Filistin’in Yerlileri: Gilles Deleuze’ün İlyas Sanber ile Mülâkatı

1982’de Fransız felsefeci Gilles Deleuze, Filistin Çalışmaları Dergisi’nin (La Revue d'Études Palestiniennes) kurucusu, Filistinli yazar İlyas Sanber ile bir mülâkat yaptı. İkili, derginin önemini, halkın varoluşunu ve Filistin ülkesini inceledi. (La Revue d'Études Palestiniennes). Otuz yılı aşkın bir süredir buradaki tartışmaların bugünün iklimi için hâlâ ümitsiz biçimde geçerli oluşu gerçekten utanç verici.
“Fransızca yayın yapacak bir Arap dergisini uzun bir süredir bekliyorduk, ama beklentilerimizin aksine dergi, Kuzey Afrika’da değil, Filistin’de çıktı. La Revue d'Études Palestiniennes isimli derginin, aynı zamanda tüm Arap dünyası ile ilgili olan Filistin merkezli sorunlara odaklanan iki özelliği var. Bir yandan dergi, ustalıklı ama sakin bir tonda kapsamlı bir sosyo-politik analiz sunuyor. Diğer yandan da, özel olarak, oldukça zengin ve çok az bilinen tarihsel ve sosyolojik bir “külliyat” ile birlikte, Arap yazınını seferber ediyor.” -Gilles Deleuze, 1982
Deleuze: Filistin tarafında bir şeylerin olgunlaşmış olduğu görülüyor. Sanki Filistinliler ilk kriz hâlini aşmışlar, sanki yeni bir bilince tanıklık eden bir belirlilik ve dinginlik bölgesi, bir “hak” (hukuk) yurdu hâline gelmiş gibi, yeni bir sese sahip olmuşlar. Bu hâl, onların saldırgan ya da savunmacı olmayan, “herkesle birebir eşit” olduklarına işaret eden yeni bir tarzda konuşmalarına imkân veriyor. Filistinliler, henüz amaçlarına ulaşmamışlarken, bu durumu nasıl izah edersiniz?
Sanber: İlk meselenin zuhur etmesinden beri bu tepkiyi hissediyoruz. Kendilerine, “bak, Filistinliler de bu tarz dergiler çıkartıyor” diyen kimi isimler var ve bunlar, kafalarının içerisinde gayet iyi kurulmuş bir imajı yansıttılar. Birçok insan için, sorumluluk dediğimiz şey adına dövüşen Filistinli savaşçı imajı epey soyut kalmıştı. Bunu izah edeyim. Varlığımızın gerçekliğini kurmazdan önce biz mülteciler olarak algılanırdık. Direniş hareketimiz, ne zamanki hesaba katılmak zorunda kalınan bir mücadeleyi kurdu, biz de bir kez daha indirgemeci bir imajın mevcut tuzağına düştük.
Çoğaltılmış ve sonsuzluk içinde tecrit edilmiş olan bu imajımız saf militaristlere aitti, bizler de sadece bunun gereğini yapanlar olarak algılanıyorduk. Bizler, bu imajı geride bırakmak amacıyla, en katı manada, mevcut savaşçı imajımızı milis imajına tercih ediyoruz.
Ben bu derginin ortaya çıkışının yol açtığı şaşkınlığın, aynı zamanda bazı insanların bugün kendilerine Filistinlilerin varolduğunu ve soyut ilkeleri hatırlatmanın yeterli olmadığını kabul etmek zorunda kalmalarına dair gerçekten kaynaklandığını düşünüyorum. Eğer bu dergi Filistin’den çıkıyorsa, o, birçok zihni meşgul eden bir bölgeyi inşa ediyordur, bu bölgede sadece Filistinliler değil, Araplar, Avrupalılar, Yahudiler vb. de yaşamaktadır.
Her şeyin ötesinde, bu insanların söz konusu derginin, varlıklarını değerlendirmeye tabi tuttuğu, Filistin’in diğer düzeylerindeki, ressamları, heykeltıraşları, işçileri, köylüleri, bankacıları, romancıları, aktörleri, işadamlarını, profesörleri, kısacası gerçek bir toplumu içermek zorunda olan bir ufuk çeşitliliğini anlamaya başlamaları gerek.
Filistin sadece bir halk değil, bir ülkedir de. O, bu halkla, halktan yağmalanmış ülke arasındaki bağdır, Filistin, geri dönmeye dair arzunun ve hasretin derin olduğu bir yerdir. Bu yer biriciktir, halkımızın 1948’den beri tecrübe ettiği tüm sınır dışı edilmelerden müteşekkildir. Bir insanın gözünde Filistin tüttüğünde, onu incelediğinde, ondaki hareketleri takip ettiğinde, bu insan, ülkeyi bekleyen her bir değişikliği not eder, eski imajlarını yığar üst üste, kısacası, bu insan, hiçbir zaman kaçırmaz gözünü ondan.
Deleuze: Dergideki birçok makale, Filistinlilerin ülkeden sürülme usullerini yeni bir tarzda anımsatıp analiz ediyor. Bu, çok önemli, zira Filistinliler sömürgeleştirilmiş değil, tahliye edilmiş, sürülmüş halklarla aynı durumda. Yazmakta olduğunuz kitabınızda siz Amerikan Yerlileriyle kıyaslıyorsunuz Filistinlileri. Kapitalizmde iki farklı hareket söz konusu. Eskiden mesele, artığı biriktirmek için, bir halkı kendi ülkesine götürüp çalıştırmak ve sömürmekti: buna da sömürge deniliyordu. Bugünse aksine mesele, halkı başka bir yerde işgücüne dönüştürmek anlamına gelse bile, ileri doğru sıçramak için, bir halka ait araziyi boşaltmak. Siyonizmin ve İsrail’in tarihi, tıpkı Amerika gibi, ikinci yolu izliyor: boş bir uzam nasıl yaratabiliriz, bir halkı nasıl söküp atabiliriz, mesele bu.
Bir mülâkatında, Yaser Arafat, bu kıyaslamanın sınırına işaret ediyor ve sınır da Revue d’Etudes Palestiniennes’in ufkunu tayin ediyor: Bir Arap dünyası söz konusu iken, Amerikan Yerlileri, kovuldukları bölgenin dışında kendi hesaplarına olan bir temele ya da güce sahip değillerdi.
Sanber: Bizler kendine has sürgünleriz, çünkü biz “yabancı ülkelere değil, kendi yerimiz”in sürekliliğine kovulduk. Bizler, yerimizden yurdumuzdan edildik ve Arap coğrafyasına dağıldık, burada ise kimse bizi parçalamak istemedi ki bu fikir esasen bir sapmaydı. Bu noktada aklıma, İsrail’in, diğer Araplara yönelik, bizi “bütünleştirmedikleri” için serzenişte bulunan ikiyüzlü iddiaları geliyor. Bu iddialar, aslında İsrail’in dilinde, onun “bizim ortadan kaybolmamız”a dönük arzusuna denk düşüyorlar. Bizi ülkemizden kovanlar, nedense birden Arapların bize yönelik ırkçılığını kafaya takıyorlar. Bu, kimi Arap ülkelerinde bizim belirli çatışmalar yaşamadığımız anlamına mı geliyor? Kesinlikle hayır, ama bu çatışmaların nedeni, bizim Arap olmamız değil; bu çatışmalar, kimi zaman kaçınılmaz, zira bizler, geçmişte olduğu gibi bugün de silâhlı bir devrimiz. Ayrıca Filistin’deki Yahudi yerleşimcilerin “Amerikan Yerlileriyiz”. Onların gözünde bizim oynamamız gereken tek rol, ortadan kaybolmak. İsrail’i kuran tarihin, Amerika Birleşik Devletleri’nin doğmasına yol açan süreci yeniden ürettiğini söylemek gerek bu noktada.
