Rowling'e Mektup

Değerli Bayan RK Rowling:
The Guardian gazetesinde çıkan şu makalede, sizin Boykot-Tecrit-Yaptırım (BDS) hareketine karşı kaleme alınılan mektubu imzaladığınızı ve Filistinli şair Mahmud Derviş’ten alıntı yaparak İsrail’in Filistin’i işgalini desteklediğinizi okudum.
Dilediğiniz mektubu dilediğiniz vakitte imzalamakta hürsünüz elbette. Bu, sizden geri alınamayacak bir haktır.
Ancak hanımefendi, dünyanın bu kısmında tarihin en büyük toprak hırsızlığına onay vermiş olduğunuzun, böylelikle ulusal şairleri kibarca çalınmaya çalışılan bir ulusun uğradığı, yoğunluğu giderek artan bir soykırıma destek verdiğinizin farkında mısınız?
Tweet’inizi okudum.
Hanımefendi, siz kategorik manada cahilsiniz ve Mahmud Derviş’in kim olduğunu, şiirlerinin Filistinliler için ne anlam ifade ettiğini bilmeyen bir kafasızsınız.
Ve hâlâ diğer o sayısız Avrupalı liberal Siyonistle birlikte nazik hayatınıza devam ediyor, İsrail’in ırk ayrımcısı, sömürgeci düzenine ait katliam mekanizmasından yana saf tutmayı tercih ediyorsunuz.
Üstelik bir de bu zamana kadar hiçbir Siyonist’in Filistinlilerden çalmayı beceremediği şeyi, ulusal hafızalarını kibarca ellerinden almaya yelteniyorsunuz.
Teşekkür ederim hanımefendi.
Hamid Dabaşi

Arap Baharı: ABD Yapımı

Arabesque$: Enquête sur le rôle des États-Unis dans les révoltes arabes [Arap Baharı’nda ABD’nin Rolüne Dair İnceleme] isimli çalışma Ahmed Bensaada’nın 2011 tarihli L’Arabesque Américaine başlığını taşıyan kitabın güncellenmiş hâli. Kitap ABD hükümetinin Arap Baharı adı altında toplanan “devrimlerin” kışkırtılması, fonlanması ve koordine edilmesinde oynadığı rolü ele alıyor. Batı medyasının bu tarihin önemli bir kısmını dikkatle sumen altı ettiği çok açık.
Yeni kitap 2011 ayaklanmasına öncülük eden kişilere dikkat çekiyor. Bu isimlerin bazıları CIA’den para aldıklarını açıktan kabul ediyorlar. Diğerlerininse bu konuda herhangi bir fikri yok, zira bu gerçek onlardan kasten gizlenmiş. Az sayıda insan (Mısır ve Suriye’de) casusluk faaliyetleri için görevlendirilmiş. Yedi kişi Mısır’da Kahire’deki ABD Büyükelçiliği’ne iltica talep etmiş ve Dışişleri Bakanlığı eliyle ülkeden çıkartılmış.
Demokrasi: Amerika’nın En Büyük İhracatı
Bensaada’ya göre, Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi dâhilînde gerçekleşen Arap Baharı devrimleri kendine has dört ortak özelliğe sahip:
·         Hiçbiri kendiliğinden değil: hepsi de dikkatli ve uzun soluklu (beş yıldan fazla süren) bir planlamanın ürünü. Planlamayı yapan Dışişleri Bakanlığı, CIA vakıfları, George Soros ve İsrail lobisi.[1]
·         Hepsi de hakaretlere maruz kalan despotları iktidarda tutan otokratik iktidar yapısını değiştirmeksizin onları iktidardan uzaklaştırmayı amaçlıyor.
·         Arap Baharı’nda yapılan hiçbir gösteride Filistin ve Irak’taki ABD karşıtı o güçlü hissiyata bir biçimde atıfta bulunulmadı.
·         Ayaklanmaları kışkırtanların tamamı orta sınıftandı, 2011’den sonra gizemli bir biçimde ortadan kaybolan iyi eğitimli gençlerdi.
Şiddete Dayalı Olmayan Rejim Değişikliği
Bensaada kitabına şiddetdışı eylemlerin rehberi durumundaki Gene Sharp’ı takdim ederek başlıyor (Bkz.: CIA ve Şiddetdışılık), onun Pentagon ve ABD istihbaratıyla ilişkilerden, Albert Einstein Enstitüsü direktörü olarak “renkli” devrimlerde (Doğu Avrupa’daki gelişmelerde ve Hugo Chávez’e karşı 2002’de girişilen darbede) oynadığı bahsediyor.[2]
ABD’nin Arap Baharı devrimlerindeki amacı, halk desteği bulunmayan despotik diktatörleri iktidara taşımış olan ABD dostu altyapıyı muhafaza etmek için uğraşırken, bir yandan da o diktatörlerin yerine başkalarını getirmektir. Tüm devrimler ilk başta Sharp’ın 1994 tarihli Diktatörlükten Demokrasiye isimli kitabın genel çerçevesi dâhilindeki şiddete dayalı olmayan eylem önerilerini takip ediyor. Libya, Suriye ve Suriye’de ABD ve müttefikleri Sharp’çı “devrimler” rejim değişikliğine yol açamayınca paralı askerlerini devreye sokuyor.
Parayı Takip Et
Ağırlıklı olarak Wikileaks belgelerine ve CIA kontrolündeki vakıfların internet sitelerine dayanan Bensaada, Arap Baharı kahramanlarının katıldıkları Dışişleri Bakanlığı’nın düzenlediği her konferansı ve atölye çalışmasını listeliyor ve bakanlığın, ayrıca önemli “demokrasi” havarisi vakfın verdiği paranın miktarını aktarıyor.[3] Kitapta Google, Facebook, Twitter’ın sürece katılımdan, Obama’nın kriptolama teknolojileri ve sosyal medya becerileri alanında Arap Baharı’nda faal olan siberaktivistlerin eğitiminde kullanılan internet kampanyası ekibinden, ABD büyükelçiliğinin ziyaretlerinden ve Hillary Clinton, Condoleezza Rice, John McCain, Barack Obama ve (2000’de Slobodan Milosevic’i deviren CIA destekli örgüt) CANVAS’tan Sırplı eğitmenlerle doğrudan yapılan görüşmelerden bahsediliyor.
Bensaada ağırlıklı olarak Mısır’daki Tahrir Meydanı’ndaki ayaklanmaya odaklanıyor. The Washington Post’un tahminine göre NED [Ulusal Demokrasi Vakfı] ]ve ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı’nın [USAID] sosyal medya ve şiddetdışı örgütlenme teknikleri eğitimlerine katılan Mısırlı sayısı yaklaşık on bin. Benim için kitabın bu bölümündeki en şaşırtıcı bilgi, sürgünde yaşayan bir Mısırlının (eski Mısırlı polis Ömer Afifi Süleyman’ın) Washington’daki bürosundan Tahrir Meydanı’ndaki gösterileri koordine etmesi. Wikileaks’e göre, parasını NED’den alan Süleyman’ın 2008-11 arası dönemde yıllık aldığı ücret 200.000 dolar civarında.
Şiddetdışı Yöntemler Başarısız Olunca
Bensaada ilk kitabına kıyasla bu kitabında daha çok Libya, Suriye ve Yemen’ bakıyor.
Libya ile ilgili bölümde Bensaada, Kaddafi’nin devrilişini sağlayan on bir ABD’li kurumu inceliyor. Bu kurumların bazıları Tunus ve Mısır’daki 2011 ayaklanmalarına denk düşen, şiddetdışı Facebook ve Twitter gösterilerine katılmış Ortadoğulu muhalif aktivistler gibi, aynı Dışişleri Bakanlığı eğitimlerinde yer almış. Sürgünde olan diğerleri ise CIA, Mossad, Çad ve Suudi Arabistan’ın desteklediği gerilla eğitimlerinden yararlanmış. Kaddafi’nin öldürülmesinden birkaç ay sonra bu militanların bir kısmı Suriye’de Esad’ı devirmeye çalışan İslamcı milislerin başına geçmiş.
2005-2010 arası dönemde Dışişleri Bakanlığı Esad’a karşı çıkan muhalif gruplara 12 milyon dolar akıtmış. ABD aynı zamanda Britanya’daki Suriyeli sürgünleri de finanse edip bunların Suriye içine yayın yapacak hükümet karşıtı bir TV kanalı kurmasını sağlamış.
Suriye ile ilgili bölümde Bensaada, ABD’den siberaktivizm ve şiddetdışı direniş eğitimleri alan az sayıdaki Suriyeli muhalif aktiviste odaklanıyor. Bu eğitimler 2006’da başlamış. Bu isimlerden biri Usame Münaced. Bu kişi 2006’da Gene Sharp’ın ziyareti ile ilgili “Bir Devrime Nasıl Başlanır” isimli 2011 tarihli filmde karşımıza çıkıyor. Münaced ve diğerleri ABD Büyükelçiliği ile yakın bir çalışma içine giriyor. Paralar Ortadoğu Ortaklık İnisiyatifi’nden (MEPI) geliyor. Bu, USAID’nin yasaklı olduğu (Libya ve Suriye) gibi ülkelerde faal olan bir ABD Dışişleri Bakanlığı programı.
Şubat 2011’de bu gruplar Öfke Günü için Twitter ve Facebook’tan çağrı yapıyorlar. Hiçbir şey olmuyor. Sharp’çı teknikler Libya’da görüldüğü türden anlamlı bir şiddetdışı ayaklanmaya yol açamayınca bu isimler ve müttefikleri (Suudi Arabistan, Türkiye, Katar ve Ürdün) hep birlikte Esad rejimine karşı savaş ilân etmek için (ağırlıklı olarak Libya’dan getirilen) İslamcı paralı askerleri devreye sokuyorlar.
Stuart Jeanne Bramhall
Dipnotlar
[1] Doğrusu otoriter hükümetlere karşı çalışan Arap aktivistlerin meydana getirdiği Fikra Forumu’nun parayı asıl olarak Nathan ve Esther K. Wagner Aile Vakfı’ndan aldığını duymak beni şaşırttı. Bu vakıf ayrıca çok sayıda İsrail yanlısı grubu ve projeyi, ayrıca Washington Yakındoğu Politikası Enstitüsü’nü (AIPAC –Amerika-İsrail Kamu İşleri Komitesi ile sıkı bağları olan İsrail yanlısı bir grup) de destekliyor.
[2] Renkli devrimler CIA’in demokratik yollarla seçilen Rus yanlısı hükümetlerin yerine ABD’nin şirket yanlısı çıkarlarına dost olan otokratik hükümetleri getirmek için kışkırttığı ayaklanmalara verilen addır:
Sırbistan (2000) – Buldozer Devrimi
Gürcüstan (2002) – Gül Devrimi
Ukrayna (2004) – Portakal Devrimi
Kırgızistan (2005) – Lale Devrimi
[3] Demokrasiyi destekleyen vakıflar (burada “demokrasi” kapitalizmle yani ABD’li yatırımcıların çıkarlarının safında olmakla eşanlamlı olarak kullanılıyor.) Arap Baharı’na katılan aktivistlerin fonlanıp eğitilmesi işine katılan yedi vakıf şunlar: USAID (ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı)– Dışişleri Bakanlığı’nın ekonomik kalkınma ve insanî yardımla görevli olan, özellikle Latin Amerika’daki istikrarsızlaştırma faaliyetleri konusunda uzun bir tarihi bulunan kurumu.
NED (Ulusal Demokrasi Vakfı) – Dışişleri Bakanlığı ve CIA tarafından desteklenen ulusal örgüt. IRI ve NDI’ın ana fon sağlayıcısı. Görevi tüm dünya genelinde demokratik kurumları desteklemek.
IRI (Uluslararası Cumhuriyetçi Enstitüsü) – Cumhuriyetçi Parti ile bağlantılı demokrasi yanlısı örgüt. Hâlihazırda başkanı Senatör John McCain. Parası NED’den geliyor.
NDI (Ulusal Demokratik Uluslararası İşler Enstitüsü) – Demokrat Parti ile bağlantılı demokrasiyi ilerletmeye çalışan örgüt. Başında Madeline Albright bulunuyor. Parası ise NED’den geliyor.
OSI (Açık Toplum Enstitüsü) – 1993’te George Soros tarafından kuruldu. Kuruluş amacı Doğu Avrupa’daki renkli devrimlere fon sağlamaktı. Ayrıca Arap Baharı devrimlerinin de ana fon sağlayıcılarından biri.
Özgürlük Evi [Freedom House] – Özgürlüklerin engellendiği ya da tehdit altında olduğu toplumlarda şiddetdışı yurttaş girişimlerini destekleyen ABD’li örgüt. Finans kaynağı USAID, NED ve  Soros Vakfı.
CANVAS (Uygulamalı Şiddetdışı Eylem ve Stratejiler Merkezi) – İlk başta Otpor’daki Sırplı aktivistlerce kurulmuş olan merkez. ABD fonlayıp eğittiği merkez Slobodan Milosevic’i devirdi ve Arap Baharı aktivistlerinin eğitimine katkı sundu. Fon kaynağı Özgürlük Evi, IRI ve George Soros.

