Filistin’in Yerlileri: Gilles Deleuze’ün İlyas Sanber ile Mülâkatı

1982’de Fransız felsefeci Gilles Deleuze, Filistin Çalışmaları Dergisi’nin (La Revue d'Études Palestiniennes) kurucusu, Filistinli yazar İlyas Sanber ile bir mülâkat yaptı. İkili, derginin önemini, halkın varoluşunu ve Filistin ülkesini inceledi. (La Revue d'Études Palestiniennes). Otuz yılı aşkın bir süredir buradaki tartışmaların bugünün iklimi için hâlâ ümitsiz biçimde geçerli oluşu gerçekten utanç verici.
“Fransızca yayın yapacak bir Arap dergisini uzun bir süredir bekliyorduk, ama beklentilerimizin aksine dergi, Kuzey Afrika’da değil, Filistin’de çıktı. La Revue d'Études Palestiniennes isimli derginin, aynı zamanda tüm Arap dünyası ile ilgili olan Filistin merkezli sorunlara odaklanan iki özelliği var. Bir yandan dergi, ustalıklı ama sakin bir tonda kapsamlı bir sosyo-politik analiz sunuyor. Diğer yandan da, özel olarak, oldukça zengin ve çok az bilinen tarihsel ve sosyolojik bir “külliyat” ile birlikte, Arap yazınını seferber ediyor.” -Gilles Deleuze, 1982
Deleuze: Filistin tarafında bir şeylerin olgunlaşmış olduğu görülüyor. Sanki Filistinliler ilk kriz hâlini aşmışlar, sanki yeni bir bilince tanıklık eden bir belirlilik ve dinginlik bölgesi, bir “hak” (hukuk) yurdu hâline gelmiş gibi, yeni bir sese sahip olmuşlar. Bu hâl, onların saldırgan ya da savunmacı olmayan, “herkesle birebir eşit” olduklarına işaret eden yeni bir tarzda konuşmalarına imkân veriyor. Filistinliler, henüz amaçlarına ulaşmamışlarken, bu durumu nasıl izah edersiniz?
Sanber: İlk meselenin zuhur etmesinden beri bu tepkiyi hissediyoruz. Kendilerine, “bak, Filistinliler de bu tarz dergiler çıkartıyor” diyen kimi isimler var ve bunlar, kafalarının içerisinde gayet iyi kurulmuş bir imajı yansıttılar. Birçok insan için, sorumluluk dediğimiz şey adına dövüşen Filistinli savaşçı imajı epey soyut kalmıştı. Bunu izah edeyim. Varlığımızın gerçekliğini kurmazdan önce biz mülteciler olarak algılanırdık. Direniş hareketimiz, ne zamanki hesaba katılmak zorunda kalınan bir mücadeleyi kurdu, biz de bir kez daha indirgemeci bir imajın mevcut tuzağına düştük.
Çoğaltılmış ve sonsuzluk içinde tecrit edilmiş olan bu imajımız saf militaristlere aitti, bizler de sadece bunun gereğini yapanlar olarak algılanıyorduk. Bizler, bu imajı geride bırakmak amacıyla, en katı manada, mevcut savaşçı imajımızı milis imajına tercih ediyoruz.
Ben bu derginin ortaya çıkışının yol açtığı şaşkınlığın, aynı zamanda bazı insanların bugün kendilerine Filistinlilerin varolduğunu ve soyut ilkeleri hatırlatmanın yeterli olmadığını kabul etmek zorunda kalmalarına dair gerçekten kaynaklandığını düşünüyorum. Eğer bu dergi Filistin’den çıkıyorsa, o, birçok zihni meşgul eden bir bölgeyi inşa ediyordur, bu bölgede sadece Filistinliler değil, Araplar, Avrupalılar, Yahudiler vb. de yaşamaktadır.
Her şeyin ötesinde, bu insanların söz konusu derginin, varlıklarını değerlendirmeye tabi tuttuğu, Filistin’in diğer düzeylerindeki, ressamları, heykeltıraşları, işçileri, köylüleri, bankacıları, romancıları, aktörleri, işadamlarını, profesörleri, kısacası gerçek bir toplumu içermek zorunda olan bir ufuk çeşitliliğini anlamaya başlamaları gerek.
Filistin sadece bir halk değil, bir ülkedir de. O, bu halkla, halktan yağmalanmış ülke arasındaki bağdır, Filistin, geri dönmeye dair arzunun ve hasretin derin olduğu bir yerdir. Bu yer biriciktir, halkımızın 1948’den beri tecrübe ettiği tüm sınır dışı edilmelerden müteşekkildir. Bir insanın gözünde Filistin tüttüğünde, onu incelediğinde, ondaki hareketleri takip ettiğinde, bu insan, ülkeyi bekleyen her bir değişikliği not eder, eski imajlarını yığar üst üste, kısacası, bu insan, hiçbir zaman kaçırmaz gözünü ondan.
Deleuze: Dergideki birçok makale, Filistinlilerin ülkeden sürülme usullerini yeni bir tarzda anımsatıp analiz ediyor. Bu, çok önemli, zira Filistinliler sömürgeleştirilmiş değil, tahliye edilmiş, sürülmüş halklarla aynı durumda. Yazmakta olduğunuz kitabınızda siz Amerikan Yerlileriyle kıyaslıyorsunuz Filistinlileri. Kapitalizmde iki farklı hareket söz konusu. Eskiden mesele, artığı biriktirmek için, bir halkı kendi ülkesine götürüp çalıştırmak ve sömürmekti: buna da sömürge deniliyordu. Bugünse aksine mesele, halkı başka bir yerde işgücüne dönüştürmek anlamına gelse bile, ileri doğru sıçramak için, bir halka ait araziyi boşaltmak. Siyonizmin ve İsrail’in tarihi, tıpkı Amerika gibi, ikinci yolu izliyor: boş bir uzam nasıl yaratabiliriz, bir halkı nasıl söküp atabiliriz, mesele bu.
Bir mülâkatında, Yaser Arafat, bu kıyaslamanın sınırına işaret ediyor ve sınır da Revue d’Etudes Palestiniennes’in ufkunu tayin ediyor: Bir Arap dünyası söz konusu iken, Amerikan Yerlileri, kovuldukları bölgenin dışında kendi hesaplarına olan bir temele ya da güce sahip değillerdi.
Sanber: Bizler kendine has sürgünleriz, çünkü biz “yabancı ülkelere değil, kendi yerimiz”in sürekliliğine kovulduk. Bizler, yerimizden yurdumuzdan edildik ve Arap coğrafyasına dağıldık, burada ise kimse bizi parçalamak istemedi ki bu fikir esasen bir sapmaydı. Bu noktada aklıma, İsrail’in, diğer Araplara yönelik, bizi “bütünleştirmedikleri” için serzenişte bulunan ikiyüzlü iddiaları geliyor. Bu iddialar, aslında İsrail’in dilinde, onun “bizim ortadan kaybolmamız”a dönük arzusuna denk düşüyorlar. Bizi ülkemizden kovanlar, nedense birden Arapların bize yönelik ırkçılığını kafaya takıyorlar. Bu, kimi Arap ülkelerinde bizim belirli çatışmalar yaşamadığımız anlamına mı geliyor? Kesinlikle hayır, ama bu çatışmaların nedeni, bizim Arap olmamız değil; bu çatışmalar, kimi zaman kaçınılmaz, zira bizler, geçmişte olduğu gibi bugün de silâhlı bir devrimiz. Ayrıca Filistin’deki Yahudi yerleşimcilerin “Amerikan Yerlileriyiz”. Onların gözünde bizim oynamamız gereken tek rol, ortadan kaybolmak. İsrail’i kuran tarihin, Amerika Birleşik Devletleri’nin doğmasına yol açan süreci yeniden ürettiğini söylemek gerek bu noktada.
Bu, belki de ulusların karşılıklı dayanışmasını anlamanın temel unsurlarından birisidir. Manda dönemi boyunca bizim “klasik” sömürgeleştirmeye, yerleşimcilerle sömürgeleştirilmiş olanın birlikte yaşamasına dair işlere tanık olmadığımızı gösteren kimi unsurlar da var. Fransızlar, İngilizler vs. belirli yerleşim alanları açmak istediler ki bu alanların varoluşunun koşulu, yerli halkın varlığı idi. Hâkimiyetin uygulanabilmesi için hâkimiyet altına alınmış olanın orada olması bir gereklilikti. Bu, birileri istesin ya da istemesin, ortak alanlar yarattı, yani şebekeler, sektörler, toplumsal hayata ait düzeyler oluşturuldu, buralarda yerleşimcilerle sömürgeleştirilmiş olan “karşı karşıya” geldi. Karşılaşmanın hoşgörülemez, yıkıcı, patlamaya hazır bir bomba olduğu, hâkim olma sürecinin bu gerçeği değiştiremeyeceğinin anlaşılması üzerine, “yerel halk”a hâkim olmak için “yabancı”, “yerel”le “temas” kurmaya başlamak zorunda kaldı. Sonrasında sahneye Siyonizm çıktı ve bizim buradaki varlığımızın gerekliliğine itiraz etti. Üyelerindeki özgüllükten ötürü (üyelerini Yahudi cemaatlerinden devşiriyordu) Siyonizm, bizim itirazımızın, yurdumuzdan kovulmamızın, “başka yere nakledilmemizin” ve İlan Halevî’nin çok güzel tarif ettiği üzere, başkalarıyla ikame edilmemizin temelini oluşturdu. Böylelikle bize göre “bilinmeyen yerleşimciler” olarak anılması gereken bir kesim doğdu, bunlar, “yabancı yerleşimciler” dediğim kesimlerle aynı dönemde geldiler. “Bilinmeyen yerleşimciler”in ana yaklaşımı, kendi özelliklerini Öteki’nin bütün itirazının temeli kılmaktı.
Dahası bana kalırsa, 1948’de ülkemiz sadece işgal edilmekle kalmadı, ayrıca bir biçimde “ortadan kayboldu”. Bu, söz konusu dönemde “İsrailli” olmuş olan Yahudi yerleşimcilerin meseleyi tecrübe etme noktasında zorunlu olarak girdiği bir yoldu.
Siyonist hareket, Yahudi cemaatini sadece Filistinlilerin bir gün gidecekleri fikri ile değil, ayrıca ülkenin “boş” olduğu fikriyle seferber ettiler. Elbette ülkeye gelenler, orada bir halkın yaşadığını gördüler ve bunu yazmaya başladılar! Ama cemaatin önemli bir bölümü her gün fiziken temas kurduğu halka yokmuş gibi davrandı. Bu körlük fizikî bir körlük değildi, kimse aldatılmamıştı, herkes bu halkın bugün burada olduğunu ama “ileride ortadan kaybolacağını” biliyordu, herkes ayrıca bu ortadan kaybolma sürecinin başarıyla sonuçlandırılabilmesi için ilgili sürecin ta başından beri işliyormuş gibi davranılması, yani tartışmasız orada olan ötekinin varoluşunu kesinlikle “görmemek” gerektiğini anladı. Başarı için, ülkenin boş olması gerekliydi ve bu, “öteki”nin yerleşimcilerin kafalarından silinmesine bağlıydı.
Bu sonuca ulaşmak için Siyonist hareket sürekli, Yahudiliği ötekini reddetmenin, onu ülkeden kovmanın temeli hâline getiren ırkçı bir vizyonu devreye soktu. Söz konusu işleme, Avrupa’da başka ırkçıların yol açtığı zulümler katkı sundu ve Siyonistlerin kendi yaklaşımlarını onaylatmalarına yardım etti.
Ayrıca biz, Siyonizmin Yahudileri tutsak ettiğini, onları yukarıda tarif ettiğim vizyonun tutsağı hâline getirdiğini düşünüyoruz. Ama bu tutsaklık belirli bir zamanda gerçekleşmedi. Bence bunun için holokostun geçmesi ve söz konusu yaklaşımın evrim geçirip Yahudilerin her zaman ve her yerde, içinde yaşadıkları toplumların “Öteki”si olduklarını söyleyen sahte “ebedî ilke”ye dönüşmesi gerekiyordu.
Ama reddedilmiş ve lanetlenmiş bir “öteki” konumunu sürekli işgal etme iddiasında olan ve bu hususu mutlulukla karşılayan hiçbir halk ya da toplum yoktur.
Bugün Ortadoğu’da öteki, Arap’tır, Filistinli’dir. Batılı güçlerin bu ötekiden ortadan kaybolmasını istemesindeki ikiyüzlülük ve kinizm, bugünün emridir ve eldeki güvenceler içindir. Ancak İsrailli ordu liderlerinin deliliklerine karşı asıl güvencelere muhtaç olan, bizleriz.
Buna karşın bizim tek ve yegâne temsilcimiz olan FKÖ, söz konusu çatışmaya dair çözümünü sundu: Kim olursa olsun, ülkede yaşayan herkesi birbirinden ayıran mevcut duvarları paramparça edecek olan Demokratik Filistin devleti.
Deleuze: La Revue d'Études Palestiniennes kendi manifestosunu 1. sayısının ilk iki sayfasında yayınladı: Bizler “diğer halklar gibi bir halkız.” Bu, birçok anlama sahip bir çığlık aslında. İlk planda, bir andaç ya da bir çağrı.
Filistinlilere İsrail’i tanımayı reddettikleri için sürekli sitemde bulunuldu. Bakın, İsrailliler bizi yok etmek istediklerini söylüyorlar. Ama Filistinliler, tanınmak için elli yıldan fazla bir süredir mücadele ediyorlar.
İkinci olarak, bizim manifestomuz, İsrail’in aşkınlıkları ve çektikleri zulüm yüzünden, “biz diğer halklar gibi bir halk değiliz” diyen manifestosunun karşısında duruyor. Bu nedenle Dergi’nin 2. sayısında holokostla, Siyonistlerin holokosta yönelik tepkileriyle ve bu olayın Filistin ve tüm Arap dünyası ile ilişkisi içinde sahip olduğu anlamla ilgili, İsrailli yazarlarca kaleme alınmış iki makalenin bulunması önemli. “Mevcut normun dışında, bir halk olarak muamele görmek” isteyen İsrail devleti, kendi varlığını bütünüyle, başka bir devletin hiç bilmediği, Batı’ya dönük ekonomik ve mali bağımlılık durumu dâhilinde muhafaza ediyor (Boaz Evron). Filistinlilerin karşıt iddiayı hızla ortaya atmalarının nedeni bu: onlar neyse o, yani tümüyle “normal” bir halk olmak istiyorlar.
Apokaliptik tarihe karşı bir de her andaki bolluk, imkânların çokluğu ve sadece mümkün olanla yapılan başka bir tarih anlayışı daha var. Revue’nün de, mevcut olayların analizinde her şeyden önce göstermek istediği bu değil mi?
Sanber: Kesinlikle. Varoluşumuzun dünyasını anımsatma meselesi, kesinlikle belirli bir anlama sahip ama bu mesele aynı ölçüde aşırı basit. O, dosdoğru kabul edildiğinde, Filistin halkının ortadan kaybolmasını dört gözle bekleyenler için işi zorlaştıracak türden bir hakikattir. Çünkü nihayetinde, onun söylediği şudur: tüm insanların haklara sahip olma hakkı vardır. Bu, apaçık bir ifadedir, ancak böylesi bir güç, tüm politik mücadelenin hem çıkış noktasını hem de varış noktasını verir. Bu konuyla ilgili olarak Siyonistlerin söylediklerine bir bakalım. Onların, “Filistin halkının hiçbir şeye hakkı yoktur” dediğini duymazsınız, hiçbir güç böylesi bir konumu destekleyemez, bunu onlar da iyi biliyorlar. Aksine onlardan sürekli duyduğunuz cümle şudur: “Filistin halkı diye bir halk yoktur.”
Tam da bu nedenle, Filistin halkının varlığına dair ifademiz, ilk bakışta göründüğünden daha güçlü bir ifadedir.
[İlk olarak “Filistin’in Yerlileri” başlığıyla Libération’da, 8-9 Mayıs 1982 tarihinde yayınlanmıştır.]
Devamını oku ...