Bu, belki de ulusların karşılıklı dayanışmasını anlamanın temel unsurlarından birisidir. Manda dönemi boyunca bizim “klasik” sömürgeleştirmeye, yerleşimcilerle sömürgeleştirilmiş olanın birlikte yaşamasına dair işlere tanık olmadığımızı gösteren kimi unsurlar da var. Fransızlar, İngilizler vs. belirli yerleşim alanları açmak istediler ki bu alanların varoluşunun koşulu, yerli halkın varlığı idi. Hâkimiyetin uygulanabilmesi için hâkimiyet altına alınmış olanın orada olması bir gereklilikti. Bu, birileri istesin ya da istemesin, ortak alanlar yarattı, yani şebekeler, sektörler, toplumsal hayata ait düzeyler oluşturuldu, buralarda yerleşimcilerle sömürgeleştirilmiş olan “karşı karşıya” geldi. Karşılaşmanın hoşgörülemez, yıkıcı, patlamaya hazır bir bomba olduğu, hâkim olma sürecinin bu gerçeği değiştiremeyeceğinin anlaşılması üzerine, “yerel halk”a hâkim olmak için “yabancı”, “yerel”le “temas” kurmaya başlamak zorunda kaldı. Sonrasında sahneye Siyonizm çıktı ve bizim buradaki varlığımızın gerekliliğine itiraz etti. Üyelerindeki özgüllükten ötürü (üyelerini Yahudi cemaatlerinden devşiriyordu) Siyonizm, bizim itirazımızın, yurdumuzdan kovulmamızın, “başka yere nakledilmemizin” ve İlan Halevî’nin çok güzel tarif ettiği üzere, başkalarıyla ikame edilmemizin temelini oluşturdu. Böylelikle bize göre “bilinmeyen yerleşimciler” olarak anılması gereken bir kesim doğdu, bunlar, “yabancı yerleşimciler” dediğim kesimlerle aynı dönemde geldiler. “Bilinmeyen yerleşimciler”in ana yaklaşımı, kendi özelliklerini Öteki’nin bütün itirazının temeli kılmaktı.
Dahası bana kalırsa, 1948’de ülkemiz sadece işgal edilmekle kalmadı, ayrıca bir biçimde “ortadan kayboldu”. Bu, söz konusu dönemde “İsrailli” olmuş olan Yahudi yerleşimcilerin meseleyi tecrübe etme noktasında zorunlu olarak girdiği bir yoldu.
Siyonist hareket, Yahudi cemaatini sadece Filistinlilerin bir gün gidecekleri fikri ile değil, ayrıca ülkenin “boş” olduğu fikriyle seferber ettiler. Elbette ülkeye gelenler, orada bir halkın yaşadığını gördüler ve bunu yazmaya başladılar! Ama cemaatin önemli bir bölümü her gün fiziken temas kurduğu halka yokmuş gibi davrandı. Bu körlük fizikî bir körlük değildi, kimse aldatılmamıştı, herkes bu halkın bugün burada olduğunu ama “ileride ortadan kaybolacağını” biliyordu, herkes ayrıca bu ortadan kaybolma sürecinin başarıyla sonuçlandırılabilmesi için ilgili sürecin ta başından beri işliyormuş gibi davranılması, yani tartışmasız orada olan ötekinin varoluşunu kesinlikle “görmemek” gerektiğini anladı. Başarı için, ülkenin boş olması gerekliydi ve bu, “öteki”nin yerleşimcilerin kafalarından silinmesine bağlıydı.
Bu sonuca ulaşmak için Siyonist hareket sürekli, Yahudiliği ötekini reddetmenin, onu ülkeden kovmanın temeli hâline getiren ırkçı bir vizyonu devreye soktu. Söz konusu işleme, Avrupa’da başka ırkçıların yol açtığı zulümler katkı sundu ve Siyonistlerin kendi yaklaşımlarını onaylatmalarına yardım etti.
Ayrıca biz, Siyonizmin Yahudileri tutsak ettiğini, onları yukarıda tarif ettiğim vizyonun tutsağı hâline getirdiğini düşünüyoruz. Ama bu tutsaklık belirli bir zamanda gerçekleşmedi. Bence bunun için holokostun geçmesi ve söz konusu yaklaşımın evrim geçirip Yahudilerin her zaman ve her yerde, içinde yaşadıkları toplumların “Öteki”si olduklarını söyleyen sahte “ebedî ilke”ye dönüşmesi gerekiyordu.
Ama reddedilmiş ve lanetlenmiş bir “öteki” konumunu sürekli işgal etme iddiasında olan ve bu hususu mutlulukla karşılayan hiçbir halk ya da toplum yoktur.
Bugün Ortadoğu’da öteki, Arap’tır, Filistinli’dir. Batılı güçlerin bu ötekiden ortadan kaybolmasını istemesindeki ikiyüzlülük ve kinizm, bugünün emridir ve eldeki güvenceler içindir. Ancak İsrailli ordu liderlerinin deliliklerine karşı asıl güvencelere muhtaç olan, bizleriz.
Buna karşın bizim tek ve yegâne temsilcimiz olan FKÖ, söz konusu çatışmaya dair çözümünü sundu: Kim olursa olsun, ülkede yaşayan herkesi birbirinden ayıran mevcut duvarları paramparça edecek olan Demokratik Filistin devleti.
Deleuze: La Revue d'Études Palestiniennes kendi manifestosunu 1. sayısının ilk iki sayfasında yayınladı: Bizler “diğer halklar gibi bir halkız.” Bu, birçok anlama sahip bir çığlık aslında. İlk planda, bir andaç ya da bir çağrı.
Filistinlilere İsrail’i tanımayı reddettikleri için sürekli sitemde bulunuldu. Bakın, İsrailliler bizi yok etmek istediklerini söylüyorlar. Ama Filistinliler, tanınmak için elli yıldan fazla bir süredir mücadele ediyorlar.
İkinci olarak, bizim manifestomuz, İsrail’in aşkınlıkları ve çektikleri zulüm yüzünden, “biz diğer halklar gibi bir halk değiliz” diyen manifestosunun karşısında duruyor. Bu nedenle Dergi’nin 2. sayısında holokostla, Siyonistlerin holokosta yönelik tepkileriyle ve bu olayın Filistin ve tüm Arap dünyası ile ilişkisi içinde sahip olduğu anlamla ilgili, İsrailli yazarlarca kaleme alınmış iki makalenin bulunması önemli. “Mevcut normun dışında, bir halk olarak muamele görmek” isteyen İsrail devleti, kendi varlığını bütünüyle, başka bir devletin hiç bilmediği, Batı’ya dönük ekonomik ve mali bağımlılık durumu dâhilinde muhafaza ediyor (Boaz Evron). Filistinlilerin karşıt iddiayı hızla ortaya atmalarının nedeni bu: onlar neyse o, yani tümüyle “normal” bir halk olmak istiyorlar.
Apokaliptik tarihe karşı bir de her andaki bolluk, imkânların çokluğu ve sadece mümkün olanla yapılan başka bir tarih anlayışı daha var. Revue’nün de, mevcut olayların analizinde her şeyden önce göstermek istediği bu değil mi?
Sanber: Kesinlikle. Varoluşumuzun dünyasını anımsatma meselesi, kesinlikle belirli bir anlama sahip ama bu mesele aynı ölçüde aşırı basit. O, dosdoğru kabul edildiğinde, Filistin halkının ortadan kaybolmasını dört gözle bekleyenler için işi zorlaştıracak türden bir hakikattir. Çünkü nihayetinde, onun söylediği şudur: tüm insanların haklara sahip olma hakkı vardır. Bu, apaçık bir ifadedir, ancak böylesi bir güç, tüm politik mücadelenin hem çıkış noktasını hem de varış noktasını verir. Bu konuyla ilgili olarak Siyonistlerin söylediklerine bir bakalım. Onların, “Filistin halkının hiçbir şeye hakkı yoktur” dediğini duymazsınız, hiçbir güç böylesi bir konumu destekleyemez, bunu onlar da iyi biliyorlar. Aksine onlardan sürekli duyduğunuz cümle şudur: “Filistin halkı diye bir halk yoktur.”
Tam da bu nedenle, Filistin halkının varlığına dair ifademiz, ilk bakışta göründüğünden daha güçlü bir ifadedir.
[İlk olarak “Filistin’in Yerlileri” başlığıyla Libération’da, 8-9 Mayıs 1982 tarihinde yayınlanmıştır.]