Venezuela’da Bolivarcı Devrim

Venezuela'da Bolivarcı Devrim, Beklentiler ve Halk İktidarı
Venezuela Başkanı Nicolas Maduro’nun sosyalist hükümeti iş dünyasının yönlendirdiği sağcıların kuşatması altında. 6 Aralık’ta yapılacak Ulusal Meclis delegeleri için yapılacak oylama bir güç sınavı şeklinde geçecek. 1999’dan bugüne Başkan Hugo Chávez’in öncülük ettiği süreç birçok insan için yeni gerçekliklerin oluşmasını sağladı ve bu insanlar o gün için sosyalist umutların temelini teşkil ettiler.
Yeni çıkan üç habere göre, sürece iştirak edip beklentilere somutluk kazandıran insanların umutlarına ve politik beklentilerine dair üç örnek görüş ortaya çıkıyor. Bu insanlar ve muhtemelen başkaları rejime bağlılıklarını ifade ediyorlar ve bir direniş kültürü oluşturma yönünde hazırlık içerisindeler.
Venezuelalılar temel tüketim maddelerindeki kıtlığa, dükkânlar önündeki uzun kuyruklara ve paradaki değersizleşme sürecine tahammül göstermek zorundalar. Para yurtdışında saklanıyor, dağıtımcılar malları stokluyor ve vurguncular devletin sübvanse ettiği gıda ve benzini Kolombiya’da satıyorlar. Muhalefet Kolombiyalı paramiliter unsurları ve sokaktaki çatışmayla sonuçlanan gösterileri istikrarsızlığı yaymak için kullanıyor. ABD hükümeti sağcı ajitatörlere yığınla para akıtıyor.
Ekim’de BM Latin Amerika ve Karayipler Ekonomi Komisyonu (CEPAL) Venezuela ekonomisinin 2015’te yüzde 5,5 oranında değer kaybettiğini söyledi; IMF’ye göre bu oran yüzde 10.
Ancak genel bir kötümserlik havasından da söz etmek mümkün değil. 31 Ağustos 2012’de Barquisimeto’daki Intercerámica fabrikasında çalışan işçiler şirket sahibinin Madrid’den Skype üzerinden yaptığı konuşmayı dinlediler. Patron işçilere fabrikayı kapatıp yıkacağını söyledi. Sonrasında işçiler fabrikayı 19 ay işgal ettiler. Şantaj ve tehditlerle karşılaşan işçiler makineleri ve tesisatı korudu. Sonuçta geride sadece 19 işçi kaldı.
Az sayıda işçi fabrikayı 28 Ekim 2013’te tekrar faal hâle getirdi ve ismini “Alfareros del Gre” (Seramik Çömlekçiler) yaptılar. Venezüella’da çıkan 2010 tarihli “Komünal Ekonomik Sistemin Teşvik Edilmesi” Kanunu kurumu “Komünal ve Toplumsal Mülkiyet Olarak Şirket” hâline getirdi (İspanyolcadaki isminin kısaltması EPSC). İşçiler komşu kolektiflerden eğitim ve idarecilik konusunda deneyim edinme imkânı buldular. Üretim Mart 2014’te başladı. Ev inşaatı için boru şeklinde kil blokları üretildi. Yer karosu üretimine son verildi ve ihracat amaçlı seramik süpürgelikler imal edildi. Ekim 2015’te toplam üretim günlük 10.000 bloğa çıktı.
Hâlihazırda fabrikada 85 işçi var, bunların çoğu 25 yaşın altında. İşçiler yakında sayılarının 150’ye ulaşıp günlük üretimin 35.000 bloğa çıkmasını umuyorlar. Hükümetin “Büyük Venezuela Barınma Misyonu” blokların yüzde yetmişini satın aldı. Cemaat konseyleri kendilerinin yürüttükleri inşaat projeleri için diğer yüzde 15’lik dilimi, hırdavatçılarsa geri kalanı aldılar. Kazanılan para eşit olarak pay edildi. Fabrika işgali sonrası kalan 19 işçiden biri olan Pedro’nun tespitine göre, “her gün fabrikada iki saat üretici, altı saat da patron için üretim yapılıyor.”
Resmî planda ESPC bir ya da birden fazla cemaat ya da komüne ait bölgede faal olan bir “toplumsal üretim birimi”. Bu birim katılımcılara ve kolektife gelir fazlasının toplumsal planda yeniden yatırıma döndürülmesi üzerinden fayda sağlamak” için oluşturuldu. Alfareros del Gre “tam anlamıyla” bir ESPC. Bu da “üretim araçlarının toplumsal ve komünal mülkiyette olduğunu” gösteriyor.
Venezuela’da yaşayan Kolombiyalı mültecilerin hayatları da iyiye gidiyor. Son kırk yıl içerisinde tehditler, zorla topraklarının ve evlerinin ellerinden alınması 5.600.000 Kolombiyalının Venezuela’ya taşınmasına sebep olmuş. Gazeteci Marco Teruggi’nin haberine göre bu insanlar “Büyük Venezuela Barınma Misyonu”na ait evlerin yüzde 25’ini kullanıyor, “111.000 Kolombiyalı bugün (üniversite düzeyinde) Misyon Sucre’de eğitim alıyor. 60.000 öğrenci Misyon Ribas’ı (lise eğitimini) tamamladı.”
Bolivarcı Kolombiyalılar Barış Hareketi’nin başında Juan Carlos Tanus bulunuyor. Onun Teruggi’ye ilettiği kadarıyla, “Chávezci kültürün Venezuela Cemaat Komisyonları Teşkilat Kanunu üzerinden oluşturulan göçmen topluluklar dâhilindeki gelişimi doyum noktasına ulaştı.” Tanus ise şu değerlendirmeyi yapıyor: “Chávezci kültür bir hastaneye gidip yardım talep ettiğinizde bir yoldaşın o kişiyle ilgilenmesi ve her düzeyde dikkatle birlikte ona yardım sunması üzerine kuruludur. Bunu Kolombiya’daki modelle kıyaslamak mümkün: Kolombiya’da sübvanse edilen sağlık hizmetleri hiçbir biçimde işlemiyor, hastaneler ihmal ediliyor, halka kötü davranılıyor, ilâç yokluğundan hastanelerde insanlar ölüyor.”
Marco Teruggi’ye göre, Venezuela’ya yeni gelenler “kültürel bir şok yaşıyorlar. Kolombiya’da eğitim düzeyi çok düşük, burada ise insanlarla tek tek ilgileniliyor. Kolektifleşmeden Bolivarcı manada özgür bir Amerika, halkların kurtuluşu, kolektif kuruluş sürecinden söz ediliyor. […] Tüm bunlar akademik, bireysel ve yurttaş düzeyinde rekabete tanık olunan Kolombiya’da öğrendiklerimizden çok farklı.”
Venezuela’daki Kolombiyalı mülteciler politik değişimi tecrübe ediyorlar. Venezuelalılarla birlikte onlar da bu değerli hayatı önemsiyorlar ve Maduro hükümeti için dövüşmeyi önemli buluyorlar.
Ulusal Meclis delegesi, sosyalist Blanca Eekhout TeleSur’a verdiği röportajda Chávezci hareketin halkın desteğini neden arkasına aldığını izah ediyor ve şunları söylüyor: “İlk kez bu seçimlere cinsiyet eşitliği ile birlikte gidiyoruz. Ön seçimlerde adaylarımızın yarısı 30 yaşın altında, genç insanlardı.” Röportajı yapan kişi ise şu açıklamayı düşüyor: “Politik partilerin aynı sayıda kadın ve erkek aday sayısına sahip olması gerek ve bu isimlere listelerinde yer vermek zorundalar.”
Yaklaşan seçimlerle ilgili olarak Eekhout net ve açık konuşuyor: “Biz devrimin Ulusal Meclis’te çoğunluğa sahip olmaya devam etmesini istiyoruz, çünkü eğer sağcılar kazanırsa, halkı devrimin tüm başarılarından mahrum bırakacaklar, katılımı engelleyecekler ve devrimi başarısız kılmak için uğraşacaklar.”
W. T. Whitney
Kaynak