Antisemitizm ve Beyaz Üstünlükçülüğü

Filistin’deki Ölümleri Toronto’da Kutlamak
Toronto’da yüzlerce insanın katıldığı antisemitizme karşı gösteri, neden ırkçılık karşıtı bir yürüyüşten çok, beyaz üstüncülüğü için yapılan bir yürüyüşe benzer?
Kanada’daki Jewish News’in haberine göre, 20 Ağustos’ta binlerce insan Bathurst Caddesi’nde yürüyerek, “Susmayacağız. Küresel Antisemitizme Karşı Yürüyün” diye bağırdı. Gösteri, Büyük Toronto Birleşik Yahudi Çağrı Federasyonu, İsrail ve Yahudi İşleri Merkezi, B’nai Brith Kanada, Kanada İsrail Deneyimi, Yaşayan Kanada Yürüyüşü ve Kanada Yahudi Ulusal Fonu (JNF) tarafından organize edildi. Eğer örgütçülerin sloganını ciddiye alacak olursak, bu gösteri, Kanada’nın yakın tarihinde yapılan, ırkçılık karşıtı en büyük eylemlerden biri. Ama maalesef gösteride “esmer” insanların boyun eğmesini isteyen bir grup “beyaz” insandan başka bir yoktu.
Fotoğrafların ve makalelerin anlattığı kadarıyla, ırkî açıdan homojen olan kalabalığın içerisinde birçok insan İsrail bayrağı taşıdı ve İsrail’in Gazze’ye yönelik son askerî saldırısını kutladılar. Times of Israel’in haberine göre: “Yürüyüşün amacı, Bill Glied’in kapanış konuşmasında özetleniyordu aslında: “İsrail Savunma Güçleri için Tanrı’ya şükürler olsun. İsrail için Tanrı’ya şükürler olsun. Birlikte durmamız gerektiğini sakın unutmayın. Bir daha asla!”
Aksi yönde iddialar bulunsa da, ortada antisemitizmin diğer zulmün bir gölgesi olduğunu gösteren çokça delil var (“Eğer daha çok bağırırsam, herkes bana inanır” taktiğinin bir örneği de Torontolu işadamı ve İsrail Yahudi İşleri Merkezi yönetim kurulu üyesi Michael Diamond’ın geçen ay Jewish News’e yazdığı yazıda ettiği laftı: “Biz Yahudiler, bugün kampüste, İsrail’de, medyada, hatta liselerimizde ve sokakta kuşatma altındayız.”)
Peki bu durumu yetmiş yıl önce Ottawa’da “sıfır bile çoktur” denildiği, Nazi toplama kamplarından kurtulan Yahudi mültecilerin reddedildiği günlerdeki durumla nasıl kıyaslayacağız? Bu düşmanlık yüklü antisemitik iklim ellilere kadar devam etti, o dönem, Yahudilerin toprak anlaşmaları ve çeşitli kurumlar üzerinden kimi mahallelerden kovulduğu günlerdi. Örneğin Montreal’daki McGill Üniversitesi, Yahudi öğrencilere kota uyguluyordu.
Şükür ki Hristiyanlığın zayıflaması, bununla birlikte ırkçılık karşıtı politikanın yükselişi, Kanada’daki bir toplumsal güç olarak antisemitizmin altını oydu. Bugün Yahudiler, büyük ölçüde “beyaz” insanlar olarak görülüyorlar. Kanada’daki Yahudi cemaati, bu ülkedeki etkili kurumlarda temsil ediliyorlar ve bugün onlara karşı uygulanan yapısal ırkçılık çok düşük düzeylerde (bu, tabii, mücadele edilmesi gereken, önemli kültürel klişeler olmadığı anlamına gelmiyor.). Esasında seçkin iş adamları arasında, politika ve meslek kuruluşlarında Yahudilerin temsiliyeti, Kanada nüfusunun %1,3’ünü teşkil eden cemaati epey aşan düzeylerde.
Kanadalı Yahudiler, genel nüfus içerisinde üniversite mezunu bakımından önemli bir orana sahip, ayrıca ciddi bir kısmı 75.000 dolar üstü gelire sahip. Yahudi Diasporası Ansiklopedisi: Kökenler, Deneyimler ve Kültür isimli çalışmasında Mark Avrum Ehrlich, en zengin Kanadalıların beşte birinin Yahudi olduğunu söylüyor, ayrıca Toronto’da çıkan Shalom Life isimli gazetenin haberine göre, Forbes 2011 listesine giren 24 Kanadalı zenginin altısı Yahudi.
Bu ülkedeki yapısal antisemitizmin hüzünlü hikâyesi uygun bir bağlam içerisine yerleştirilmeli. O dönemde, birçok Avrupalı olmayan halkta görüldüğü üzere, Yahudi göçmenlerin Kanada’ya girmeleri engellendi. Aynı şekilde, Yahudilerin mülk sahibi olmasına engel çıkartan toprak anlaşmaları genelde aynı amaçla diğer gruplara da uygulandı ve üniversiteye girişte uygulanan kota yükseköğrenim imkânı bulamayan Güney Asyalılar ve siyahlar için de geçerliydi. Yahudilere karşı kurumsal ayrımcılığın uygulandığı söz konusu dönemde Yerli statüsündeki insanların oy kullanma hakkı yoktu ve Yerli Kanunu Kanada’daki muhtelif Aborjin halkları içeren Birinci Uluslar’ın (potlaç (festival), toplantı, arınma töreni ve güneş dansları gibi) dinî/kültürel törenlerini yapma hakları bile bulunmuyordu.
Dolayısıyla antisemitizmin Kanada’nın herhangi bir yerinde, Birinci Uluslar ya da beyaz olmayan diğer halklara uygulanan ırkçılığa yakın bir ırkçılığa maruz kaldıklarını iddia etmek, en iyi ihtimalle, ikiyüzlülük olacaktır.
Kendi “kabile”sini şevkle savunmak belki affedilebilir ama bugün İsrail toplumunu kendisine bağlamış ırkçı bir militarizmin desteklenmesi anlaşılır bir şey değil. Son iki ay içerisinde İsrail ordusu Gazze’de 1.700 sivil katletti, bu sebeple devletin Yahudi niteliğine yönelik bir tehdit olarak görülen, ırkçı infiallerde önemli bir artış yaşandı (bu süreç, önemli ölçüde İsrail’deki Filistinli yurttaşlarda ama ayrıca antisiyonist Yahudiler ve Afrikalı mülteciler arasında işledi.). Toronto’daki gösteriyi örgütleyen gruplardan biri, uzun süredir Ortadoğu’da Yahudi/beyaz üstünlüğünün hâkim gelmesi fikrini destekleyen bir örgüt. Yahudi Ulusal Fonu isimli bu örgüt, Kanada’da faaliyet yürüten ve belki de ırkçılığını açıktan ilân eden tek kayıtlı yardım kuruluşu.
Elli yıl önce Kanada’da belirli etnik ya da dinî gruplara mülk satışını sınırlandırmak kanun dışı ilân edilirken, Yahudi Ulusal Fonu (JNF) aynı şeyi bugün İsrail’de yapıyor. JNF’in yönetmelikleri ve kira sözleşmeleri, Yahudi olmayanlara mülk kiralanmayacağını söyleyen sınırlandırıcı kimi maddeler içeriyorlar. 1998 tarihli Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi raporunun tespitine göre JNF, ülkenin yüzde yirmisini teşkil eden, İsrail’deki Filistinli yurttaşlara sistematik biçimde ayrımcılık uyguluyor. BM raporuna göre, JNF’in elindeki araziler “sadece Yahudilere kiralanıyor” ki bu da, “kurumsal bir ayrımcılık biçiminin oluşmasına yol açıyor.”
Kısa süre önce ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 2012 tarihli İnsan Hakları Uygulamaları Ülke Raporları, İsrail’deki “kurumsal ve toplumsal ayrımcılığı” detaylandırıyor. Rapora göre, “toprağın yaklaşık yüzde 93’ü kamu arazisi, bunun yaklaşık yüzde 12,5’i, bir STK olan Yahudi Ulusal Fonu’na ait. JNF, toprağın Yahudi olmayanlara satılmasına ya da kiralanmasına asla izin vermiyor.”
Kanada’da olduğu gibi, İsrail’de de imtiyazların Yahudi’nin/beyazların elinde olması, antisemitizmden daha büyük bir toplumsal sorun. Artık bu imtiyazı bir miktar kontrol etme vakti gelmiştir.
Yves Engler
Devamını oku ...

