiemperyalistler” olarak görülüyorlardı. O dönemde Hintli komünistlerin yargılandığı dava, yargılanan sosyalistlerden birine, sözde bağlı olduğu öğreti konusunda fikirlerini netleştirme imkânı sundu.[40]

Sovyet Rusya ve Marksist öğretiye dair bu türden kanaatler, doğalında komünist partilerin ve işçi hareketinin gelişimine mani oldu. Komintern’in dördüncü kongresine sunduğu raporda Zinovyev, Hindistan’da başarıya ulaşan yoldaşların önemli sonuçlar elde ettiğini duyuruyordu. Rapor, aynı zamanda Türkiye, Çin ve Mısır’da belirli bir güce sahip komünist hücrelerin oluştuğu bilgisini veriyordu.[41]

Ama bu süreçte, ikinci kongrede Doğu sorununa teorik açıdan yaklaşanlar meseleyi pratik düzleminde ele almaya başlamışlardı.[42] Bir yandan da komünist hareketle ilişkili partilerin Doğu’da yeterli bir düzeyde bulunmadıkları tespit edilmekteydi.

Dördüncü kongrede yaptığı konuşmada gerçekleri oldukları gibi değerlendirilmesi gerektiğini söyleyen Radek, “Türk komünistlerinden boş beklentiler içine girmemeleri, kendi güçlerini abartmamaları istendi” diyordu. Radek’e göre, Hindistan’daki yoldaşlar ilk adım olarak işçi partisi kurma girişimine imza atmamalıydı. Zira “pratikte örgütsel düzeyde elde edilen başarıların güvence altına alınabilmesi için pratikte daha yapılacak çok iş vardı.”[43]

London Times, aktardığı yazılarda Hindistan’daki sivil itaatsizlik hareketinin politik yönelimine dair şüpheleri aktarıyordu. 1 Ocak 1923’te gizlice basılıp dağıtılan bir Bolşevik genelgesinde gidişatın hiç de tatmin edici düzeyde olmadığına vurgu yapılıyordu. Genelgeye göre, komünist propaganda okulları pratikte bir işe yaramıyor, ajanların yürüttüğü çalışmalar hiçbir sonuç üretmiyordu. Tek başarılı iş, yüklü miktarda paranın Taşkent’teki propaganda okulunun öğrencilerinden birinin Hindistan’a gizli yollardan sokulabilmiş olmasıydı. Ama bu parayı getiren kişi, söz konusu parayı kendisine ev inşa etmek için kullanmıştı. Bolşeviklerin Hintli devrimcilere ilk dönem sundukları finansal destek benzer akıbetlerle yüzleşti. 1926 yılında partinin on beş ilâ yirmi civarında üyesi vardı ve bu üyelerin belirli bir kısmı kâğıt üstünde üyelikti. Örneğin Lahor’daki parti üyelerinin hazırladıkları bir raporda aktarıldığı kadarıyla İngiltere’deki partiden gelen temsilciler alımlı kişilerdi ama bir şeyler yapma isteğinden yoksunlardı.[44]

Komintern’e bağlı partilerin üyelerinin isimleri 1923’te yayınlandı. Rapora göre, İran’da iki bin üye, bir de yayın organı varken, Mısır’da bin beş yüz üye bulunuyordu, ama ülke tek bir dergi ya da gazeteye sahip değildi. Çin ve Kore’de ne üye ne de yayın organı mevcuttu. Raporda Hindistan ve Afganistan’ın adı bile geçmiyordu. İki ülke de Komintern’le bağlantılı bir partiye sahip değildi.[45]

1924’te raporda adı geçen İran partisinin beşinci kongreye gönderdiği delege, üye sayısının düştüğünü, tek umutlarının “sanayi proletaryasının büyümesiyle birlikte partinin faaliyet imkânlarında yaşanacak artış” olduğunu söylüyordu.[46]

Komintern’in ilk beş yıllık deneyimiyle ilgili yorumunda Zinovyev, “sömürgelerde ve yarı sömürgelerde yürütülmesi gereken ciddi devrimci çalışma konusunda henüz başlangıç aşamasında olunduğu” tespitini aktardı bulundu. Ardından, Doğu’ya, sömürge ve yarı sömürge ülkelere daha fazla dikkat kesilmesi çağrısında bulundu.[47]

Gelgelelim, Doğu’da yaşama ihtimali bulunan devrimci bir hareketin gelişimini ketleyen tek unsur, Komintern’in bu gelişim için adım atma konusunda sergilediği direnç veya isteksizlik değildi. Başka faktörler de vardı ve kanaatimizce bu faktörlerin önemli bir kısmı sosyo-kültürel nitelikte faktörlerdi.