Antisemitizm ve Beyaz Üstünlükçülüğü

Filistin’deki Ölümleri Toronto’da Kutlamak
Toronto’da yüzlerce insanın katıldığı antisemitizme karşı gösteri, neden ırkçılık karşıtı bir yürüyüşten çok, beyaz üstüncülüğü için yapılan bir yürüyüşe benzer?
Kanada’daki Jewish News’in haberine göre, 20 Ağustos’ta binlerce insan Bathurst Caddesi’nde yürüyerek, “Susmayacağız. Küresel Antisemitizme Karşı Yürüyün” diye bağırdı. Gösteri, Büyük Toronto Birleşik Yahudi Çağrı Federasyonu, İsrail ve Yahudi İşleri Merkezi, B’nai Brith Kanada, Kanada İsrail Deneyimi, Yaşayan Kanada Yürüyüşü ve Kanada Yahudi Ulusal Fonu (JNF) tarafından organize edildi. Eğer örgütçülerin sloganını ciddiye alacak olursak, bu gösteri, Kanada’nın yakın tarihinde yapılan, ırkçılık karşıtı en büyük eylemlerden biri. Ama maalesef gösteride “esmer” insanların boyun eğmesini isteyen bir grup “beyaz” insandan başka bir yoktu.
Fotoğrafların ve makalelerin anlattığı kadarıyla, ırkî açıdan homojen olan kalabalığın içerisinde birçok insan İsrail bayrağı taşıdı ve İsrail’in Gazze’ye yönelik son askerî saldırısını kutladılar. Times of Israel’in haberine göre: “Yürüyüşün amacı, Bill Glied’in kapanış konuşmasında özetleniyordu aslında: “İsrail Savunma Güçleri için Tanrı’ya şükürler olsun. İsrail için Tanrı’ya şükürler olsun. Birlikte durmamız gerektiğini sakın unutmayın. Bir daha asla!”
Aksi yönde iddialar bulunsa da, ortada antisemitizmin diğer zulmün bir gölgesi olduğunu gösteren çokça delil var (“Eğer daha çok bağırırsam, herkes bana inanır” taktiğinin bir örneği de Torontolu işadamı ve İsrail Yahudi İşleri Merkezi yönetim kurulu üyesi Michael Diamond’ın geçen ay Jewish News’e yazdığı yazıda ettiği laftı: “Biz Yahudiler, bugün kampüste, İsrail’de, medyada, hatta liselerimizde ve sokakta kuşatma altındayız.”)
Peki bu durumu yetmiş yıl önce Ottawa’da “sıfır bile çoktur” denildiği, Nazi toplama kamplarından kurtulan Yahudi mültecilerin reddedildiği günlerdeki durumla nasıl kıyaslayacağız? Bu düşmanlık yüklü antisemitik iklim ellilere kadar devam etti, o dönem, Yahudilerin toprak anlaşmaları ve çeşitli kurumlar üzerinden kimi mahallelerden kovulduğu günlerdi. Örneğin Montreal’daki McGill Üniversitesi, Yahudi öğrencilere kota uyguluyordu.
Şükür ki Hristiyanlığın zayıflaması, bununla birlikte ırkçılık karşıtı politikanın yükselişi, Kanada’daki bir toplumsal güç olarak antisemitizmin altını oydu. Bugün Yahudiler, büyük ölçüde “beyaz” insanlar olarak görülüyorlar. Kanada’daki Yahudi cemaati, bu ülkedeki etkili kurumlarda temsil ediliyorlar ve bugün onlara karşı uygulanan yapısal ırkçılık çok düşük düzeylerde (bu, tabii, mücadele edilmesi gereken, önemli kültürel klişeler olmadığı anlamına gelmiyor.). Esasında seçkin iş adamları arasında, politika ve meslek kuruluşlarında Yahudilerin temsiliyeti, Kanada nüfusunun %1,3’ünü teşkil eden cemaati epey aşan düzeylerde.
Kanadalı Yahudiler, genel nüfus içerisinde üniversite mezunu bakımından önemli bir orana sahip, ayrıca ciddi bir kısmı 75.000 dolar üstü gelire sahip. Yahudi Diasporası Ansiklopedisi: Kökenler, Deneyimler ve Kültür isimli çalışmasında Mark Avrum Ehrlich, en zengin Kanadalıların beşte birinin Yahudi olduğunu söylüyor, ayrıca Toronto’da çıkan Shalom Life isimli gazetenin haberine göre, Forbes 2011 listesine giren 24 Kanadalı zenginin altısı Yahudi.
Bu ülkedeki yapısal antisemitizmin hüzünlü hikâyesi uygun bir bağlam içerisine yerleştirilmeli. O dönemde, birçok Avrupalı olmayan halkta görüldüğü üzere, Yahudi göçmenlerin Kanada’ya girmeleri engellendi. Aynı şekilde, Yahudilerin mülk sahibi olmasına engel çıkartan toprak anlaşmaları genelde aynı amaçla diğer gruplara da uygulandı ve üniversiteye girişte uygulanan kota yükseköğrenim imkânı bulamayan Güney Asyalılar ve siyahlar için de geçerliydi. Yahudilere karşı kurumsal ayrımcılığın uygulandığı söz konusu dönemde Yerli statüsündeki insanların oy kullanma hakkı yoktu ve Yerli Kanunu Kanada’daki muhtelif Aborjin halkları içeren Birinci Uluslar’ın (potlaç (festival), toplantı, arınma töreni ve güneş dansları gibi) dinî/kültürel törenlerini yapma hakları bile bulunmuyordu.
Dolayısıyla antisemitizmin Kanada’nın herhangi bir yerinde, Birinci Uluslar ya da beyaz olmayan diğer halklara uygulanan ırkçılığa yakın bir ırkçılığa maruz kaldıklarını iddia etmek, en iyi ihtimalle, ikiyüzlülük olacaktır.
Kendi “kabile”sini şevkle savunmak belki affedilebilir ama bugün İsrail toplumunu kendisine bağlamış ırkçı bir militarizmin desteklenmesi anlaşılır bir şey değil. Son iki ay içerisinde İsrail ordusu Gazze’de 1.700 sivil katletti, bu sebeple devletin Yahudi niteliğine yönelik bir tehdit olarak görülen, ırkçı infiallerde önemli bir artış yaşandı (bu süreç, önemli ölçüde İsrail’deki Filistinli yurttaşlarda ama ayrıca antisiyonist Yahudiler ve Afrikalı mülteciler arasında işledi.). Toronto’daki gösteriyi örgütleyen gruplardan biri, uzun süredir Ortadoğu’da Yahudi/beyaz üstünlüğünün hâkim gelmesi fikrini destekleyen bir örgüt. Yahudi Ulusal Fonu isimli bu örgüt, Kanada’da faaliyet yürüten ve belki de ırkçılığını açıktan ilân eden tek kayıtlı yardım kuruluşu.
Elli yıl önce Kanada’da belirli etnik ya da dinî gruplara mülk satışını sınırlandırmak kanun dışı ilân edilirken, Yahudi Ulusal Fonu (JNF) aynı şeyi bugün İsrail’de yapıyor. JNF’in yönetmelikleri ve kira sözleşmeleri, Yahudi olmayanlara mülk kiralanmayacağını söyleyen sınırlandırıcı kimi maddeler içeriyorlar. 1998 tarihli Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi raporunun tespitine göre JNF, ülkenin yüzde yirmisini teşkil eden, İsrail’deki Filistinli yurttaşlara sistematik biçimde ayrımcılık uyguluyor. BM raporuna göre, JNF’in elindeki araziler “sadece Yahudilere kiralanıyor” ki bu da, “kurumsal bir ayrımcılık biçiminin oluşmasına yol açıyor.”
Kısa süre önce ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 2012 tarihli İnsan Hakları Uygulamaları Ülke Raporları, İsrail’deki “kurumsal ve toplumsal ayrımcılığı” detaylandırıyor. Rapora göre, “toprağın yaklaşık yüzde 93’ü kamu arazisi, bunun yaklaşık yüzde 12,5’i, bir STK olan Yahudi Ulusal Fonu’na ait. JNF, toprağın Yahudi olmayanlara satılmasına ya da kiralanmasına asla izin vermiyor.”
Kanada’da olduğu gibi, İsrail’de de imtiyazların Yahudi’nin/beyazların elinde olması, antisemitizmden daha büyük bir toplumsal sorun. Artık bu imtiyazı bir miktar kontrol etme vakti gelmiştir.
Yves Engler