Hakikatin Üstü Örtülemeyecektir

Gazze’de ateşkes ilan edildi. Bu ateşkesin süresiz olduğu ifade edilse de, Filistin yarası kanadığı sürece, bu bölgede sürekli bir ateşkesin mümkün olamayacağı hepimizin malumu…
Filistin topraklarını işgal eden, milyonlarca Filistinliyi vatanından çıkararak mülteci konumuna getiren ve toprak işgali ile katliamları devam ettirmeyi temel strateji olarak benimseyen zalim ve paranoyak bir terör devleti ile karşı karşıyayız. Bu noktada doğru bir teşhis koymak zorundayız. Hiçbir insanî vasıf taşımayan Siyonist işgal rejimi, Ortadoğu’nun kalbine saplanmış zehirli bir hançerdir ve tek çözüm Siyonist İsrail’in Ortadoğu’dan sökülüp atılmasıdır.
Gazze direnişi, tüm dünya mazlum halklarınca Amerika’nın başını çektiği küresel güçlere karşı verilen onurlu bir varoluş mücadelesi olarak nitelendirilerek desteklendi. Zalimlere karşı mücadelede direnişin yegâne yol olduğu bir kez daha tescil edildi. Kan ve gözyaşını sıradanlaştıran küresel zalimlere karşı teslimiyetçi ve uzlaşmacı yaklaşımların sadece küresel güçlerin ekmeğine yağ sürdüğü bir kez daha teyit edildi. Dünya mazlumları, Gazze direnişinin bereketiyle zalimlere karşı daha dik ve daha cesur durma kararlılıklarını haykırdılar.
Amerika, İsrail, Batı Avrupa ve bazı Arap rejimlerinin içinde olduğu şer cephesinin karşısında Gazze’ye destek veren ve bu desteği; İsrail ile tüm diplomatik, askerî, ekonomik ilişkilerini kesme noktasına taşıyan ülkelerin iktidarlarını selamlıyoruz. Ak Parti iktidarının da Gazze halkına destek veren söylemini İsrail ile tüm ilişkilerin kesilmesi noktasına getirmesini umutla beklediğimizi ifade etmek istiyoruz.
IŞİD’in Irak ve Suriye’deki katliamları devam ediyor. Amerika ve Suudi Arabistan’ın birlikte büyüttükleri, Türkiye ve Avrupa’nın dolaylı destek sağladığı bu hareket canavara dönüşerek sahiplerine zarar vermeye başladı. Şimdilerde Ortadoğu’da bu canavarı nasıl kontrol altına alabiliriz senaryoları tartışılıyor.
IŞİD konusunda Türkiye’nin de açık bir özeleştiriye ihtiyacı var. Amerika ile beraber Esad’ı ne pahasına olursa olsun devirmek için her yolu mubah gören Ak Parti Hükümeti’nin bir dönem IŞİD, Nusra Cephesi gibi El-Kaide türevi örgütlere çeşitli şekillerde yardım ettiği artık gizlenemeyecek ölçüde açık bir gerçek… Şimdi yapılması gereken, gerek Suriye politikası ile ilgili gerekse IŞİD ile ilgili doğru ve âdil bir özeleştiri… Bu yapılmadığı sürece, Türkiye’nin dış politikasının samimiyet testinden geçmesi mümkün değildir.
Benzer bir samimiyet problemini hükümetin paralel yapıyla ilgili değerlendirmelerinde de görüyoruz. Cumhurbaşkanı Erdoğan konuşmasında, “Paralel yapının kimin için çalıştığını biliyoruz” vurgusunu yaparken, paralel yapının Amerika ve CIA için çalıştığını bir türlü ifade edemiyor. Mademki Amerika Türkiye’de operasyon yapıyor, niçin bu şer güç deşifre edilemiyor? Eğer Amerika’nın gücü ve Amerika ile olan ilişkilerimiz buna mani ise, o takdirde “Zorlandığımızda gerçekler karartılabilir” gibi yanlış bir önerme savunulmuş olmaz mı? Bu durum ciddi bir samimiyet sorgulamasını da beraberinde getirmez mi?
Milli Eğitim Bakanlığı bir yanlışa daha imza attı. Dünyanın dört bir tarafından topladığı zeki ve başarılı çocukları küresel egemenlerin beklentileri doğrultusunda geleceğe hazırlamak için kurulan Young Guru Academy (YGA) ile Milli Eğitim Bakanlığı anlaşma imzaladı. Anlaşma gereğince ülkemizin zeki çocuklarının özel eğitiminde Young Guru Academy ile işbirliği yapılacak…
Dünya siyonizminin etkili kurum ve isimlerinin Young Guru Academy’yi destekledikleri ve bu desteklerini de aleni bir şekilde yaptıkları biliniyor. Dindar nesil yetiştirmekten bahseden iktidar, zeki çocuklarımız için Siyonistlerin güdümündeki kuruluş ile işbirliği yapma projesini nasıl izah edebilir? Milli Eğitim Bakanlığı’ndan bu konuda acilen açıklama bekliyoruz.
Halkımızı algı yönetimi ile yanlış yönlendirmek isteyenler başarılı olamayacaklardır. Halkımızın feraseti sayesinde hakikatin üstünün örtülemeyeceğine inanıyoruz.
Adalet ve Özgürlükler Platformu Adına Diriliş Saati Dergisi
Devamını oku ...