III

Asıl mesele, sömürgeler dünyasının değişmekte olan sosyo-ekonomik ortamında kurulması gereken sınıfsal ittifaklar, daha da özelde, bağ kurulacak milliyetçi liderlere ve hareketlere karşı geliştirilecek tavırla ilgiliydi.

Komintern’in ikinci kongresinde asıl tartışılan konu, “milli burjuvazi” meselesiydi. İlk başta Komintern’in “burjuva demokrat” unsurlara destek sunması önerisinde bulunan Lenin, nihayetinde “milli devrimci” tabirini kabul eder bir çizgiye gelmişti. Oysa Lenin, sömürgeler dünyasında milliyetçi hareketin burjuva demokratlıktan gayrı bir niteliğe kavuşamayacağını düşünüyordu. Zira bu ülkelerde kitle, esas olarak köylülerden, küçük burjuvazinin temsilcilerinden oluşmaktaydı.

Herkes, açıktan gerici olan unsurların desteklenmemesi gerektiği sonucuna vardı.[48] Komintern’in stratejisi haline gelen formül, gene de bir muğlaklıkla maluldü. Bu muğlaklık kendisini, Lenin’in tezleri yanında Roy’un önerdiği ek tezlerin kabul edilmesinde açığa vurdu. Neticede Roy, milli burjuvaziye şüpheyle yaklaşıyor, “ilk ve asli görev”in Doğu ülkelerinde komünist partilerin kurulması olduğunu düşünüyordu.[49]

Yaşanan olaylar, kısa bir süre sonra bu iki tarafı gören, dengeli bir yaklaşım üzerine kurulu formülün zeminini iyice gerdi. Yılın sonunda Sultanzade, Komintern icra kurulu toplantısında yaptığı konuşmada geri kalmış ülkelerdeki burjuvazinin milli demokratik devrim safında dövüşmeye mahir olduğu anlayışının sonsuza dek terk edilmesi gerektiğini söyledi. Aklında son dönemde Kuzey İran’da yaşanan gelişmeler olan Sultanzade, konuşmasının sonunda milliyetçilerin ya karşı-devrimci kampa geçeceği ya da Türkiye’de olduğu gibi, kapitalist Avrupa ile anlaşacağı tespitinde bulundu. Sultanzade’ye göre, Doğulu komünistler, hem beynelmilel hem de yerli burjuvaziyle mücadele etmeliydi.[50]

Sokolnikov ise konuşmasında, “Doğu’daki askeri müttefiklerin düşmanla, İtilaf Devletleri ile anlaşmalar imzaladığını” söyledi. Ona göre, “her bir ülkenin özel yanları dikkate alınmalı, her türden basmakalıp laftan ve yaklaşımdan uzak durulmalı”ydı.[51]

Zinovyev’in dile döktüğü “emperyalist hükümetlerin tüm çabalarına rağmen kurtuluş mücadelesi daha fazla gelişiyor” diyen görüş, resmi görüş hüviyeti kazandı. Bu kurtuluş mücadelesi, sosyalist ve komünist niteliğe sahip olmasa da nesnel planda kapitalist rejime karşı bir mücadele olma vasfını koruyordu. Stalin, bu yaklaşımı daha cesurca dile döküyordu: Ona göre, Afganistan Emiri’nin bağımsızlık mücadelesi nesnel planda devrimci bir mücadeleydi, çünkü emperyalizmi zayıflatıyor, onun zeminini sarsıyordu. Aynı durum, Mısırlı tüccarların ve burjuva aydınların verdiği milli bağımsızlık mücadelesi için de söz konusuydu. Bu noktada “Mısır’daki milliyetçi hareketin başındaki liderlerin burjuva köklerinin ve burjuva niteliğinin, hatta sosyalizme karşı olmalarının bir önemi yoktu.”[52] Bir hareket, proleter kitle tabanından, işçi veya orta sınıf liderlerden, ayrıca devrimci hatta demokratik bir programdan yoksun olsa da “nesnel açıdan devrimci” olabilirdi. Edinilen deneyim, kısa bir süre sonra bu iki tarafı uzlaştıran teorinin sınırlarını ortaya koyacaktı.