Politik İslam'dan Korkmak

Gazze’ye Neden İhanet Edildi?
Herhangi bir Arap yöneticiye, “Filistin ve Filistinliler için ne yaptınız?” diye sorsanız, size onlar için çok fedakârlık yaptıklarını söyleyecektir. Ancak hem tarih hem de mevcut gerçeklik, onlardan oynamaları beklenen role hayat vermediklerinin, mazlum kardeşleriyle dayanışma içerisine girmediklerinin, aksine, onların Filistin davasına resmî planda ihanet ettiklerinin şahididir. Gazze’de hâlihazırda süren savaş ve Hamas ile İsrail arasındaki ateşkes görüşmelerinde Mısır’ın oynadığı belirsiz rol, bu gerçeğin tezahürleridir.
Bu noktada, Arapların açık ihanetini değerlendiren, Washington’daki Wilson Merkezi’ne mensup bir akademisyen olan Aaron David Miller’ın şu yorumunu okumak yeterli olacaktır: “Böyle bir duruma daha önce hiç rastlamadım, birçok Arap devleti Gazze’deki ölümlere ve yıkıma razı geliyor, öte yandan da Hamas’a vuruyor.” (New York Times) Miller şu tespitle devam ediyor sözlerine: “Arap devletlerindeki sessizlik insanı sağır edici cinsten.”
Miller, Arap yöneticilerdeki sessizliği, onların “Arap Baharı” olarak nitelendirilen süreç sonrası öne çıkan politik İslam’a dönük nefretleriyle ilişkili olarak izah ediyor. Politik İslam’ın yükselişi, Mısır’da İhvan, Tunus’ta Nahda’nın iktidara gelmesinde karşılık buluyor. “Arap Baharı”, yozlaşmanın ve Batı yanlısı Arap seçkinlerinin yönettiği, iktidar üzerindeki hegemonyaya meydan okumuş, en azından geçici bir süre, onu işlemez hâle getirmiş, sivil toplumların tarihsel planda kenara itilmiş enerjilerinin açığa çıkmasını sağlamıştı.
Politik İslam, özellikle Vasatiyye olarak bilinen ılımlı İslam ideolojisine bağlı olanı, bir dizi demokratik seçimde oyları silip süpürdü. Hamas’ın 2006’daki Filistin seçimlerinde elde ettiği zafer gibi, diğer kimi İslamî hareketler de “Arap Baharı”nın demokrasi ve ifade özgürlüğüne ait sınırları zorladığı momentte, önemli başarılar elde ettiler.
IŞİD ya da El-Kaide gibi aşırıcı bir ideolojiye bağlı olmayan politik İslamî hareketlerin tehlikeli görülmesinin bir nedeni, onların “aşırıcı” veya “terörist” diye reddedilemiyor oluşlarıyla ilgili. Çoğunlukla bu türden yapılar, Arap “sekülarist”, “liberal” ya da “sosyalist” hareketlere kıyasla, demokrasi oyununu oynamaya daha fazla meyyal oluyorlar.
7 Temmuz’da başlayan Gazze savaşı, Mısır’da politik İslam’ın devre dışı bırakıldığı ve diğer Arap ülkelerinde kriminalize edildiği bir dönemde yaşandı. Yaşanan, 3 Temmuz 2013’te demokratik yollardan seçilmiş olan İhvan lideri ve cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin iktidardan indirilmesinden beri İsrail’in gerçekleştirdiği ilk büyük askerî saldırıydı. Her ne kadar İsrail ordusu saldırının seyrini birkaç gün içerisinde (binlerce insanın öldürüldüğü, binlercesinin yaralandığı, Gazze nüfusunun neredeyse dörtte birinin evsiz kaldığı) bir soykırıma çevirmişse de, birçok Arap ülkesi büyük ölçüde sessiz kaldı. Hiçbir şey ifade etmeyen bir iki kınama mesajını dillendirmek dışında ağızlarına mühür vurdular. Hatta Mısır daha da ileri gitti.
İsrail’in “Koruyucu Sınır Operasyonu” başladıktan kısa bir süre sonra Mısır, Times’ın bile tuhaf bulduğu, şüpheli bir ateşkes önerdi. “Kahire’deki hükümet, İsrail’in birçok talebini karşılayan ama Filistin grubunun (Hamas’ın) hiçbir talebini içermeyen bir ateşkes anlaşması teklif ederek Hamas’ı şaşırttı.” diye yazıyordu David Kirkpatrick 30 Temmuz’da. Çatışma sürecindeki ana Filistinli örgüt olan Hamas için “terörist” diyen Mısır, ona hiçbir şey danışmadı. Hamas ise teklifi herkes gibi medya aracılığıyla öğreniyordu. Ama elbette Benjamin Netanyahu, Mısır’ın teklifini memnuniyetle karşıladı; Hamas’ın ana rakibi ve silâhlı mücadelenin (ve esasında Filistin direnişine ait her biçimin) güçlü bir muhalifi olan Filistin Otoritesi Cumhurbaşkanı Mahmud Abbas da Mısır’ın “kardeşçe” uzattığı eli tuttu. Diğer Arap yöneticiler de, zekice yürüttüğü bölgesel liderliğinden ötürü, Sisi’ye methiyeler düzdüler.
Elbette tüm pratik bir komediden ibaretti; esasta amaçlanan, (savaşı başlatan taraf olmayan ve nihayetinde o savaşın bir kurbanı olan) Hamas’ı ve Gazze’deki direnişi, çatışmanın sonlandırılmasına itiraz ettiği için suçlamak ve Sisi’yi bölgedeki barışın ve itidalli sürecin yeni ikonası olarak desteklemekti; o, ABD’nin birlikte iş yapmayı seveceği türden “güçlü bir adam”dı.
Ama tüm bu plan doğal olarak çöktü, çünkü Gazze direndi, İsrail ordusuna ciddi kayıplar yaşattı ve dünya genelinde Filistin’e yönelik sempatiyi ve saygıyı artırdı.
Ama hiçbir Arap devletinden, her fırsatta, her konuşmasında ve vaazında Filistin halkının sabrından (sumud) övgüyle söz edenlerden tek bir saygı cümlesi işitilmedi. Hamas’ın İhvan’ın devrilmesinden sonra unutturulmaya çalışılan yeni başarısı, örgütün Şam ve Tahran’la kurduğu bağların güçlenmesi, söz konusu devletlerin sinirini bozuyor, kafalarını karıştırıyordu.
Eğer Hamas Gazze savaşından sağ çıkarsa, direniş mevcut direncini Ortadoğu’nun en güçlü ordusuna karşı kazanılmış bir zafer olarak çıkartma imkânı bulacak. Hamas ve İran arasındaki bağlar yeniden pekiştirilecek. Direniş kampı yeniden can bulacak. İhvan için ahlâkî bir zafer, Sisi (ve onun bölgesel rolü) için ahlâkî bir yenilgi demek olan bu direniş süreci herkesi şaşkına çevirecek.
Arap ülkeleriyle İsrail arasında, Gazze’deki direnişin bitmesini sağlama noktasında, çeşitli ittifaklar kuruldu. Burada amaç, sadece bir fikir olarak direnişin kendisi değil, kuşatma altındaki Gazze’nin sınırlarının ötesine taşan tüm pratik ifadelerinin ve politik karşılıklarının ölmesiydi.
Eski İsrail lobicisi ve bugün Washington’daki Brookings Enstitüsü başkan yardımcısı olan Martin Indyk’in izahı şu şekilde: “Ortak düşmanları olan, ama müttefik olmayan ulusların çıkarları uyuşabilir. Görüldüğü üzere, bu sefer ABD eskisine oranla pek bulaşmadı, İsrail ve ABD’nin masa altından sessizce bakışmaları ve birbirlerine yardım etmek için bir yol bulmaları gayet doğal.”
Kahire’deki görüşmelerin son turunun başarısız olmasının nedeni, görüşmelere ev sahipliği yapan tarafın Filistinli direniş grubu Hamas’ı “terörist” görmesi ve Gazze’nin İsrail’i ezeceği bir senaryoya tanık olmayı hiç mi hiç istememesiydi. Eğer direnişin kuşatmayı sonlandırma talebi, özellikle Gazze’deki deniz ve havalimanının yeniden faal kılınması talebi karşılansaydı, Mısır Hamas’ın, direnişin ve Filistin halkının karşısında ciddi bir mevzi kaybetmiş olacaktı.
Eğer direniş kazanıyorsa, İsrail ordusu köşeye sıkışmışsa, direnişin kimi talepleri karşılanmışsa, Ortadoğu’daki politik söylem de ister istemez değişecek demektir. Bu değişim, zayıfın güçlüye meydan okumasına, reformlar, demokrasi gibi taleplerde bulunmasına, direnişe bu tür amaçlara ulaşmak için gerekli en gerçekçi yol olarak bakmasına imkân verecektir.
İlginç olan şu ki Hamas’ın 2006’daki seçimlerde elde ettiği zafer, politik İslam’ın oy sandıkları üzerinden hedeflerine ulaşabilmesinin mümkün olduğunu göstermişti. Bu seçim zaferi Arap Baharı sonrası bölge genelinde politik İslam’ın yükselişinin bir habercisi olarak görülmüştü. Dolayısıyla Filistin direnişinin elde edeceği her türden zafer de, tüm bölge genelinde statükoyu muhafaza etmek isteyenler için aynı ölçüde tehlikeli bir gelişme olarak görülebilir.
Kimi Arap yöneticiler, Filistin’e ve davasına yönelik desteklerini açıklamayı sürdürüyorlar. Ancak “Koruyucu Sınır Operasyonu”, bu türden bir dayanışmanın sadece bir iki kelimelik göstermelik hamleden ibaret olduğunu ve farklı bir şekilde olsa da, kimi Arapların İsrail’in Gazze ve başka yerlerde Filistin direnişine benzeyen her şeyi ezmesini görmeyi arzuladığını ifşa etti.
Remzi Barud