Önce Barış Sonra Yağma: Belfast ve Diyarbakır

Halk savaşı uzun sürüyor olabilir. Ama sermayenin o kadar sabrı olmadığından barış süreci kısa kesilir. Silah sesleri susar susmaz havaalanlarından takım elbiseliler akın eder şehirlere. Deneyimli gözler yatırım ve işgücü istatistiklerini kontrol etmeye döner.
 Diyarbakır eski Belediye Başkanı Baydemir ile TÜSİAD eski Başkanı Boyner “Yatırım Halayı”nda.
Uzun bir savaşın ardından sermaye düzeniyle barışan şehirlere ne olur?
Merkezde elbette pahalı mağazaların bulunduğu AVM’ler olur. Fakat merak edip de şehrin eteklerine doğru ilerlerseniz, duvarlarında artık tarih olmuş gibi duran çatık kaşlı –kahrolsun!– sloganlar yazılı gecekondular görülür.
Merak ederseniz diyorum, çünkü barıştan sonra yoksulluğa yönelik ilgi ve merak bıçak gibi kesilir. Zenginlik esas tartışma konusudur. Şehir savaştayken, çatışmanın karargâhı yoksul mahallelerdir. Ama barış zamanı yöneticilerinin ilk yaptığı şey, niyeyse rezidanslara taşınmak olur.
Bu yazı, bir bakıma bu taşınmanın öyküsü.
Kürdistan’a Hücum: Yatırım Halayı
Kürt hareketinin son dönemde tekelci medyadan en çok övgü alan politikacılarından biri olan Selahattin Demirtaş, 2010 yılının Ekim ayında bir heyetle TÜSİAD’ı ziyaret etmişti. Çok istenen “barış süreci” başladığından, buna uygun davranmak gerekiyordu. Faşist rejimin ortağı, oligarşinin elzem unsuru olan bir kuruluşla yapılan bu görüşme, karşılıklı iyi niyet mesajlarıyla sonlandı.
Demirtaş toplantı çıkışında konuştu:
“TÜSİAD ile bugün son derece verimli bir görüşme gerçekleştirdik, son derece canlı bir tartışma ortamımız oldu… Aynı zamanda sayın başkan ve yönetim kurulu üyelerini de iki Diyarbakır milletvekili olarak Diyarbakır’a davet ettik. Umut ediyorum, kendileri en kısa zamanda bir toplantılarını belki Diyarbakır’da yapacaklar.
Bu vesileyle biz aslında başta bölge kökenli olmak üzere, bölgeye yatırım yapmak isteyen yurt içindeki ve yurt dışındaki bütün işadamları ve işverenlerini de TÜSİAD’ın Diyarbakır’da olacağı gün Diyarbakır’a davet edeceğiz. Oradaki sanayi odalarımız, yerel yönetimlerimizin hepsi çağrı yapmalıdır. Bölgede yatırımın motivasyonunu, heyecanını yaratacak bir çalışmayı belki de hep birlikte yapabilmeliyiz (Cumhuriyet, 27 Ekim 2010).
Çok geçmeden TÜSİAD başkanı Ümit Boyner Diyarbakır’a geldi. 14. Girişim ve İş Dünyası Zirvesi’ndeki konuşmasına Kürtçe “Diyarbakır bizim de evimizdir” diyerek başladığını okuduğumda, biraz endişelendim. Fakat haberin altına yerleştirilen BDP’li Belediye Başkanı Osman Baydemir ile Boyner’in birlikte halay çektiği fotoğraf yüreğime su serpti: İnsanlar mutluydu.
Tekelci kapitalizmin temsilcileriyle çekilen halayı böylesine coşkulu kılan şey, Demirtaş’ın “yatırımın motivasyonu, heyecanı” dediği şey olsa gerekti. Çok geçmeden Kürt illerinden gelen yeni haberler bu “yatırım halayı”nın tam gaz devam ettiğini gösterdi.
Yağma Hızlı Başladı
Terörle mücadelede entegre strateji. Uzlaşma süreci başlayınca Amed’de yapılması planlanan,
fakat gelen tepkiler üzerine iptal edilen güzellik yarışmasını hatırlıyor musunuz?
2012 yılında hükümet yatırımcılar için bir teşvik paketi açıkladı. Kürt halkına ait olan topraklar devletin planına göre yatırım yapmak isteyenlere parsel parsel verilmeye başlanacaktı.
Paket açıklandıktan kısa bir süre sonra, haberi alan sermaye, kendinden geçip Kürt illerine taarruza başladı. Telefonlar çaldı, araya adamlar sokuldu. Adeta kapitalist bir toprak reformu görüyorduk. Diyarbakırlı bir sanayici “Milletvekili devreye sokup Organize Sanayi Bölgesi’nden arsa isteyen bile var. Diyarbakır’daki girişimcilerin yanı sıra İzmir ve İstanbul’dan dahi talep alıyoruz. Diyarbakır OSB’de yatırım için yaklaşık 200 girişimci arsa tahsisi bekliyor” diyordu (Hürriyet, 17 Nisan 2012).
“Kimin toprağını kime veriyorsunuz” denilmedi.
Kürt şehirlerinde kapitalizm daha önce hiç olmadığı kadar büyüyor. Tekelci sermayenin buraya yaptığı yatırımlar çoğalıyor; bazı firmalar, fabrikalarını savaş yorgunu bu coğrafyaya kaydırıp, sendikasız ve ucuz işgücünü sömürme peşinde. Şimdilik adını “kalkınma” koydukları bu kapitalist saldırı, yer yer Kürt halkının direnişiyle karşılansa da, Kürt halkının temsilcisi olduğunu iddia edenler, bu direnişi kırmak, sermayeye yol açmak için elinden geleni yapıyor.
Araştırmacı Ayşe Seda Yüksel, bir söyleşide “2007’de Diyarbakır’da, Kürt hareketinin siyasî elitleriyle şehirdeki işadamları arasında çok gergin bir ilişki olduğunu gözlemlemiştim. Sadece siyasî elit değil, Diyarbakırlılar genel olarak işadamlarını soyguncu, rantçı, güvenilmez olarak tanımlıyordu” diyordu (Yüksel, Nisan 2014).
On Gözlü Köprü’nün altından çok sular aktı. Intercontinental, Rixos ve Divan gibi otel tekellerinin yatırım yapmaya hazırlandığı Kürt şehirlerinin “siyasi elitleri” de çok değişti. Bunu fark eden bir araştırmacı,
“Kürdistan’da yükselen ve yayılan kapitalizmden devleti ve sistemin kendisini sorumlu tutmamıza gerek yok. Suçlu bizzat kendi partimiz. Zira devlet … onca yıldır savaş ve zulümle ele geçiremediği coğrafyayı; işsizlikle, açlıkla terbiye edemediği ve mücadelesini kıramadığı Kürt halkını kapitalizmin mekanizmalarıyla ele geçirmeye çalışıyor. Üstelik son birkaç yılda, 30 yıldır tankıyla tüfeğiyle kat ettiğinden daha fazla yol kat etti.”
diye yazıyor (Aslan, 22 Haziran 2014).
Kürt şehirleri bir daha asla aynı olmayacak. Peki, tam olarak ne değişecek?
Düzene teslim edilen diğer şehirlerin aynasına bir bakarsak, belki kendi geleceğimizi okuyabiliriz.
Belfast, İrlanda: “Bu Kavga Yatırım Kavgası”
Haziran 2013. Şehirde yapılacak G8 zirvesi için İngiliz polisi Belfast’ı kuşatmışken.
Kuzey İrlandalı örgüt IRA, yaklaşık 20 yıllık bir silahlı mücadelenin ardından 1990’ların başında silah bırakmaya karar verdiğinde Sovyetler Birliği dağılmış, uluslararası devrimci mücadele gerilemişti. Mücadeleyi kavramayıp ucundan tutanların umutsuzluğu daha da büyüktü.
Sosyalist eğilimleri olan IRA ile İngiltere devleti arasındaki “müzakereler” 1994 yılında başladı. Örgütün içindeki uzlaşma yanlısı olmayan kesimlerin tasfiye edilmesi, bedel ödemiş olan halkın uzlaşmaya ikna edilmesi filan derken, 1998 yılı Nisan’ında karar aşamasına gelindi.
ABD Başkanı Clinton’un bizzat arayarak tarafları cesaretlendirdiği müzakerelerin ardından bir Cuma günü anlaşmaya varıldı: IRA bundan sonra İngiltere devletine kurşun sıkmayacak, Sinn Fein isimli bir siyasal partiyle seçimlere girecek, Mehmet Ağar’ın kulakları çınlasın, “düz ovada siyaset” yapacaktı.
Anlaşmanın adı “Hayırlı Cuma” konuldu.
Tesadüf o ki, Kuzey İrlanda uzlaşma süreci, tekelci sermayenin yüzyılın büyük saldırısını yaptığı 2000’li yıllara denk geldi. Kamu harcamalarının kesilerek sağlığın ve eğitimin özelleştirildiği, sendikaların dağıtıldığı, işsizliğin çoğaldığı 2000’ler. Üstelik Kuzey İrlanda halkı artık silahsız ve tehlikesizdi, kalkındırılmayı bekliyordu.
Belfast şehrinin kaderi işte böyle bir ortamda çizildi.
Hayırlı Cuma’dan “Hayırlı İşler”e
Halk kurtuluş savaşları uzun sürüyor olabilir. Ama sermayenin o kadar sabrı olmadığından barış süreçleri kısa kesilir. Silah sesleri susar susmaz havaalanlarından takım elbiseliler akın eder şehirlere. Önce boyun eğdirdikleri halkın temsilcileriyle çekilmiş samimiyetsiz fotoğraflar verir, ardından deneyimli gözleriyle yatırım ve işgücü istatistiklerini kontrol etmeye dönerler. Şehir merkezleri için imar planları yapılır.
Dönüşüm İrlanda’da da hızlıydı, öyle ki eski IRA komutanı, (eski) sosyalist Martin McGuinnes, uzlaşmadan birkaç sene sonra “Kuzey İrlanda yatırıma açıktır ve önündeki zorlukları göğüslemeye hazırdır” diyecektir. Artık İngiltere emperyalizminin dostu, medyanın gözbebeği bir milletvekili ve bakandır o (Nagle, 2009).
ABD Başkanı Obama ve en sağda eski solcu, anti-emperyalist McGuinness. Eski döneklerle egemenler bir araya geldiklerinde yüzlerinde hep bir gülümseme oluyor, nedendir bilinmez.
Çok geçmeden ABD’li sermayedarlar, Kuzey İrlanda’ya dönük 800 milyon dolarlık bir yatırımın haberini verdiler. 2008 yılında New York belediye başkanı Michael Bloomberg’in öncülüğünde 100 kişilik bir ABD’li yatırım heyeti Belfast’a geldi. Bloomberg ziyaretin amacını Belfast’ı “dünyadaki en rekabetçi finansal merkezlerden birine” dönüştürmek olarak açıklıyordu (Kelly, 2012).
Sinn Fein’in liderlerinden Gerry Adams, Bloomberg’in bu sözlerini memnuniyetle karşıladı, partisinin ülkeye yapılan yatırımları güvence altına almak için uğraştığını söyleyerek, ABD sermayesine kısaca “hayırlı işler” demiş oldu. İrlanda’da “yatırım halayı” çekmek olmayacağına göre, o gece başka bir eğlence bulmuş olmalılar (Nagle, 2009).
Kavramlar büyük bir hızla yenileniyordu.
Normalleşme = Alışveriş Merkezi
Aynı yıl Belfast’ta Victoria Square isimli bir alışveriş merkezi açıldı. Yapımı için 300 milyon dolar harcanan bu alışveriş merkezinde “Creme de la Mer yüz kremleri, Joseph pantolonlu takımlar ve son derece pahalı çantalar” satılıyordu.
Kapitalizmin “normalleşme”den anladığı buydu: Pahalı alışveriş merkezleri.
ABD’li sermayedarların ziyaretinin ardından şehir merkezi hızlı bir dönüşüm geçirmeye başladı. 2009 yılında başlatılan bir kentsel dönüşüm projesiyle yine milyon dolarlar harcanarak perakende satış mağazalarının, ofis alanlarının ve rezidansların bulunduğu yeni bir çevre düzenlemesi yapıldı.
“Şehir merkezindeki birkaç blokta yoğunlaşan lüks mağazalar ve restoranlar ile otobüs hattının diğer ucunda yaşayan işçi sınıfına mensup şehir sakinlerinin vahim koşulları arasındaki uçurum çarpıcıdır,” diyor bir araştırmacı (Kelly, 2012).
Bir başkası ise bu yapılan düzenlemelerle şehrin sokaklarının ve meydanlarının kamusal alan olmaktan çıktığını söylüyor:
İnsanlar fanustan mekânlarda yaşıyor, arabalarına binip korunaklı yollardan diğer fanuslara ulaşıyorlar. Bir fanustan diğerine. Ortam oldukça steril, yoksulları görmüyorlar, bayrakları ya da duvar yazılarını görmüyorlar. (akt.: Mitchell, 2011)
Bir uzman, Belfast’taki kentsel dönüşüm projelerinden biri olan Lagenside projesiyle ilgili şöyle diyor:
İyi bir iş çıkardılar. [Oradaki] toplulukları dışladıkları, marjinalleştirdikleri ya da yerlerinden ettikleri gibi eleştiriler geliyor. Ama mesele mülkiyet meselesi ve bu da bir mülkiyet ekonomisi. (McAlister, 2009)
İşte o kadar.
Belfast’ta şehir merkezindeki ve zengin mahallelerindeki etrafı korunaklı duvarlar, dikenli tellerle çevrili rezidanslar var. 2002 yılından beri şehre 44 güvenlik kamerasıyerleştirmiş.
“Barış süreci” dedikleri, silahlı yoksullardan korkan zenginlerin kendini garantiye alma süreci olmasın?
Tuzu Kurular
Belfast’taki uzlaşma süreci ve yatırımlar yalnızca şehrin manzarasını değil, insan profilini de değiştirdi.
Artık zengin mahallelerde yaşayan Nobel ödüllü “barış kahramanı” politikacılar ve kapitalistler dışında, gençliğini özgürlük mücadelesiyle değil de, alışveriş merkezlerinde dolaşarak geçiren yeni bir küçük-burjuva sınıf da doğdu Belfast’ta.
Bu sınıfa mensup insanların bir kısmı şehir merkezinde mağazalar, restoranlar ya da marketler açıyor. Bir kısmı yoksul bir aileden gelmesine rağmen, aldığı eğitim ve derinleşen kapitalist üretim ilişkileri sayesinde, daha yüksek maaşlı işler bulabiliyor.
Örneğin dünyaca ünlü Game of Thrones [Taht Oyunları] isimli dizinin setlerinden biri Belfast’ta. Bu dizinin şehre 65 milyon sterlinlik bir para getirdiği söyleniyor. Bu para tüm Belfastlılara eşit olarak dağılmıyor elbette ama yine de üst sınıfları memnun ettiği kesin.
İrlanda’daki mücadelenin gerilediği, eski değerlerin bir kenara atıldığı bu aşamada geçmişin kavgaya çağıran sloganlarına inançsız, uzlaşma yanlısı bir tavır bu sınıflar arasında çok yaygın. Şehirdeki turistleri rahatsız ederek kaçıran gösteriler, şehrin “imajını” zedeleyecek çatışmalar değil, gelirlerini arttıracak bir istikrar istiyorlar.
Bu düşünce bir kere hâkim hale gelince, şehirdeki gösterilerin “kaba, modası geçmiş, boş işler” olarak görülmesi, emekçi sınıfa mensup insanların hak arama eylemlerinin istikrarı bozan istenmeyen provokasyonlar olarak değerlendirilmesi işten bile değil (Baker, 2013).
Yoksulluk Arttı, Ulusal Sorun Çözülmeden Kaldı
İşbirlikçileşme sürecinin meyvesini yiyenlerden bu kadar söz ettiğimiz yeter. Asıl soru: Belfast’ın emekçilerine, yoksullarına ne oldu? Uzlaşma sürecinden beş yıl sonra, 2003 yılında bir grup araştırmacı “Kuzey İrlanda’da Yoksulluk ve Toplumsal Dışlanma” başlıklı bir araştırma yayımlayarak ülkede neler olup bittiğini göstermiş.
Araştırma sonuçlarına göre, “Kuzey İrlanda’daki yoksulluk oranları Büyük Britanya ve Güney İrlanda’dan daha yüksektir. Hangi yoksulluk ölçeği kullanılırsa kullanılsın, hanelerin ve insanların kayda değer bir kesimi yoksulluk içinde yaşamaktadır.” “Veriler Kuzey İrlanda’da eşitsizliğin çoğalmakta olduğunu gösteriyor” diyen rapora göre, bu eşitsizlik Britanya’nın herhangi bir yerindeki gelir eşitsizliklerinden çok daha fazladır (Hillyard, vd. 2003).
2005 yılında yapılan bir başka araştırmanın sonuçları çok daha çarpıcı:
16 ile 60 yaş arasındaki insanların %30’unun maaşlı bir işi yok; işgücünün %22’si yeterli para kazanmıyor; hanelerin %25’i evini doğru düzgün ısıtabilecek parayı bulamıyor; 100.000 çocuk ve 50.000 emekli yoksulluk sınırının altında bir gelirle yaşıyor; her yıl kimi yetersizliklerden ve yoksulluktan ötürü 3.000 erken ölüm gerçekleşiyor. (akt. Nagle, 2009)
2008 yılında başlayan dünya ekonomik krizi, Kuzey İrlanda halkının yaşam savaşının koşullarını daha da zorlaştırdı. İşsizlik ve yoksulluk arttı.
2013 yılında yapılan bir araştırma, Kuzey İrlanda’daki çocuk yoksulluğu oranının Birleşik Krallık’taki en yüksek ikinci oran olduğunu gösteriyordu. “Batı Belfast’taki çocukların %43’ü yoksulluk içinde büyüyor” diyen BBC’nin haberine göre, yoksul ailelerin yarıdan fazlası (%61) yemekten kıstıklarını ve %26’sı geçen yıl bazı öğünleri es geçtiklerini söylüyordu (BBC, 20 Şubat 2013).
Yine 2013 yılında çıkan bir başka haber, Kuzey İrlanda’daki yoksulluğun son 10 yılın en yüksek yoksulluk oranına ulaştığını söylüyor: “2010/11 döneminde mutlak yoksulluk içinde olduğu düşünülen toplam nüfus 232 bin iken, bu sayı geçen yıl 422 bine çıktı. Bunların 79 bini emekli, 109 bini çocuk.” (Belfast Telegraph, 30 Ağustos 2013)
Uzlaşma sürecinin tüm vaatlerine rağmen, Kuzey İrlanda’da ulusal sorun da çözülmüş değil. İngiliz ve Amerikan emperyalizminin ülke içerisindeki ekonomik ve siyasal kontrolü devam ediyor. Ulusal sorun bir devrimle çözümlenemediği için, İrlanda halkı yalnızca sınıfsal olarak değil, inançları itibariyle de daha fazla bölünmüş ve kutuplaşmış durumda.
Belki inanması zor gelebilir ama, bugün Belfast’ın içinden 40 tane “barış duvarı” geçiyor. Toplam uzunlukları 20 kilometreyi bulan bu duvarlar, Protestan İrlanda mahallelerini Katolik İrlanda mahallelerinden ayırarak “barışı” sağlıyor. Bence bu kavramsal çarpıtmanın kendisi bile uzlaşma sürecinin özünü göstermeye yeter:
Koca bir yalan.
Yeniden Diyarbakır: Süreç Dersleri
Kuzey İrlanda’daki teslimiyet deneyimi bize uzlaşma sürecinin emekçi halka karşı ilan edilen bir savaşla birlikte yürüdüğünü gösteriyor. Bu bakımdan Türkiye’de yaşayan bütün halklardan devrimcilerin buradan öğrenebileceği şeyler var.
Bunlardan en önemlisi, uzlaşma süreçlerinin söylenenin aksine halklar içindeki uçurumları derinleştirdiği. Zaten böylesi uçurumların nedeni olan emperyalist düzene teslim olmak, bu uçurumların daha da çoğalmasını, yeni sömürü ve ezilme biçimlerinin yaygınlaştırılmasını getiriyor.
Dolayısıyla Türkiye’deki uzlaşma sürecinin kentsel mekânlardan başlayarak Kürt ulusu içinde yeni yeni bölünmeler, yeni ezilenler ve yeni ezenler doğuracağını söylemek abartı olmaz. Bugün Amed’deki Big Chefs restoranıyla gördüğümüz bu ayrışma, rezidansların, AVM’lerin ve hapishanelerin gelişiyle boyutlanacak.
Ama uzlaşma süreci demek, aynı zamanda bir halkın ulus olmaktan kaynaklanan en temel haklarının bile kabul edilmeden, silah, müzakere ve demagoji yoluyla boyun eğmeye zorlanması demektir. Çözülmeden bırakılan bir ulusal sorun, Türkiye halkları içerisindeki çelişkileri de yatıştıracak yerde tırmandıran bir işlev görür.
Uzlaşma sürecinin ilk heyecanı geçip, sermayenin ve faşizmin saldırısı başlayınca; sınıfsal ve ulusal ayrımların ortadan kalkmak yerine derinleştiği, önceki ayrımcılık örüntülerinin devam ettiği anlaşılınca; Kürt emekçileri ve gençleri arasında oluşacak tepkinin nasıl biçimler alacağı ve faşizmin buna nasıl yanıt vereceğini kestirmek zor.
Bir başka ders, her uzlaşma sürecinde mücadelenin içinden çıkarak egemen sistemle pazarlığa oturan “temsilcilerin” süreç içerisinde halkı düzene entegre etmenin bir aracı haline gelmeleri, deyim yerindeyse işbirlikçileşmeleri. Başlangıçta şüpheyle yaklaşılan bu kişiler, Gerry Adams ya da McGuiness örneğinde olduğu gibi zamanla düzenin güvenini kazanıyorlar. Ezilen halk üzerindeki otoritelerini kullanarak bir yandan rejimin politikalarının daha rahat yürütülmesini sağlarken, bir yandan da halkın kendi kendini yönettiği izlenimini yaratmayı başarıyorlar.
Bunun ödülüyse büyük. Çeşitli ödüller, uluslararası görüşmeler ve toplantılarla taltif edilmenin yanı sıra, bu işbirlikçilerden bazıları içinden çıktıkları toplumun egemen sınıfları haline gelecek kadar zenginleşiyorlar. Bu burjuvalaşmanın nasıl gerçekleştiği ise ayrı bir araştırmanın konusu.
Yine de Türkiye Kuzey İrlanda değil
Ama tüm bu dersleri çıkarırken akılda tutulması gereken önemli bir ayrım bulunuyor: Kuzey İrlanda’daki yoksulluk ve baskı ile Türkiye ve Kürdistan’dakiler bir değil. İngiliz emperyalizmi hemen yanı başında bulunan Belfast’a bazı tavizler verebiliyor, Mahir’in deyişiyle buradaki “nispi refahı” arttırarak çelişkileri yumuşatabiliyor. Güçlü bir sosyalist alternatifin yokluğunda demokrasicilik oyununu ya da “hukukun üstünlüğü” masalını daha rahat sürdürebiliyor.
Oysa biz Türkiye’de faşizmle yönetilen bir rejimde yaşıyoruz. Devlet iktidarı giderek daha fazla alanı kendi kontrolü altına alıyor. Bu ülkenin mahallelerinde yoksulluk ve açlık, halka çevik kuvvet polisleriyle birlikte saldırıyor. En ufak bir hak arama eylemi için büyük bedeller ödemek gerekiyor. Bu yüzden bir yandan “barış süreci” derken, bir yandan da Kürt topraklarına yapılacak 280 yeni kalekol için ihaleye çıkıyorlar. Adalet Bakanlığı Diyarbakır’a yapılacak 5 bin kapasiteli 9 yeni hapishanenin “müjdesini” veriyorsa bu yüzden.
Bu hazırlıkların ya da sürecin Türkiye halklarına huzurlu bir yaşam sunmak için olduğunu düşünmüyorum. Bunlar savaş hazırlıkları.
Türkiye’nin Kuzey İrlanda’dan bir farkı daha var: Güçlü devrimci mücadele geleneği. Tüm faşizan uygulamalara, katliamlara ve imha saldırılarına rağmen ayakta kalmayı başarmış olan bu gelenek, halk düşmanı politikaların hedefine ulaşmasının önündeki en büyük engel.
Faşizmin sonunu ve Türkiye halklarının kurtuluşunu da bu gelenek getirecek.
Devamını oku ...