Örneğin, 1922’de Sosyalist Akademi isimli dergide bir yazar, “Hindistan’ın tüm Doğu ülkeleri içerisinde devrime en yakın ülke” olduğunu söylüyordu. Başka bir yazar ise bu ülkenin “geniş işçi ve köylü kitlelerinin katılımıyla birlikte toplumsal mücadele aşamasına girdiği” tespitinde bulunuyordu. Neticede milli bağımsızlık sloganları, hareketin burjuva aşamadan sosyalist devrim aşamasına doğru yaşanan gelişimindeki eğilimleri yansıtmamaktaydı. Artık Hint devrimi gündemdeki yerini almıştı.[53]

Oysa ümitlerin bağlandığı bu harekete öncülük eden Gandi, ecdadı yücelten dünya görüşüne sahip, uslanmaz bir barışçıydı. Buna karşın, Gandi, “Hint halkının kurtuluş mücadelesinin yürüdüğü yolda en önemli aşama olarak, İngiliz hâkimiyetine karşı Hint halkının birleşmenin ve dayanışma ilişkisi geliştirmesinin gerekliliğini temsil etmekteydi.”[54]

Gandi, insanların hayatını kaybettiği bir olay sonrası sivil itaatsizlik eylemleri çağrısında bulununca bu görüşler revize edilmek zorunda kalındı. Roy, Komintern’in dördüncü kongresinde Hindistan gibi Doğu ülkelerinde kapitalizmin belirli ölçüde geliştiğini, burjuvazinin üst kesimlerinin mevcut sisteme önemli oranda yatırım yaptığını söyledi. Bu düzlemde burjuvazi, emperyalistlerin koruyucu elinin ülke üzerinden çekilmemesini kendisi için avantajlı gördü. Çünkü savaşın sona ermesiyle birlikte ülkede oluşacak o büyük toplumsal huzursuzluk devrimci bir nitelik kazanırsa bu kalkışma, sadece yabancı emperyalistleri değil, yerli burjuvaziyi de söküp atacaktı.

Roy’a göre, hiçbir Doğu ülkesinde burjuvazi, emperyalistlerin gidişi sonrası kamu düzeninin sorumluluğunu üstlenecek durumda değildi. Bu burjuvazi, anarşi, kaos ve iç savaş döneminin gelmesinden korkuyor, bu sebeple, emperyalist ağababalarıyla uzlaşma yolu bulmak istiyorlardı. Eskiden emperyalizmi tehdit eden Mısır ve Hindistan’daki o “büyük devrimci hareket”, artık “emperyalizme önemli bir zarar verecek durumda değildi.” Roy’a göre, artık burjuva milliyetçi örgütler, karşı-devrimci birer güç haline gelmişti ve o devrimci harekete ihanet ediyorlardı.[55]

Şeklen de olsa bağımsız bir hükümete sahip olan devletlerde durum hiç de iç açıcı değildi. Beşinci Kongre’de dile getirildiği biçimiyle Mısır’da “devrimci laflar”la sahneye çıkmış olan Zağlul Paşa, Mısır halkının lideri kabul ediliyordu. Ama iktidara gelir gelmez Mısır Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin tüm üyelerini hapse attırdı. “Komünistler hapiste korkunç muamelelerle yüzleştiler.” Partinin 1924’te örgütlediği bir oturma eylemini askerler dağıttı. Bir sonraki yılın başlarında polis casuslarının sızmayı başardığı partinin tüm üyeleri ve birçok üyesi gözaltına alındı.[56]

İran’da ve Afganistan’da Sovyet çizgisi tüccarlarda ve esnafta karşılık buldu. Bu, daha çok Sovyet Rusya ile kurulmuş olan ticari bağlarla ilgili bir gelişmeydi. İlgili kesim, Sovyet hükümetinin tanınması konusunda daha fazla istekliydi. Halkın Dışişleri Komiserliği’ne göre bu yeni gelişen burjuvazi, “bir bütün olarak ilerici bir faktördü.” Ama bu kesimlerin Sovyet hükümetiyle kurdukları ticari ilişkiler onların sosyalist oldukları anlamına gelmiyordu. Hatta süreç içerisinde İran Komünist Partisi yasaklandı, tüm üyeleri yeraltına çekilmek zorunda kaldı.[57]

En dikkat çeken örnekse Türkiye’ydi. Bu ülkede başta olan Mustafa Kemal, bağımsızlık mücadelesinin başarıyla neticelendirilmesi sonrası Sovyetler’in diplomatik desteğine artık ihtiyaç duymuyordu. Bu noktada ülkedeki komünistlere zulmetmeye başladı.