FHKC'nin Ateşkes Bildirisi

Gazze’deki ateşkes vesilesiyle, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, metanetli Filistinli halk kitlelerini ve saldırıyı eşsiz bir cesaretle püskürterek düşmanın hedeflerine ulaşmasına mani olan, geçmiş yıllar boyunca işgalcinin tasfiye etmek için çabaladığı ulusal haklarımızı koruyan ve ulusal kurtuluş mücadelesi olarak Filistin davasını yücelten kahraman ve cesur savaşçıları en derin duygularla selamlar.
Direniş, işgalcinin yoğun saldırılarına, binaları ve kurumları kapsamlı bir biçimde yıkmasına, binlerce insanımızı katletmesine ve yaralamasına, yüz binlerce insanımızın çektiği çileye ve evlerinden olmasına rağmen, bir an bile duraksamamış, halkımızın onurunu müdafaa edip korumuştur.
FHKC, savaş alanında sürdürülen direnişin, bu başarıların, ayrıca kitlelerle direniş arasındaki bağın anlaşılması noktasında oynadığı role vurgu yapar. Biz, halkın enerjisini ve becerilerini parçalayan, halkımızı zayıf düşüren bir kama olarak, hizipler arasındaki rekabeti bir yana koyarak, ulusal birliğin gerçek manada tesis edilmesi adına, bu direnişin yol açtığı birliğin pekiştirilip geliştirilmesini istiyoruz. Bu temelde, bizler, birleşik delegasyona ait şartlara eksiksiz bağlı kalınmasını ve saldırganlığa son verilmesi için direnişin sürdürülmesini tavsiye ediyoruz, ayrıca bildiğimiz üzere, Siyonist devlet müzakereleri uzatmaya ve kendi saldırganlığına karşı halkımızın gösterdiği direniş dâhilinde elde edilen kazanımları sınırlamaya çalışacağından, düşmanın bu şartlardan kaçma noktasında ateşkesi istismar etmesine izin verilmemesi gerektiği hususunda uyarıda bulunuyoruz.
Halkımızın ölümsüz şehidlerine selam olsun, yaralı kahramanlarımıza acil şifalar, onlara da selam olsun, ülkemiz ve insanımız için, Filistin için elde edilecek nihai zafere dek bayraklarını taşıyıp yürüyecek olan azimli ve metanetli halkımıza selam olsun.
FHKC

Gazze'de Savaşı Kim Kazandı?

Şu basit soru üzerine çetin ve karmaşık bir dizi tartışma yürütülüyor: Gazze’deki savaşta zafer kazandığını kim iddia edebilir? Ateşkes şartları, ne Hamas’ın ne de İsrail’in istediğini aldığını gösteriyor. O hâlde ne kaybedildi, ne kazanıldı ve bir kazanan varsa, bu savaştan kim muzaffer olarak çıktı?
Hamas, ilkel silâhlar kuşanmış olsa da, muazzam bir esneklik ve güç düzeyine sahip olduğunu göstererek, anlamlı bir caydırıcılık siyaseti yürüttü. Böylelikle, İsrail’i mal, insanî yardım ve inşaat malzemesi akışının kolaylaştırmasına izin vermeye, Filistinlilerin tarlalarına daha fazla erişme imkânı sunma noktasında, güvenlik için konulmuş tampon bölgeyi daraltmaya ve Gazze’deki sahil şeridinde balıkçılık konulan sınırı 9,6 km’ye çıkartmaya mecbur etti. Filistin Otoritesi cumhurbaşkanı Mahmud Abbas’ın sürecin idaresinde gerekli sorumluluğu üstlenmesi şartıyla, Mısır, Refah sınır kapısını açmayı kabullendi. Her şeyin ötesinde, Hamas’ın en büyük ve en önemli kazanımı, Filistin direnişinin can alıcı noktası olan, tüm politik ve hizipsel grupları kesecek biçimde, Filistin halkından gördüğü takdiri ve desteği artırması oldu. Bu süreçte Hamas, Filistin direnişinin merkez üssü hâline geldi. Önümüzdeki gün ve aylarda bu desteğin muhafaza edilip edilmeyeceği hususunda bir şeyler demenin güç olduğunu söylemeye bile gerek yok.
Madalyonun öteki yüzünde ise, Hamas’ın kuşatmayı bütünüyle kaldıramamış olması duruyor; Hamas, Filistinlilerin istedikleri hava ve deniz limanını alamadı, ayrıca Filistinli tutsakların serbest kalmasına aracılık edemedi. Dahası, Gazze’de insan kaybı çok yüksek: İsrail tarafından 2.142 kişi katledildi, bunların çoğu sivil. Ölenlerin arasında 490 tane de çocuk var. İsrail, evleri ve apartmanları kasten yıktığından, 540.000 kişi yerinden yurdundan oldu. Gazze altyapısı ve ekonomisi harabeye, şehrin neredeyse yarısı moloz yığınına döndü. Ayrıca Hamas, bir de, insan hakları grupları ve uluslararası gözlemcilerden, İsrail’e ayrım gözetmeksizin füze attığı ve olağandışı yargılamalar üzerinden işbirlikçilikle suçladığı insanları öldürdüğü için eleştirilere maruz kaldı.
İsrail tarafında ise yaşananlar şu şekilde: dünyanın en büyük dördüncü büyük ordusu Gazze’de saha operasyonunu sürdüremedi ve Hamas’ı iktidardan indirme hedefine ulaşamadı, hatta onu zayıflatmayı bile beceremedi. İsrail’in, iddia ettiği gibi, tüm tünelleri yok edip etmediğini hiçbir zaman gerçek manada bilemeyeceğiz. İsrail, Fetih ve Hamas arasındaki birlik anlaşmasına da son veremedi. Gazze’deki vahşetin tüm dünya genelinde izlenmesi sayesinde, halkla ilişkiler savaşını da kaybetti. 69 İsrailli öldü ki bunların neredeyse tamamı askerdi. Tüm bu kayıpların karşılığında İsrail, Hamas’la kendisine füze fırlatmayı durduracağına dair bir anlaşma yaptı ki bu, birçok kez kabul edilmiş bir husustu ve geçmişteki saldırılarda, bu denli bir canavarlığın yoğun bir biçimde sergilenmesine de gerek kalmamıştı. Esasında Filistinlilere karşı işlediği suçların listesinin daha da kabardığını bir kenara koyarsak, İsrail’in eline geçen çok az.
Mutlu olmamız gereken husus şu ki, iki taraf bir anlaşmaya vardı ve bombaların atılmadığı bir güne uyandık. Ama gene de ateşkesin ortadaki büyük sorun için sadece geçici bir çözüm olduğunu kabul etmemiz gerekli. İsrail’in Filistin halkına yönelik etnik temizlik uygulama ve mülksüzleştirme siyaseti 67 yıldır sürüyor ve o hiçbir hesap vermeksizin, bu siyaseti bugün de tüm hızıyla devam ettiriyor. Elli yıldan fazla bir süredir, İsrail’in uluslararası hukuk kurallarını, insanların hayatlarını ve Gazze’deki tüm hayatı ayakları altına almasına ve hiçbir cezaya çarptırılmamasına tanık oluyoruz. Öte yandan Filistinliler ise, uluslararası toplumun kayıtsız bakışları altında, kendi başlarının çaresine bakmak zorunda kalıyorlar.
Köklü bir değişim gerekli ve bu değişim yolda. Eğer bir zafer kazanıldığı iddia ediliyorsa, bu, öncelikle, Gazze’deki Filistinlilerin kazandığı bir zaferdir. Muazzam bir sabır, sebat ve fedakârlık ile, özgürlük yolunda önemli bir mücadele veren, onlardır. Daha az bir dereceye kadar, bu zafer, dünya genelinde vicdanlı insanlara ait bir zaferdir: Bu zafer, aynı zamanda kabilelerine olan sadakatlerini terk edip “benim adıma değil” diyen, hizip çizgisini terk edip “birlikte direnelim” diye bağıran, farklı yollardan küresel düzeyde Filistin’le dayanışma içerisine giren insanlara ait bir zaferdir. Limanlarda hep birlikte yaratıcı eylemler yapan, bilbordlara mesajlar asan, köprülerden aşağı Filistin bayrağı sarkıtan, bayrağın meclis binalarında asılı kalması için onu koruyan, tüm dünyada yapılan gösterilerde yürüyen milyonlara aittir bu zafer. Zafer, silâh fabrikalarının çatılarını işgal eden ve alışveriş merkezlerindeki kalabalıkların içinde dans edenlerindir. Sanatçılardan, akademisyenlerden, politikacılardan ve sendikalardan giderek daha fazla destek gören, Boykot, Tecrit ve Yaptırımlar (BDS) Hareketi’nin kazandığı bir zaferdir bu.
Peki o zaman gerçekte Gazze’deki savaşı kim kazandı? Kazanan, Filistin davasıdır.
Samah Sabavî

Libya'da Neler Oluyor?

Yaklaşık 2.500 yıl önce ünlü Yunan tarihçi Herodot Afrika’ya yaptığı seyahat esnasında yazdığı kitapta şunu söylüyordu: “Yeni olan, Libya’dan gelir!” O günden beri Libya halkı bu sözü kullanır, böbürlenerek dile dökülen bu söz gençler ve arasında gayet popülerdir. Ancak bu söz, Muammer Kaddafi döneminin başlamasından ve o dönemde yaşanan musibetlerden beri olumsuz manada kullanılmaktadır.
2011’de Libya’da ayaklanma başladığında asilerin temel derdi, Kaddafi güçleriyle savaşmak için silâh ve savaşçı tedarik etmekti. Asiler nihayetinde aradıklarını, Kaddafi’nin, savaşmaya hazır çok sayıda İslamcı savaşçının bulunduğu, zindanlarında buldular.
Bugün isyanın tüm tarafları ister askerî ister politik düzlemde olsun, belirli bir rol oynamaya devam ediyorlar. Esasında İhvan, Libya İslamî Savaş Grubu ya da Ensar el-Şeria gibi grupların Kaddafi’nin işi bittikten sonra silâh bırakmaya niyeti yoktu. Söz konusu grupları silâh ve para ile uzun süre desteklemiş olan Katar ve müttefiki Türkiye ayaklanmanın en önemli kısmının Kaddafi sonrası aşama olduğunu ve sadece olgun meyvelerin toplanması gerektiğini anladılar.
Katar ve Türkiye, Mahmud Cibril hizbi karşısındaki azınlık durumunu başarılı biçimde çoğunluk durumuna çevirdikten sonra, Temmuz 2012’de seçilen Genel Ulusal Kongre’nin elde ettiği İslamcı hâkimiyeti ile kendi istediklerini yaptırmaya başladılar. Mesele, artık “bağımsız” milletvekillerinin fiiliyatta ilk günden beri İhvan’ı desteklemesiydi.
Bu sebeple İslamcılar ülkeye hâkim oldular. Kendilerine bağlı milislere, önceden Libya İslamî Savaş Grubu’nun lideri olan Abdulhakim Belhac komutası altında, resmî koruma verildi. Bu milisler Afganistan’dan dönen mücahidlerden oluşuyordu ve Katar ile Türkiye’ye çok yakındı.
Ancak Suudi Arabistan Körfez’deki küçük komşusunun Kuzey Afrika’daki etki alanının genişlemesine müsamaha göstermedi. Suudilerin bugün baş düşmanı olan İhvan’ın Libya gibi petrol zengini ülkeyi kontrol altına almasına izin veremezdi, bu nedenle “sıfırlama düğmesi”ne basmaya karar verdi. Suudiler ve müttefikleri olan Birleşik Arap Emirlikleri bu sebeple Trablus Uluslararası Havaalanı’nı belirli aralıklarla kontrol altına alan Zintan Tugayları’na para ve silâh yardımı yaptı.
Libya’da ağırlığını koymak isteyen diğer bir isim de Tümgeneral Halife Haftar’dı, o da yeni Libya ordusunun komutası tarafından emekliye ayrılmaya zorlandıktan sonra, itibarını yeniden kazanmak için gerekli her türlü fırsatı beklemeye koyuldu. Mısır’a sınırı olan Tobruk’ta Haftar eski subayları ve askerleri topladı, ilkin eski helikopterler ve savaş uçakları bulunan bir askerî üssün konuşlandığı, doğum yeri olan şehri ele geçirmek için yola çıktı.
Ensar el-Şeria ise doğu Libya’da etkisini artırdı ama Suudilerin müttefikleri olan Mısır militanların yarattığı tehdidin Mısır’ın batı sınırına yaklaştığını hissetmeye başladı.
Her iki tarafın da birbirine garezi vardı ve bu barut fıçısının ateşlenmesi için herhangi bir şeye gerek yoktu. Başta Haftar Bingazi’de Ensar el-Şeria’ya karşı hamle yaptı, ele geçirdiği askerî helikopterlerle örgütün üslerine saldırılar düzenledi. Doğu Libya’da halk onu destekledi ve başlattığı “haysiyet savaşı”nın yankıları Batı Libya’ya ulaştı ve burada da kargaşaya yol açtı. Her ne kadar Haftar’ın Trablus’ta önemli bir askerî ağırlığı yoktuysa da, Sivil Hareket içindeki müttefikleri, özellikle Zintan Tugayları yaklaşan savaşın kendilerine gelmesi beklentisiyle, parmaklarını tetiğin üzerine koydular.
Haftar ve Zintan Tugayları’nın baskısı, “haysiyet savaşı”nı destekleyenlerin yarattığı itkiyle, İslamcılar geri çekildiler. Haftar hükümetin görevi bırakmasını ve seçimlerin bir an önce yapılmasını istedi. Bu noktada Haftar başarısız oldu ama ikinci hamlesinde kazandı, Mahmud Cibril ve Haftar’ın desteklediği Sivil Hareket Temmuz’da büyük bir zafer elde etti.
Ama tüm bunlar arkalarında güçlü milislerin bulunduğu İslamcı hareketleri yenmek için yeterli olmadığı kanıtlandı. Bu sebeple Trablus alevler içinde kaldı, savaş her sokağa ve mahalleye yayıldı ve Zintan Tugayları’nın kontrolünde olan Trablus Havalimanı’nı yok etti. Ortalıkta bu yıkımın önceden düşünüldüğü, havalimanı inşaatı ve filonun restorasyonu için önceden Washington ile bir sözleşmenin imzalandığına dair dedikodular dolaştı.
Libyalılar 17 Şubat Devrimi olarak anılan olayın artık uzak bir geçmişe ait olduğunu kabul ediyorlar. İslamcıların sayılarının çok olduğu, gayet iyi biçimde örgütlendikleri konusunda herhangi bir şüphe yok. Haftar-Zintan ittifakının, sahip olduğu güce rağmen, İslamcılara uzun süre direnmeleri mümkün değil. Kaynakların belirttiğine göre, ittifaka mensup milisler, Abdulhakim Belhac savaşçılarına ve Misrata’dan yayılan Salah Badi savaşının komutanına karşı bir saldırı düzenlemenin eşiğinde. Ayrıca bölgesel bir gücün sürece doğrudan müdahale ettiği, son dönemde Trablus’ta görülen “gizemli” hava saldırılarına karıştığı söyleniyor. (Ahbar editörünün notu: Bir habere göre, Libya’daki hava saldırılarının arkasında Mısır ve BAE’nin olduğundan şüpheleniliyor.).
Sahada güç dengesini tesis etmek amacıyla, el altından Zintan Tugayları ile Avrupa’daki ve komşu ülkelerdeki Kaddafi destekçileri arasında temaslar kuruluyor. Kaddafi yanlısı unsurlar geri dönmek ve aralarında Seyfulislam Kaddafi’nin de bulunduğu, tutsak olan insanlarını serbest bırakmak istiyorlar. Zintan Tugayları Seyfulislam’ın serbest bırakması hariç, tüm bu koşulları kabul ediyorlar. Zira Seyfulislam’ı serbest bırakmanın kamuoyunu kendi aleyhlerine çevireceklerine inanıyorlar.
Birçok Kaddafi tutsağı, cephelerdeki Zintan Tugayları’na katılmazdan önce, zaten serbest bırakılmış durumdalar. Kaddafi yanlısı sürgündeki isimler de Zintan Tugayları’nın rızası üzerine geri döndüler. Bu, artık tugaylar ve onun müttefikleri için bir borç olarak görülemez, çünkü gerçek “devrim” henüz başlamadı, geçmiş ise geçmişte kaldı.
Libya’da kabileler sahada öncü bir rol oynuyorlar. Her iki taraf da bunu iyi biliyor. Hiçbir taraf diğerine önce kabileleri kontrol altına almaksızın üstünlük kuramayacağını biliyor.
İslamcılar Misrata’yı askerî, malî çalışmalar ve adam toplama faaliyetleri için bir üs hâline getirmiş durumdalar. Misrata ve buradaki kabileler sonraki süreçte Libya’da neler yaşanacağından bağımsız olarak, kilit bir role sahip oldular, zira bu şehir hem Bingazi hem de Trablus’a yakın, ayrıca kendisine ait bir hava ve deniz limanı var. Bu esnada Zaviye’deki eşraf da İslamcıların safına geçti.
Zintan Tugayları ise etki alanı doğudan batıya doğru genişleyen ve Libya’nın en büyük kabilelerinden biri olan Varfalla ile kurduğu tarihsel ittifaka bel bağlıyor. Varfalla Misrata’dan nefret ediyor ki bu, Varfalla’nın kalesi olan Beni Velid’e Misratalıların Kaddafi ile birlikte yaptığı saldırıya karşı yaşanan isyanda bu nefretin rolü büyük.
Tarhona ise Zintan’a Misrata’dan daha yakın, görünüşe göre bu kent de İslamcılara karşı oluşturulan ittifakın parçası hâline gelmiş durumdalar. Ayrıca Libya’daki en büyük kabile olan Varşefana’nın yaşlıları Cibril ve Zintan Tugayları ile gizli bir ittifak içerisindeler.
İsyan esnasında yaptığı bir konuşmasında Kaddafi, “Libya’yı ateşe, köze çevireceğim” demişti. Sanki o, kendisi gidince, ülkenin kontrol altına alınması mümkün olmayacak bir iç savaşın yaratacağı cehenneme döneceğini biliyor gibiydi.
Görünüşe göre, Libya karanlık bir sarmalın içine girmiş durumda, “Libya’dan her gün yeni bir şeylerin geldiğine” şüphe yok.
Muhanned Ubeyd

#ISISMediablackout

Twitter’da açılan #ISISMediablackout (IŞİD'e karşı medya yayınlarının kesilmesi) etiketinin arkasındaki mantık, IŞİD türünden bir medya fahişesine dikkat kesilmekten bizi mahrum kılmaktır. Ancak Foley’nin kafasının kesilmesine ait oldukça rahatsız edici görüntünün açıktan yayınlanmasına itiraz etmek, İsrail’in soykırımcı şiddetini ve terörizmini sterilize etmek ve normalleştirmek gibi, görece daha fazla rahatsız edici bir sonucun ortaya çıkışını maskelemektedir. Bu, düşük bir kültürel şiddetten ayrıştırılması gereken, yüksek bir kültürel şiddet olarak, İsrail’in terörizmini estetize etmekten başka bir şey değildir.
Ana akım medyanın IŞİD şiddetini, İsrail’in her gün kadın ve çocuklara karşı tatbik ettiği terörizmi örtmeceli biçimde “cinayet” ve “ikincil zarar” olarak etiketlemesi karşısında, “tüyler ürpertici”, “dehşet verici” ve “barbarca” olarak tarif etmesi, zihinsel ve ahlâkî açıdan asla savunulur bir şey değildir. Bu noktada medyanın İsrail’in Hamas komutanı Muhammed Deyf’in eşini ve 7 aylık çocuğunu katletmesini nasıl ele aldığı ile Foley’nin idamına ilişkin manşetleri kıyaslamak bile yeterli olacaktır. Beyaz kurbanlar, fukara esmer insanların öldürülmesine kıyasla, uluslararası planda görece daha fazla ilgi uyandırmakta, onların cesetleri esmer insanların kitlesel olarak öldürülmesi karşısında daha yoğun bir tepkiye yol açmakta, teröre dair buz kesmiş ifadeler, medya tüketicileri elinde duyarsızlıkla karşılanmaktadır. Bunun da ötesinde IŞİD terörünün boykot edilmesindeki mantık, cinayetin “medenî”, yüksek teknolojiyi kullanan bir usulle, insan hava araçlarıyla yapılan saldırılar üzerinden, hassas güdümlü bombalarla işlendiğinde kabul edilebilir olacağına işaret etmektedir. Baltalara ve palalara HAYIR ama askerî mühimmata PEKİ. Bu, uygulanan özel şiddet araçlarından ziyade, alışıldığı üzere, şiddetin hedeflerine odaklanan, evrensel olmaktan uzak bir terörizm tanımına yol açar ve ilgili tanımı tahrif eder. Terörizm, midemizi ne kadar bulandırıyor oluşundan bağımsız olarak, sivillerin [politikla motivasyonla] kasten katledilmesidir. Ben, gazetecilerin ya da herhangi bir kişinin idam edilmesini kınıyorum, ama bu olaydan ötürü, Gazze’de, sahildeki bir çocuk parkında kaçışan Filistinli çocukları hatırladığımda gördüğüm kâbuslardan daha berbat kâbuslar da görmeyeceğim. Lütfen, o beyaz, liberal ve ahlâkçı emperyalizminiz size kalsın. İster pala isterse F16 kullansınlar, bizim düşmanlarımız sizin hem İsrail’i hem de IŞİD’i silâhlandıran devletlerinizdir.
Emel Saed Gureyb

Florida

Florida[*]
I
Dünyanın ruhu konuşuyor:
Bir saat içinde üç yüz yıl geçip gitti
O beyaz halk, ıraklardan, büyük şehirlerinin yükseldiği yerden
Denizleri aşıp geldiğinde.
Adalar kısa sürede güçlülerin avı oldu;
Sıkılı yumruğumu kaldırdım okyanustan
Kibirli ayaklarının ne kadar uzağa gittiğine baktım sonra.
Ormanlar toprağı kaplıyor, her yerde bereketli çiçekler açıyordu;
Derin vadilerde,
Esmer tenli, mümin kabile insanlarının yurdunda dolaştım.
Ebedî Baba’nın testeresi değdi nazikçe
İyi dilekler tüm bolluğu ile yere döküldü. Sonra Beyaz Adam geldi;
Gemisi, tuhaf yolları aşıp sahile yanaştı.
Toprak güzel göründü gözlerine. Hak iddia ettiler,
Tıpkı adalar gibi fethettiler, açgözlülükleriyle,
Halkımın içine köleliğin utancını serptiler.
İnkâr ettikleri tarla izlerini sınır niyetine işaretlediler,
İletkileriyle elimi ölçtüler sonra,
Bir taraftan bir tarafa tuhaf çizgiler çizdiler.
Çok geçmeden her yere üşüştüler;
Sadece bir tek parmaktan korktular.
Cüret edeni ölüme mahkûm ettiler.
Geri kalan tek parmak bendim.
Esmer tenli parmağıma bir yüzük geçirdim.
Mızrakları tetikte, doğruldular, üstüme çullanmak için hazırdılar.
Eğer zırhları sağlam, safları sık
Beyaz Adam’daki kibir beni yenip yüzüğü kırarsa
Bu el, beyaz ve esmer iki elle
Suyu boylayacaktı.