Politik İslam'dan Korkmak

Gazze’ye Neden İhanet Edildi?
Herhangi bir Arap yöneticiye, “Filistin ve Filistinliler için ne yaptınız?” diye sorsanız, size onlar için çok fedakârlık yaptıklarını söyleyecektir. Ancak hem tarih hem de mevcut gerçeklik, onlardan oynamaları beklenen role hayat vermediklerinin, mazlum kardeşleriyle dayanışma içerisine girmediklerinin, aksine, onların Filistin davasına resmî planda ihanet ettiklerinin şahididir. Gazze’de hâlihazırda süren savaş ve Hamas ile İsrail arasındaki ateşkes görüşmelerinde Mısır’ın oynadığı belirsiz rol, bu gerçeğin tezahürleridir.
Bu noktada, Arapların açık ihanetini değerlendiren, Washington’daki Wilson Merkezi’ne mensup bir akademisyen olan Aaron David Miller’ın şu yorumunu okumak yeterli olacaktır: “Böyle bir duruma daha önce hiç rastlamadım, birçok Arap devleti Gazze’deki ölümlere ve yıkıma razı geliyor, öte yandan da Hamas’a vuruyor.” (New York Times) Miller şu tespitle devam ediyor sözlerine: “Arap devletlerindeki sessizlik insanı sağır edici cinsten.”
Miller, Arap yöneticilerdeki sessizliği, onların “Arap Baharı” olarak nitelendirilen süreç sonrası öne çıkan politik İslam’a dönük nefretleriyle ilişkili olarak izah ediyor. Politik İslam’ın yükselişi, Mısır’da İhvan, Tunus’ta Nahda’nın iktidara gelmesinde karşılık buluyor. “Arap Baharı”, yozlaşmanın ve Batı yanlısı Arap seçkinlerinin yönettiği, iktidar üzerindeki hegemonyaya meydan okumuş, en azından geçici bir süre, onu işlemez hâle getirmiş, sivil toplumların tarihsel planda kenara itilmiş enerjilerinin açığa çıkmasını sağlamıştı.
Politik İslam, özellikle Vasatiyye olarak bilinen ılımlı İslam ideolojisine bağlı olanı, bir dizi demokratik seçimde oyları silip süpürdü. Hamas’ın 2006’daki Filistin seçimlerinde elde ettiği zafer gibi, diğer kimi İslamî hareketler de “Arap Baharı”nın demokrasi ve ifade özgürlüğüne ait sınırları zorladığı momentte, önemli başarılar elde ettiler.
IŞİD ya da El-Kaide gibi aşırıcı bir ideolojiye bağlı olmayan politik İslamî hareketlerin tehlikeli görülmesinin bir nedeni, onların “aşırıcı” veya “terörist” diye reddedilemiyor oluşlarıyla ilgili. Çoğunlukla bu türden yapılar, Arap “sekülarist”, “liberal” ya da “sosyalist” hareketlere kıyasla, demokrasi oyununu oynamaya daha fazla meyyal oluyorlar.
7 Temmuz’da başlayan Gazze savaşı, Mısır’da politik İslam’ın devre dışı bırakıldığı ve diğer Arap ülkelerinde kriminalize edildiği bir dönemde yaşandı. Yaşanan, 3 Temmuz 2013’te demokratik yollardan seçilmiş olan İhvan lideri ve cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin iktidardan indirilmesinden beri İsrail’in gerçekleştirdiği ilk büyük askerî saldırıydı. Her ne kadar İsrail ordusu saldırının seyrini birkaç gün içerisinde (binlerce insanın öldürüldüğü, binlercesinin yaralandığı, Gazze nüfusunun neredeyse dörtte birinin evsiz kaldığı) bir soykırıma çevirmişse de, birçok Arap ülkesi büyük ölçüde sessiz kaldı. Hiçbir şey ifade etmeyen bir iki kınama mesajını dillendirmek dışında ağızlarına mühür vurdular. Hatta Mısır daha da ileri gitti.
İsrail’in “Koruyucu Sınır Operasyonu” başladıktan kısa bir süre sonra Mısır, Times’ın bile tuhaf bulduğu, şüpheli bir ateşkes önerdi. “Kahire’deki hükümet, İsrail’in birçok talebini karşılayan ama Filistin grubunun (Hamas’ın) hiçbir talebini içermeyen bir ateşkes anlaşması teklif ederek Hamas’ı şaşırttı.” diye yazıyordu David Kirkpatrick 30 Temmuz’da. Çatışma sürecindeki ana Filistinli örgüt olan Hamas için “terörist” diyen Mısır, ona hiçbir şey danışmadı. Hamas ise teklifi herkes gibi medya aracılığıyla öğreniyordu. Ama elbette Benjamin Netanyahu, Mısır’ın teklifini memnuniyetle karşıladı; Hamas’ın ana rakibi ve silâhlı mücadelenin (ve esasında Filistin direnişine ait her biçimin) güçlü bir muhalifi olan Filistin Otoritesi Cumhurbaşkanı Mahmud Abbas da Mısır’ın “kardeşçe” uzattığı eli tuttu. Diğer Arap yöneticiler de, zekice yürüttüğü bölgesel liderliğinden ötürü, Sisi’ye methiyeler düzdüler.
Elbette tüm pratik bir komediden ibaretti; esasta amaçlanan, (savaşı başlatan taraf olmayan ve nihayetinde o savaşın bir kurbanı olan) Hamas’ı ve Gazze’deki direnişi, çatışmanın sonlandırılmasına itiraz ettiği için suçlamak ve Sisi’yi bölgedeki barışın ve itidalli sürecin yeni ikonası olarak desteklemekti; o, ABD’nin birlikte iş yapmayı seveceği türden “güçlü bir adam”dı.
Ama tüm bu plan doğal olarak çöktü, çünkü Gazze direndi, İsrail ordusuna ciddi kayıplar yaşattı ve dünya genelinde Filistin’e yönelik sempatiyi ve saygıyı artırdı.
Ama hiçbir Arap devletinden, her fırsatta, her konuşmasında ve vaazında Filistin halkının sabrından (sumud) övgüyle söz edenlerden tek bir saygı cümlesi işitilmedi. Hamas’ın İhvan’ın devrilmesinden sonra unutturulmaya çalışılan yeni başarısı, örgütün Şam ve Tahran’la kurduğu bağların güçlenmesi, söz konusu devletlerin sinirini bozuyor, kafalarını karıştırıyordu.
Eğer Hamas Gazze savaşından sağ çıkarsa, direniş mevcut direncini Ortadoğu’nun en güçlü ordusuna karşı kazanılmış bir zafer olarak çıkartma imkânı bulacak. Hamas ve İran arasındaki bağlar yeniden pekiştirilecek. Direniş kampı yeniden can bulacak. İhvan için ahlâkî bir zafer, Sisi (ve onun bölgesel rolü) için ahlâkî bir yenilgi demek olan bu direniş süreci herkesi şaşkına çevirecek.
Arap ülkeleriyle İsrail arasında, Gazze’deki direnişin bitmesini sağlama noktasında, çeşitli ittifaklar kuruldu. Burada amaç, sadece bir fikir olarak direnişin kendisi değil, kuşatma altındaki Gazze’nin sınırlarının ötesine taşan tüm pratik ifadelerinin ve politik karşılıklarının ölmesiydi.
Eski İsrail lobicisi ve bugün Washington’daki Brookings Enstitüsü başkan yardımcısı olan Martin Indyk’in izahı şu şekilde: “Ortak düşmanları olan, ama müttefik olmayan ulusların çıkarları uyuşabilir. Görüldüğü üzere, bu sefer ABD eskisine oranla pek bulaşmadı, İsrail ve ABD’nin masa altından sessizce bakışmaları ve birbirlerine yardım etmek için bir yol bulmaları gayet doğal.”
Kahire’deki görüşmelerin son turunun başarısız olmasının nedeni, görüşmelere ev sahipliği yapan tarafın Filistinli direniş grubu Hamas’ı “terörist” görmesi ve Gazze’nin İsrail’i ezeceği bir senaryoya tanık olmayı hiç mi hiç istememesiydi. Eğer direnişin kuşatmayı sonlandırma talebi, özellikle Gazze’deki deniz ve havalimanının yeniden faal kılınması talebi karşılansaydı, Mısır Hamas’ın, direnişin ve Filistin halkının karşısında ciddi bir mevzi kaybetmiş olacaktı.
Eğer direniş kazanıyorsa, İsrail ordusu köşeye sıkışmışsa, direnişin kimi talepleri karşılanmışsa, Ortadoğu’daki politik söylem de ister istemez değişecek demektir. Bu değişim, zayıfın güçlüye meydan okumasına, reformlar, demokrasi gibi taleplerde bulunmasına, direnişe bu tür amaçlara ulaşmak için gerekli en gerçekçi yol olarak bakmasına imkân verecektir.
İlginç olan şu ki Hamas’ın 2006’daki seçimlerde elde ettiği zafer, politik İslam’ın oy sandıkları üzerinden hedeflerine ulaşabilmesinin mümkün olduğunu göstermişti. Bu seçim zaferi Arap Baharı sonrası bölge genelinde politik İslam’ın yükselişinin bir habercisi olarak görülmüştü. Dolayısıyla Filistin direnişinin elde edeceği her türden zafer de, tüm bölge genelinde statükoyu muhafaza etmek isteyenler için aynı ölçüde tehlikeli bir gelişme olarak görülebilir.
Kimi Arap yöneticiler, Filistin’e ve davasına yönelik desteklerini açıklamayı sürdürüyorlar. Ancak “Koruyucu Sınır Operasyonu”, bu türden bir dayanışmanın sadece bir iki kelimelik göstermelik hamleden ibaret olduğunu ve farklı bir şekilde olsa da, kimi Arapların İsrail’in Gazze ve başka yerlerde Filistin direnişine benzeyen her şeyi ezmesini görmeyi arzuladığını ifşa etti.
Remzi Barud
Devamını oku ...

FHKC'nin Ateşkes Bildirisi

Gazze’deki ateşkes vesilesiyle, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, metanetli Filistinli halk kitlelerini ve saldırıyı eşsiz bir cesaretle püskürterek düşmanın hedeflerine ulaşmasına mani olan, geçmiş yıllar boyunca işgalcinin tasfiye etmek için çabaladığı ulusal haklarımızı koruyan ve ulusal kurtuluş mücadelesi olarak Filistin davasını yücelten kahraman ve cesur savaşçıları en derin duygularla selamlar.
Direniş, işgalcinin yoğun saldırılarına, binaları ve kurumları kapsamlı bir biçimde yıkmasına, binlerce insanımızı katletmesine ve yaralamasına, yüz binlerce insanımızın çektiği çileye ve evlerinden olmasına rağmen, bir an bile duraksamamış, halkımızın onurunu müdafaa edip korumuştur.
FHKC, savaş alanında sürdürülen direnişin, bu başarıların, ayrıca kitlelerle direniş arasındaki bağın anlaşılması noktasında oynadığı role vurgu yapar. Biz, halkın enerjisini ve becerilerini parçalayan, halkımızı zayıf düşüren bir kama olarak, hizipler arasındaki rekabeti bir yana koyarak, ulusal birliğin gerçek manada tesis edilmesi adına, bu direnişin yol açtığı birliğin pekiştirilip geliştirilmesini istiyoruz. Bu temelde, bizler, birleşik delegasyona ait şartlara eksiksiz bağlı kalınmasını ve saldırganlığa son verilmesi için direnişin sürdürülmesini tavsiye ediyoruz, ayrıca bildiğimiz üzere, Siyonist devlet müzakereleri uzatmaya ve kendi saldırganlığına karşı halkımızın gösterdiği direniş dâhilinde elde edilen kazanımları sınırlamaya çalışacağından, düşmanın bu şartlardan kaçma noktasında ateşkesi istismar etmesine izin verilmemesi gerektiği hususunda uyarıda bulunuyoruz.
Halkımızın ölümsüz şehidlerine selam olsun, yaralı kahramanlarımıza acil şifalar, onlara da selam olsun, ülkemiz ve insanımız için, Filistin için elde edilecek nihai zafere dek bayraklarını taşıyıp yürüyecek olan azimli ve metanetli halkımıza selam olsun.
FHKC
Devamını oku ...

Gazze'de Savaşı Kim Kazandı?

Şu basit soru üzerine çetin ve karmaşık bir dizi tartışma yürütülüyor: Gazze’deki savaşta zafer kazandığını kim iddia edebilir? Ateşkes şartları, ne Hamas’ın ne de İsrail’in istediğini aldığını gösteriyor. O hâlde ne kaybedildi, ne kazanıldı ve bir kazanan varsa, bu savaştan kim muzaffer olarak çıktı?
Hamas, ilkel silâhlar kuşanmış olsa da, muazzam bir esneklik ve güç düzeyine sahip olduğunu göstererek, anlamlı bir caydırıcılık siyaseti yürüttü. Böylelikle, İsrail’i mal, insanî yardım ve inşaat malzemesi akışının kolaylaştırmasına izin vermeye, Filistinlilerin tarlalarına daha fazla erişme imkânı sunma noktasında, güvenlik için konulmuş tampon bölgeyi daraltmaya ve Gazze’deki sahil şeridinde balıkçılık konulan sınırı 9,6 km’ye çıkartmaya mecbur etti. Filistin Otoritesi cumhurbaşkanı Mahmud Abbas’ın sürecin idaresinde gerekli sorumluluğu üstlenmesi şartıyla, Mısır, Refah sınır kapısını açmayı kabullendi. Her şeyin ötesinde, Hamas’ın en büyük ve en önemli kazanımı, Filistin direnişinin can alıcı noktası olan, tüm politik ve hizipsel grupları kesecek biçimde, Filistin halkından gördüğü takdiri ve desteği artırması oldu. Bu süreçte Hamas, Filistin direnişinin merkez üssü hâline geldi. Önümüzdeki gün ve aylarda bu desteğin muhafaza edilip edilmeyeceği hususunda bir şeyler demenin güç olduğunu söylemeye bile gerek yok.
Madalyonun öteki yüzünde ise, Hamas’ın kuşatmayı bütünüyle kaldıramamış olması duruyor; Hamas, Filistinlilerin istedikleri hava ve deniz limanını alamadı, ayrıca Filistinli tutsakların serbest kalmasına aracılık edemedi. Dahası, Gazze’de insan kaybı çok yüksek: İsrail tarafından 2.142 kişi katledildi, bunların çoğu sivil. Ölenlerin arasında 490 tane de çocuk var. İsrail, evleri ve apartmanları kasten yıktığından, 540.000 kişi yerinden yurdundan oldu. Gazze altyapısı ve ekonomisi harabeye, şehrin neredeyse yarısı moloz yığınına döndü. Ayrıca Hamas, bir de, insan hakları grupları ve uluslararası gözlemcilerden, İsrail’e ayrım gözetmeksizin füze attığı ve olağandışı yargılamalar üzerinden işbirlikçilikle suçladığı insanları öldürdüğü için eleştirilere maruz kaldı.
İsrail tarafında ise yaşananlar şu şekilde: dünyanın en büyük dördüncü büyük ordusu Gazze’de saha operasyonunu sürdüremedi ve Hamas’ı iktidardan indirme hedefine ulaşamadı, hatta onu zayıflatmayı bile beceremedi. İsrail’in, iddia ettiği gibi, tüm tünelleri yok edip etmediğini hiçbir zaman gerçek manada bilemeyeceğiz. İsrail, Fetih ve Hamas arasındaki birlik anlaşmasına da son veremedi. Gazze’deki vahşetin tüm dünya genelinde izlenmesi sayesinde, halkla ilişkiler savaşını da kaybetti. 69 İsrailli öldü ki bunların neredeyse tamamı askerdi. Tüm bu kayıpların karşılığında İsrail, Hamas’la kendisine füze fırlatmayı durduracağına dair bir anlaşma yaptı ki bu, birçok kez kabul edilmiş bir husustu ve geçmişteki saldırılarda, bu denli bir canavarlığın yoğun bir biçimde sergilenmesine de gerek kalmamıştı. Esasında Filistinlilere karşı işlediği suçların listesinin daha da kabardığını bir kenara koyarsak, İsrail’in eline geçen çok az.
Mutlu olmamız gereken husus şu ki, iki taraf bir anlaşmaya vardı ve bombaların atılmadığı bir güne uyandık. Ama gene de ateşkesin ortadaki büyük sorun için sadece geçici bir çözüm olduğunu kabul etmemiz gerekli. İsrail’in Filistin halkına yönelik etnik temizlik uygulama ve mülksüzleştirme siyaseti 67 yıldır sürüyor ve o hiçbir hesap vermeksizin, bu siyaseti bugün de tüm hızıyla devam ettiriyor. Elli yıldan fazla bir süredir, İsrail’in uluslararası hukuk kurallarını, insanların hayatlarını ve Gazze’deki tüm hayatı ayakları altına almasına ve hiçbir cezaya çarptırılmamasına tanık oluyoruz. Öte yandan Filistinliler ise, uluslararası toplumun kayıtsız bakışları altında, kendi başlarının çaresine bakmak zorunda kalıyorlar.
Köklü bir değişim gerekli ve bu değişim yolda. Eğer bir zafer kazanıldığı iddia ediliyorsa, bu, öncelikle, Gazze’deki Filistinlilerin kazandığı bir zaferdir. Muazzam bir sabır, sebat ve fedakârlık ile, özgürlük yolunda önemli bir mücadele veren, onlardır. Daha az bir dereceye kadar, bu zafer, dünya genelinde vicdanlı insanlara ait bir zaferdir: Bu zafer, aynı zamanda kabilelerine olan sadakatlerini terk edip “benim adıma değil” diyen, hizip çizgisini terk edip “birlikte direnelim” diye bağıran, farklı yollardan küresel düzeyde Filistin’le dayanışma içerisine giren insanlara ait bir zaferdir. Limanlarda hep birlikte yaratıcı eylemler yapan, bilbordlara mesajlar asan, köprülerden aşağı Filistin bayrağı sarkıtan, bayrağın meclis binalarında asılı kalması için onu koruyan, tüm dünyada yapılan gösterilerde yürüyen milyonlara aittir bu zafer. Zafer, silâh fabrikalarının çatılarını işgal eden ve alışveriş merkezlerindeki kalabalıkların içinde dans edenlerindir. Sanatçılardan, akademisyenlerden, politikacılardan ve sendikalardan giderek daha fazla destek gören, Boykot, Tecrit ve Yaptırımlar (BDS) Hareketi’nin kazandığı bir zaferdir bu.
Peki o zaman gerçekte Gazze’deki savaşı kim kazandı? Kazanan, Filistin davasıdır.
Samah Sabavî
Devamını oku ...