Komintern’in Üçüncü Kongresi’nde dile getirildiği biçimiyle İtilaf Kuvvetleri’ne karşı duran Mustafa Kemal, “bir yandan da her türden komünist harekete karşı mücadele yürütüyor”, tüm gücüyle komünistleri tutukluyor, onların etkisini kırmak için elinden geleni yapıyordu.[58]

En gurur kırıcı hamlesi ise devrimci olmayan hedefler belirlemiş bir resmi “komünist partisi”ni kurmasıydı. Safarov’un ifadesiyle, bu partinin kurulmasının amacı hakiki komünistleri ezmekti. Ama gene de Türk komünistlerine milli bağımsızlık hareketine desteklemenin ilk görevleri olduğu söylendi. Zira bu büyük öneme sahip devrimci görev, henüz tamamlanmış değildi. Radek, özgürleşmek için verilecek nihai savaşın henüz kapıyı çalmadığını” söylüyordu. Türk komünistlerinin devrimci burjuva unsurlarla yan yana yürüyecekleri daha uzun bir yolları vardı.”[59]

IV

Çiçerin, “komünistlerin Doğu ülkelerindeki burjuvaziye İngilizlerin ve diğer kapitalistlerin emperyalist planlarına karşı güçlü bir duvar örmeleri konusunda yardım etme siyaseti yürütmeleri gerektiğini” düşünüyordu. Çiçerin’e göre, gelişme kaydeden burjuvazinin yürüdüğü yol netleştikçe, onun mücadelesi ne tür bir biçim alırsa alsın, o mücadele desteklenmeli”ydi. Konuşmasının sonunda Çiçerin şu tespiti yapıyordu: “Diyalektiği esas alan bir görüş sunma becerisinden yoksun olanlar, işçi-köylü hükümetinin burjuvazi merkezli bir tutumu benimsemesini komünist ilkelere ihanet olarak görüyorlar.”[60] Bu ikaz içeriye yapılıyordu esasında. Zira Sovyetler’de ve Komintern’de liderler, “antiemperyalist mücadele”nin tek hedefinin Sovyet hükümetiyle kurulacak diplomatik ilişkileri güçlendirmek olduğuna inanan kesimlerin şüphelerini ortadan kaldırmakta bir miktar güçlük çekiyorlardı. Rus Komünist Partisi’nin sekizinci kongresinde yaptığı konuşmada Buharin, meramını gayet sarih bir biçimde koyuyordu: “Milliyetçiliği alenen ortada olan hareket, değirmenimizin kapısında duran, İngiliz emperyalizmini yok etme çabamıza katkı sunacak basit bir buğday çuvalından başka bir şey değil.”[61]

Bu görüş, zamanla dünya komünist hareketinin ana görevinin hareketin elindeki tek toprak olan Sovyet Rusya’nın savunulması olması gerektiğine dair önermeyle birleşti. Nisan 1923’te toplanan Bakû Propaganda Konseyi’nde Kirov da bundan başka bir şey söylemiyordu. Konsey, İngilizlerin baskıları neticesinde Sovyet hükümetinin sömürgelerde verdiği tavizlerin önemli olduğuna dair, şikâyet yüklü konuşmalara sahne oldu. Bu konuşmalara cevaben Kirov şunları söyledi: “Sovyet Rusya, dünya devriminin merkezidir, dolayısıyla, eğer dünya devrimi gerçekleşecekse her şeyden önce Sovyet Rusya sağlam bir zemine sahip olmalıdır. Sovyet Rusya yenilirse dünya devrimi de yenilir, devrimler birkaç kuşak öteye ertelenir.”[62]

Esasında bunlar, son yıllarda da işittiğimiz görüşler. Bunları salt “Stalinizm” üzerinden açıklarsak, çok katmanlı ve geniş bir zeminde yürütülen tartışmanın arka planını göz ardı etmiş oluruz.

Sömürgelerin toplumsal yapısını analiz ederken Komintern, çözümü çok zor olan bir yığın sorunla yüzleşti. Sovyet dışı Doğu coğrafyasının toplumsal ve ekonomik meselelerini ele alan çok az Marksist çalışma kaleme alındı. Ayrıca Marksist-Leninist teori, bir yere tatbik edilecek basit bir teori değil. “Onun geliştirilmeye de ihtiyacı var.”[63] Ancak öte yandan, belirli bir sömürgenin mevcut durumundaki özgül yanları dikkate almayan hiçbir geliştirme çabasının başarılı olamayacağını da görmek gerekiyor. Sömürge ülkeler, sadece emperyalist ülkelerden değil, birbirlerinden de farklı yapılar. Sokolnikov’un tespitiyle, sömürge ülkeleri incelerken basmakalıp laflardan uzak durmak gerekiyor.

“Genel komünist teorinin ve pratiğin Doğu’nun farklı koşullara sahip ülkelerine tatbik edilmesinin bugüne dek dünya komünistlerinin yüzleşmedikleri türden, sıra dışı ve zor bir görev olduğunu” Lenin de kabul ediyordu. Onun kanaatine göre, ilgili sorunlara gerekli çözümler “komünist broşürler”de değil, sadece mücadele yolu dâhilinde bulunabilirdi.[64] Zamanla sömürge ülkelerdeki hükümetlerin o güne dek varsayılandan çok daha bağımsız hareket ettikleri, yereldeki toplumsal ve kültürel geleneklerin çok daha derin köklere sahip oldukları, toplumsal yapıların daha karmaşık ve heterojen bir nitelik arz ettiği görüldü. Komintern’in konuyla ilgili tecrübesi bize, bu türden faktörleri yeterli düzeyde dikkate almayan bir sömürge devrimi stratejisinin başarı şansının bulunmadığını gösterdi.