Prototip

“Param var, bu garson bana layıkıyla hizmet etmek zorunda.” Bu düsturla gündelik hayatta çokça karşılaşmışızdır. Tüketimci zihniyetin ürünü olan bu sözün, Gezi sonrası dönemin ana birleştirici söylemi olduğunu görmek gerekmektedir.
Gezi’de öne çıkan üç dinamik, aynı tepki ve öfkeyle harekete geçer. Garson olarak gördüğü Tayyip’i istemeyenler, AKP’yi istemeyenler ve devleti istemeyenler. Ölüm sonrası kanın kalpte toplanması gibi, bugün tüm öfke ilk tepkiye yoğunlaşmıştır. Üç tepki de aynı düzlemde yan yana gelip kol kola girmiştir. Buradaki birlik hâlinde devleti arayıp bulmak şarttır. Tüketimin ideolojisi devleti işaret etmeye mecburdur.
“Hırsız” diye bağırmak da bu açıdan sorgulanmalıdır. Hırsız varsa bir dükkân veya bir ev, aynı zamanda o dükkânın veya evin sahibi vardır. “Hırsız” diye bağırmak, bizi o dükkânın veya evin sahibiyle birleştirecektir. O dükkânın hangi Ermeni veya Rum’dan gasp edildiği, o evin kimlerin mezarları üzerine inşa edildiği, unutulacaktır. Devletin birliği-bütünlüğü nisyana mecburdur.
Sosyal âlemde bilhassa Ankara katliamı sonrası dile dökülen söylemi de sorgulamak şarttır. “Devlet, polis gereken önlemleri almadı” cümlesi, birkaç gün önce Dilek Doğan’ı katletmiştir. Davutoğlu’nun ağzından çıktığı biçimiyle, “önlem noktasında hatalı bir uygulama yapılmış olabilir”, ama bu hata, sosyal âlemde “devlet önlem alsın” yaygarası kopartanlar nezdinde telafi edilebilecek bir hatadır. Onlar da devletle aynı rahatın, konforun, masumiyetin, biricikliğin dünyasından konuşmaktadır.
Demek ki bombalar, mermiler bu birlik düsturu, mitosu içindir. O, rahat, konfor, masumiyet ve biricikliğin dışavurumudur. Devlet yeniden inşa sürecinde bu kaosu kendi bildiği gibi, çıkarına göre yönetmektir, yönetmektedir.
Dükkânın veya evin sabitliğinden, merkezîliğinden dünyaya bakanlar, yanılmaya, devletin yanına koşmaya mahkûmdurlar. Dava ortaktır, ortaklaşmalıdır, ortak olan da dava hâline gelmelidir. Tüm bu kaos içerisinde pusulamız ortada kalmış davamız, davayı canlı tutan bayrağımızdır. Ezilenlerin-sömürülenlerin devletle ilgili yanılsama içine düşmesine katkı sunmak, o pusulayı yitirmişliğimizin bir sonucudur.
* * *
Tek tek bireylerin nasıl bir araya geldiklerini sadece Amerikan düşünce kuruluşları, tekellerin fonladığı üniversiteler veya istihbarat kuruluşları sorgulamıyor. Sol siyaset de gerçeğine yabancılaşmış hâliyle, bu sorguya dâhil oluyor. Özellikle Gezi yanılsaması üzerinden, sokağa çıkan sekiz milyon, bir rakam olarak, lime lime ediliyor, analize tabi tutuluyor. Analizin ardındaki zihin, o zihindeki “öteki devlet” görülmüyor.
Kaba manada Bakunin, bir Rus. Avrupa-Rusya geriliminde Avrupa’nın istikrarsızlığı, parçalanması için çalışıyor. Birlikteliklerin niteliğinin bir önemi yok onun için. O nedenle “I. Enternasyonal’i geleceğin toplumunun özü-çekirdeği” olarak görüyor. Yani varolan birlikteliği derhal felsefî manada öze yerleştiriyor, kazığı oraya çakıyor. Bakunin, tüm çaresizliğimiz dâhilinde bugün bir güneş gibi parıldıyor. İpimizi o kazığa bağlıyoruz.
Engels ise şu cevabı veriyor: “I. Enternasyonal öz değil, prototiptir, ilk sunumdur.” Bu ayrım, Gezi şahsında da vücut buluyor. Oluşan forumları öz-çekirdek görenler, o forumları geleceğin AKP-CHP koalisyonu için ilk model olarak formüle eder hâle geliyorlar. Bu devletlû kurguya HDP’nin de katılmasını isteyenler, bu düzeye gelmiş olmayı zafer olarak değerlendiriyorlar. Bir yıl önce Orduevi’ne sığınan eylemcileri askerler koruduğunda, polise tepki geliştirdiğinde sevinenler, nedense aynı orduevinin Ankara’daki katliamdan saatler önce neden boşaltıldığını, alarma geçirildiğini sorgulamıyorlar.
Nedenle sonucun; özle biçimin yer değiştirmesi karşısında Engels’in I. Enternasyonal ile ilgili diğer bir değerlendirmesine de bakmak gerekiyor. Engels, “ilk Hristiyanları anlamak istiyorsanız, I. Enternasyonal’deki işçilere bakın” diyor. Böylece küçük burjuvaya has, her şeyi kendisinden başlatma iradesine neşter atıyor, o ilk sunumu tarihsel bir bağlama oturtuyor. Bizse ilk Müslümanlara küfredip öz olarak belirlediğimiz bugünkü birlikteliğimizi merkeze yerleştirmeyi maharet sayıyoruz.
Prototip olanı öze, merkeze yerleştirme, her şeyi oradan başlatma iradesi, devrimsiz bir irade olarak tecelli ediyor oysa. “Devlete karşı devrim” düsturu, devletin ideolojik birliğine-bütünlüğüne dâhil olma imkânını ortadan kaldırdığı için terk ediliyor. Devrim gereksizleşiyor, geçersizleşiyor, gerçeksizleşiyor.
Devletse sadece insanların birbirlerini öldürme imkânını tekeline alan boş gösteren, güç olarak görülüyor. Dolayısıyla devlet sürekli öldürüyor, öldürme tekelinin sadece kendisinde olduğunu anımsatıyor. Bizse kendimizi masumiyet karinesi ile avutuyoruz. Masum hâlimizle o boş gösterene liberal bir yerden örgütleniyoruz.
Devlet, kendisine karşı olan her ihtimali bir araz, maraz, sakatlık, artık olarak kodlamak zorunda. Suriye, bunların çöplüğü. Yeni devlet oradan kuruluyor. Seviniyoruz. Bir, iri ve diri oluyoruz. Bugünkü devletle bir, iri ve diri olana kızıyoruz. Geleceğin devletinin bizim içimizde de yeniden organize olduğunu görmüyoruz. Buradaki temel ayıraç olarak devrim hükmünü yitiriyor, umursamıyoruz.
Şehidler, geleceğin toplumuna bugünden şahidlik ederler. O toplum, rüşeym hâlinde, kuvve olarak bugünde mevcuttur zira. O toplum, bugün bildiğimiz manada “toplum” da değildir. Kolektiftir, müşterektir. Tüm kavgada caridir, canlıdır, hükmünü yürütür. O nedenle şehidler ölmez. Kavgada, kavgayla cari, canlı ve hüküm sahibidirler.
Eren Balkır
26 Ekim 2015

PKK, Devlet ve Savaş

PKK ile devlet arasında 1990’lardan itibaren muhtelif hükümetler döneminde birçok görüşme yapıldı.
Bunun neticesinde PKK defalarca tek taraflı ateşkes ilan etti ancak daha sonra birtakım nedenlerden dolayı çatışmalar tekrar başladı.
En sonuncusu olan, PKK’yle devletin konjonktürün dayattığı çeşitli zorunluluklar nedeniyle oturduğu müzakere masası da 3 ay önce devrildi.
Alışılagelen söylemin tersine devlet, PKK’ye karşı ateşkes ilan etmedi.
Aksine, yaşanan savaşın ”konsepti ve cephesi” değişti.
Daha evvel direkt olarak karşı karşıya gelen bu güçler, Türk devletinin Kürdlerin statüsüzlüğünün devam etmesi konusundaki önlenemez arzusu sonucunda bu çatışmayı uluslararası camianın bir hesaplaşma arenasına çevirdiği Suriye’ye kaydırdı.
Türk devleti; IŞİD, El Nusra, Ahrarur’ş-Şam ve diğer irili ufaklı selefi-cihadist çeteler aracılığıyla Kürdlerin mevcut yönetimini boğmaya çalıştı.
Buna karşılık Kürdler de YPG-YPJ’nin destansı bir direniş göstermesi sonucunda hem uluslararası kamuoyunun desteğini aldılar hem de Türk devletini, açık açık desteklediğini söylemekten imtina etmediği çeteleri bozguna uğratarak Suriye sahasında mağlup ettiler.
Anti-Kürd yaklaşımlı Türk siyasetinin dış politikada iflası ve yaşanılan hezimetin ardından gözler Kuzey sahasına, yani bizim tarafımıza çevrildi.
HDP’nin kuruluşundan bu yana hiç görülmemiş bir biçimde halk tarafından teveccühle karşılanması devletin derin aklını korkutmaya başladı.
Bu hâl, HDP’ye polis eşliğinde saldırılarla, aylar öncesinden belli olan miting alanlarının bombalanmasıyla, HDP tabanının bir şekilde sokağa çekilerek marjinalize edilmek istenmesiyle daha da somut hale geldi.
PKK’nin HDP’yi zor durumda bırakmamak için silaha sarılmaması, AKP’nin -aynı zamanda devletin- de Kürd meselesini çözdüğünü söylemek ve MHP’ye oy gidişini durdurmak niyetiyle açıktan savaş ilan edememesi -ancak savaşın ayak sesleri seçim döneminde açıkça geliyordu- çatışmaların 7 Haziran sonrasına tehir edilmesine neden oldu.
Bugün üzerine basa basa ifade edilen, ”7 Haziran’dan önce bir şey yoktu da 7 Haziran’dan sonra ne oldu?” sorusu doğru bir sual olmakla birlikte eksik bir zihinsel yaklaşımı betimliyor.
Evet, AKP-devlet HDP’yi terörize ederek baraj altına itmek istedi, bu apaçık bir hakikat, ancak bu organizasyonun bütün stratejisi bunun üzerine kurulu değil.
Şöyle ki, Türk devleti hem Kürdler nezdinde hem de Türkler nezdinde HDP’nin ve PKK’nin ciddi bir şekilde meşruiyet kazandığını gördü.
Yıllarca toplumsal ve siyasal alanda kriminalize edilmiş olan Kürd hareketinin halkın çok çeşitli katmanları tarafından onaylanması ve kabul edilmesi, devleti hiç olmadığı kadar ürküttü.
HDP’nin politik manevralarının da etkisiyle demokratik alanda %13 ile kendisini gösteren bu gerçeklik, PKK’ye de dört bir yandan katılımların artmasıyla daha da müşahhas hale geldi.
Ayrıca, devletin PKK’yi sahada yenememesi, bunun yanında PKK’nin de devlete karşı zafer sayılabilecek bir başarısının olmaması görüşmeleri tıkadı.
Türk devletinin kısmî düzenlemelerle meseleyi halletmeye çalışması; PKK’nin ise özerklik dışındaki hiçbir siyasal/sosyal/ekonomik statüyü kabul etmemesi müzakerelerin taraflara adeta patinaj yaptırmasına sebebiyet verdi.
En başından beri birbirine güvenmeyen PKK ve devlet, masaya oturmalarının da Suriye ve Irak’taki gelişmelerle alakalı olduğunu biliyordu. Çünkü iki kuvvet de o bölgeye yoğunlaşmak istiyordu. Bu da kerhen olsa bile bir ateşkesin gerçekleşmesine zemin hazırladı.
Bilahare, bölgedeki dengelerin PKK lehine değişmesi ve Türk devletinin Kürd hareketinin çıkışı karşısındaki rahatsızlığı yalnızca yaşanması için bahaneler gereken savaşın fitilini ateşledi.
Hem Rojava’da hem de Türkiye’de Kürdler karşısında mağlup olan AKP-devlet, yukarıda saydığımız nedenlerin de baskısıyla topyekûn bir savaş başlattı. Fakat, şu ana kadar yaşananlar bu savaşın devam edemeyeceğini, varolan durum konusunda ısrarın ise Suriyevari bir iç savaşa davetiye çıkarabileceğini gösteriyor.
Öte yandan Kürd halkının savaş konusundaki isteksizliğinin PKK’yi zora sokması, Türklerin de eskisi gibi “vatan sağolsun” dememesi mevcut iklimin bir hayli farklı olduğunu ortaya koyuyor.
Fakat PKK, devletin Kuzey’deki savaşın sona ermesi halinde Suriye sahasına daha rahat kanalize olacağını bildiğinden savaşın bu şartlarda devam etmesinin zaruret olduğuna inanıyor.
Bununla beraber devlet ise, en azından Kürd hareketlerinin yükselişinin durdurulması için silahlı olarak mücadeleyi mukadder addediyor.
Bir şairin çok sevdiğim bir sözü var. “Bütün karanlığı versem size, giden geceyi durduramazsınız!”
Behzat Fikrî Çözer
23 Ekim 2015

Holokostu Yeniden Yazmak

İsrail Başbakanı Netanyahu Salı günü Dünya Siyonist Örgütü Kongresi’nde kendi ölçütleri dâhilinde bile, haddini aşan bir iddiada bulundu. Netanyahu, Hitler’in başlarda (Madagaskar Planı olarak da bilinen plan üzerinden) sadece Yahudileri Avrupa’dan kovma yanlısı olduğunu ama Filistinli Kudüs Başmüftüsü Hacı Emin Hüseyni’nin onu imha harekâtı konusunda ikna ettiğini söyledi.
Netanyahu’nun sözlerini ilk duyduğumda aklıma hemen İsrail İçin Birleşmiş Hristiyanlar başkanı Papaz John Hagee’nin benzer ifadesi geldi. Ağır antisemitist olan Hagee bir vaazında Hitler’in Yahudileri İsrail’e sürmesi için Tanrı tarafından gönderilmiş bir “avcı” olduğunu söylüyordu.
Ancak bu değerlendirmelerde Hitler esasında Tanrı’nın değil, müftünün bir ajanı olarak çıkıyor karşımıza!
Netanyahu’nun ifadesinin Holokost’u inkâr edenlerin işine geleceği kesin. Ama onun asıl yapmak istediği Siyonist tarihçilerin altmış yıldan fazladır yaptığı şey: bu tarihçiler, Filistin’i ve liderlerini Holokost’un esas ortakları olarak takdim ediyorlar ve Arapların Siyonizme dönük düşmanlıklarının yerleşimcilik, toprak hırsızlığı ve insanları kitleler hâlinde sınırdışı etme ile bir alakasının olmadığını iddia ediyorlar. Her şeyin sebebi, Filistinlilerin ve Arapların Yahudilerden nefret etmesi. Başka bir deyişle, antisiyonizm antisemitizmden başka bir şey değil.
Kudüs’teki Siyonist Holokost hatıra müzesi Yad Vashem de bu değerlendirmelerde önemli bir rol oynadı. Müzede Kudüs Müftüsü’ne bir duvarın tamamı ayrılmış. Holokost Ansiklopedisi’nde müftüye ayrılan kısım Hitler’e ayrılandan biraz daha az ama Goebbels, Goering, Heydrich ve Himmler ile ilgili kısımların toplamından fazla.
İsrailli tarihçi Tom Segev’in ifadesiyle, Yad Vashem’deki Filistinlilere ait tek görüntü “bir grup fırtına birliklerine karşı Nazi işareti yapan Müftü’yü gösteren, bir duvara asılı fotoğraf.” Fotoğrafın amacı, “ziyaretçilerin müzeyi Arapların İsrail’e dönük düşmanlığı ile Nazilerin Yahudileri imha planı arasındaki ortaklığa dair bir sonuca ulaşmış olarak terk etmelerini sağlamak.”
Müftü küçük bir savaş suçlusu ama onun Nihai Çözüm’ü teşvik ettiği iddiası tam bir saçmalık. Eğer savaşın büyük suçlusundan söz etmek gerekiyorsa o da ilkin Nazilerin yürüttüğü “T4 Aksiyonu” isimli ötenazi programında, ardından Nihai Çözüm’de kullanılan mobil gaz kamyonlarının mucidi ve gaz odalarının babası Walter Rauff’tur.
Rauff’un ellerinde yüz binlerce Yahudi’nin kanı vardır ve o Naziler 1943’te Tunus’u işgal ettiğinde oradaki Yahudileri öldürmek için Kairouan şehrinde bir soykırım kampı kurmaya çalışmıştır. Ancak adaletin karşısına çıkmak yerine savaş sonrasında Rauff İsrail ajanı olmuş, sonrasında İsrail onun Güney Amerika’ya kaçmasına yardım etmiştir.
Bu noktada Netanyahu’nun 1921’de göreve gelmesi sonrası Siyonistlerin Hacı Emin Hüseyni’yi akladığı gerçeğini de inkâr ettiği üzerinde durmak gerekmektedir. Balfur Deklarasyonu için yürütülen lobi faaliyetinde önemli bir araç olan İngiliz Yüksek Komiseri Sör Herbert Samuel onu seçmiştir, çünkü önemli Siyonist isimler Hüseyni’nin ileride kendileriyle ortak olacağını düşünmüşlerdir.
Öte yandan birçok Filistinli daha da ileri giderek Müftü’nün 1936-39 İsyanı sonrası İngilizlerle işbirliği yaptığını iddia ederler. Filistinliler Hacı Emin Hüseyni’yi tarihin hiçbir aşamasında seçmemişlerdir. Onu Filistinlilere dayatan İngilizler ve Siyonistler olmuştur.
Müftü, esas olarak Sırp Çetniklerle savaşmak için Bosna’da üç Müslüman birliği örgütlemekten sorumlu kişidir. Bu askerlerse Yahudilerin sürgününde rol oynamamış, sadece 210 kadar Yahudi’yi bugünkü Kosova’da Nazilere teslim etmişlerdir.
Gilbert Achar’ın The Arabs and Holocaust isimli çalışmasında tespit ettiği üzere, bu askerler Miğfer Ülkeleri’nin güttüğü davayla hiç ilgilenmemişler, yeniden eğitim görmek için Fransa’ya gönderildiklerinde ise kaçıp Direniş saflarına katılmışlardır.
Netanyahu’nun bahsetmediği diğer bir husus da Bosna’da Yahudilere ve Sırplara karşı Hırvatların-Nazilerin aldıkları tedbirlere karşı üst düzey Müslüman din adamlarının yayınladıkları üç ayrı deklarasyondur. Bu deklarasyonlardan biri 1941’de Mostar’da, biri Aralık 1941’de Banja Luka’da, diğeri de Ekim 1941’de Saraybosna’da yayınlanmıştır. Avrupa’da Nazilerin işgal ettiği tek Müslüman ülke olan Arnavutluk’ta bulunan Yahudilerin sayısı savaş sonunda (iki bin) savaş başına (iki yüz) kıyasla daha fazladır. Nazi işgali altında Arnavutluk’tan tek bir Yahudi sürgün edilmemiştir.
Hitler ile Müftü arasında 28 Kasım 1941’de yapılan toplantının bir dökümü Walter Lacquer’ün Israel-Arap Reader kitabında yer almaktadır. Burada Müftü’nün Hitler’i Yahudileri imha etmesi konusunda teşvik ettiğine dair herhangi bir ifadeye rastlanmamaktadır. Müftü, Nihai Çözüm’den ancak 1943 Yaz’ında Himmler üzerinden bilgi sahibi olur.
Hitler’le konuşmasında Müftü, Almanya’yı Suriye, Irak ve Filistin gibi Arap ülkelerinin bağımsızlığını desteklediğine dair açıklamaya yapmaya zorlar. Hitler ise bunu reddeder, zira o böylesi bir açıklamanın Fransa’da sorunlara yol açacağını, açıklamayı Fransız İmparatorluğu için bir tehdit olarak görebilecek Charles de Gaulle’ün destekçilerini güçlendireceğini söyler.
Gerçekte Hitler’in Arapların bağımsızlığını desteklemek gibi bir niyeti yoktur. Eğer Almanya Arap ülkelerini işgal ederse, bu hamle muhtemelen Britanya ve Fransa’yı birer emperyalist güç olarak gölgede bırakacaktır. Birçok Nazi’ye göre Araplar Yahudilere kıyasla ırk merdiveninde daha alt basamaklarda yer almaktadır.
Müftü Hitler’le buluştuğunda Nihai Çözüm Haziran 1941’de Rusya’nın işgal edilmesiyle birlikte zaten başlamıştır. O dönemde Hareket Birlikleri [Einsatzgruppen] ve Einsatzkommando [Hareket Komandoları] isimli, Beyaz Rusya ve Ukrayna’da Ordunun [Savunma Gücü-Wehrmacht] arkasında ilerleyen ölüm mangaları bir milyon kadar Yahudi’yi toplu olarak kurşuna dizmiştir. Kiev dışındaki Babi Yar’da 33.000’den fazla Yahudi Eylül 1941’de hâlihazırda katledilmiştir.
Auschwitz’de insanların gazla öldürülmesiyle sonuçlanan deneyler Eylül 1941’de başlamıştır. Bu süreçte Polonya ve Rusya’daki hapishanelerde 850 savaş tutsağı katledilmiştir. Aralık 1941’in başında ilk soykırım kampı olan Chelmno faaliyetlerine başlamış, kampta mobil kamyonlarda karbon monoksit gazı kullanılmıştır. Belzec Kampı ise Mart 1942’de faaliyete geçmiştir.
Goebbels’in günlüklerine göre, 12 Aralık 1941’de Hitler Berlin’de Nazi liderlerine bir konuşma yapar. Goebbels’in günlüğüne kaydettiği konuşma şu şekildedir:
“Yahudi Sorunu ile ilgili olarak Führer temizlik harekâtı başlatmaya kararlı. Belirli bir kehanete dayanarak başka bir dünya savaşı başlatırlarsa kendilerinin imha edileceklerini söyledi. Bu boşuna yapılmış bir konuşma değildir. Dünya savaşı kapımızı çalmıştı. Yahudilerin imhası savaşın zorunlu bir sonucu olarak gerçekleşmelidir. Bu mesele duygusallıktan arınılarak ele alınmalıdır. Yahudilere değil, sadece Alman halkına sempati duymalıyız.”
Eğer Netanyahu’ya inanacak olursak, bu konuşma Hitler’in Müftü ile yaptığı toplantının bir sonucu olarak gerçekleşmiş olmalı.
1923-4’te yazılan Kavgam’da Hitler şunları söylüyor: “Büyük Savaş’ta cephede milyonların feda edilmesi, ancak halkı yozlaştıran bu on iki ilâ on beş bin İbrani’nin zehirli gaza maruz bırakılmasıyla engellenebilir.”
30 Ocak 1939 tarihli o “kehanet yüklü” konuşmasında Hitler Yahudi ırkının yok edilmesinden açık bir biçimde bahseder, üstelik bu tespitini üç kez yineler.
“Bugün de ben biraz kâhin olayım. Eğer Avrupa içindeki ve dışındaki beynelmilel Yahudi finansçılar bir kez daha ulusları bir dünya savaşına sokma konusunda başarılı olacaklarsa bunun sonucu, dünyanın bolşevikleşmesi, dolayısıyla Yahudilerin zaferi değil, tüm Avrupa genelinde Yahudi ırkının imhası (vernichtung) olacaktır.”
Ardından derhal, Nihai Çözüm’ün habercisi olan “T4 Aksiyonu” devreye girer. Sonuçta kimi tahminlere göre beş yüz bin engelli Alman Almanya’da tesis edilmiş altı katliam merkezinde öldürülür. Ardından Katolik Piskopos Münsterli Galen bu eyleme karşı bir şeyler söyleyince Hitler programa son vermek zorunda kalır (gene de program toplama kamplarında devam eder.).
Burada tek söylemeye çalıştığım şey, tüm Siyonist bakış açısının tarihin yeniden yazılmasına dayandığıdır. Yahudilerin Filistin’e “geri dönüş”ü, Nekbe’nin inkâr edilmesi ve Holokost’tan kimin sorumlu olduğu meseleleri bu yazım süreci konusunda asla istisna teşkil etmezler. Netanyahu’nun Nazilerin işledikleri o korkunç suçların yükünü Filistinlilerin omuzlarına yüklemeye çalışmasında yeni bir şey yoktur.
Tony Greenstein

Kepenek

Bir örgüt şefi, “afiş yapmak salaklık, artık Twitter var” diyorsa, solun bir damarı kopmuştur. Ve Mao’nun “bu revizyonistler, sebeple sonucu birbirine karıştırıyorlar” sözü doğru ise, şunu söylemek mümkündür: “Sebep ve sonucun yeri, revizyonizm için değiştirilmektedir.”
Doksanlar “gidin türkülerinizi köyünüzde söyleyin” diyen Cem Özer’se, iki binler “benim oyum çobanın oyuyla bir olamaz” diyen Aysun Kayacı’dır. Bugün Twitter ve tüm sosyal âlemde solun kullandığı dil, bundan başka bir cümle kurmamaktadır. Meseleleri şahsileştiren, muarrızlarını şahsî eksik ve zaafları üzerinden aşağılayan bir zihniyet pompalanmaktadır. Hepsi de belirli özel bireylerin belirli özel yaşam koşullarının dile gelmiş hâlleridir. Esasen burada küçük burjuvazi kendisini ak’lamaktadır. Sonuçta “politika kirdir” denilecek, ondan da arınmanın yollarına bakılacaktır. Bakılmaktadır. Sonuçta “politika özel insanların işidir” denilecek, kitleler politik mekanizmalardan uzak tutulacak, o özel insanlara kul edilecektir. Edilmektedir.
İki binler, biraz da “selamünaleyküm değil, merhaba diyeceksin” diyen Bekir Coşkun’dur. Tüm bu yaklaşım sola nüfuz etmiştir. Devletten kaçıp burjuvazinin eteğine yapışınca “devrimci” olunduğu düşünülmektedir. O eteği çekiştirince kucağa alınacağını beklemekse çaresizliktir.
Hz. İsa’ya sorarlar: “Ölüyü diriltmekten daha zor olan nedir?” O da şu cevabı verir: “Anlamayana anlatmak.”
Hele ki suyun üzerinde yürüyen İsa karikatürünü kendi dünyasına ait bir gösteren olarak anlayana laf anlatmak daha zordur. Aysun Kayacılığın hüküm sürdüğü koşullarda laf da anlam ve önemini yitirmektedir. Çobana küfredenler, kimin kepeneği altına sığındıklarını anlamamaktadırlar.
Anlam yitiminde sebep ve sonucun yer değiştirmesi de kaçınılmazdır. Marx’ın baş aşağı çevirdiği husus budur: burjuva kalıntısı tüm ideolojik birikimin sebep gördüğünü sonuç, sonuç gördüğünü sebep olarak tespit eden Marx’ın baş aşağı çevrildiği bir dönemdir bu. “Bu zamana kadar yapılan devrimler, bir azınlığın yerini başkasının almasından ibaretti, bizimkinde hüküm çoğunlukta olacaktır” diyen birine bu âlemde yer yoktur. Hele ki çobanı aşağılayanın eskinin esnaf-zanaatkâr ideolojisine kaçıp sığınması kaçınılmazdır. O, esnaflıkla zamana, zanaatkârlıkla mekâna sahip olduğunu zannetmeye devam edecektir.
Dolayısıyla Nijerya’da katledilen kadınlarla ilgili çizdiği karikatürde o kadınlara “eyvah sosyal yardımlarımız gitti” dedirterek onlarla dalga geçen bir dergiye sahip çıkılacaktır. Din ve milletten başka herhangi bir silâhı olmayan kişi öfkelenince de ona “sus, ifade özgürlüğü var” denilecektir. Fransa’da mevcut düzen içerisinde varolan imkânlarına ve üstünlüklerine sımsıkı sarılan orta sınıfların hassasiyetlerini kaşıyan ideolojik müdahalelerde devletin parmağını bulmak zorunludur. O parmak herkesi hizaya çekmektedir. O hiza, gerektiğinde devletin, gerektiğinde burjuvazinin hizasıdır.
Derginin adı Charlie Hebdo’dur. Kürd olduğunu öğrenene dek Aylan ile ilgili tek laf etmeyenlere bu dergiye sahip çıkmak düşmüştür. Dergi, devrimin Kobanê’sinden Avrupa’ya kaçmış bir ailenin evladıyla dalga geçmiş, çocuğun babası “o karikatürler bizi yaraladı” demiş, ama solcularımız o karikatürlere burjuva ilerlemeciliği adına sahip çıkmışlardır. Acı olan, o babanın acısına yoldaş olamamaktır.
Acı olan, orta sınıfa seslenen bir derginin bu denli destek bulabiliyor olmasıdır. “Bak, oranın milliyetçisini, dincisini de eleştiriyor” diye çocukça bir savunu içine girmenin anlamı yoktur. Din ve millet dışı bir sol vardır ve bu, solun burjuvazinin/devletin ajanı olmasına asla mani değildir. Ortadoğu’ya düşen bombaların üzerinde solcu partilerin imzaları kazılıdır.
Derginin karikatürleri birer sonuçtur. Aslolan, neden çizildiğidir. Bu yönde bir fikir yoksa tek yapılan, orta sınıflar lehine ideolojik savunu ve tahkimattır. Çizilen bir karikatürde örtük olarak ifade edildiği biçimiyle, Aylan’ın içi geçmiş küçük burjuvaların “kıymetli” dünyasına girmek için bir yarış verdiğini düşünmekse tek kelimeyle alçaklıktır. Ayrıca “göçmenler hoş geldiniz!” diyenleri “ulan siz de küçük burjuvasınız, bu göçmenleri çıkarınız için kullanacaksınız” diyerek eleştirmek, sadece derginin niyetini ifşa etmektedir. Toplamda bu karikatürler, göçmenlerle ilgili önlemlere, Macaristan’da atılan tekmeye, Erdoğan Türkiye’sine verilen imtiyazlara dâhildir, onlar içindir. Bunları görmeden-anlamadan “solcu” diye dergiye sahip çıkmaksa tam anlamıyla cahilliktir. Kendi küçük burjuva siyasetini aklamak, yaldızlamak için ölü bir çocuğun n’aşından istifade etmenin daha ağır ifadelere muhtaç olduğu açıktır.
Devlet ve burjuvazi, dişine uygun solcuya, Müslüman’a ve Kürd’e siyaset izni vermek demektir. Bunlar arasındaki rekabet ve cedel, sadece onların işine yarayacaktır. Kavganın “devlete karşı devrim” gibi bir ayıracı yoksa kıymetsizdir. Komünistin mecliste Merve Kavakçı’ya bağıran Ecevit’ten farklı bir fikri olmalıdır. Yoksa, birkaç yıl sonra mapushanelere saldırıp devrimcileri katleden Ecevit’e yoldaş olmamak için bir sebep de kalmayacaktır. İdeolojiyle bir şeylere sebep olacaklarını zannedenlerin olası sonuçları kestirdikleri kesindir. Dolayısıyla o ideolojinin sebebini sorgulamak da meşrudur.
Althusser okuyan gençler gelirler, “hocam yeter eleştirdiğin. Ayrıl artık FKP’den, parti kuralım” derler. Althusser, devletin ideolojik aygıtlarını muhtemelen bu gelişme üzerine parti meselesini içerecek şekilde genişletmiştir. Althusser’den bu yana baktığımızda, bırakalım Sosyalist Parti’yi, FKP bile devlettir. O devlet emretmiştir, II. Dünya Savaşı ve Direniş sonrası iktidar avuçlarının arasında iken onu küçük burjuvaların (makilerin) eline teslim edilmesini. Bugün bırakalım verilen emirleri sorgulamayı, süreçte devlet bile görülmemektedir.
Bu solcuların öykündükleri, kafalarının gerisinde hep diri tuttukları Avrupa solu iktidara geldiğinde ilk iş olarak işçi sınıfına saldırmıştır. Bu sol-sosyal demokrat partiler, ilkin sendikalarla masaya otururlar. Sendikalara şu denilir: “Ben işçilerin elindeki belli imkânları alacağım.” Sendikalar da cevaben, “benim aidat, fon gibi kaynaklarıma dokunma, ne yaparsan yap.” Bu sendika, devlettir. Bu sendika, göçmen politikalarına ses etmeyecek, onlarla ilgili karikatürler çizecek, kendi bürokrasisini ve orta sınıfların ruhunu okşayan sözler sarfedecek, bazen de emperyalist politikalara onay verecektir. Gözü oralarda olanın, burada olan bitene küfretmesi tabii ki doğaldır.
Bugün sebep-sonucun yer değiştirmesi kadar, ayrımlar ve ayıraçlar da hükmünü yitirmiştir. Dolayısıyla her gördüğü sakallıyı “dede!” diye kucaklamak ana politik yönelim hâline gelmiştir. Halkın belirli kısmını horgören ve ezen her yaklaşımda devletin parmağını aramak şarttır. Al ve ak trollerin arabasına binmemek, devrimci politik bir tutumdur.
Eren Balkır
22 Ekim 2015

Corc İbrahim Abdullah

64 yaşındaki Lübnanlı komünist Georges İbrahim Abdallah [Corc İbrahim Abdullah], 24 Ekim 1984’te Lyon’da (Fransa) tutuklandı ve Lübnan Silâhlı Devrimci Gruplar’ın sorumluluğunu üstlendiği eylemlerden ötürü ömür boyu hapse mahkûm edildi.
1978’de Abdullah İsrail’in Lübnan işgalini püskürtmek için Filistin Halk Kurtuluş Cephesi ile birlikte savaştı.
1999’da serbest kalması öngörülen Abdullah, Fransız Devleti’nin İsrail ve ABD’nin desteğiyle politik bir karar verdi ve onu hapishanede tuttu. Corc İbrahim Abdullah’ın şartlı tahliye edilmesine dönük son talep 2014’te sunuldu ama geri çevrildi. Ancak bu karar bizi caydırmayacak; sadece bizi daha da kararlı kılacak! Bu karar bizi susturamayacak, sesimizin daha çok işitilmesini sağlayacağız!
Corc İbrahim Abdullah, Fransız Devleti tarafından hapiste tutulan bir anti-emperyalisttir ve Filistin davasının safında duran bir militandır.
Yüzlerce Filistinli tutsağın tutsaklık koşullarına ve Filistin işgaline karşı mücadele ettiği bir dönemde Fransa’daki ve tüm dünyadaki anti-emperyalist militanlar olarak Corc Abdullah’ın serbest bırakılması, böylelikle Lübnan’a geri dönebilmesi için mücadele eden güçlere her zamankinden daha fazla iştirak etmek hepimizin görevidir.
24 Ekim 2015 tarihi onun gözaltına alınışının yıldönümüdür, o gün Fransa’da ve tüm dünya genelinde büyük gösteriler tertiplenecektir:
-24 Ekim 2015 saat 14:00’da Lannemezan Hapishanesi önünde gösteri.
-24 Ekim 2015’te tüm dünya şehir ve kasabalarında eylemler, yürüyüşler ve gösteriler.
“Bir politik tutsak için en iyi dayanışma eylemi sömürü ve istibdat sistemine karşı mücadeleye katılımı artırmaktır.” [Corc Abdullah]

Beyaz Toros’tan Ak Devlet’e

“Algısız kavramlar boş, kavramsız algılar kördür.”
[Immanuel Kant]
Ahmet Davutoğlu Kürdistan’da (Van’da) “Ak Parti iktidardan indirilirse buralarda beyaz Toroslar dolaşacak” derken aslında devletin dönüşümünü, iktidar diyalektiğini ifşa etmiş olduğunun farkında mıdır, bilinmez. Ama Ak Devlet’in, Kürd’e karşı yürütülen kirli savaşın sembolü olan “beyaz Toroslar”ın ve dahası oligarşinin, küresel ve yerel sermayenin halk düşmanı diğer uygulamalarının hem devamcısı ve ardılı, hem de sonucu ve ürünü olduğu aradan geçen yıllar boyunca sadece yapısal devlet-sermaye analizlerinin konusu olmakla kalmadı, çok sayıda örnekle de ampirik olarak kanıtlandı.
Kemalizm Türk’ün Batı kapitalizmine ram oluşunun adıydı, Ak Devlet ise Müslüman’ın… Devletin egemen gücünün iki rakip fraksiyonu emperyalizm ve küresel sermaye sistemi ile “stratejik ortaklıkta” buluştular, ayrıca Kürd’e düşmanlıkta… Beyaz Toroslar 1990’larda kirli savaş yıllarının sembolüydü; Ak Devlet ise kontrgerillanın bölgeselleştiği momentte bir yandan Suriye’de savaş yürütürken öte yandan dıştaki savaşını içeriye taşımaya çalıştı. Reyhanlı, Kobanê, Suruç ve Ankara bölgeselleşen kontrgerillanın marifetleriydi-Batılıların “proxy war” dedikleri tarzda kullanılan ve “sahaya” sürülen işbirlikçi “cihadistlerin”. Kemalizmin sıkıştığı yerde Ak Devlet yardıma koştu; emperyalizmin ve burjuvazinin “açtığı yolda, gösterdiği hedefe” durmadan yürüdü. Ezilenin mücadelesini düzlemek, öfkesini ve itirazını törpülemek, sesini kendi soluğuna katmak için çaba harcadı. Kemalizm Türk’ü istenen kalıba sokmuştu; Ak Devlet’e ise Kürd’ü kendi ipiyle boğmak, Müslüman’ı kendi düzenine ideolojik olarak ram etmek görevi miras kaldı.
Bugün anketlerden, seçimlerden, sandıktan konuşmamızı isteyenlerin, kitlesel mücadele yerine burjuvazinin parlamentosunda koltuk hesabı yapmamızı dileyenlerin, “gittikçe otoriterleşen”, “Ankaralılaşan” Ak Devlet’ten ve “güç zehirlenmesine uğrayarak diktatörleşen” Erdoğan’dan söz açanların büyük bir kısmı Ak Devlet’in ilk yıllarını “normalleşme süreci” diyerek olumlayanlardı. Onlara göre Ak Devlet “beyaz Torosların” yokluk sebebiydi. Oysa o “beyaz Toroslar” hiç gitmemişti, Ak Devlet de değişmemişti, hep aynıydı; çünkü bu devlet -diyalektik dönüşümün bütünlüğü içinde- hep aynı devletti. Ak Devlet hep bugünler için, askerîleşen polis ordusu için, İç Güvenlik Yasası için, Suriye’de ve Kürdistan’da yürüttüğü kirli savaş için, Karadeniz’de doğayı talan edebilmek için, Soma’da madencileri yerin altına gömebilmek için, kısacası devlette devamlılığı sağlamak ve neoliberal kapitalizmin çarklarını döndürebilmek için “normalleşme süreçlerine” ihtiyaç duymuştu. Adına “normalleşme” denilen yıllar, sermaye devletinin, kontrgerillanın “nefes alma, soluklanma” yıllarıydı. Ak Devlet’in sözcülerinin kullandığı tabirle “restorasyon” yapılıyordu.
Bugün gelinen noktada restorasyon sürecinin ve kurulu düzenin buna duyduğu ihtiyacın kendisinden ve ne’liğinden söz etmeyip sadece yapılış biçimine takılanlar, mazrufa bakmayıp zarfı işaret edenler ve bizim de zarfla yetinmemizi isteyenler, liberalizmin “beyaz bayrağını” Ak Devlet’e karşı ezilenlerin, muhaliflerin eline tutuşturmak için uğraş verenlerdir. Oysa liberalizmin beyazı, beyaz Torosların da, Ak Devlet’in de içinden çıktığı rahimdir.
Beyaz Toroslar ve Ak Devlet, burjuvazinin ve müesses nizamın “beyaz terörünün” araçları, liberalizmin farklı momentlerde karşımıza çıkan tatbikat şekilleridir. Parçalara bakıp bütünü, ağaca bakıp ormanı, beyaz Toroslara bakıp Ak Devlet’i, Ak Devlet’e bakıp liberalizmi ve kurulu düzeni gözden kaçırmamak gerekir. Bazen piramidin tepesi gibi görünen şey, aynı anda altındaki yapıyı yıldırımın şiddetinden koruyan paratoner gibi de davranabilir.
Tevfik Ziya

Emperyalist Yönetici Sınıf

Evet, Emperyalist Bir Yönetici Sınıf Vardır
Tarih, ne rastgele meydana gelen bir dizi hadiseden ibarettir ne de süper yetkileri haiz fesatçıların küçük bir komplosuna ait önceden kurulmuş bir oyuncaktır. Hakikat bunun ikisinin arasında bir yerde durmaktadır. Hacmi büyükçe olan, sınıf ve sistem konusunda belirli bir bilince sahip derin devlet ile özel ve yönetsel iktidarı ellerinde toplayanların arasından çıkan emperyal plancılar, yakın tarihin önemli bir kısmının genel hatlarını biçimlendirmek için bir araya geliyorlar. Bunlar, ana karargâhı hâlâ esas olarak ABD’de olan, küreselleşen dünyada çeşitlilik arz eden, daha çok sayıda karakol kuran kâr sistemine hizmet ediyorlar.
Bu insanlar, olayların gidişatı ve perde arkasındaki politika üzerinde muazzam etkilere sahipler, bu işleri o karanlık ve aldatıcı demokrasi adına yapıyorlar. Ama mesele fesatla ilgili değil. Burada sorgulanan plancılar çok sayıda. İsimleri, faaliyetleri ve özgeçmişleri, sahip oldukları nüfuza ait sicil gerekli bağlantıları kurma konusunda vakti, becerisi, enerjisi ve isteği bulunanların sorgusuna açık durumda.
Mesele sınıf iktidarı, halk yönetimi bahanesinin altında ve ötesinde hüküm süren paranın, zenginliğin ve imparatorluğun seçimle iş başına gelmemiş, birbiriyle ilişkili dikatörlükleri. (1941’de ABD Yüksek Mahkeme Yargıcı Louis Brandeis şunları yazıyor: “Kendi tercihlerimizi kendimiz yapmalıyız. Elimizde demokrasi olabilir ya da birkaç kişinin elinde yoğunlaşmış bir zenginliğe sahip olabiliriz ama her ikisine birden sahip olamayız.”) Mesele kapitalizm ve onun şeytanî ikizi emperyalizm. Bunlara bir de ağır dozlarda ırkçılık, patriarka, milliyetçilik, polis devleti düzeni ve ekolojik tahribat ekleniyor. Mesele tam da Karl Marx’ın “burjuvazinin tüm yeryüzünde piyasayı sürekli genişletme ihtiyacıdır.” Alman solcu Rosa Luxemburg’un bir seferinde dile getirdiği biçimiyle, “sermaye kısıtlanmamış birikim için üretim araçlarına ve tüm dünyanın işgücüne muhtaçtır.”
ABD denilen dünyanın ve tarihin en güçlü kapitalist devletinin yönetici sınıfının yaptığı planları ve sahip olduğu nüfuzu en açık biçimde Dış İlişkiler Konseyi’nde (CFR) tanık olmak mümkün. Elitlere ait planlamanın ve ağlar oluşturma pratiğinin ülke içinde ve dışında cereyan ettiği yüzlerce kurum ve örgüt var. Ama solcu tarihçi Shoup’un o okunması gereken Wall Street’s Think Tank: The Council of Foreign Relations and the Empire of Neoliberal Geopolitics, 1976-2014 (Wall Street’in Düşünce Kuruluşu: Dış İlişkiler Konseyi ve 1976-2014 Arasında Neoliberal Jeopolitika -Monthly Review Press, 2015) isimli yeni kitabında hiçbir grubun giderek büyüyen ulusötesi kapitalist yönetici sınıf ve ABD’nin kapitalist elitlerinin küresel ve ulusal sınıf çıkarlarını dillendirme noktasında CFR’nin menziline, ölçeğine ve nüfuzuna yaklaşamadığını gösteriyor. 5.000 üyesi (o övündüğü 1,4 milyon dolarlık emlâk zenginliği), Fortune 500 listesine soktuğu 170 isim, 330’u aşkın personel, 60 milyon dolarlık bütçesi ve 490 milyon dolarlık varlıkları ile Konsey, New York ve Washington’ın üst sınıfın takıldığı mahallelerinde, kapalı kapılar ardında alabildiğine gizli toplantılarda insanlığın geleceğini tartışıp ona karar vermeye cüret eden tüm ABD’li özel düşünce kuruluşlarının en büyüğü ve en güçlüsü. Shoup’a göre, “son kırk yıldır CFR, ABD’deki en önemli özel örgüt olarak sahip olduğu merkezî konumu başarıyla korumakla kalmadı, ayrıca ülkede eşine rastlanmayan bir yapıya dönüştü. Konsey oynadığı rolün kapsamını genişletti ve ABD ile dünyanın önemli bir kısmını yöneten o küçük plütokrasinin merkezinde kalmayı sürdürdü.”
Tanımıyla tutarlı biçimde CFR üyeleri ABD’de yürütmede uzun süredir önemli roller oynuyorlar. Jimmy Carter’ın hazine bakanı (Michael Blumenthal), ulusal güvenlik danışmanı (Zbigniew Brzezinski), dışişleri bakanı (Cyrus Vance) ve silâh kontrolü direktörü (Paul Warnke), başkan yardımcısı (Walter Mondale), savunma bakanı (Harold Brown) ve CIA direktörü (Stansfield Turner); Başkan Ronald Reagan’ın dışişleri bakanları (Alexander Haig ve George Schultz), ulusal güvenlik danışmanları (Colin Powell ve Frank Carlucci), hazine bakanı (Donald Regan), savunma bakanları (Casper Weinberger ve Frank Carlucci) ve CIA direktörleri (William Casey ve William Weber); George H. W. Bush’un on bir üst düzey dış politikacısının onu; Bill Clinton’ın üst düzey on yedi dış politikacısının on beşi ve üç hazine bakanının ikisi; George W. Bush’un üst düzey görevlilerinin on dördü; Obama’nın üst düzey dış politika görevlerinin on ikisi, bunun yanında içişlerinden beş kişi CFR üyesi.
CFR başka önde gelen “kâr amacı gütmeyen” düşünce kuruluşları ve politika gruplarına da (Brookings, Carnegie, Wilson Merkezi, Amerikan Girişimcileri Enstitüsü, Miras Vakfı, Peterson Uluslararası Ekonomi Enstitüsü, RAND Derneği ve daha birçoğuna) üye olan direktörler ve isimlerden oluşan rakipsiz, geniş bir iç ağa sahip. Bu ağa başka özel politik gruplar (ABD Ticaret Odası, İş Dünyası Konseyi ve İş Dünyası Yuvarlak Masası), lobicilik yapan önemli şirketler, Fortune 500 içindeki üst düzey şirketler, özel özsermaye ve bankacılık dışı yatırımlar yapan şirketler, stratejik politik risk ve danışmanlık şirketleri (Kissinger Dostları ve Albirght-Stonebridge Grubu), önemli üniversiteler (en başta Harvard ve Yale), (başını Rockefeller Vakfı’nın çektiği) vakıflar ve aralarında New York Times, the Wall Street Journal ve The Washington Post’un bulunduğu medya bağlantıları da dâhil.
CFR’nin Çalışmalar Programı, 1987-2004 arası dönemde 180’den fazla kitap çıkartmış, 1993-2014 arasında ise 1.800’den fazla akademik dergi makalesi yayınlamış. CFR’nin ayda bir düzenli olarak çıkardığı Foreign Affairs dergisi hükümet içerisinde politika yapan isimler arasında en etkili yayın. CFR Kardeşleri düzenli olarak görüşler-başyazılar kaleme alıyor ve bunlar CFR’nin neoliberal ve emperyal ajandasının ilerletilmesi için medyaya servis ediliyor (Shoup’a ait faydalı bir “neoliberalizm” tarifi için 1. dipnota bakınız.) Örgüt, her yıl bine yakın toplantı düzenliyor, bu toplantılar ağırlıklı olarak New York ve Washington’da yapılıyor ama ülke genelinde başka büyük şehirlerde de benzer toplantılara rastlanıyor. CFR liderleri, ülke içinde ve dışında ABD’li ve yabancı hükümet liderlerine gayriresmi sayısız danışmanlık hizmeti ve brifing veriyor.
Dünya genelinde “yönetici sınıf içerisinde küçük, bütünleşmiş bir ulusötesi kapitalist sınıfın” (Shoup) son kırk yıl içerisinde zuhur ettiği süreçle uyumlu olarak CFR de yetmişlerden beri bir dizi uluslararası ağ oluşturdu. Bu ağlar dünya genelinde “üst sınıf”a mensup zengin ve güçlü birey ve gruplardan oluşuyor. Bu ağla ilişkili yapılar İngiltere’deki kardeş grup Kraliyet Uluslararası İşler Enstitüsü, Avrupa’daki elitlerin oluşturduğu Bilderberg Grubu, şirketlerin nüfuz ettiği (ABD’li, Japon ve Avrupalı elitleri birleştiren, yetmişlerin başında “demokrasinin fazlalıkları” ile mücadele etmek için oluşturulan) Üçlü Komisyon, G30 (ABD, Avrupa ve Asya’dan özel ve kamuda çalışan üst düzey görevlilerin bir araya geldiği Otuzlar Grubu) (başında dünya genelinde aşırı zenginlerin bulunduğu) CFR Uluslararası İstişare Kurulu ve “Konseyler Konseyi” olarak da bilinen, dünyanın en zengin 20 ülkesinden neoliberal düşünce kuruluşlarını bir araya getiren küresel CFR.
Shoup’un gösterdiği kadarıyla ABD kapitalist sınıfının üst kesiminden başka kimsenin CFR içinde önemli ve etkili bir konumu yok. Son 45 yıldır üst düzey on lideri kapitalist elitlerden geliyor ve özellikle “Wall Street olarak bilinen finans sektörünü temsil ediyor.” Şu örnekleri vermek mümkün: CFR başkanları David Rockefeller (tarihteki en büyük aile mirasının varisi, Chase Manhattan Bankası’nın başkanı ve 1970-1985 arası dönemde CFR başkanı), Peter Peterson (özel Blackstone Grubu’nun kurucularından milyarder bir isim ve 1985-2007 arası CFR başkanı) ve mevcut başkan Robert Rubin (Goldman Sachs ile Citigroup’un CEO’su, Bill Clinton’ın hazine bakanı, Obama’nın ekonomi danışmanı ve 2007’den beri CFR başkanı).
CFR’nin kapitalist, Wall-Street güdümlü yapısının reklâma ihtiyacı yok. Kıdemli üyelerinden ve en önemli aydınlarından biri olan Michael Mandelbaum on yıl önce şunu söylüyordu: “ABD dış politikasının genel gidişatını küçük bir dış politika eliti belirliyor. Kamuoyundan pek girdi alınmıyor.” Shoup ise şu tespiti yapıyor: “Mandelbaum elit derken, esasında kendi örgütü CFR’nin başını çektiği kapitalist yönetici sınıftan söz ediyor.”
Shoup’a göre, “Konsey ile bağlantılı olmayan ya da çok az bağa sahip önemli birkaç yerel kurum var ve bunlar genelde sağcı yapılar.” Bu kurumların en ünlüsü, “Koch Biraderler denilen ekonomi ve politika imparatorluğu.” Bu yapı “güçlü devlet” içerisinde CFR’nin kaderini paylaşmıyor, kapitalist elitlere “hükümetin korunması, müdahale ve bağışlar” konusunda katkı sunuyor. CFR, “bugün emek hareketi gibi biraz sola yakın kurumlarla ve aktörlerle birlikte olmakla pek ilgilenmiyor.”
Net konuşmak gerekirse, CFR’nin ideal “güçlü devlet”i kapitalist-neoliberal ve emperyal bir devlettir. Onlar, solcu sosyolog Pierre Bourdieu’nün dediği “devletin sağ eli”nin güçlü olmasını istiyorlar. (Bu, hükümetin serveti ve iktidarı yukarı doğru yeniden dağıttığı, savaşlar çıkarttığı, işçileri ve alt katmanları disipline ettiği eli). CFR bu elin sol elden daha fazla güçlü olmasını, daha fazla paraya boğulmasını istiyor. Sol el ise geçmişte halk hareketlerinin kazandığı, işçilerin, fakirlerin ve ortak iyinin çıkarlarının savunulması ile ilgili. CFR’nin “ABD’nin küresel gücünü ülke içinde restore etmek” için çalışan, kısa süre önce kurulup aldatıcı bir biçimde “Amerika’yı Yenileme İnisiyatifi” ismini alan yan kuruluşu devletin borçlarının artan oranlı vergilendirme ve Pentagon’un devasa bütçesini keserek değil (Pentagon bütçesi, ileri teknoloji şirketlerine ABD’nin ihtiyarî harcamalarının yüzde 54’ünü bulan muazzam sübvansiyonlar sağlıyor.) Sosyal Güvenlik ve Tıbbî Bakım Sigortası (Shoup’a göre, her iki program da “esasında birer hediye değil, devletin gözetiminde milyonlarca işçiden kesilip tasarruf olarak biriktirilmiş maddî kaynak”) gibi sözde yardımları azaltma yoluyla düşürülmesini savunuyor. Konsey, göçmen politikasının doğrudan “şirketlerin piyasa ihtiyaçları”na bağlanmasını, kamu sektöründe sendika üyeliğinin sayıca azaltılmasını ve ülke içinde ekolojiyi tahrip eden (hidrolik kırılmayı da içeren) petrol ve gaz arama çalışmalarının ve açık maden ocağı işletmeciliğinin yoğunlaşmasını istiyor.
2013 tarihli etkili çalışması Foreign Policy Begins at Home: The Case for Putting America’s House in Order’da [Dış Politika Ülke İçinden Başlar: Amerika’da Evin İçini Düzene Sokma Meselesi], CFR Başkanı Richard Haass (önde gelen küresel yatırım yönetimi şirketi Fortress Management’ın direktörü) ABD’deki emeklilik yaşının daha fazla yükseltilmesini talep ediyor. Ona göre, “insanlar altmışına girdiğinde hâlâ ‘on ilâ yirmi yıl daha çalışmak’ gibi bir gerçekle yüzleşiyorlar.” Birçok CFR çalışanı ve örgüt üyesi gibi Haass de özelleştirmeyi savunuyor ama öte yandan da istemese ertesi günden itibaren çalışmama imkânına sahip olduğu bir hayat yaşıyor.
Tüm bunlar CFR üyesi ve Harvard profesörü Samuel P. Huntington’ın 1975 tarihli The Crisis of Democracy: Report on the Governability of Democracies to the Trilateral Commission [Demokrasinin Krizi: Üçlü Komisyon’a Sunulan Demokrasilerin Yönetilebilirliği ile İlgili Rapor] isimli kitabındaki argümanla gayet tutarlı. Kapitalizmin halk yönetimine karşı olduğunu dürüstçe kabul eden Huntington, kitapta ABD’nin “demokrasi fazlası”ndan ve “demokrasi hastalığı”ndan muzdarip olduğunu, bunların altmışlarda intizamsız bir biçimde yaşanan yurttaş ayaklanmalarından kaynaklandığını söylüyor. Halk egemenliğine dönük bu aşırı müsamahayı belirli ölçüde gidermek için Huntington, diğer başka şeyler yanında, hükümet harcamalarının ve düzenlemelerinin azaltılmasını, kapitalizmin oynadığı bir rol olarak özel “serbest piyasa”nın genişletilmesini öneriyor. Shoup’un tespitiyle, “Huntington’daki bu pervasızlık ve neoliberal[1] gerçeğe dönük doğrudan savunu, ABD toplumunda güçlü olan, bugüne dek hiç açıktan karşı konulmayan, ABD’nin mükemmel ve istisnai bir demokratik toplum olduğuna dair retoriğe halel getiriyor.”
CFR’nin bugünkü bu belalı geçerlilik hâlinden bizi kim kurtaracak? Shoup’un gösterdiği kadarıyla, yetmişlerden beri ABD ve dünya tarihinin her yerinde CFR’nin parmak izleri var. Servetin ve iktidarın muazzam ölçülerde yukarı doğru yoğunlaşması süreci hem ABD’de hem de dünyada yaşanan bir süreç (ülkedeki en zengin yüzde bir, en alttaki yüzde doksanın servetinden daha fazlasını elinde bulunduruyor) son kırk yılda doğrudan neoliberal-aşırı kapitalist (post-keynesyen, “post-fordist, hatta Yale’den Walter Russell Mead[2] gibi sisteme dair bir bilince sahip, üst sınıftan CFR aydınlarının diline pelesenk ettiği biçimiyle, “binyıl” kapitalizmi) dünya görüşü ve politikaları yönünde ilerliyor. Bu görüş ve politikalar CFR direktörleri ve uzmanlarınca güçlü ve acımasız bir biçimde savunuluyor. Söz konusu savunu ise örgütün son kırk yılda edindiği şirket yanlısı, finansal özüyle gayet uyumlu. ABD’nin Irak’ı devasa ölçülerde, kitle katliamlarına yol açan, küresel önemi haiz bir savaşla yıkışı, ABD dış politikası için “Vietnam Savaşı”ndan beri en önemli ve en fazla yıkıma yol açmış savaşı CFR’nin Irak’ın (üst düzey CFR uzmanlarınca dünya kapitalizminin ekonomik ve askerî sistemi içinde hegemonik jeopolitik kaldıraç için kritik bir silâh olarak görülen) zengin petrol kaynaklarının kontrolüyle ilgili olarak Washington’a ilettiği açıktan emperyalist ve neoliberal taleplerle uyumlu bir biçimde yürütüldü ve Irak bir “serbest piyasa cenneti”ne dönüştü.”[3] Washington’un Irak’ta azimle sürdürdüğü, suça batmış hatalı girişimleri konusunda CFR “neoliberal jeopolitika imparatorluğu”nun ABD öncülüğünde genişlemesini talep etti. Konsey NATO’yu genişletti, “serbest ticaret”le ilgili yatırımcıların haklarını artırdı (şirket yanlısı-küreselleşmeci Pasifik Ötesi Ortaklığı [TPP] ve Atlantik Ötesi Ticaret ve Yatırım Ortaklığı [TTIP]), Batı Pasifik’te gayet tehlikeli olan Çin’le husumeti artırdı, Ukrayna’nın ve diğer eski Sovyet devletlerinin Batı kapitalizmine katılmasını teşvik etti (Rusya ile muhtemel bir çatışma için ateşe benzin döktü), Suriye’yi mahvetti, önemli emperyal ortağı İsrail’i korudu, (diğer sayısız cani ve ırkçı ABD’ci-emperyalist araçlarla birlikte) uzak diyarlara Özel Operasyon Güçleri ve insansız hava aracı saldırıları ile cihadî hareketlere gerekli yakıtı vererek “esmer azgelişmiş dünya”yı terörize ve militarize etti, genetiği oynanmış tarımla tarımda mülksüzleşmeyi hızlandırdı ve Dünya’nın alabildiğine yoksul Güney’inde yıkıma yol açan neoliberal sosyal politikaları savundu.
Bu esnada insan kaynaklı iklim değişikliği belası ortaya çıktı, insanlığın bekasını, düzgün bir geleceği tehdit eder hâle geldi. CFR, sermaye üzerindeki her türden kısıtlamaya dönük sert neoliberal muhalefetine uygun olarak, bu gerçeği ciddi bir biçimde kabullenmedi, söz konusu gelişmeye dönük herhangi bir muhalefet ortaya koymadı. Shoup’un ifadesiyle, “küresel ekolojik krize ait gerçekler CFR gibi kapitalist sınıfa ait bir örgütün yüzleşmek istemeyeceği bir krizdir: zira gezegenin ve üzerindeki mevcut yaşam formlarının kurtarılması için, fosil yakıt madenciliği ve bu yakıtların kullanılması meselelerinin hükümet emriyle şiddetli bir biçimde kısıtlanması gerekiyor. Bu çıkarım, CFR’nin desteklediği tüm neoliberal serbest piyasacı, tekelci finans kapitalist dünya düzenine aykırıdır.”
CFR’nin kapitalist-emperyalist taahhütlerinin insanlığın ve insanın bekasının temel maddî ihtiyaçlarına baskın çıkması karşısında, insanların ABD’de CFR ve onun elindeki birçok iktidar eliti grubunun teşkil ettiği kapitalist “derin devletler”ce yönetilen plütokrasiler yerine halkın kontrol ettiği ulus-devletleri meydana getirmek adına bir halkçı-demokratik devrim yapmaları insanlık için varoluşsal bir zorunluluktur. Eğer şanslıysak, sonuçta ortaya halkçı, katılımcı ve demokratik bir ekososyalizm çıkacak, eğer değilsek, insanın soyu tükenecek.
Paul Street
Dipnotlar
[1] Shoup’un analizine göre, eskiden Batı’da hâkim olan kapitalist paradigma Keynesçilik iken, son kırk yıl içinde onun yerini, resmî düzeyde sermayenin ve malların dünya genelinde serbest hareketine (serbest piyasalara) ve çokuluslu, ulusötesi şirket yanlısı küreselleşmeye bağlanmış, devlet iktidarınca teşvik edilip dayatılan, “neoliberalizm” adı verilen doktriner fikirler demeti almıştır. Bu, sermayenin olağan konumudur, sistem her daim bu yöne zorlamakta, alttaki sınıf mücadelesinin düzeyini dikkate almaktadır. Ekonomik bir reçete olmak yanında neoliberalizmin şirketleri kurtarma projesi, aynı zamanda kolektif mülkiyete (sosyalizme), ulusal kalkınmaya (ulusal kurtuluşa) ve toplumsal dayanışmaya (sendikalizm ve topluma) dair fikirlere yönelik ideolojik bir saldırıyı da temsil etmektedir. Bunun yerine bireycilik yüceltilmektedir. Batılı kapitalist elitlerin son yüzyılın ortasında önemli ölçüde kabul ettiği “Keynesçi şema”da ve “sistem”de işçi sendikaları “sınıfsal uzlaşmayla birlikte kabul edilmiştir; devlet sermayenin kimi hareketlerini sınırlayan düzenlemeler dayatmıştır; şirketlerin ve zenginlerin ödedikleri vergiler nispeten yüksektir; birçok alanda devlet planlaması, sanayi politikası ve devlet mülkiyeti mevcuttur; ayrıca çeşitli sosyal yardım biçimleri aracılığıyla yoksul yurttaşların sosyal refah düzeyi arttırma ve tam istihdam sağlama yönünde kimi girişimlere tanık olunmuştur.” [Shoup, Wall Street’s Think Tank, s. 163-164.]
[2] 2004 tarihli kitabı Power, Terror, Peace, and War: America’s Grand Strategy in a World at Risk’te [İktidar, Terör, Barış ve Savaş: Amerika’nın Risk Altındaki Dünyada Büyük Stratejisi], CFR’nin Kissinger döneminden kalma kıdemli üyesi ve ABD dış politikası uzmanı Mead şunları söylüyor: “1910’lardan 1970’lere dek hâkim olan ‘Fordist’ kapitalist kalkınma çağından bugün ‘binyıl kapitalizmi’ denilen mevcut döneme geçişte Keynesçilik ve neoliberalizm gibi daha faydalı ve doğru terimlerden tümüyle kaçınmak gerek.” Mead’in kullandığı Fordizm terimi esasında belirli kapitalistlerin politikasıdır, ilk kullanan da Henry Ford’dur. Burada amaç üretimde çalışan işçilere ürettikleri malları satın almaya yetecek maaşı ödemektir. Mead kitabında işçilerin onlarca yıl boyunca belirli bir sendikalaşma düzeyine ulaşma, yüksek ücretler elde etme, daha iyi çalışma koşulları ve belirli bir işkolunda sosyal yardımlar alma ile ilgili yürüttüğü, yoğun ve bedelleri ağır olan sınıf mücadelelerinden hiç bahsetmiyor. O, Fordizmi sadece bazı kapitalistlerin sendikaları kabul ettiğini, bunun da sosyoekonomik sistemin daha fazla idareye, düzenlemelere tabi, istikrarlı bir hâle gelmesini sağladığını, bu süreci de devlet planlamasının, belli düzeyde sınıf uzlaşmasının ve daha az gelir eşitliğinin karakterize ettiğini söylüyor. Mead, ayrıca Fordizm/Keynesçiliğin “zamanla yeni ve daha zinde bir kapitalizm biçimi ürettiğine, bu kapitalizmin bugün kendisinin ‘binyıl kapitalizmi’ dediği şeyi icat ve keşfettiğine işaret ediyor. [Shoup, Wall Street’s Think Tank, s. 193.] (Yönetici sınıf ve profesyonel sınıfa mensup elitler, anladıkları biçimiyle, kapitalizmle ilgili belirli bir sınıf ve sistem bilinci üzerine kurulu yöntemlere dair bilgiler verme konusunda tümüyle kapalı değiller.)
[3] CFR’nin neoliberal, savaş kışkırtıcısı ve petro-emperyalist jeopolitik zihniyeti Irak’ın işgal edilmesini ve yıkılmasını destekledi. Shoup’un alıntıladığı ve aktardığı şu makalelere bakınız: CFR Başkanı Richard Haass, “What to Do With American Primacy,” Foreign Affairs (Eylül-Ekim 1999); Fouad Ajami, “The Sentry’s Solitude,” Foreign Affairs (Kasım-Aralık 2001); CFR Kıdemli Üyesi Kenneth Pollack, “Next Stop Baghdad?,” Foreign Affairs (Mart-Nisan 2002); Sebastian Mallaby, “The Reluctant Imperialist: Terrorism, Failed States, and the Case for American Empire,” Foreign Affairs (Mart-Nisan, 2002); Donald Rumsfeld, “Transforming the Military,” Foreign Affairs (Mayıs-Haziran 2002); Elliot Cohen, “A Tale of Two Secretaries,” Foreign Affairs (Mayıs-Haziran 2002); CFR Kıdemli Üyesi Michael Mandelbaum, “U.S. Most Plan Post-Hussein Iraq,” Newsday, 1 Ağustos 2002; Kenneth Pollack, The Threatening Storm: The Case for Invading Iraq (New York: A Council of Foreign Relations Book, Random House, 2002); Pollack, “Securing the Gulf,” Foreign Affairs (Temmuz-Ağustos 2003, “It’s the Oil, Stupid” adıyla yayınlandı). Bush’un Irak’ı işgal etmesinden önce ve sonra kaleme alınan, açıktan emperyalist ve petrol odaklı bu makaleler okunduğunda görülecektir ki CFR’nin elitler içerisinde yürüttüğü tartışma ABD’nin hiç emperyalist tarzda hareket etmeyeceğini söyleyen, ABD’nin istisnaî bir ülke olduğunu iddia eden resmî doktrinin tam aksi yönde seyrettiği anlaşılıyor. (İmparatorluğun kendisi de önde gelen iktidar eliti plancıları arasında tabu niteliğinde bir konu başlığı değil.) Gelgelelim CFR’li düşünür (Irak’ın işgalinin savunucularından) Michael Mandelbaum, “eğer Amerika Golyat ise o iyi kalpli bir Golyat.” diyor. Ona göre, ABD dünyayı daha iyi, daha güvenli ve daha demokratik bir yer hâline getirmek için asil ve özverili bir biçimde çalışan iyiliksever bir imparatorluk. Bkz.: Michael Mandelbaum, The Case for Goliath: How America Acts as the World’s Government in the 21st Century (2005). Bu yüzyılda (ve bu son yüzyıl içinde) o şefkatli Sam Amca’nın milyonlarca Iraklıyı katletmesi ve yerinden yurdundan etmesi başka birçok şeyin yanında, bu teze pek uymuyor.