Libya'da Neler Oluyor?

Yaklaşık 2.500 yıl önce ünlü Yunan tarihçi Herodot Afrika’ya yaptığı seyahat esnasında yazdığı kitapta şunu söylüyordu: “Yeni olan, Libya’dan gelir!” O günden beri Libya halkı bu sözü kullanır, böbürlenerek dile dökülen bu söz gençler ve arasında gayet popülerdir. Ancak bu söz, Muammer Kaddafi döneminin başlamasından ve o dönemde yaşanan musibetlerden beri olumsuz manada kullanılmaktadır.
2011’de Libya’da ayaklanma başladığında asilerin temel derdi, Kaddafi güçleriyle savaşmak için silâh ve savaşçı tedarik etmekti. Asiler nihayetinde aradıklarını, Kaddafi’nin, savaşmaya hazır çok sayıda İslamcı savaşçının bulunduğu, zindanlarında buldular.
Bugün isyanın tüm tarafları ister askerî ister politik düzlemde olsun, belirli bir rol oynamaya devam ediyorlar. Esasında İhvan, Libya İslamî Savaş Grubu ya da Ensar el-Şeria gibi grupların Kaddafi’nin işi bittikten sonra silâh bırakmaya niyeti yoktu. Söz konusu grupları silâh ve para ile uzun süre desteklemiş olan Katar ve müttefiki Türkiye ayaklanmanın en önemli kısmının Kaddafi sonrası aşama olduğunu ve sadece olgun meyvelerin toplanması gerektiğini anladılar.
Katar ve Türkiye, Mahmud Cibril hizbi karşısındaki azınlık durumunu başarılı biçimde çoğunluk durumuna çevirdikten sonra, Temmuz 2012’de seçilen Genel Ulusal Kongre’nin elde ettiği İslamcı hâkimiyeti ile kendi istediklerini yaptırmaya başladılar. Mesele, artık “bağımsız” milletvekillerinin fiiliyatta ilk günden beri İhvan’ı desteklemesiydi.
Bu sebeple İslamcılar ülkeye hâkim oldular. Kendilerine bağlı milislere, önceden Libya İslamî Savaş Grubu’nun lideri olan Abdulhakim Belhac komutası altında, resmî koruma verildi. Bu milisler Afganistan’dan dönen mücahidlerden oluşuyordu ve Katar ile Türkiye’ye çok yakındı.
Ancak Suudi Arabistan Körfez’deki küçük komşusunun Kuzey Afrika’daki etki alanının genişlemesine müsamaha göstermedi. Suudilerin bugün baş düşmanı olan İhvan’ın Libya gibi petrol zengini ülkeyi kontrol altına almasına izin veremezdi, bu nedenle “sıfırlama düğmesi”ne basmaya karar verdi. Suudiler ve müttefikleri olan Birleşik Arap Emirlikleri bu sebeple Trablus Uluslararası Havaalanı’nı belirli aralıklarla kontrol altına alan Zintan Tugayları’na para ve silâh yardımı yaptı.
Libya’da ağırlığını koymak isteyen diğer bir isim de Tümgeneral Halife Haftar’dı, o da yeni Libya ordusunun komutası tarafından emekliye ayrılmaya zorlandıktan sonra, itibarını yeniden kazanmak için gerekli her türlü fırsatı beklemeye koyuldu. Mısır’a sınırı olan Tobruk’ta Haftar eski subayları ve askerleri topladı, ilkin eski helikopterler ve savaş uçakları bulunan bir askerî üssün konuşlandığı, doğum yeri olan şehri ele geçirmek için yola çıktı.
Ensar el-Şeria ise doğu Libya’da etkisini artırdı ama Suudilerin müttefikleri olan Mısır militanların yarattığı tehdidin Mısır’ın batı sınırına yaklaştığını hissetmeye başladı.
Her iki tarafın da birbirine garezi vardı ve bu barut fıçısının ateşlenmesi için herhangi bir şeye gerek yoktu. Başta Haftar Bingazi’de Ensar el-Şeria’ya karşı hamle yaptı, ele geçirdiği askerî helikopterlerle örgütün üslerine saldırılar düzenledi. Doğu Libya’da halk onu destekledi ve başlattığı “haysiyet savaşı”nın yankıları Batı Libya’ya ulaştı ve burada da kargaşaya yol açtı. Her ne kadar Haftar’ın Trablus’ta önemli bir askerî ağırlığı yoktuysa da, Sivil Hareket içindeki müttefikleri, özellikle Zintan Tugayları yaklaşan savaşın kendilerine gelmesi beklentisiyle, parmaklarını tetiğin üzerine koydular.
Haftar ve Zintan Tugayları’nın baskısı, “haysiyet savaşı”nı destekleyenlerin yarattığı itkiyle, İslamcılar geri çekildiler. Haftar hükümetin görevi bırakmasını ve seçimlerin bir an önce yapılmasını istedi. Bu noktada Haftar başarısız oldu ama ikinci hamlesinde kazandı, Mahmud Cibril ve Haftar’ın desteklediği Sivil Hareket Temmuz’da büyük bir zafer elde etti.
Ama tüm bunlar arkalarında güçlü milislerin bulunduğu İslamcı hareketleri yenmek için yeterli olmadığı kanıtlandı. Bu sebeple Trablus alevler içinde kaldı, savaş her sokağa ve mahalleye yayıldı ve Zintan Tugayları’nın kontrolünde olan Trablus Havalimanı’nı yok etti. Ortalıkta bu yıkımın önceden düşünüldüğü, havalimanı inşaatı ve filonun restorasyonu için önceden Washington ile bir sözleşmenin imzalandığına dair dedikodular dolaştı.
Libyalılar 17 Şubat Devrimi olarak anılan olayın artık uzak bir geçmişe ait olduğunu kabul ediyorlar. İslamcıların sayılarının çok olduğu, gayet iyi biçimde örgütlendikleri konusunda herhangi bir şüphe yok. Haftar-Zintan ittifakının, sahip olduğu güce rağmen, İslamcılara uzun süre direnmeleri mümkün değil. Kaynakların belirttiğine göre, ittifaka mensup milisler, Abdulhakim Belhac savaşçılarına ve Misrata’dan yayılan Salah Badi savaşının komutanına karşı bir saldırı düzenlemenin eşiğinde. Ayrıca bölgesel bir gücün sürece doğrudan müdahale ettiği, son dönemde Trablus’ta görülen “gizemli” hava saldırılarına karıştığı söyleniyor. (Ahbar editörünün notu: Bir habere göre, Libya’daki hava saldırılarının arkasında Mısır ve BAE’nin olduğundan şüpheleniliyor.).
Sahada güç dengesini tesis etmek amacıyla, el altından Zintan Tugayları ile Avrupa’daki ve komşu ülkelerdeki Kaddafi destekçileri arasında temaslar kuruluyor. Kaddafi yanlısı unsurlar geri dönmek ve aralarında Seyfulislam Kaddafi’nin de bulunduğu, tutsak olan insanlarını serbest bırakmak istiyorlar. Zintan Tugayları Seyfulislam’ın serbest bırakması hariç, tüm bu koşulları kabul ediyorlar. Zira Seyfulislam’ı serbest bırakmanın kamuoyunu kendi aleyhlerine çevireceklerine inanıyorlar.
Birçok Kaddafi tutsağı, cephelerdeki Zintan Tugayları’na katılmazdan önce, zaten serbest bırakılmış durumdalar. Kaddafi yanlısı sürgündeki isimler de Zintan Tugayları’nın rızası üzerine geri döndüler. Bu, artık tugaylar ve onun müttefikleri için bir borç olarak görülemez, çünkü gerçek “devrim” henüz başlamadı, geçmiş ise geçmişte kaldı.
Libya’da kabileler sahada öncü bir rol oynuyorlar. Her iki taraf da bunu iyi biliyor. Hiçbir taraf diğerine önce kabileleri kontrol altına almaksızın üstünlük kuramayacağını biliyor.
İslamcılar Misrata’yı askerî, malî çalışmalar ve adam toplama faaliyetleri için bir üs hâline getirmiş durumdalar. Misrata ve buradaki kabileler sonraki süreçte Libya’da neler yaşanacağından bağımsız olarak, kilit bir role sahip oldular, zira bu şehir hem Bingazi hem de Trablus’a yakın, ayrıca kendisine ait bir hava ve deniz limanı var. Bu esnada Zaviye’deki eşraf da İslamcıların safına geçti.
Zintan Tugayları ise etki alanı doğudan batıya doğru genişleyen ve Libya’nın en büyük kabilelerinden biri olan Varfalla ile kurduğu tarihsel ittifaka bel bağlıyor. Varfalla Misrata’dan nefret ediyor ki bu, Varfalla’nın kalesi olan Beni Velid’e Misratalıların Kaddafi ile birlikte yaptığı saldırıya karşı yaşanan isyanda bu nefretin rolü büyük.
Tarhona ise Zintan’a Misrata’dan daha yakın, görünüşe göre bu kent de İslamcılara karşı oluşturulan ittifakın parçası hâline gelmiş durumdalar. Ayrıca Libya’daki en büyük kabile olan Varşefana’nın yaşlıları Cibril ve Zintan Tugayları ile gizli bir ittifak içerisindeler.
İsyan esnasında yaptığı bir konuşmasında Kaddafi, “Libya’yı ateşe, köze çevireceğim” demişti. Sanki o, kendisi gidince, ülkenin kontrol altına alınması mümkün olmayacak bir iç savaşın yaratacağı cehenneme döneceğini biliyor gibiydi.
Görünüşe göre, Libya karanlık bir sarmalın içine girmiş durumda, “Libya’dan her gün yeni bir şeylerin geldiğine” şüphe yok.
Muhanned Ubeyd
Devamını oku ...