Stephen White
Glasgow Üniversitesi

[Kaynak: Science & Society, Cilt. 40, Sayı. 2 (Yaz 1976), s. 173-193.]

Dipnotlar:
[1] Bu konuyu elen en faydalı derleme eser için bkz.: Yayına Hz.: S. Avineri, Karl Marx on Colonialism (New York, 1968). Ayrıca bkz.: V. G. Kiernan, “Marx and India”, Socialist Register 1967 (Londra, 1967), s. 159-89; H. Carrère d'Encausse ve S. Schräm, Le Marxisme et l'Asie (Paris, 1965).

[2] V. I. Lenin, Polnoe Sobranie Sochinenii (Toplu Eserler) (Moskova, 1958-65), Cilt. 42, s. 71-72. 173.

[3] Halkın Milliyetler Komiserliği’nin ilk dönem faaliyetlerine dair bir özet için bkz.: Narodnyi Komissariat po Delam Natsional'nostei, PoUtika Sovetskoi Vlasti po National'nomu Voprosu za Tri Goda, 1917-1920 (“1917-1920 Arası Dönemde Sovyet İktidarının Millet Meselesiyle İlgili Politikası”) (Moskova, 1920).

[4] İkinci Enternasyonal’in sömürge politikası için bkz.: Yayına Hz.: La Deuxième Internationale et l'Orient (Paris, 1965). Komintern’in sömürge meselesiyle ilgili faaliyetleri konusunda yürütülen tartışmalar için bkz.: R. Schlesinger, Die Kolonialfrage in der Kommunistische Internationale (Frankfurt, 1970); B. Lazitch ve M. Drachkovitch, Lenin and the Comintern, Cilt. 1 (Stanford, 1972); X. Y. Eudin ve R. C. North, Soviet Russia and the East, 1920-27 (Stanford, 1957); Yayına Hz.: R. A. Ulyanovsky, Komintern i Vostok (“Komintern ve Doğu”) (Moskova, 1969); H. Kapur, Soviet Russia and Asia, 1917-27 (Londra, 1966); S. Sechi, “II Comintern e la questione coloniale”, Studi Storici, Temmuz-Eylül 1973; ve D. Boersner, The Bolsheviks and the National Colonial Question (Cenevre, 1957).

[5] L. Kamenev, Tretyi Internatsional (“Üçüncü Enternasyonal”) (Prag, 1920), s. 27.

[6] G. V. Chicherin, VestnikNKID, Sayı. 2 (13 Ağustos 1919), s. 15; aynı yazar, Vneshnyaya Polïtiha Sovetskoi Rossii za Dva Goda (“Sovyet Rusya’nın Dış Politikasının İki Yılı”) (Moskova, 1920), s. 29.

[7] R.K.P.(B), Odinnadtsatyi S"ezd: stenograficheskii otchet (“On Birinci Kongre: Stenografi Raporu”) (Moskova, 1922), s. 532; G. Zinoviev, Report to the Second World Congress (Amsterdam, 1920), s. 376.

[8] Odinnadtsatyi S"ezd, s. 186; G. Zinoviev, Tretyi Kommunisticheskii Internatsional (Petrograd, 1921), s. 17.

[9] İngiliz istihbaratının hazırladığı “Sovyet Rusya’da Kim Kimdir” başlıklı çalışmada Çiçerin’in “Rus mayasına sahip, gayet çalışkan ve vicdanlı biri olduğu”ndan söz ediliyor, ama bir yandan da onun “utangaç ve asabi mizaçlı olduğu, bu anlamda, liderlik vasıflarına sahip olmadığı” söyleniyor: “Çiçerin, Komünist Parti’nin merkezinde duran bir isim değil. Dış politikaya dair meseleler konusunda kararlar alan Politbüro’da da yer almıyor.” (N3 179/3 179/38, 9 Nisan 1923, Further Correspondence Regarding Russia içinde, Cilt. 7, F.O. 418/59, Devlet Arşivleri Kurumu, Londra).

[10] Dokument? Vneshnei Polüiki SSSR (“SSCB Dış Politikası Belgeleri”), Cilt. 4 (Moskova, 1960), Sayı. 240, s. 375.