II
Seminole[**] konuşuyor:
Barışa çağırmayacağım kardeşlerimi;
İlk sözüm savaş olsun, son sözüm kavga.
Gözlerin tıpkı fırtınanın yellediği orman yangını gibi
Apansız parlayan alevde alazlanır ise,
Bana gecenin hızla önünden kaçtığı Söz Güneşi demekte
Sahiden haklısın diyeceğim sana.
Avcının ihtirası, hızla yağan oklarla kaçırdığın
Masum mahlûkata ait vaadin ateşinden yanıp tutuşsa bile,
Gene de avlayacak seni Beyaz Adam acımasızca.
Ama hızlı okların şunu anlasın ki
O taşocağında avcı biz olacağız.
Kızıl derimize haset edecekler ve
Beyazlara karşı ayaklandığımızı anlayacaklar.
Renkli kıyafetlerle sarıp sarmalayacaklar kendilerini.
Ülkemiz bereketli çiçeklerle bezeli olduğundan
Ona çiçek şeridi demişler.
Tüm toprak mavi, beyaz, sarı.
Yakında o elbise kızıla dönecek, gitmek zorunda kalacaklar.
Her yer beyaz adamın kızıl kanına bulanacak.
Flamingo kuşu artık kırmızıya çalmayacak.
Köleler olarak bizler o kadar iyi olmadığımızı ispatladık.
Korkaktılar ve denizin öte yanından Siyahları getirdiler.
Kanımızın kudretini ve cesaretini öğrenecekler

Madem istiyorsun, Beyaz Adam, gel öyleyse.
Saygıda kusur etmeyeceğiz, hak ettiğin gibi.
Her sazlıkta, her ağaçta
Seminole okları pusuda bekliyor seni!

III
Beyaz Adam konuşuyor:
Peki o vakit! Son kez alnımı feleğe açtığımdan beri
Kanlı çeliğe çevireceğim yüzümü özgürce!
Ah sen kinci kader, sen beni iyi tanırsın!
Neşemi hep bir nefrete döndürürsün.
Aşkın vecdini bilmediğimi sanırsın.
Alay edip kırdı kalbimi, âşık olduğum kadın.
O günden beri teselli arar oldum,
Özgürlük için dövüştüm.
Krallar titredi birliğimizin huzurunda.
Dehşete kapılan prensler
Alman gençlerin nasıl yekvücud olduğunu gördüler.
Yedi yıllık kefarette
Prangalarla çektim cezamı.
Hızlı bir gemiyle denizi aşırdılar beni
Özgürlüğe götürdüler, yabancı bir diyara.
Sahil beni çağırdı! Bir falezin dibindeyim bak!
Gemi paramparça. Güvertede insanlar
Köpüklü dalgalara gömülmüş. Bir kalasın sırtındayım.
Güvenle ulaşıyorum sahile, yara bere içinde, titreyerek.
İlk kez talihim yaver gidiyor.
Kuma gömülü deniz titriyor.
Kaderimden kurtulabilir miyim?
Vahşîler kuşatıyor etrafımı, kollarımı bağlıyorlar.
Beni öldürerek intikam almak istiyorlar.
Benim için, o hep umut ettiğim, özgürlük baş veriyor.
Oysa burada özgürlük savaşçıları beni öldürmek istiyor.
Bense kardeşlerimin günahını çekmek zorundayım.
Orada, sahile vuran şey ne?
Bir haç! Mesih’imin gözündeki şefkat.
Öylesine içten özlüyorum ki Sözlerini.
Sıcak kumlara uzanmış, ölmeyi beklerken
O cömert merhametiyle yanıma geliyor.
Tanrı’ya cehennemin gazabıyla didişiyor oluşumu
Şikâyet ediyorum.
O ise benim için bir cesede dönüşüyor!
Friedrich Engels
20 Ocak 1839
[*] Friedrich Engels’in 18 yaşındayken kaleme aldığı, Amerika Kızılderililerinin Beyaz Avrupalı istilasına karşı direnişini öven şiiri. Şiir, Engels’in ömür boyu taşıyacağı bir diğer özelliğini ortaya koyar: yoldaşı Marx ile paylaştığı, mazlumların zalimleri alt etme yeteneğine duyduğu inanç.
[**] Creek konfederasyonuna bağlı iken Florida’ya göç eden Kızılderili grupları.

Suad Masi

Ahram Hebdo (AH): Tel Aviv’deki müzik festivalinde çalmanız için davet edilmiştiniz. Birçok kez İsrail’de şarkı söylemeyi reddettiniz. Bu tercihi nasıl izah ediyorsunuz?
Suad Masi (SM): Bu şehirden ne zaman bir davetiye alsam, geri çeviriyorum. Bunun çok basit bir nedeni var: Ben şarkılarımı dünyada barış için söylüyorum, oysa İsrail devleti bu amaca ulaşmak adına hiçbir şey yapmıyor. Ülkelerinin siyasetine güçlü bir biçimde karşı koyan İsrailli yurttaşlar da var ve bunlar yaşama hakkını savunuyorlar ama ben bu zeminde onlara asla şarkı söylemeyeceğim.
AH: Bu meseledeki tavrınızdan ötürü Avrupa medyası sizi birçok kez “antisemitik” olarak damgaladı. Buna yorumunuz nedir?
SM: Bence hayat içerisinde kimi ilkeleri olan bir şarkıcı olarak benim küçük çocukları, ev kadınlarını, hamile kadınları, yaşlıları katleden, askerlerinin hareket eden her şeyi, özellikle en savunmasızları vurduğu bir ülkede şarkı söylememe hakkım var sanırım. Bugünlerde Gazze’de olan bitene bakalım. Tel Aviv’de şarkı söylemek basit manada İsrail’in siyasetini onaylamak anlamına gelecektir.
AH: Barış için tam olarak ne tür çalışmalar yürütüyorsunuz?
SM: Dünyada barış için şarkı söylemeyi tercih eden her şarkıcının kendisini bu konuya dair gazetelerde bulabileceğimiz retorikle sınırlandırmaması gerektiğini düşünüyorum. Böylesi bir şarkıcı, sadece ilgili sahanın temin ettiği memnun edici taraflar içinde dolaşmamalı ve mali açıdan büyük fedakârlıklar yapmaya hazır olmalı. Bizim (örneğin Gazze gibi) çatışma alanlarında, Guantanamo hapishanesinde ya da Mağrib Sahra’sındaki düzlüklerde de vb. şarkı söyleyebilmemiz lazım. Bu kural benim için de geçerli.
AH: Felsefenizi ifade etmek için ne tür sanatsal araçlar kullanıyorsunuz?
SM: Ana akım şarkılar, özellikle dünyada barış için çalışmayı amaçlayan festivaller nezdinde, sahip oldukları itibarlarını yitirmeye başlıyorlar. Herkes salt kendi albümünü ticarîleştirme amacıyla şarkı söylemekte özgürdür ama ben şahsen özellikle Dünya Müziği’nden etkilenen, devrimci şarkılara ait olmayı tercih ediyorum. Bu müzik kenara itilmişlerin safında olmayı, şarkılarımın bazılarını onlara ithaf etmemi ve anadilim dâhil farklı dillerin içinde yaşamamı sağlıyor.
AH: Fas’taki son konserinizde size İspanyol şarkıcı Eric Fernandez eşlik etti. Konserde Kordoba şehrini ve Endülüs’teki mirası hürmetle andınız. Bu deneyiminizden biraz daha bahseder misiniz?
SM: Kısa süre önce Kordoba’nın bıraktığı mirasla ilgilenmeye başladım. Dürüst olmam gerekirse, geçmişte bu şehre pek ilgi göstermemiştim ama bu seküler şehrin zenginlikleri hakkında kitaplar okumaya başladığımda, ona ithafen bir konser yapmaya karar verdim. Sonra büyük şarkıcı Eric Fernandez ile birlikte bu konseri gerçekleştirme imkânı buldum. Şarkılarım bu şehir için geliştirdiğim aşkı ifade ediyordu.
AH: Fas’la aranızdaki aşk hikâyesi hakkında ne diyeceksiniz? Sadece 2014 yılında Fas’ta on konser verdiniz.
SM: Fas ülkem Cezayir’e kültürel açıdan oldukça yakın bir ülke. Biz komşuyuz. Ama tüm samimiyetimle ifade edebilirim ki bu ülkeye âşığım. Kısa süre önce Mevazin’de [Rabat’ta gerçekleştirilen müzik festivali] şarkı söyledim ve o esnada ülkeme dönüp Fransız Kazablanka Enstitüsü ile temas kurdum. Ayrıca Tétouan, Kenitra’da ve Cedide’de sahne aldım. Bir fırsatını bulursam, Fas’ta tekrar sahne alacağım.
AH: Yeni şarkılar üzerinde çalışıyor musunuz, yeni bir albüm hazırlığı var mı?
SM: Her zaman müzik yapıyorum. Bakalım görelim, 2015 yılı ne getirecek…