[11] Sör Robert Home’un imzaladığı mektup şurada yayınlandı: Anglo-Sovetskie Otnosheniya: 1921-27: noty i dokumenty (“1921-1927 Arası Dönemde İngiliz-Sovyet İlişkileri: Notalar ve Belgeler”) (Moskova, 1927), s. 8-11; Sovyet diplomatlarının talimatları için bkz.: Dokumenty Vneshnei Polititi, Cilt. 4, s. 166, ve Kommunist (Moskova), Sayı. 18, 1956, s. 111.

[12] Secret Intelligence Report, Sayı. 233, 2 Haziran 1921, F.O. 371/6844/N6733.

[13] Secret Intelligence Report, Sayı. 1189, 27 Haziran 1923, F.O. 37 1/9369/N5849. Rapora göre Zinovyev, Ocak 1923’te Bakû Konseyi’ne şunu söyledi: “Batı’da yürüttüğümüz çalışmalarla bağlantılı olarak oluşan muazzam harcamalar bizi Doğu’daki masrafları kısmak zorunda bırakıyor.” Daha önce Doğu’daki çalışmalar için ayrılan iki milyon rublelik bütçe yarı yarıya düşürülüyor (Secret Intelligence Report Muhtelif/27, 27 Mart 1923, F.O. 371/9332/N3426).

[14] Anlaşmaların metinleri şurada: Dokumenty Vneshnei Politiki SSSR, Cilt. 3 (Moskova, 1959), Sayı. 305, 309 ve 342.

[15] A.g.e., Madde 7, 4 ve 4.

[16] Dokumenty Vneshnei Politiki SSSR, Cilt. 4, s. 168, 167, 394.

[17] A.g.e., Sayı. 166, s. 247-48.

[18] M. N. Pavlovich, Revolyutsionnaya Turtsiya (“Devrimci Türkiye”) (Moskova, 1921), s. 90.

[19] Mezhdunarodnaya Zhizn’, Sayı. 15 (133), 7 Kasım 1922, s. 15.

[20] A. N. Kheifets, Sovetskaya Diplomatiya i Strany Vostoha, 1921-1927 (“1921-1927 Arası Dönemde Sovyet Diplomasisi ve Doğu Ülkeleri”) (Moskova, 1968), birçok yerde.

[21] Sovyet çalışmaları alanında faaliyet yürüten Burlatski şu tespiti yapıyor: “Eldeki deneyimler gösteriyor ki aradaki bağlantıda fazlasıyla karmaşık politik sorunlar açığa çıktı. On binlerce komünistin Endonezya’da yok edildiği koşullarda sosyalist ülkeler, sömürgeci kölelikten yeni kurtulmuş bir ülkeyle ilişkilerin bozulmaması, bunun yanında proleter kardeşlerin savunulması zorunluluğuyla bağlantılı, güç ve kaçınılması mümkün olunmayan sorunlarla yüzleşti. Bir yandan sömürgelikten kurtulmuş ülkelerde komünist harekete destek sunulurken bir yandan da ekonomik ve politik bağımsızlık için ortaya koydukları çabalarda bu ülkelerdeki devlet kurumlarına yardım edildi. Bu, esasında ilgili politikaların uygulanmasında esnekliğe, ilkeler konusunda netliğe ihtiyaç duyan gerçek bir sorundu.” (F. M. Burlatsky, Lenin, Gosudarstvo, Politika (“Lenin, Devlet, Politika”) [Moskova, 1970], s. 165).

[22] Kommunisticheskii Internatsional, V tor ox Kongress: stenografichesm otchet (“Komünist Enternasyonal, İkinci Kongre: Stenografi Raporu”) (İkinci Baskı, Moskova, 1934), s. 28, 103.

[23] Pervyi S”ezd Narodov Vostoha: stenograficheskie otchety (“Birinci Doğu Halkları Kurultayı: Stenografi Raporu”) (Petrograd, 1920), s. 40.

[24] Secret Political Report, 25 Ekim 1920, F.O. 371/5178/E13412.

[25] Pervyi S"ezd Narodov Vostoha, birçok yerde; ayrıca bu makalenin yazarının çalışması için bkz.: “Communism and the East: Baku 1920”, Slavic Review, Cilt. 33, Sayı. 3 (Eylül 1974), s. 492-514. Türkçesi: İştiraki.

[26] E. D. Stasova, Stranüsy Zhizni i Bor'by (“Hayat ve Mücadeleden Sayfalar”) (Moskova, 1957), s. 109-10.

[27] M. N. Ivanova, NatsionaVno-OsvoboditeVnoe Dvizhenie v Irane v 1918-1922 gg. (“1918-1922 Arası Dönemde İran’da Ulusal Kurtuluş Hareketi”) (Moskova, 1961), s. 85. Ayrıca aynı yazarın şu çalışmasına bakılabilir: “Natsionarno-Osvoboditel'noe Dvizhenie v Gilyanskoi Provintsii Irana v 1921-22 gg.” Sovetskoe Vostokavedenie, Sayı. 3 (1955), s. 46-55, ve A. N. Kheifets, Sovetshaya Rossiya i SopredeVnye Strany Vostoha, 1918-1920 (“1918-1920 Arası Dönemde Sovyet Rusya ve Doğu’daki Komşu Ülkeler”) (Moskova, 1964).

[28] NKID, Godovoi Otchet k Vili S"ezdu Sovetov za 1919-20 gg. (“Sekizinci Sovyetler Kongresi 1919-1920 Arası Dönem Yıllık Raporu” (Moskova, 1921), s. 72; M. N. Pavlovich, Ekonomicheskoe Razvitie i Agrarnyi Vopros v Persii XX Veha (“Yirminci Yüzyılda İran’da Ekonomik Kalkınma ve Tarım Sorunu”) (Moskova, 1921), s. 30.

[29] NKID, Godovoi Otchet k VIII S"ezdu Sovetov, s. 73 (Bu kısım ve 28. dipnotta aktarılan bölüm şu çalışmada yer almıyor: Dokumenty Vneshnei Polititi SSSR, Cilt. 2, Ek. 7).

[30] Zhizn' Natsional'nostei, Sayı. 7 (105), 17 Mart 1921; Ivanova, a.g.e., s. 101 ve devamı.

[31] G. Safarov, Problemy Vostoha (“Doğu’nun Sorunları”) (Petrograd, 1922), s. 171, 176.

[32] Novyi Vostok, Sayı. 2 (1927), s. 286; A. G. Park, Bolshevism in Turkestan, 1917-27 (New York, 1957), s. 53, 54.

[33] J. V. Stalin, Sochineniya (“Asar”), Cilt. 5 (Moskova, 1947), s. 41.

[34] Kommunisticheskii Internatsional, IV Vsemirnyi Kongress: Izbrannye Doklady, Rech'i i Rezolyutsii (“Dördüncü Kongre: Seçme Raporlar, Konuşmalar ve Kararlar) (Moskova, 1923), s. 262; G. Zinoviev, Mirovaya Revolyutsiya i Kommunisticheskii Internatsional (“Dünya Devrimi e Komünist Enternasyonal”) (Petrograd, 1920), s. 48.

[35] Pervyi S"ezd Narodov Vostoka, s. 88, 90, 227-29. 13 Ekim 1920’de Moskova’da düzenlenen Bakû Kurultayı’ndan yirmi yedi delegenin katıldığı toplantı sonrası RKP(B) Politbürosu’nun aldığı kararın ana konusu bu türden aşırılıkların ortadan kaldırılmasıydı. (Lenin’in hazırladığı karar taslağı için bkz.: Leninskii Sbornik, Cilt. 36 [Moskova, 1959], s. 133-34).

[36] G. Safarov, KolmiaVnaya Revolyutsiya (“Sömürge Devrimi”) (Moskova, 1921), s. 97; R.K.P.(B), Desyatyi S"ezd:stenografichesMi otchet (“Onuncu Kongre: Stenografi Raporu”) (Moskova, 1921), s. 105. Buharin, partinin 12. Kongre’sinden bir delegeye “sizde yeni bir şeyler var mı?” diye sorar. “Pek bir şey yok. Milliyetçileri gırtlaklamaktan başka” cevabını alır. (R.K.P.(B), Dvenadtsatyi S"ezd stenograficheskii otchet [“On İkinci Kongre: Stenografi Raporu”] [Moskova, 1923], s. 169).

[37] L. P. Sinha, The Left-wing in India (1919-1947) (Muzafferpur, 1965), s. 58.

[38] Z. Imam, Yayına Hz.: B. R. Nanda, Socialism in India (Delhi, 1972), s. 54.

[39] Asya’daki Çar idaresine benzerliğe değinen isimlerden biri Cevahirlal Nehru (Autobiography (Londra, 1942), s. 362 ve Soviet Russia [Allahadbad, 1928], birçok yerde), biri de S. Usmani’dir (From Peshawar to Moscow [Benares, 1927], s. 168). Z. Imam, “The Effects of the Russian Revolution on India, 1917-20,” St. Antony’s Papers, Cilt. 18 (Londra, 1966), s. 96; M. Ahmed, The Communist Party of India: Years of Formation, 1921-23 (Kalküta, 1959), s. 8.

[40] Yayına Hz.: A. Gupta, India and Lenin (Delhi, 1960), s. 28, 29, 30. Ayrıca bkz.: D. Kaushik ve L. Mitroalum, Lenin: His Image in India (Delhi, 1970).

[41] G. Zinoviev, Kommunisticheskii Internatsional za Rabotoi (“Komünist Enternasyonal İş Başında”) (Moskova-Petrograd, 1922), s. 66.

[42] Kommunisticheskii Internatsional, Tretyi Vsemirnyi Kongress: stenograficheskii otchet (“Üçüncü Dünya Kongresi: Stenografi Raporu”) (Petrograd, 1922), s. 6. Benzer uyarılara dördüncü ve beşinci kongrelerde de yapıldı.

[43] Communist International, Fourth Congress (Londra, 1923), s. 222, 224.

[44] P. Spratt, Blowing Up India (Kalküta, 1955), s. 34, 37.

[45] Ezhegodnik Kominterna (“Komintern Yıllığı”) (Petrograd- Moskova, 1923), s. 54-55.

[46] S. Zabih, The Communist Movement in Iran (Berkeley, 1966), s. 52.

[47] Kommunisücheskü Internatsional, Sayı. 1 (1924), Cols. 158, 174.

[48] Kommunisticheskii Internatsional, Vtoroi Kongress, s. 99.

[49] A.g.e., s. 498.

[50] Tezler konusunda bkz.: Zhizn' Natsional'nostei, Sayı. 41(97), 24 Aralık 1920; Tartışmayı içeren kısa bir haber için bkz.: Kommunisticheskii Internatsional, Sayı. 15 (1920), Col. 3368. Bir yıl sonra Sultanzade, bugünün Maoizmine ait kimi unsurları haber veren açıklamasında söz konusu devletleri “proleter devletler” olarak tanımlıyordu. Ëkonomiha i Problemy NatsionaVnykh Revolyutsii v Stranakh Bhzhnego i Dal'nego Vostoha (“Yakın ve Uzak Doğu Ülkelerinde Ekonomi ve Ulusal Devrimlerin Sorunları”) (Petrograd, 1922), s. 181.

[51] Aktaran: Lazitch ve Drachkovitch, Lenin and the Comintern, Cilt. 1, s. 411.

[52] G. Zinoviev, Kommunisûcheskii Internatsional za Rabotoi, s. 74; J. V. Stalin, Sochineniya, Cilt. 6 (Moskova, 1947), s. 144.

[53] Vestnik SotsialistichesM Akademii, Cilt. 1 (1922), s. 163; Mezhdunarodnaya Zhizn', Sayı. 15(133), 7 Kasım 1922, s. 35, 36; Novyi Vostok, Sayı. 1 (1922), s. 118.

[54] Mezhdunarodnaya Zhizin', Sayı. 6 (124), 10 Mayıs 1922, s. 12.

[55] Kommunisticheskii Internatsional, IV Vsemirnyi Kongress, s. 263-64, 266, 267.

[56] Kommunisticheskii Internatsional, Pyatyi Vsemirnyi Kongress: stenograficheskii otchet (“Beşinci Dünya Kongresi: Stenografi Raporu”) (Moskova-Leningrad, 1925), s. 615; H. Seton- Watson, From Lenin to Malenkov (New York, 1956), s. 130.

[57] NKID, Mezhdunarodnaya Politika v 1922 godu (“1922’de Uluslararası Politika”) (Moskova, 1923), s. 65.

[58] Kommunistich eskii Internatsional, Tretyi Kongress, s. 464.

[59] G. Safarov, Natsional'nyi Vopros i Proletariat (“Millet Sorunu ve Proletarya”) (Petrograd, 1922), s. 196; Bericht über den IV Kongress der Kommunistischen Internationale (Hamburg, 1923), s. 140-41. Türkiye görevinden dönüşte Sovyet diplomatı Surits de 25 Aralık 1923’te Izvestiya’yla yaptığı söyleşide bu görüşü yineliyor.

[60] Politicus (Chicherin), “My i Vostok” (“Biz ve Doğu”), Kommunisticheshaya Revolyutsiya, Sayı. 13-14, Temmuz-Ağustos 1923, s. 28.

[61] VIII S"ezd R.K.P.(B): Stenograf icheskii otchet (“RKP Sekizinci Kongresi: Oturumlar”) (Moskova ve Petrograd, 1919), s. 128.

[62] Secret Intelligence Report No. 1189, 27 Haziran 1923, F.O. 371/9369/N5849.

[63] Yayına Hz.: R. A. Ulyanovsky, Komintern i Vostok, s. 193.

[64] V. I. Lenin, Pol. Sob. Soch., Cilt. 39, s. 329-30.

0 Yorum: