Teori ve Politika’nın Hakikî Marksizmi

Postmodern Dönemin Yeni Dini: “Marksizm”
“Eski için yeni fikirler dene, olmazsa yeni için eski fikirlere dön.” Papalığın sihirli formülü budur. Binlerce yıldır yüksek ideoloji olarak Hristiyanlık altında milyonları toplamış olan bir erkin bugüne gelişini sağlayan bu temel motto, Sovyetler'in çözülüşü/yıkılışı sonrası, ülke marksistlerinin gizli ya da açık dillendirdiği bir söylem hâline gelmiştir. Eski dükkânlarının işlevsizleşmesi karşısında bocalayan orta sınıf şefler, yeni dükkânlar açıp yeni müşteriler bulmak için yeniden marksizmi kullanmışlardır. Bu şefler, kendi ilişkilenme, bilme, görme ve eyleme biçimlerini kitleye dayatmanın yeni yöntemi olarak marksizmi ve sosyalizmi “yeniden” kurgulama gayreti içine girmişlerdir. Oysa yeni diye bir şey yoktur: sadece eski üslup bir dönem muhafazakâr, bir dönem liberal bir tavır dâhilinde devam ettirilmiştir.
“İşçi sınıfının marksizmle buluşması Hristiyanlığın ortaya çıkışı ile paralellik arz eder” diyen Althusser’i Mao dolayımı ile istismar eden Teori ve Politika dergisi de bu motto uyarınca yeni sayılarında ikinci perdeye geçiş yaptıklarının sinyalini vermiştir. Görünen o ki bir on yıl da yeni için eski fikirlere yüzünü dönecek, eski muhataplarına boncuk dağıtacak, eski kavramların üzerinde gezinecektir.
Kendisini merkeze koymak suretiyle hazırladığı, 12. ve 47-48. sayıda sunulan tabloların[1] özü, Hristiyanlığın teslis şemasında bulunabilir. Tekil-bireylikleri üzerinden Marx ve diğer isimlerle metafizik ilişki kuran derginin[2] marksizm kurgusu da İsa’yı tarihsel bağlamından soyutlayan İznik Konsili tartışmalarından çıkan teslisi andırır. Teorik ve politik her unsurla tekil-birey üzerinden ilişki kurulunca, bunları üst bağlamda bir araya getiren ideolojik-teorik-politik bütünlük de doğal olarak zorunlu bir hâl alır. Hem kendisini hem başkalarını bu üst bağlam hususunda ikna edici bir çaba içinde olan “TP” denilen öznenin tanrılığını ilân etmesine az kalmıştır. Sadece bunun için peygamber ve müritler gerekmektedir.
Derginin din, laiklik ve aydınlanma ile ilgili yazıları, TP’nin kendi “tanrısallığını” ketleyen, sınırlayan unsurlarla savaşmasının bir sonucudur. Özünde, laiklikle Hristiyanlıktan kurtulan burjuvalar, dinin dünyevî işlerden kurtulmasını isteyen -hattâ ateist- din adamlarının desteğini görmüşlerdir. Yani din de böylelikle budünyadan kurtulmuştur.
TP buna itiraz eder: “yer de gök de benden sorulur.” der. Yer ile gök arasında fani kullar olarak yapılacak işlere dairse dergi hiçbir şey söylemez. Zira buradaki faillerin devrimci faaliyeti sözkonusu din için hep bir heterodoksi, sapma olarak kodlanacak, dinsizlik addedilecektir.
Eskiden belli sayıda insanı üst ideolojik dolayımla bir arada tutan dükkân sahiplerinin oyunu bozulmuştur. Bu bozulma, dağılma hâlini “kriz” olarak kodlayıp herkesi, onu ancak kendisinin çözeceğine inandırmaya gayret eden TP, marksizmi bir din olarak örgütleme derdindedir. Dergi, selefi olan eski küçük burjuva aydınlardan farklı olarak bu sefer sosyalizmi değil, marksizmi uhrevîleştirme, bireylere seslenip onları bu “din”e çağırma peşindedir.
Bu noktada, SSCB’nin dağılışına ve PKK ile Dev-Sol çıkışına işaret eden 89-92 dönemecinde ya sosyalizm ya da marksizm birilerinin “kapatma”sı olmuş, kapalı devre dünyalarında şeflerin dinî kurguları dâhilinde bu iki olgu “yeniden” biçimlendirilmiştir. Kadrolar, yapılanın marksizmin ya da sosyalizmin bekası için şart olduğu konusunda ikna edilmişlerdir. Esasta yaşamak isteyen, orta sınıf şeflerdir. Onlar, bu dönemeci kazasız belâsız atlatmanın yöntemi olarak göğe, bulutların ardına sığınmışlardır. Bu dönemde artık sosyalizmin bekası SİP’lilere; marksizmin bekası ise güya TP’ye bağlıdır. Onlarsız marksizm ve sosyalizm ölecek gibidir. Bu şeflerin ölmemesi için marksizmin ve sosyalizmin maddî toplumsal-tarihsel bağları kesilmelidir. 89’dan beri süren açık tartışma toplantısında SİP’liler sosyalizm, TP Marksizm mamulleri ile koltuklarını kapıp bugüne gelmişlerdir. Bu süreçte olan marksizme ve sosyalizme olmuştur.
SİP’liler tarihi 60’tan, TP ise 70’ten başlatır. Başı sonu olmayan, kolektif devrimci mücadeleye duhul edememe noktasında, her ikisi de ortaktır. Her ikisinin de ikna etmek amacıyla orta sınıf bireylere sundukları şey, basit anlamıyla bir dindir. SİP “sosyalizm”iyle politik pratikte ne yapıyorsa, TP de “marksizm”iyle, teorik pratikte onu yapar.[3] Birincisi 27 Mayıs silâhının, ikincisi Deniz-Mahir-İbrahim’in elindeki silâhın gölgesinde oluşan teorik, ideolojik ve politik âlemi istismar üzerinden düşünür. Her ikisinin kayıkçı dövüşünde bugün kitlelerin ve onun öncü evlatlarının nasıl silâh tutacaklarına ve onun geriliminde nasıl bir âlem kurulacağına ilişkin hiçbir söz ve eylem vücut bulmaz.
TP’nin bugüne dek hazırladıkları tablolardaki esas, doğru, mutlak yer, x-y koordinatlarının kesişim noktasıdır. Matematiksel olarak bu kesişim noktası boş kümeyi verir. Yani TP ve MK’si, herkesi bu boş kümeye “örgütleme” derdindedir. Ama buradaki sorun şudur: bu küme her daim boş olmak zorundadır, zira orada kimseye yer yoktur. TP kendi merkezinden birebir ilişki kurduğu kişi ve örgütleri kendi gibi olmaya mecbur eder, hem de olamazlıklarını her fırsatta onların yüzlerine vurur.
Benmerkezci, bireyci olan bu savunma tarzı, her şey olurken hiçbir şey olmamayı, eski iken yeni olmayı, yeni iken eski olmayı, varken yok olmayı, yokken var olmayı, her dalda oynamayı, bazen bedensel, bazen de aklî varlığı muhafaza etmeyi, dolayısıyla işine geldiği biçimde hayatta kalmayı mümkün kılar. Esasta bugüne dek hazırladıkları, muhtemelen yeni gerekliliklere göre hazırlayacakları tabloların özü tamamıyla dinseldir, tanrıya öykünmedir[4], bu ise İslâmî anlamda, tağuttur.[5]
Birbiriyle ilişkisiz, tekil, metafizik düzeyde bağımsız duran olguların ilişkiselliğinin, birlikteliğinin ve temasının ancak din sayesinde olacağını varsayan TP, diğer örgütlerin tek tek birbirinden bağımsız, tekil, ilişkisiz varsaydığı ya da öyle gördüğü/kıldığı militanlarına yaptığını teorik olgulara yapar ve onları kendi dininde, bilfiil kendisinde örgütlemek ister.
Örgüt şefleri, militanları ile bireysel ilişki kurup, onları bir arada tutan büyülü mayanın kendileri olduğuna inanırlarken, TP o şeflerin de üzerine çıkar, onlarla bireylerarası bir tür ilişki kurar ve onlardaki marksizmin parçalanan bileşenlerini kendisinde toparladığını iddia eder.
Oysa özne ile başlayan ve biten bir teori ve pratik devrimci olamaz. Devrimcilik, adsız adressiz, kolektif bir mücadelenin içinde, aidiyetinde aranmalıdır. Esnaf-zanaatkâr solculuğu bu hâliyle marksizme her daim uzaktır. Özetle, pratikte şeflerin yaptığını, “teorik yegâne ulu şef” olma derdindeki TP kendi eyleyişinde yineler.
Fatih’in İstanbul’u fethini anlatan aptal bir filmde Fatih’e şu söyletilir: “İstanbul’u alarak bir çağı kapayıp yeni bir çağı başlatmış olduk.” TP gibi yapılarda da dönemleştirme aynı aptallıkla maluldür. Bu yapılar, Lenin’in Ne Yapmalı’sındaki dönemleştirmesine öykünürler ama bunu öznel ihtiyaçlarına göre yaparlar ve dönemi ille de kendisi ile başlatıp kendisi ile bitirirler. Lenin, “üçüncü dönemin ne zaman sona ereceğini ve ‘birçok belirtinin müjdelediği’ dördüncü dönemin ne zaman başlayacağını bilemeyiz.”[6] der, ama bizim Lenin karikatürleri her şeyi bilirler, istediğini bitirirler ve dilediğini başlatırlar.
Zorunluluk, ihtiyaç, tercihler ve tercihine göre örülen özne: bu özne önce din kurup, sanatını, bilimini ve siyasetini yapacağını zannedebilir. Oysa maddî zorunluluk açısından din bir sonuçtur. Muhammed, örgütlenmesi gereken bir devletin, Arapların kabilesel birliğinin ve ticaretle bozulan bir hayatın dayattığı bir ihtiyacın ve tercihin ürünüdür. Kimse “ben Muhammed olursam, bunları yaparım” diyemez.
“Marksizm eşittir Hristiyanlık ve/ya Yahudilik, ben bunu böyle kurarsam dünyayı sallarım” denilemez. “Marksizmin krizi” diyerek yapılan budur. “Bileşenleri ayrışmıştır” diyen, onların birlik hâlini kendi uhdesinde kabul ediyor, kendisinde görüyordur. Bu, öznenin kendisini satma biçimidir. Oysa hiçbir din “din olayım” diye ortaya çıkmamıştır. Yani sonuca bakıp nedeni, biçime bakıp özü örgütlemek anlamsızdır.
Vurmadan ses gelmez, ama TP gibi yapılar sesi laboratuar ortamlarında simule ettikleri takdirde vurma eyleminin gerçekleşeceğini zannederler. Örgütlerin dillendirdiği “demokrasi, sosyalizm, devrim” gibi olgular bu minvaldedir. TP’nin marksizmi de aynı şekilde bir kez oluşturulduğu, yani tahtaya vurunca çıkan sesin bilgisayar ortamında üretildiği vakit vurma eyleminin gerçekleştirileceği ön fikrine yaslanır. “Bilim, felsefe ve politika” denilen üç ses senkron tutarsa devrim olur, devrimin adı da TP’dir. Oysa teorik-politika, saf, genel teorinin daraldığı, sınırlarının netleştiği, bu teorinin politikleştiği, yani politik teori zemininde anlamlıdır. Bunun dışında teorik faaliyet semada hoş bir sedadır.
Tarihsel-toplumsal seyrin ürettiği kitlesel dinamiklerin ürünü olduğunu unutan solcu şefler, nasıl ki herkesi bireyleştirip, tekilleştirerek, ardından da onları beyaz kâğıdın üzerine savuruyor, sonrasında da kendilerini bu demir tozlarını alttan birleştiren mıknatıs olarak görüyorlarsa, TP de teorik unsurlara aynı muameleyle yaklaşır. Devrim bir topaklaşma ise o bile ondan sorulacaktır. İşine geldiği gibi milleti epistemolojiyi ontolojiye dayatmakla eleştiren TP, kendi epistemolojisindeki unsurları sürekli ontolojiye dayatır. Özetle, solculara “siz kendinizi tanrı mı zannediyorsunuz” der, ama bu lafın devamı şudur: “tek tanrı benim, haddinizi bilin, ayrımları belirleyen benim, onlara uymama kudreti de bende!” Ona hak olan asla başkalarına değildir. (Haşa!..)
Pavlov ve Köpeği
Dükkân, yani örgüt sahiplerinin halk ve işçilerle kurduğu ilişki biçimi Ivan Pavlov’un köpeği ile ilişkisini andırır. Şefler “sosyalizm” dediklerinde, kitlelerin de yerlerinden kalkıp kendilerine koşmaları gerektiğini düşünürler. Zil sesi öznel anlamda kapatılıp, hüküm altına alınınca kitlelerin köpek gibi tepki verecekleri ânlar beklenmeye başlanır. “Ekonomik kriz baş gösterince bi sosyalizm deriz, parsayı toplarız” hesabı yapan bu kafalar için o kitlelerin mücadele içinde ördükleri “sosyalizm”in bir hükmü yoktur. Kriz esasta bu hükümsüzlüğün genel adıdır. Özellikle son yirmi yıldır yaşananlar belli bir kuşağın silâhlarını önce oyuncak hâline getirmiş, sonra da o oyuncakları ilgili kuşağın elinden almıştır.
“Bi kriz deriz, marksizmle teorik ilişkileri problemli olan kerizleri kolayca avlarız” derdinde olan TP’nin son iki sayısındaki yazıların girişinde “kriz koşulları sürmekte” denmesinin sebebi de buradadır: daha henüz kitlelerin koşacağı bir “marksizm” yoktur ortada. Zira krizin epistemolojik mi, ontolojik mi olduğu hususunda henüz net değillerdir. Muhataplarının nabzına göre karar değiştirirler. “Teorik kriz var ama bu teori, pratik teori” derler, bir başka yerde ise genel teori olarak marksizmi kurmak gerektiğini söylerler.
Post-Devrimcilik” yazısı, esasta kriz tespitinin kanıtı olarak kaleme alınmıştır. Kendi varoluş gerekçesinin kılıfı için vahiy indirilmiştir, o kadar. Belli örgütlere dağıtılan ya da kimilerinden alınan boncukların bir anlamı yoktur. Zira teori ile politikanın vuslatı hep bir başka bahara kalacak, o güne dek “kriz” sürecek, diyelim ki devrim oldu, “işte bu” denilecek ve üzerine yatılacak, marksizm bu sefer o gün için ve o güne göre formüle edilecektir. Nasıl olsa bilimin, felsefenin ve politikanın ortak kutsal taşı TP’dedir. Gerçekleşen hiçbir şey onun hükmü dışında değildir, olamaz. (Sadakallahülazim!)
Maya ve TP gibi çevrelerin marksizmin krizsiz olduğunu varsaydıkları dönem, tam olarak Ekim Devrimi sonrası kısa bir dönemdir. Bu, sözkonusu çevrelerin kendi tekil varlıklarında “bütünledikleri” marksizmin devrimsiz olduğunu gösterir. Devrimin olduğu bir dönemin marksizmini devrimi olmamış bir döneme dayatmak, en iyisinden reformizm, tersinden şiddet tapıncı üretir. Bu tip yapıların temel kişiliği, aristokratlar arası düelloda ortada durup kazananın kucağına atlayan hizmetkârın kişiliği ile aynıdır.
Büyük laflar, küçük adımlar… SDP başkanı Filiz Koçali’nin tespiti ile zaten “halkımızın da bizden hesap sorma geleneği yoktur.” Bu, hesap vermemenin kılıfıdır. Böylesi bir ortamda TP gibilerin zikzakları, bilişsel, teorik gezintileri, salvoları bir mastürbasyondan başka bir şey değildir. Devrimi sürekli ötele, devrim’li dönemin politik lafzını devrim’siz dönemde lafzî bir pratiğe dönüştür, sosyalizmi ve marksizmi ötelediğin bu lafzî devrime tâbi kıl, her durumda ve dönemde somut maddî devrimci adımları atmaktan imtina et, herkese de bu ataleti öner, sonra da geriye dönüp bunların teorisini yap. Maya çevresi parti konusunda tüm imkânları ve birikimleri tüketmişse, SİP sosyalizm, TP de marksizm konusunda aynı işi yapmıştır. Nasıl olsa halkımız hesap sormuyor!
Aynı yere iki kazık çakılamayacağından, bu tip yapıların kaynaşması da mümkün değildir. Monoteizm iki tanrı tanımaz. Zaten kaynaşmamak için kazık çakılır. Bu faaliyet, işinin başını ve sonunu bilmeyen, ona hükmetmeyen, kolektif bir çalışma pratiğine mecbur bir proleterin değil, dükkâncıların, zanaatkârların yöntemidir. Başkalarına allahsız olan, sadece kendisine mümindir.
Ekim sonrası döneme kazık çakan bu öznelerin, kazıkların söküldüğü gerçeği ve kitlelerin sınıfsal-politik ve devrimci-politik anlamda oluşturdukları mevzileri görmesi mümkün değildir. Onlar hep kendi kumlarında oynayıp dururlar. Başarıcı, pragmatist olan bu tip özneler için 1902’nin ya da 1915’in Lenin’i ya da bolşeviği olmak zûldur. Hazır başarmışı, devrim yapmışı, muktedir olmuşu var, ne gerek var, ayrıntılarla uğraşmaya. “Bi ‘Sovyetler iktidara’ deriz, olmadı ‘Ekim’ deriz, olmadı Komintern, olmadı Sol Muhalefet, enayi kitleler peşimizden koşar, akıl da, bilgi de, birikim de, düşünce de bizden sorulmuyor mu nasıl olsa!” (Eyvallah)
TP ve diğer yapıları koşullayan gerçek, esasta şudur: küçük burjuva şefler, iç ve dış koşulların dayatması ile cereyan eden sol içi devrimsel süreçte ekmeksiz, işsiz ve müridsiz kalacaklarını görüp imza yaldızlama yoluna gitmişlerdir. Bu yaldızların kaynağı ya batı kampuslarıdır ya da burjuva siyaset merkezleridir.
Kitlelerin mücadelelerinde pişen, oluşan bir marksizm yerine özel şahısların kafalarının içinde oluşan marksizm yarım teorik ve yarım politik bir faaliyet üretir. Böylesi bir özne en fazla, teorinin zorluklarından, açmazlarından ve dertlerinden kaçmak için bir ara politikaya, politikanın zorluklarından, açmazlarından ve dertlerinden kaçmak için de bir ara teoriye sığınıp durur. Bu salınım oldukça güvenlidir. Küçük burjuvanın da sınıflar mücadelesinde böylesi güvenli kovuklara ihtiyacı vardır. Sosyolojik olarak TP böylesi bir yere denk düşer. Teorik olarak da akademik düzeydeki fikir karmaşasını basit elkitapları seviyesine indirgemesiyle, cahil, bilmeye dirençli, sadece haberdar olan, başarıcı bir hissiyata bağlanır.[7]
Eni sonu TP, seksenlerde bitleri kanlanan batı orta sınıfının solculuğunu akademide ifa edenlerin teorilerini ülke diline tercüme edip marksizm ve sosyalizmde orta sınıf iradesine yer açanlara ajanlık yapan bir yapıdır. Onda proletaryaya ve proleter devrimciliğe yer yoktur. O sınıfsız ve sınırsız bir yerden, sınıfa ve onun ideolojik-politik sınırlarına saldırır.
Kitle “köpek” olarak görülünce semada üretilen yüksek ideoloji olarak marksizm de ona göre oluşur. Mazlumların gerçek maddî, canlı kavgası TP’nin basit küçük burjuva hesaplarında sıradan bir kalemden ibarettir. Ne kadar ekmek varsa o kadar köfte yapılır: özne ne ise nesne de o kadardır. Kafa ne kadar göğe yakınsa, beden de o kadar toprağa gömülüdür. Örgüt ne kadar hiyerarşikse, kitle o kadar eşitlenip düzlenir, seviyesi düşürülür ya da öyle görülür. Teori ne kadar merkezîyse, pratikte merkezîleşen işçi sınıfına nazaran dağınık merkezsiz olan ezilenler o kadar abartılır. Kısacası insan ne görmek istiyorsa onu görür.
Hakikî Sosyalistler
“Hakikî sosyalistler”, Fransız sosyalizmini kendilerine uyarlayıp, onun kazanımlarını göğe atarak formüle eden Alman sosyalistlerine dair bir ifadedir. Burjuvaziye karşı somut mücadelenin ürünü olan Fransız sosyalizmi Almancaya gerçekten kaçışın dili olarak tercüme edilir. Fransa’da gerçek, canlı kanlı, somut insanlar savaşırken, Almanya’da bu insanlar, soyut “İnsan” kurgusuna kurban edilir. Burada da mesele, teoriyi, düşünceyi, bilgiyi iş ve meslek edinmiş kişilerin tecimsel direncidir. Bu direnç, dışarıdan gelenin ya içini boşaltır ya da onu içeride ehlileştirir.
Küçük burjuvalar sınıf mücadelelerini hep kendilerine aklen ya da bedenen en az zararı verecek biçimde karşılamanın yollarını bulurlar. TP’nin Yahudi-Hristiyan marksizminin gökte kurulmasının sebebi de budur. Orada gerçek kavgalar yumuşatılır, makulleştirilir. "Hristiyan teorik Yahudi’dir, Yahudi pratik Hristiyan’dır" (Marx). Teoride Hristiyan, pratikte Yahudi olan TP bu anlamıyla “teoride teorik Yahudi, pratikte pratik Hristiyan’dır.”
TP, Marx ve Engels’in “hakikî sosyalizm”e dönük eleştirilerinde dillendirilen tespitlerin birinci dereceden muhatabıdır, zira dergi geçmişte Alman sosyalistlerinin Fransız ve İngiliz sosyalistlerinin birikimini kendi dillerine tercüme ederken yaptıkları işlemi marksizme yapmaktadır.
Marx’ın mücadele ölçeği Avrupa olması sebebiyle o, kendi ülkesinde, yani Almanya’da cereyan eden bu akımı hedef tahtasına koyar. Proleter devrimci bir sosyalizmin imkânı, bu sosyalizmin komünist parti olarak savaşması için Almanya ayağına vurur. Almanya “Avrupa devriminin aklı” ise buraya vurmak şarttır.
TP’nin ölçeği ise o kadar Kürt edebiyatına rağmen, Misak-ı Millî’nin Türkiye’sidir. Oluştuğu moment, yani 89-92 dikkate alınacak olursa, onun pratik tercümesi Dev-Sol ve PKK’ye dairdir. 93’te yazılan yazıyla Dev-Sol’a devletin yanında bir de kendisi vurmuştur. Sonuç olarak önerdiği ise şudur (bu öneri bugün için de geçerlidir.):
“Devlet, bir şeyler istiyorsa, bu, başka bir şey(ler)i de istemediği anlamına geliyor. Devletin istemediği ne? Uzlaşmamak ve ‘savaş’mamak; bir üçüncü yol. Devlet, uzlaşmayan, düello yapmayan ("düello yapan" derken DS kastediliyor -ch) ama devrimci olan ve kalan/kalabilen bir politik akımdan çekiniyor.”[8]
Görüldüğü üzere, orta sınıflar hep bir orta, üçüncü yolculuğu savunmaktadırlar. Bugün TP, devrimci olmak için devletle düelloya girişmenin, şiddet uygulamanın zorunlu olduğunu vazeder. Her dönemin adamı olan orta sınıf aydınlar gün gelir, şiddet uygulayan ve baskıya maruz kalanın karşısına geçip devlet gibi düşünürler; gün gelir, stabil bir ortamda şiddetin yoğunluğunun düştüğü, reformizmin galebe çaldığı dönemde şiddeti savunurlar ve “silâh patlamazsa, kan akmazsa hiçbir anlamı yok” derler. Bu salvolar içindir onca teorik takla!
1967’de Sosyalist gazetesini çıkarmaya başlayan Hikmet Kıvılcımlı, pek de ortaklaşmamasına rağmen, Orhan Müstecaplıoğlu’yu gazetenin başına getirir. Grev hazırlığı içinde olan bir grup işçi ile ilgili olarak kapağa manşet atılması gerekir: Sorel çizgisine yakın olan O. Müs, “Genel Grev, Genel Direniş” yazar kapağa. Sonrasında Kıvılcımlı üstü kapalı olarak O. Müs’ü eleştirir ve şunu söyler. “İşçiler grev der, bizim küçük burjuvalarımız genel grev.”
Kıvılcımlı’nın uyarısı hâlâ geçerlidir: marksizmse mesele, bir küçük burjuva “bütünsel marksizm (TP)”; komünist partiyse “dünya komünist partisi” (Maya); sosyalizmse “partinin sosyalizmi” (SİP/TKP) diyecektir.
Hiçbir şey yapmayan ve olmayanların teorik ve politik faaliyet içindeki pazarlıkları, bu fiilî niteliklerini muhafaza ediş tarzlarınca biçimlenir. Devrimcilikse, şiddetli olacak; teori bilimsel-felsefî ve hem de politik olacaktır.
Ancak buradaki teorik kurgu zaman içinde marksizmi bir kenara koyar, bilim ayağı tarih bilimine, felsefe ayağı Pannekoek’in altını çizdiği orta sınıf materyalizmine[9], politika ise liberal burjuva siyasetine bağlanır. İfrat tefrit içindir.
TP, kendinde birleştirmek için her şeyi ayırır. Daha doğrusu ayırdıklarının ancak kendisinde birleşebileceği hissini, yanılsamasını verir millete. Bilimin, politikanın ve felsefenin özgüllükleri sonuna dek tanınır. Bu birleşme kendi öznel varlığında olacağından, öznenin yüceliği ayrımların iyice genişlemesine bağlıdır. “Bu adamlar her şeyi ayırdı, nasıl birleştirecekler?” sorusunun bir cevabı yoktur. Zira bu cevap pratiktir, TP bu kendinde bütünlüğün bozulup hükmü kalmayacağından, pratiğe girmekten daima korkar.
Kendinde teori, kendisi için teori: “kendi”, sınıf konusunda da onu nesne kılanın öznelik kurgusuna tâbidir. Kendi, aslında pratikteki öznenin bizatihi karşılığıdır. Sınıfa akıl hocalığı yapanlar, sınıftan umudu kestikleri noktada düşünsel planda “teori”ye akıl verirler. Pratikte akıl verecek yeni nesnelerini de kolayca bulurlar: ezilenler. Zira ezilen de onların marksizmleri olmadan bir hiçtir, sürekli dayak yerler![10]
Bütünlük kurma, bütünün kendisi olma konusunda bir idrar yarışının olduğundan da söz edilebilir. Mehmet Güneş yazısında[11], TP aksine, “toplumbilim, felsefe ve politika” bütünlüğünden söz eder. Tarih biliminin ve toplum bilimin tercihe tâbi tutulması ardındaki ihtiyaç, öznelerin kitlesel zeminiyle ilgilidir.
Tarihe bilimle hüküm koymak isteyenin kitlesi zayıftır, diğerinin ise kısmen güçlüdür. Biri diğerinin alanına oynar, onun kitlesine tarihle sahip olmaya çalışır. İhtiyacın arkasındaki zorunluluk sınıfsaldır.
Zira TP gibi tarih bilimciliği yapanlar, bütünsel tarih kurgusuna halel getiren devrimleri toplumdan silmek için tarihten sınıfı temizlemelidirler; tersten, derginin son sayısındaki yazısında[12] sürekli “toplum vurgusu yapan, dergiyi toplumu görmemekle eleştiren Mehmet Güneş gibi toplum bilimcilerin derdi de bütünsel toplum kurgusuna halel getiren sınıfı silmek için tarihi devrimden temizlemektir.[13]
İkisi arasındaki buluşma, proleter devrimci mücadelenin zafiyetinde mümkündür. Böylesi koşullarda söylenen her yarım doğru, yanlışa tamamlanır.
“Marksizm, tarihsel toplumsal varlığı bütünüyle kucaklayabilecek bir teorik yapıdır. Marx'ın kurucusu olduğu tarih bilimi ile bu konuda kıyaslanabilecek bir 'toplum bilimi' yoktur.”[14]
Hakikî sosyalistler gibi TP de “hakikî marksizm” peşindedir. Onun marksizmi, yukarıdaki alıntının ilk cümlesinde ifade edildiği gibi, ilahi bir kudrete sahiptir.
Sosyalizme aynı muameleyi yapan Alman sosyalistleri gibi TP de marksizmi her yere ve zamana yayarak onu bitirir. Evet, “zamanın tanrısı” (tarih) ya da mekânın tanrısı (toplum) olduğunu varsayıp marksizmi buna göre formüle edenler hatalıdırlar ve ciddî sıkıntılara yol açmışlardır. Ama bu sıkıntılardan kurtulmak marksizmi, daha doğrusu öznenin kendisini zaman ve mekânın tanrısı ilân ederek olmaz. Marksizm böylesi ulvî anlamlara muhtaç değildir.
Yukarıda pratik tercümeyle ilgili olarak Dev-Sol ve PKK’den söz ettik. Bu tercümeye bir de teorik tercüme eşlik eder TP’de. Bu tercüme ise iki ayaklıdır. Yerel ayağı Kıvılcımlı ve Kaypakkaya’dan, dünyevî ayağı ise Lenin ve Mao’dan oluşur.
“Böylelikle Fransız Sosyalist ve Komünist yazını bütünüyle kuşa çevrildi. Ve Alman’ın ellerinde bu yazın, bir sınıfın diğer bir sınıfa karşı verdiği mücadeleyi ifade etmekten çıktığından, Alman, ‘Fransız tek taraflılığı’nın üstesinden gelmiş olduğunun ve hakikî ihtiyaçların değil de Hakikat’in ihtiyaçlarının; proletaryanın çıkarları yerine, İnsan Doğa’sını, genelde yalnızca puslu felsefî hayal âleminin içinde var olan, hiçbir gerçekliği bulunmayan ve hiçbir sınıfa ait olmayan İnsan’ın çıkarlarını temsil ettiğinin bilincine vardı.
Kendisine ait öğrenci ödevini alabildiğine kutsal addedip onu fazlasıyla ciddîye alan ve fukara sermayesini şarlatan bir üslupla metheden bu Alman sosyalizmi aynı ânda ukalâ masumiyetini zamanla yitirdi. […]
Ve kendi payına Alman Sosyalizmi işinin küçük burjuva cehaletinin gösterişli bir temsilcisi olduğunu giderek daha fazla kabullendi.”[15]
TP gibiler, marksizmi tarihsel sınırlarından kurtarma gayreti ile liberallerin yüzyıllık eleştirilerine kapı açmış isimlerdir. Oysa mücadele edilmeden çekilen sınırın da, aşılan sınırın da bir anlamı ve değeri yoktur. Sosyalist hareket, köpekbalıklarının artıkları ile beslenen küçük balıklar misali, liberalizmle kurduğu simbiyotik ilişkiden kurtulmalı, aşıp rahatladığı sınırlarda dökülen tere ve kana bakmalıdır.
Kemalizm vs. Marksizm
TP, Kaypakkaya’yı marksizm dışı gören eski geleneğinin eleştirisi üzerinden, doksan başlarında koparak yolculuğuna başlıyor.[16] Kaypakkaya’ya “marksizm dışı” demek, Mao’ya da “marksizm dışı” demek oluyor. Bu açıdan Kaypakkaya’da savunulan Mao’dur, Mao’da savunulan ise kendinden menkul, sınıf dışı aydındır.
Bu aydının bekası adına, altmışlardan seksenlere Avrupa solu içinde şekillenen kampus maocuları ile ortaklık kuruluyor. Neo-maoizm TP şahsında örgütleniyor. Althusser’cilik ile teması da bu noktada gerçekleşiyor. Zira Althusser batıda Mao’yu yüceltmiş, önemsemiş olması sebebiyle değerlendiriliyor.
Yerele ilişkin olarak TP Kıvılcımlı ve Kaypakkaya sinkretizmi peşindedir. Ama önce bu isimlerin tanrısız, kitapsız, heretik yanları ayıklanmalıdır:
“Öte yandan aynı kesimler (reformistler -ch), 60’ların sonunda ortaya çıkan ve kendilerinin ancak seyircisi olabildikleri devrimci fırtınanın oluşturucusu üç örgütle (THKO, THKP-C, TKP-ML -ch) doğrudan fırtına platformunda karşılaşmaktan da sakınırlar ve entelektüel enerjilerini, bu örgütlerin ‘devrimci kopuş’ öncesi kategorilerle bağlantılarını ‘keşfetmeye’ hasrederler.”[17]
“Fırtına platformu”na hiç girmeden, oradan çıkan bu arkadaşlar benzer bir enerjiyle Kıvılcımlı ile Kaypakkaya arasındaki bağları örmek istemişlerdir. Kaypakkaya’nın fazla Türkiye dışı yanları Kıvılcımlı’nın yerliliği ile; Kıvılcımlı’nın fazla Türkiyeliliği, Kaypakkaya’nın ülke dışı yanları ile törpülenmiştir. Talaş gibi yere saçılan, bu iki ismin devrimci politik yanlarıdır. TP, gene iç-dış geriliminin tam ortasında kendisine zarar gelmeyecek boş bir alan belirlemeyi bilmiştir.[18] Orada artık ne gerçek Kıvılcımlı, ne gerçek Kaypakkaya vardır.
Kıvılcımlı Kapital’in; Kaypakkaya Kızıl Kitap’ın altında kalmıştır. Bu isimlerin Kapital’i ve Kızıl Kitap’ı burada dönüştürme pratikleri fazlalık görülüp atılmıştır. Her şey TP’yi işaret etmek zorundadır zira. Buradaki düşünsel faaliyet, politik değil, kişisel bir ihtiyacın ürünüdür. Kaypakkaya ve Kıvılcımlı geleneğinin Birikim’i olan TP, Birikim dergisinin Devyol’a ve Cephe geleneğine yaptığını ilgili geleneklere yapma niyetindedir.
Kürt, İslam ve devrimci şiddet üçlüsünde tarif ettiği üçgenin merkezi kendisi, kendi öznel-bireysel varlığıdır. 12. sayıdaki tablodan sonra yeni öznel savunma barikatı örülmüş gibidir. 96’daki tabloda çizilen x-y koordinatında matematiksel olarak koordinatların kesişimi boş kümedir. Boşluktan, ilahi bir düzlemden her şeyi kendince tasnif eden TP denilen öznenin pratiğe karşı kendini korumak için ördüğü duvar, yeni dönem uyarınca berkitilmek istenmektedir.
Burada bir başka numaraya başvurulur. Hiç yan yana gelememiş, gelmesi de o hâlleriyle “mümkün” olmayan üç dinamik birer tahkimat duvarı niyetine kullanılır. Zaten “Çatı Partisi” yazısı bu kaçışın ne ölçülere ulaştığını gösteren bir ibret vesikasıdır.[19] “Post-Devrimcilik” yazısının girişindeki cümlenin haklılığını kanıtlamak için MK bin bir takla atmaktadır.[20] Boş gösteren olarak örgütlediği varlığından bazı öznelere boncuk dağıtmaktadır. Bu boş gösteren olmayı biraz Avrupa ideolojisinden, biraz da onun yerli hâli olan kemalizmden öğrenmiştir.
M. Kemal ile kişisel düzeyde negatif ilişki kuranla pozitif ilişki kuran arasında politik-ideolojik açıdan bir fark yoktur. Mesele, kitlelerin kemalizmle kurdukları negatif ve pozitif ilişkilerin maddî zemininin devrimci anlamda dönüşmesidir. Sol özneler eş özne olarak kabul ettikleri kemalizmle negatif ya da pozitif ilişki kurmuşlardır. Negatif yanda olanlar onu karşıya, pozitif yanda olanlar yanlarına almışlardır. Teorik, ideolojik ve politik anlamda göğe, yukarıya çıkan özneler o katta her daim kemalizmle karşılaşmışlar ve negatif ya da pozitif ilişki kanalına evrilmişlerdir. Yukarıya çıkanlar alttakilerin çığlıklarını her daim unutmuş, o çığlığa sağır olmuşlardır.
TP’nin kemalizm eleştirisi negatif kanalda ilerler ve marksizmini burada eş özne olarak gördüğü kemalizmin muadili olarak yeniden formüle etmek ister. Mesele, teori ile politikanın buluşması ise kemalizm bunu başarmıştır.[21] Demek ki marksizm de bu buluşmayı ancak TP dolayımı ile gerçekleştirecek, bu marksizm TP’nin hakikî marksizmi olacaktır.
TP’nin kemalizm karşıtlığının sınıfsal ve devrimci anlamı yoktur. İdeolojik, bireysel bir karşıtlık, hasettir TP’de olan. Teori ile politika onda buluştuğundan, kendi birliği ezilmektedir. Kendi şahsında somutladığını zannettiği bu teori-pratik birliği kemalizmin koltuğuna oynamaktadır. Bu oyunun da sınıfsal, devrimci anlamı yoktur. Kısacası TP, 1789-92 momentinde devrim yapan burjuvalardan devrim yapmayı ve devrimciliği öğrenen burjuva solcularla bu devrimin yerli versiyonu anlamında kemalizmin “devrimci” niteliğine yaslanan SİP’lilerle aynı yerde durur. Aradaki fark, siyonistlerle dünya yahudi solcuları arasındaki fark gibidir.
Yüce teori ve yüce politika ancak kendisinde buluşacağından alt teori ve alt politika olarak gördüklerinin buluşması da talidir ve ezilmelidir. Dev-Sol için 89’da söylediğini, bugün kemalizm için söylemektedir. PC’ye dönük hasedi ile Kemal’e dönük hasedi birbirini koşullamaktadır.
TP eş özne olarak gördüğü hasmı kemalizme karşıt unsurları da eş özne statüsünde değerlendirir. Eş özne görmek, üst, yani “daha özne” olanın ve alt, yani “eksik özne” olanın fiilî kazanımlarını ve zaaflarını göremez. Bu körlük esasta hiçbir şey yapmamaktır.
“Değişerek aynı kalmak”[22] felsefesine tâbi olan TP, şeklini her ortama uyduran bir bukalemun misali, kemalizm karşıtı ilgili politik hareketleri kendi eş özneliği üzerinden anlar. Onların sınıfsal-politik ve devrimci-politik seyrini bu amaçla kullanır. Onları tekilleştirerek sahip oldukları etkiyi teorik âlemde yumuşatır. Bu, Tayyip’in Kürtçe konuşması gibidir: faşist dışarıdan vurur, liberal içeriden kurutur. Despot baba oğlunu zorla; liberal baba ikna ile yönetir. İlki döver, ikincisi sinsi bir kuşatma ile oğlunun hayatına arkadaş gibi sızarak ona hükmeder. Bir küçük burjuva ideolojisi olarak kemalizmin küçük burjuva rakiplerinin ona karşı gerçek bir mücadele vermesi mümkün değildir. Onların önerdiği tersten o gibi olmaktır. Kemal gitsin, TP gelsin, bir şey fark etmez. Mesele, kitlelerin ona karşı ördüğü mücadele mevzileri ve bu mevzilerde oluşan devrim ve sosyalizmdir.
Kürt-İslam-Devrim
TP yeni bir teslis (trinity) daha bulmuş gibidir. Burada TP’den kasıt, Telik Para’dır. Telik, TP’nin yolun başında, Taslak’ta, devrimcilerin başına geçirmek istediği zırhın son hâli, yani bez başlık; Para ise iktisadî anlamda meta gördüğü tüm devrimcilere tanrılık yapma niyetini ifade eder.
TP esasta “geleneksel sol” denilen ve teorik âlemde güç sahibi olan çevrelerin alanına oynar, onlara öykünür, bu anlamıyla Kürtleri, Müslümanları ve devrimcileri birer “silâh” olarak kullanır. Bu kudret mücadelesinde sözkonusu unsurlar TP’nin pragmatik hamleleri için birer oyuncaktırlar. Bahsi geçen silâhların kalibresi, TP’nin öznel çıkarlarına uyarlı olduğundan düşüktür ve ilgili kesimlere dönük sözleri de aynı ölçüde politik düzlemde nitel dönüşümü ketler. Derginin elindeki eleştiri bıçağı kendisini hiç kesmez. Bu ise ancak dışarıdaki militanlara pragmatist, oportünist ve elitist bir siyaset önerebilir.
X-y koordinatlarının merkezi, esas olarak, hiçbir şey yapmamak ve olmamaktır. Buradan bakıldığında her yapma ve olma, doğallığıyla eleştiri nesnesi hâline gelecektir. Yeni sayıdaki tabloda resmedilen “Kürt-İslâm-devrim” halkası hiçbir şey yapmama ve olmama hâllerinin yeni tahkimat duvarıdır.
Teorik planda yan yana gelen olgular, pratikteki hiyerarşiyi silerler. Üniversiter hayattaki bir siyaset bilimi kürsüsünden “politika” öğrenmek bu yönüyle teorisizmini siyaset hâline getirecektir. Örneğin böylesi bir kürsüde “devlet teorileri”ni öğrenen öğrenci için Sovyetler Birliği’ndeki devletin sınıfsal niteliği önemsizdir.
Platon’dan bugüne bir seyri izleyen öğrenci, bilişsel anlamda yan yana getirdiği tüm devlet modelleri arasındaki maddî, somut sınır çizgilerini silecek, kendi pratik ihtiyaçlarına ve ideolojik yönelimine göre soyut çizgiler çekecektir. Maddî hayatta o devlet modelleri arasındaki somut kavgaların, mücadelelerin ve savaşların bir önemi yoktur. Seksen ve doksan sonrası böylesi okumalar yapanlar antistalinizme, oradan antileninizme, oradan da antimarksizme yelken açmışlardır. Devlet ve demokrasi tartışmalarında çok şey kaybedilmiştir.
Bu noktada devrede olan taktik, minderden kaçmaktır. “Ulusal sınırlar içinde düşünmek boğuyor.”[23] diyen ya da kendi “marksist okul”unu liseliler gibi kıran (TP, Taslak) kişiler minder dışına kaçmayı kurtuluş addetmişlerdir. Kurtulma (liberalizasyon) muradı ile hareket etmek, dönüşümden ve devrimci mücadeleden kaçışla sonuçlanmıştır. Hayata, siyasete ve teoriye kurtulma, özgürlük derdiyle yaklaşanları hep liberal kurtlar kapmıştır.
Antikemalist olurken bu zorlamayla kurgusal olarak döne döne “kemalistleşen” bir TP vardır karşımızda. Kemalizmin ideolojik, teorik ve politik bütünlüğüne öykünen, marksizmi buna göre kuran TP için Kürt de, Müslüman da, devrimci de bu amaçla istismar edilecek basit bir araçtan ibarettir. Oysa TP’nin kafasında kurulu olan marksizm akmaz kokmaz, su sızdırmaz, kendinden menkul hâliyle kapılarını Kürd’e, Müslüman’a ve devrimciye asla açmaz.
İki eğilim sözkonusudur: ilki bu unsurlara kökten karşıdır; ikincisi bunların içine ajan olarak girer, alabileceklerini devşirir ve yuvasına döner. Devşirdikleri artık Kürt, Müslüman ve devrimci olmak istemeyenler olacaktır. TP gibi yapılar için öyle kalmakta ısrarcı olanlar tehlikelidirler. Onların liberal ya da muhafazakâr dünyalarına halel getirirler.
Teoride yan yana getirilen Kürt, Müslüman ve devrimci arasındaki durumsal ve dönemsel hiyerarşilerin bir hükmü yoktur TP için. O sadece olmayacak duaya “âmin” diyerek, kendi konumunu muhafaza etmek derdindedir. Böylesi bir muhafaza siyaseti yüzünden marksizm ve sosyalizm Kürt’ten, Müslüman’dan ve devrimciden kaçmıştır. TP bu kaçışı üst teorik âlemde meşrulaştırmak dışında bir şey yapmaz.
Ulus sınırlarından ve okul duvarlarından boğulanlar, bu üç unsurun yaptıklarını da anlayamazlar. Minder dışına kaçanların, minderde kalıp ısrarla güreşmenin yollarını düşünen ve uygulayanlara söyleyecek bir sözü yoktur. Söylenecek her söz, güreşi talileştirecek, başka sporların reklâmını yapacak, “boş işler bunlar” diyecek, her şeyi liberal sulara yatırıp mücadelenin içini boşaltacaktır.
Kaba anlamda emekle sermaye arasındaki kavgada tampon ya da hava yastığı işlevi gören küçük burjuvanın üslubu şöyledir: o hep öndedir, mücadele çatışma noktasına geldiğinde ise efendisinin yanına koşar. Efendisinin aklına ya da bedenine sarılanların arasında bir fark yoktur. “Akıl yok bunlarda” deyip Kürd’e, Müslüman’a ve devrimciye çengel atanların akıl dediği, burjuvaların aklıdır.
TP’nin “aydınlanma karşıtlığı” kendi aydınlanmacılığına yer açmak içindir. Zira TP, devrimcilerin akla muhtaç varlıklar olduğu ön fikriyle dergi çıkartmıştır. Aydınlanmayı tarihsel olarak by-pass etmesinin nedeni de tarihe bütünsel olarak hüküm koyma ihtiyacındandır. Bu ihtiyaç doğal olarak ezilenlerle işçileri karşı karşıya getirir ve ilkini tercih eder. Marksizmi ona göre kurduğunu söyler.
Oysa bu tercih aşamasında artık ezilen de ezilen değildir, o göğe fırlatılıp atılmıştır. Maazallah, ezilenin öfkeli kanı TP’nin uhrevî dünyasını bozabilir. O zaten bu nedenle ezilencilik yapar: ezileni eşiğin öte yanında tutmaktır derdi. Kürt, Müslüman ve devrimci, sınıfsal niteliğinden ayıklanmış, balık misali TP’nin sofrasına servis edilmiştir artık.
TP için ânda sınıf yoktur, ama ezilen vardır. Ezilen de bireysel, tekil bedenle tanımlıdır, akılsız, dimağsız. O âna sadece TP’nin aklı girebilir, ezilenlerinki değil. Bu, TP’nin kendi aklını, dimağını yaldızlamasının bir gereğidir. Onun için kemalizmin tasallutunu kırmada Kürd’ün, Müslüman’ın ve devrimcinin aklına ihtiyaç yoktur, bedeni kullanıma hazır olsun yeter. Bir tür marksizm güç olduğu noktada bu ezilenlere kılıç sallamak farzdır. Anlaşılan burjuva siyaset okullarında köprüyü geçene dek ayıya “dayı” demek öğretilmektedir.
Kürt-İslâm-Şiddet üçlüsü teorideki bilim-felsefe-politika üçlüsünün muadilidir. Bu da hiçbir şey yapmama iradesinin kılıfını örer. Hem PKK’yi destekleyip hem de Müslüman Türk’ü örgütlemek olmayacağından, TP bir süre daha bunun olabilirliğinin sırrını kendinde saklıyormuş pozlarıyla ortalıkta dolaşacaktır. Sonrasında ise birine yönelenene diğerlerini işaret edecek, onlarla eleştirecektir.
“Soyut bir emperyalizmin veya soyut bir burjuvazinin (kapitalizmin) mücadelenin hedefi olarak saptanmasının devrimci olmayan politik doğasını ortaya çıkarmak”[24] isteyen TP, nedense bir ânda burjuva karşıtı olup aydınlanmaya kılıç sallamakta; ama siyaseten de burjuvaziyi görmeyen, salt devlete kilitlenen bir üslup önermektedir. Sanki devlet tümüyle teori-dışıdır.
Sürekli aşı yapma sevdalısı olan TP, marksizmini bu üç unsura karşı koruma derdindedir. Soyut bir devlet karşıtlığı lehine devrimci politikayı ve politik devrimciliği kafasındaki yönetsel siyasete kilitlemektedir. Başarılı olmanın yüz sırrı artık TP’de vücut bulmuştur. Derginin bundan sonraki sayısında interaktif CD ile birlikte çıkması ve bu sırları paylaşması beklenir. (İnşallah!)
Botokslanmış Marksizm
TP, tarihsel planda sınıf, devrim ve iktidar bağlamında ayrı ayrı ve bütün olarak oluşmuş tüm "kırışıklıklar"ı kendi düz, pürüzsüz, “botokslanmış marksizm”i için düzleme derdindedir. Zaten “marksizmin krizi” de bu kırışıklıklarla ilgilidir. Dolayısıyla marksizm ancak TP’de düzlendiği takdirde krizden kurtulacaktır. Onun aşı niyetine elinde tuttuğu iğne, Botulinum Toksin, yani botoks iğnesidir. Kasılan kasların gevşetilerek kırışıklıkların düzlenmesi için kullanılan botoks iğnesine TP liberalizmden aldığı her türden proteini koymuştur. Bu marksizm de “Kuşum Aydın” misali, kuşa döner!
TP’de üstte, yüksekte tutulan marksizm değil, genel, soyut, kendinden menkul teoridir. Örgüt kalelerinden ayrışmayı telkin etmelerinin sebebi, bu teorisizmin galebe çalmasıdır. Canlı, sürekli aşı yapılan, biyolojik bir varlık olarak bu teori, TP denilen öznenin bizatihi kendisidir. Yaşamsallığını, bekasını teorik faaliyete bağlayan bu küçük burjuva özne, kendi mesleğini dönüşümler karşısında muhafaza edebilmek için elinden geleni ardına koymaz. TP’ye göre tarih boyunca marksizm denilen bu “canlı beden”deki kaslar her sınıf, devrim ve iktidar deneyimiyle kasılmıştır. Arınma, antiaging için onun steril bir ortama kapatılması şarttır.
“Marksist teorinin, çok önemli bir sıçrama olarak, politizasyonu gerçekleşti, fakat kaçınılmaz olarak bir sürü hastalığı da beraberinde getirdi. Çünkü bilim ve felsefe aşısı yapılamıyordu. Bilim ve felsefe ile politikanın pratik kavranışı arasında volan kayışı tesis edilmediğinden, teorinin ‘pratik ve teorik aşamaları’ arasında, en azından veri alışverişi sağlanamıyor ve pratik-politikadaki gelişmeler bir yandan doğal sınırlarını yırtıp sıçramalar yaparken, diğer yandan doğumun gecikmesiyle bünyede zehirlenme belirtileri artıyordu.”[25]
Bu “volan kayışı” alt sınıflardan gelen devrimcilerin değil, üst sınıflardan gelen klasik aydınların marksizmidir. Çünkü fukara, asla marksizmi ilerletemez, anlayamaz vs![26]
“Marksizmin, belki ancak devrimle göreli olarak tamamlanacak bütünsel-gerçek oluşumunun yegâne çıkış noktası; onu pratik-politik düzeyde kavrayanların yarattığı tarihtir. Sözkonusu geleneği; veri, temel ve çıkış noktası olarak alıp dışlamakla değil, bilakis tek mümkün yolla, kuvvetle, bu gelenekte organik sıçramalar yaratmak için çabalarla olacaktır Marksizmin bütünsel yaratımı.”[27]
Politik devrimciliği yalnızca devrim ânında ifa etmeye yeminli olanları ifade etmek için kaleme alınmış olan “Post-Devrimcilik” yazısı, ön yazıdan yapılan bu alıntı ile birlikte okunmalıdır. Esasta kavga, “senin devrimciliğinin kemale erdiği devrim ânında benim de marksizmim erecek, senin de adın kemal, benim de, bundan sonra sana post-devrimci diyelim.” diyen TP ile; “hayır asıl sen postmarksistsin!” diye feveran eden SİP arasındadır. Bu, küçük burjuva şeyhlerin post kavgasıdır.
Bu alıntıda bahsi geçen “sözkonusu gelenek” de Enver Hoca’cı gelenektir, başkası değil. Hakikate ermiş bu geleneğin canlı bedeni bu zat tarafından sıçratılacaktır. Sıçramalarla ilerleyecek olan marksizm de ancak devrimle tamamlanacaktır. Bu kurgu, başka biçimde Kemal Okuyan’ın Ne Yapmacılar Kitabı’ındaki formülünü hatırlatır. Yani MK, KO ile kayıkçı dövüşü içindedir. Her ikisi de “post-devrimci”dir. Sınıfı politik ve teorik olarak kuracak, devrimi yapacak ve iktidar olacak olan özne kendisini tekil mutlak kıldığı ölçüde, doğal olarak, geçmişteki tüm deneyimlerle hesaplaşma yoluna gider ve onları bir şekilde bertaraf etmek ister. “En proleter, en devrimci ve en muktedir” kendileridir tabiî ki. Bu öznelerde sınıfın, devrimin ve iktidarın nesnel, fiilî politik ve teorik seyrinden kaçış bir kuraldır.
Sekiz sene sonra 2000 model SİP eleştirisine kapaklanmanın arkasındaki gerçek şudur: TP o gün de post-devrimcilik fikriyatına tabiydi. SİP gibiler devrimcilerin karşısında olan, TP gibiler onların içinde iş yapan liberallerdir. Bu, Truva Atı taktiğidir. Bu anlamıyla 2000’de devrimcileri geri zekâlı olmakla eleştirip onlara akıl veren TP, bir iki “gaz” lafın arkasına sakladığı stratejisini bugün açık etme imkânı bulmuştur. Bu tip adamlar silâhlar patladığında arkasına saklanacak yeni laflar üretme konusunda yeterince cevvaldirler.
TP, yetmişlerde Çin’e karşı kendisini reel (hakikî) sosyalizm ilân eden SSCB’den maoizm adına sovyetik gelenekten intikam almakta, bunu da “hakikî bir marksizm” inşa ederek yapmaktadır. Ne sovyetçilerin, ne envercilerin artık bir hükmü vardır artık.[28]
Marksizmin akademik bir olgu olarak tecrit edilmesi ve bekasının daim olması için çabalanması marksizmi tarihsel-toplumsal planda oluşturan tüm unsurları birer pürüz olarak görür ve çöpe atar. Marksizm tarih ve toplumdan münezzeh bir yerde kurulur. Toplum bilimciler marksizmi tarihten, tarih bilimciler toplumdan soyutlarlar. Bu tecritte eskiye âit kimi unsurlar muhafaza edilir ve bu sefer de marksizm yeni katkılara karşı kapanır.
Meslek olarak ayakkabıcılık gibi marksizmi seçen ve onu akademik ya da politik düzeyde iş edinenlerin elinde marksizm tüm toplumsal-tarihsel bağlarından kopar. “Yeni ya da hakikî marksizm”, toplumu ve tarihi bölen her türlü faaliyete, hattâ Marx’ın kendisine bile düşmandır, ondan da uzaklaşır. Biçime ve sonuca tapan küçük burjuvaların elinde marksizm öze ve nedene yabancılaşır. O artık sadece öz-nedendir. Onun biçimi olmayan ya da ondan kaynaklanmayan hiçbir şey bir anlam ifade etmez. (Lâ ilâhe illallah!)
Eren Balkır
Dipnotlar
[1] Melik Kara, “Devrimcilerin Marksizmi”, Teori ve Politika, Sayı: 12, s. 17; Melik Kara, “ ‘Sürdürülebilir Devrimcilik’ ve Bütünsel Marksizme Doğru”, TP, Sayı: 47-48, s. 27.
[2] Bkz.: “Marksist Politikanın Teorik Öncülleri”, TP, Sayı: 1, s. 6-7.
[3] Doğal olarak SİP’ten TP’ye geçiş de ancak bir tür dinî sinkretizm dolayımı ile, Bedrettinîcilik biçiminde olabilirdi.
[4] “[…] imgesel olarak, nesnel ya da mutlak idealizmdeki Tanrı kategorisi ile epistemolojik düzlem bir ve aynı şeyler olarak değerlendirilebilir.” [M. Kayaoğlu, “Geçmiş-Bugün-Gelecek Diyalektiğine Reddiye”, TP, Sayı: 14, s. 45-46.]
[5] “Thot […] eski bir Mısır bilgesidir. […] sonradan tanrılaştırılarak bir put hâline getirilmiştir. Kur’an’da Tağut, Allah’a rağmen hüküm kaynağı ve otorite olarak görülen, yani tanrılaştırılan insan gibi somut ya da şeytan gibi soyut her tür varlıktır.” [Mustafa İslâmoğlu, Hayat Kitabı Kur’an: Gerekçeli Meal-Tefsir, Düşün Yay., s. 161.]
[6] V. I. Lenin, Ne Yapmalı?, Çev.: Muzaffer Erdost, Sol Yay., s. 180-181.
[7] “Türkiye’de başarı için öteki ülke örneklerinden daha mı az sayıya gerek duyulur?” Melik Kara, “Post-Devrimcilik Dönemi”, TP, s. 29. Sayılar, istatistik, başarı... Şirket yöneticisi olmalıymış MK (ya da belki de öyledir, kimbilir!).
[8] “Devrimci Politikanın Teorik-Tarihsel Yolu ve Devrimci Sol”, Doğru Seçenek, Sayı: 12, s. 130.
[9] Anton Pannekoek, Lenin’in Filozofluğu, Çev.: Bülent Somay, Metis Yay., s. 25-35.
[10] “Spartaküs isyanı yenilgiye mahkûmdu. O dönemde Marksizm mümkün değildi.” [M. Kayaoğlu, “Ezilenler ve Marksizm”, TP, Sayı: 2, s. 41.]
[11] Mehmet Güneş, “Tartışma ve Tartışamama Meselesi”, Türkiye Gerçeği, Sayı: 3, s. 20-30.
[12] Mehmet Güneş, “ ‘Post-Devrimcilik Dönemi’ Yazısına Notlar”, TP, Sayı: 47-48, s. 99-105.
[13] Saf toplumu ve saf tarihi bilim nesnesi kılmış pratiğin politikanın sınırlarına çekilmesi zaruridir. Güneş ve Kara’nın bilimciliği politikasızdır. Politika ile bölünmemiş, sınır çekilmemiş, hiyerarşize edilmemiş bir “tarih” kadar “toplum” da tehlikelidir. Ustasından aldığı ev ödevini kutsal addeden Emre Görür de Tanrı’ya şirk koşmayı eleştirir, ama o da, bizatihi kendisini Allah’a şirk koşan TP’nin tetikçiliğini yapar. Zira şirk koşulmamasını istediği tanrı da kendi tanrısıdır. Soyut tarihe had çeken MLKP haddini bilmelidir ona göre. Burada tipik TP’vari bir salvo ile karşı karşıyayızdır: işine geldiği gibi tarihyazımı-tarih bilimi ayrımı yapan yüce özne, başkalarını bu ayrımın iki yanına “kıvırarak” eleştirmektedir. [Bkz.: Emre Görür, “ ‘Tanrı’ya Şirk Koşmak: Ezilenler ve Teoride Doğrultu”, TP, Sayı: 47-48, s. 141-155.] Bilim olarak tarihte ne özne, ne erek vardır, ama politik tarih öznesiz, ereksiz olmaz. Epistemolojiyi ontolojiye dayatan TP bu dayatmayı başkalarına hak görmez, ama kendisi buna müstahaktır.
[14] M. Kayaoğlu, “Post-Marksizm ile Dar-Marksizmin Ötesinde”, TP, Sayı: 24-25, s. 34.
[15] Manifesto of the Communist Party, marxists.org.
[16] “Kaldı ki bugün Türkiye’de geleneklerin tümünden kopmayı savunmak; tarihsel gerçekten, dolayısıyla politikadan kopmayı teorileştirmek demektir.” [“Akıntıya Karşı Devrimci Ayıraç”, Doğru Seçenek, Sayı: 10, s. 83.] TP için politika salt “tarihsel gerçek”le ilgilidir. Orada da sadece kemalizm ve devlet çıkar karşısına. Burjuvazinin, kapitalizmin, sömürünün görüneceği toplumsal gerçekten kopuşun teorisi TP nezdinde tamamlanmıştır.
[17] “Akıntıya Karşı Devrimci Ayraç”, Doğru Seçenek, 1992, Sayı: 10, s. 50.
[18] TP’nin alamet-i farikası budur. Gerilimli gördüğü unsurlar arasında bir boş nokta belirleyip oraya yerleşir: “Türkiye’de devrimci öncü politikasıyla reformcu politik akımlar arasında doldurulması gereken bir boşluk vardır.” [MK, “Bizimkiler”, TP, Sayı: 21, s. 226.]; esasında TP için epistemoloji ile ontoloji arasındaki boş alanın adı da teorik-politikadır. Gerilimlerden kaçmak için en ideal yol budur. Ex nihilo nihil fit! [Hiçlikten hiçlik doğar.]
[19] Melik Kara, “Çatı Partisi”, TP, Sayı: 47-48, s. 278-284.
[20] M. Kara, “ ‘Sürdürülebilir Devrimcilik ve Bütünsel Marksizme Doğru”, TP, Sayı: 47-48, s. 1.
[21] “Teori ve politika bu konjonktürde ‘birleşmekte’dir.” [Melik Kara, a.g.m., s. 22.]
[22] “Akıntıya Karşı Devrimci Ayraç”, s. 82.
[23] Mehmet Güneş, “Tartışma ve Tartışamama Meselesi”, s. 25.
[24] Melik Kara, “ ‘Sürdürülebilir Devrimcilik’ ve Bütünsel Marksizme Doğru”, s. 9. Oryantalizme kul olmuş doğulu aydınların “sürdürülebilir kalkınmacılığı” TP’de marksizm özelinde ses vermektedir. Antimodernizm ve aydınlanma karşıtlığı, tersten, giderek en sığ modernizme ve aydınlanmacılığa bağlanmaktadır.
[25] “Akıntıya Karşı Devrimci Ayıraç”, Doğru Seçenek, Sayı: 10, s. 86. “Hastalık, aşı, volan kayışı, doğal sınır, yırtıp çıkma, doğum, zehirlenme…” Tüm bu sözcükler nasıl yan yana gelebiliyor, izahı yoktur. Yazar kendi biyolojik canlı hayatı ile marksizm arasında kısa devre yapıyor, ikisini örtüştürüyor. Kendi dönemsel arınma gayretine marksizmi âlet ediyor!
[26] A.g.m., s. 89.
[27] “Akıntıya Karşı Devrimci Ayıraç”, s. 93.
[28] Bu gizli kavga, Nâzım sömürüsü üzerinden sürmekte, SİP’e (ineğe) özenen Atılım (kurbağa gibi) akademi kurmaktadır (şişmektedir). İlki işçileri, ikincisi ezilenleri yeni dükkânlarına çağırmaktadır. İşçiden ve ezilenden hiçbir şey öğrenmemeyi kafalarına koyanlar, onlara bir şey öğretme derdine düşmüşlerdir. 11. Tez’e takılı kafalar, Marx’ın 3. Tez’ini, yani eğitenlerin de eğitilmesi meselesini atlamaktadırlar. Öğrettikleri ise sadece işçi ve ezilen olmamanın en kolay, kestirme lafzî yollarıdır. Bu, kendi örgütsel huzurları için şarttır.

Sınıf, Irk ve Cinsiyet

Özel kâr amacıyla emeğin sömürülmesi, kapitalizmin ve tüm dünyadaki kapitalist toplumların merkezî niteliğidir. Sonrasında bu sömürü, sermaye ve kapitalist devletin kullandığı bir dizi araçla -özellikle ırksal, cinsel baskı aracılığıyla- kolaylaştırılır. Ataerkillik ve ırksal baskı, kapitalizmin ortaya çıkışından çok önceleri var olsa da kapitalist toplum tarihsel açıdan bu iki baskı biçimini on altıncı yüzyıldan beri gerçekleştirdiği sermaye birikimine dayalı bir tarz içinde birleştirdi.
Bu nedenle ırk ve cinsiyet üzerinden yaşanan işçi sınıfı sömürüsündeki farklılaşma kârın (ve kontrolün) önemli bir kaynağı hâline geldi ve kapitalist hâkimiyetin alt edilmesi yönünde işçiler arasında sınıf bilincinin tam anlamıyla gelişmesinin önünde duran en önemli engel oldu (bu özelliği bugün de devam etmektedir).
Bu bölüm, kapitalizm koşullarında ırksal ve cinsel baskının sınıfsal doğasını incelemekte ve sermayenin ırksal ve cinsel açıdan farklılaşmış işçi sınıfını sermaye birikimini artırmak amacıyla sömürmesine imkân veren süreçlere dönük bir analiz sunmaktadır. Sınıf, ırk ve cinsiyet arasındaki ilişki bu nedenle kapitalist toplumdaki emeğin sömürüsü ve kontrolünü kolaylaştıran süreçler bağlamında incelenmektedir.
Sınıf, Irk ve Sömürü
Modern dünyadaki ırksal sömürünün kökenleri sömürgeciliğe ve köle ticaretine kadar götürülebilir. Avrupa’nın on altıncı yüzyıldan on sekizinci yüzyıla dek uzanan sömürgeci genişleme süreci ve bunun sonucunda “Afrika’nın siyah derililerin ticarî anlamda avlandığı bir üretim sahasına dönüşmesi”[1] bu kıtada ve ardından Birleşik Devletler’de kapitalizmin gelişmesine imkân verdi.
Afro-Amerikalı büyük bir bilim insanı olan W. E. B. Du Bois konuyla ilgili olarak, “Yeni Dünya ile birlikte Afrika köle ticareti ve Siyah kölelik Amerika’da ölümcül bir biçimde geldi.” tespitinde bulunmaktadır:
İnsanlar yeni zulümlere ve nefretlere, insan emeği ise yeni aşağılanma siyasetlerine maruz kalıyorlar. Köle emeğine dayalı akıl almaz servet birikimi aracılığıyla insan emeğinin aşağılanmasına ilişkin ayartma çabaları giderek daha kapsamlı ve daha derin bir hâl alıyor.[2]
Politik ekonomist Victor Perlo ise şu değerlendirmeyi yapmaktadır: “Sömürge döneminden başlayarak ABD’li kapitalistler bu zulmedici ve insanlık dışı zenginleşme sürecinin en önemli bileşeni hâline geldiler.”[3] Sömürge dönemi süresince ABD’nin güneyinde tesis edilmiş olan köleci sistem, birkaç on yıl boyunca bu ülkedeki hayatın genel çerçevesini çizmiştir. Perlo’ya göre, “ABD’nin bağımsızlığı elde etmesini takip eden ilk seksen yılda kölelerin, onların çocuklarının ve torunlarının elinden zorla alınmış emek aracılığıyla büyük bir servet biriktiren işte bu güneyli köle sahipleriydi.”[4] En genelde toplum ve beyaz efendi sınıfının kölelere yönelik zâlimane davranışları köleleri kârın artırılması amacıyla kullanılan birer metaya dönüştürmüştür. Du Bois’in gözlemine göre, “bu köleler alınıp satılabiliyorlar, elde edilen izinlerle bir yerden bir yere taşınabiliyorlar, okuma-yazma öğrenmeleri yasaklanıyor ve hukukî açıdan mülk sahibi olmalarına ve evlenmelerine izin verilmiyordu.”[5]
Güney’in İç Savaş’ta yaşadığı yenilgi ve Yeniden İnşa dönemi sonrası plantasyonlar eski köle sahiplerine geri verilir ve ırk ayrımcılığının eşlik ettiği bir tür ortakçılık sistemi siyahlara zorla dayatılır. Zamanla eski köleler, çiftlik işçileri ve madenlerle modern sermayenin elindeki fabrikalarda ücretli emekçiler hâline gelirler. Bu nedenle kurtuluşu takip eden yüzyıl boyunca giderek daha fazla sayıda siyah genişleyen işçi sınıfının parçası hâline gelir ve siyah cemaati toplumsal anlamda bir ayrışmaya gider. Birleşik Devletler’deki siyahlar arasında görece daha karmaşık bir sınıfsal yapı gelişir.
Afro-Amerikan cemaatindeki gelişen sınıfsal yapıya âit değişen dinamikler, siyah aydınları ırk ve sınıf arasındaki ilişkiyi incelemeye iter. Günümüz ABD toplumunda sınıf, ırk ve sömürü meselelerini ele alırken bu iki olgunun yeni anlamları üzerinde durulmaktadır.
ABD’deki Afro-Amerikan cemaatinin içinde sınıfların gelişmiş olduğundan haberdar olan Du Bois, hayatının son döneminde Afro-Amerikanların haklarına tecavüz eden Amerika’daki kapitalist genişlemeye ilişkin faal eğilimler üzerine yoğun bir tartışma yürütür ve bu cemaatin de sınıfsal çelişki ve sınıf mücadelesine bağlanacaklarını iddia eder, zira sınıflar arasında seyreden çelişkilerin ana karşıt sınıflar arasındaki bir mücadeleye doğru gelişip olgunlaşması kapitalizmin doğasında vardır. Afro-Amerikan cemaati de kapitalist genişlemenin bu temel yasasından azade değildir. Dolayısıyla:
Siyah Amerikalı grubun zorla içine sokulduğu kapitalist gelişmenin merkezî sorunu ve ana tehlikesi, büyütüp kullanmak zorunda olduğu sermayenin nihaî kontrolü meselesidir. Eğer bu sermaye kendi çıkarları adına birkaç kişi tarafından kontrol edilecek olursa, bugün beyaz kapitalistlerden gördüğümüz cefanın aynısını kendi kapitalistlerimizden görmek bizim kaderimiz olacaktır.[6]
“Gelir ve sömürüye dayalı iç sınıfsal ayrışma”dan dem vuran Du Bois, tartışmasını sürdürerek şu değerlendirmeyi yapar:
Yirminci yüzyıl ortalarında büyük iş dünyasının o büyük makinesinin sadece beyaz Amerikalı kitlesini önüne alıp sürüklemediği artık açıktır (…) [bu makine] ayrıca Siyahları da aynı girdabın içine sürüklemiştir.[7]
Du Bois devamında, “kamu binalarında ve okullardaki resmî ırk ayrımcılığının devre dışı kalması sonrası, siyahların bugünden daha keskin biçimde sınıflara ayrıldı”ğını tespit eder.[8]
Sınıfsal analiz yaklaşımını ırk meselesine gitgide daha fazla uygulayan Du Bois, hayatın son döneminde sınıfsal ifadeler içinde “ırk ayrımcılığının temeline ilişkin kesin ve kararlı bir dizi görüş” geliştirir:
[Du Bois], ırkçılığın maddî zemini olarak beyazlarla siyahlar arasında uygulanan ücret farklılıklarına sürekli işaret etti.[9]
E. Franklin Frazier de Birleşik Devletler’de ırk ve sınıf arasındaki karşılıklı bağlantılara ilişkin aynı ölçüde keskin bir analiz geliştirmiş bir diğer ünlü siyahî aydındır. Irk ilişkileri ve siyah ailesi ile ilgili ilk dönem çalışmalarının ötesine geçen Frazier’in ırkçılık görüşü, sonrasında sınıfsal analiz ile giderek daha fazla beslenmeye başlar.[10] Frazier’in solcu aydınlarla örgütlerin sınıf temelli teorilerinden fazlasıyla etkilendiğini söyleyen Anthony Platt’a göre, “Onun yazıları, ırk ilişkilerinin tarihini sömürü prizmasından geçirerek yeniden yorumlar.”[11]
Frazier’e göre, “Siyahların Amerika ile tanışmaları Avrupa’nın ekonomik genişlemesi ile bağlantılı bir meseledir.” Bu nedenle “Siyah köleciliğinin kaderi ekonomik güçlerce belirlenmiştir.” Bu anlamda “Birleşik Devletler’deki Siyahların durumu, son tahlilde, Siyahların ekonomik sistem içinde oynadıkları rolle sıkı sıkıya bağlantılıdır.”[12] Platt’a göre, sorunu görece daha geniş, tarihsel ve yapısal ifadelerle çerçeveleyen Frazier, “ırkçılığın aslî köklerini küresel ölçekte işleyen sınıfsal ilişkilere âit dinamiklerin içine yerleştirmiştir.”[13]
Du Bois ve Frazier, ırkçılığı sınıfsal çelişkinin tezahürleri olarak anlarlar. Bu nedenle sözkonusu yazarlara göre toplumsal kurtuluş, toplumdaki ana karşıt sınıflar arasında cereyan edecek mücadelenin çözüme kavuşması sonrası elde edilecek sonuçtur. Du Bois’in mücadele biçimlerine ilişkin görüşleri her ne kadar Frazier’den ayrışsa da, her iki isim de sömürünün sona ermesine ve ırklar arasında barışçıl ilişkilerin gelişmesine imkân verecek bir toplumsal değişime muhtaç olunduğu hususunda hemfikirdir.
Ayrıca Du Bois, ilerici politik reformlar aracılığıyla ırkçılığa karşı mücadele edilmesi amacıyla toplumsal kurumların zamana yayılmış bir dönüşümüne vurgu yaparken, Frazier mevcut toplumsal-ekonomik sistemin radikal bir dönüşümü olmaksızın ırk meselesinin çözülemeyeceğini, bu yönde alternatif başka bir görüşün geliştirilemeyeceğini düşünür. Görece daha güçlü ve doğrudan bir ifadeyle Frazier, “bir dizi devrimci hareket ile bağlantı içinde yürütülmedikçe ırk ilişkilerinde herhangi bir kökten değişiklik olmaz.” der. Ancak devamında da, “mevcut ırksal durumun bugünkü ekonomik ve toplumsal sistemle sıkı sıkıya bağlantılı olması sebebiyle iyi niyet birikimi hiçbir şey yapamaz.” diye ekler.[14]
Son birkaç on yılda Afro-Amerikan cemaatinin sınıfsal kompozisyonundaki değişimin kast ve sınıf karşıtlığı ile ilişkisi üzerine bir tartışma su yüzüne çıkmıştır. William Julius Wilson, Charles Willie ve diğer başka isimler arasında süren bu tartışmaya[15] ilişkin olarak Frazier’in beklentisi, yirminci yüzyıl sonunda kapitalist toplumdaki çelişkilerin değişmesi üzerinden yeni bir gelişme dinamiğinin ortaya çıkacak olmasıdır. Bu beklenti yazarı, siyahların ve beyazların işçi sınıfı içinde birleşeceklerine ve birlikte giderek bütünleşen çok ırklı ve çok uluslu işçi sınıfının maruz kaldığı sınıfsal sömürünün ve ırksal zulmün kaynağı olan kapitalistleri hedef alacaklarına dâir iyimser sonuçlara ulaştırır. İyimserliğini 1930’larda yaşanan Büyük Bunalım’ın emek üzerindeki etkileri ve “arasında beyaz işçilerin kurdukları birlikler aracılığıyla Siyah işçiler arasında radikal fikirlerin yayılması”[16] üzerine kuran Frazier’in öngörüsüne göre, “Siyahlar proletaryanın bir parçası hâline gelecek (…) renge karşı olan hissiyat düşmanın yüzüne çarpılıp parçalanacaktır.”[17] Kendi konumunu ırk, sınıf ve toplumsal kurtuluş arasındaki etkileşim üzerinden tanımlayan yazar, “şehirlerde siyah işçi mülk sahibi sınıflarla proletarya arasındaki iktidar mücadelesini anlamaya başladığına dâir işaretler vermekte ve kendisini tam mânâsıyla kurtuluşa götürecek bu mücadelede beyaz işçilerle işbirliğine gitmeye başlamaktadır.”[18] değerlendirmesinde bulunur. Proleter sınıf bilincinin gelişmesiyle siyah işçiler işçi sınıfının diğer bölümleriyle birleşecek ve böylelikle sermayenin sınıfsal hâkimiyetine karşı çıkma olarak belirlenebilecek o yegâne ortak davayı destekleyeceklerdir.
Sınıf, Cinsiyet ve Ataerkillik
Tarihsel açıdan toplumdaki ataerkillik ve kadınların ezilmesi toplumsal sınıfların gelişimine ve sınıf mücadeleleri ile eşzamanlı olarak açığa çıkmıştır. Kadınların ilkel toplumdaki merkezî unsur olmaktan ataerkil toplumsal ilişkiler aracılığıyla erkeğin hâkimiyeti altındaki ikincil bir unsur olmaya doğru yaşadıkları dönüşüm sınıfsal hâkimiyetin ve genelde sömürünün ortaya çıkışına âit bir sonuçtur.
Tüm tarih boyunca, kölelikten feodalizme ve oradan da kapitalizme doğru seyreden süreçte kadınların ezilmesi, sınıflara bölünmüş toplumlardaki sömürünün ve emeğe yönelik zulmün önemli bir bileşenidir. Zamanla kadınların erkeklere tâbi olmaları gerçeği toplumsal ölçekte pekiştirilmiş ve bu süreç, kitlelerin sınıflı toplum sebebiyle çektikleri acıları koşullayan emekçilerin sömürülmesi gerçeği ile bütünleşmiştir.
Sonrasında, on sekizinci yüzyılda tesis edilmiş olan kapitalizm ve kapitalist üretim ilişkileri, genişleyen bir sermaye birikimi sürecindeki kapitalist sınıfın çıkarlarını geliştirmek amacıyla kullanılan ucuz emek ve ülke içindeki çalışma hayatı aracılığıyla kadınların ezilmesi sürecine katkıda bulunur.
Sınıflı topluma âit görece daha geniş olan toplumsal ilişkileri biçimlendirmede üretim ilişkilerinin oynadığı rolü en iyi biçimde kavrayan Engels tarafından güçlü biçimde belirlenmiş sınıf ve cinsiyet arasındaki karşılıklı bağlantının, ailenin, özel mülkiyetin ve mirasın gelişim sürecine âit önemli birer bileşen olduğu kabul edilir.[19] Onlarca yıl sonra bir başka işçi sınıfı ve kadın hakları savunucusu Alexandra Kollontai, kadının ezilmesinin köklerini ortaya çıkarma görevini üstlenerek, kapitalist toplumda kadının kurtuluş yolunu gösterir.
Kollontai, The Social Basis of Woman Question (Kadın Sorunun Toplumsal Temeli) adlı eserinde şu değerlendirmeyi yapar:
Tarih boyunca üretimin koşulları ve biçimleri kadınları boyun eğdirmiş ve zamanla onları bugüne dek içinde bulundukları bir zulüm ve bağımlılık ortamına sürgün etmiştir.[20]
Devamında ise yazar şu tespitte bulunur:
Kadınların itaatinin arkasında belirli ekonomik faktörler olduğundan (…) kadınların yitirdikleri önemi ve bağımsızlığı geri almaları için toplumsal ve ekonomik yapıda muazzam bir değişimin yaşanması gerekir.[21]
“Sexual Relations and the Class Struggle” (Cinsiyet İlişkileri ve Sınıf Mücadelesi) başlıklı bir başka makalesinde Kollontai, “ekonomik büyüme ve maddî kültürde yaşanan bir gelişmenin bir sonucu olarak gelişen her yeni sınıf, kendisine uygun yeni bir ideoloji önerir. Seksüel davranışın kodu bu ideolojinin bir parçasıdır.”[22] der ve “tüm tarihin tecrübesi bize öğretmiştir ki, toplumdaki sınıf mücadelesinin tam da esas zeminini teşkil eden hasım toplumsal güçlere karşı verdiği mücadele sürecinde bir toplumsal grup, kendi ideolojisini ve bunun sonucunda da kendi seksüel ahlâkını tüm ayrıntıları ile hazırlar.”[23] tespiti ile değerlendirmesini tamamlar.
Kollontai’ın kadınların ezilmesi gerçeğinin doğasına ve kaynaklarına yönelik analizi, onu kadınların kurtuluşunu getirecek sınıfsal bir çözüm aramaya iter. Yazara göre, kadınların hakları toplum özel kâr temelli örgütlenmeyi sürdürdükçe elde edilemez. Kapitalizm eleştirisinin ve genelde emek sömürüsünün ötesine geçerek yazar, kadın işçilerin çıkarlarını analizinin ön safına yerleştirir ve emekçi kadınlarla onların ailelerinin on dokuzuncu yüzyıl sonundaki kapitalist toplumda verdikleri mücadeleleri inceler. Sözkonusu mücadeleler, ilgili dönemin sonlarında ortaya çıkmış burjuva kadın hareketini önceleyen mücadelelerdir ve kapitalizm koşullarında kadın haklarını sınıfsal bir içerikle ele almışlardır.
Kapitalist toplumdaki kadın konumu ile ilgili inceleme için sınıfsal analiz yaklaşımı getiren, Rosa Luxemburg ve Clara Zetkin gibi Kollontai da kadınların çıkarlarını ve haklarını tek başına onların cinsiyetleri değil, sınıfsal konumları temelinde tarif eder. Sadece kadın nüfusunun bir bölümünün, yani burjuva kadınların çıkarlarını temsil ettiği için feminist hareketi şiddetle eleştirir. Politik açıdan işçi sınıfının safında durup kapitalist toplumun dönüşümünü savunan Kollontai, dikkatini emekçi kadınlara yöneltir ve onların kurtuluşlarının işçi sınıfının kapitalist sömürüden kurtuluşu için verdiği mücadele sürecinin bir parçası olduğunu görür.
Kadınların emekle ilgili toplumdaki konumlarının bir tezahürü olarak kadın haklarının sahip olduğu sınıfsal öz, emekçi kadınların günlük maddî hayat koşularında ortaya çıkan sorunlarına yoğunlaşan Kollontai’ın çalışmalarında ikna edici biçimde izah edilir. Emekçi kadınların sömürüsü özel, sınıfsal bir anlam dâhilinde gerçekleşir. Kollontai, farklı sınıflara âit kadınların tecrübelerini (buradan da sahip oldukları çıkarları) ayrıştırır ve aradaki mesafenin önemli politik sonuçları olduğunu söyler.
Kapitalist toplumda sınıf ile cinsiyet arasındaki girift ilişkiye ve kadınların ezilmesine karşı bir mücadelenin verilmesi gerekliliğine işaret ederken Kollontai, ekonomik ve toplumsal yapının dönüşümü için verilen mücadelenin kadınların kurtuluşunun tam anlamıyla temin edileceği noktaya kadar sürdürülmesi gerektiğini ve ancak böylesi bir dönüşüm için mücadele edilmesinin zorunlu olduğunu düşünür.[24] Bu, kadınların yaşadığı zulme son vermek için mevcut kapitalist düzenin önemli ölçüde dönüşüme tâbi tutulması gerektiği anlamına gelir. Burada gerekli olan, kapitalist toplumun temel yapılarını karakterize eden toplumsal, ekonomik ve politik hayatın devrimci anlamda yeniden inşa edilmesidir. Kollontai, konuyla ilgili şu soruyu sorar: “Tüm sömürücü kapitalist sistemin muhafaza edilmesi bağlamında gerçekleşen politik bir eşitlik, emekçi kadını hem insan hem de kadın olarak takip edip ezen ıstırap ile kötülük cehenneminden kurtarabilir mi?”[25] Kollontai, sorduğu bu soruya şu şekilde cevap verir:
Proleter kadınlar arasında daha bilinçli olanlar ne politik, ne de hukukî eşitliğin kadın meselesini tüm yönleriyle çözebileceğinin farkındadırlar. Kadınlar işgüçlerini zorla satıp kapitalizmin boyunduruğunu taşırken, yeni değerler üreten mevcut sömürücü sistem varlığını hâlâ muhafaza ederken, onlar asla özgür ve bağımsız kişiler hâline gelemezler.[26]
Dolayısıyla kadın işçilerin hedefi, “doğumdan ve zenginlikten kaynaklı tüm imtiyazları ortadan kaldırmaktır ve bu nedenle kadın işçiler, kadınları, ev kadınlarını ve anneleri önemli ölçüde etkileyecek olan talepleri ve ihtiyaçları ortaya koyup ana hatları ile belirleyerek ortak sınıfsal dava için dövüşmelidirler.”[27] Bu sebeple emekçi kadınların verdiği mücadeleler “ortak işçi davasının bir parçasıdır!”[28]
Eskiden erkek işçiler sermayeye karşı mücadelenin yükünü sadece kendi omuzlarında taşımaları ve kadın milletinin yardımı olmaksızın ‘eski dünya’ ile uğraşmaları gerektiğini düşünüyorlardı. Ancak babalarla kocaların işsiz kalması sonucu ihtiyaç duyulmaya başlandıkça işçi kadınlar emek pazarına girdi ve işçi erkekler kadınları ‘sınıf bilinçsiz’ saflara terk etmenin kendi davalarına ve bu davanın sürdürülmesine zarar verdiğinin farkına vardılar. Sayıları giderek artan bilinçli savaşçılar başarı şansını da artırmaktaydı. (…)
İşçi sınıfına mensup kadınlar arasında birbirinden ayrı her bir iş basit anlamda kadın işçiyi bilinçlendirip onu daha iyi bir gelecek için savaşanların saflarına fırlatıp atan bir araçtır. (…) Kadın işçinin bilincini geliştirmek için ortaya konulan titiz bir çalışma, işçi sınıfının birliği davasına hizmet eder.[29]
İşçi sınıfının bütün çıkarları bağlamında Kollontai, sınıf, cinsiyet ve ataerkillik arasındaki etkileşime dönük bir anlayış geliştirir ve kapitalist toplumda emekçi kadınların maruz kaldığı sömürü ve zulmün temeli olan özel kâr için emeğin sömürülmesi sürecinin merkezî niteliğini belirler.
İlerleyen dönemlerde marksist feministler, kadınların maruz kaldığı zulme karşı mücadelenin, kapitalist sömürüye karşı mücadeleye eşlik etmesi gerektiği üzerinde duran çeşitli görüşler geliştirirler. Kapitalist toplumda cinsiyet ve sınıf arasındaki kesişimi derinlemesine analiz eden bu marksist feministler, kapitalizm koşullarında kadınların maruz kaldığı zulmün nedenlerine ve sonuçlarına dönük sınıf temelli anlayışa katkıda bulunurlar.
Sonuç
Toplumdaki sınıfsal ayrışmaların ortaya çıkışı ile gelişmiş olan ataerkillik ve ırksal zulüm, kapitalist toplumdaki emek sömürüsü aracılığıyla iki ana payandaya kavuşur. Kapitalistler için görece daha büyük kârlar üretmek amacıyla birikim sürecini rahatlatan ırksal ve cinsel zulüm, böylelikle sistemin devamlılığının ve geleceğinin güvence altına alınması noktasında kapitalist gelişme sürecinin bir parçası hâline gelmiştir. Irksal ve cinsel ayrışmalar, ödeme farklılıkları aracılığıyla daha büyük kârların elde edilmesi gerçeğine hizmet etmiş, sermayeye “böl ve yönet” silâhını vererek, onun toplum üzerindeki iktidarını sürdürmesine ve kapitalist sınıfın sınıfsal hâkimiyetini güvence altına alan devlet ve diğer hayatî önemdeki toplumsal kurumların kontrolünün sürmesine katkı sunmuştur.
Irksal ve cinsel zulümle ilgili sınıfsal bir analiz, bu olgularla emek sömürüsünün genişletilmesi ve kapitalistler için kârın artırılması arasındaki bağlantının tam anlamıyla anlaşılması için zorunludur. Sömürü, özellikle kadın işçilerde ve ırksal, etnik azınlıklara mensup işçilerde daha acımasız ve daha şiddetli bir biçimde yaşanmaktadır. Irksal ve cinsel zulmün sınıfsal özü, sermayenin kadınlara ve azınlıklara yönelik tavrı incelendiğinde daha aşikâr bir hâl almaktadır. Dolayısıyla Kollontai’ın ve Frazier’in de tespit ettikleri üzere, sözkonusu kesimlerin oldukça küçük bir kısmı bu zulümden kurtulup kapitalist hâkimiyetten istifade edebilmekte iken, genelde emekçi halk, özelde kadın işçiler ve azınlıklara mensup işçiler kapitalist sömürünün kurbanları olmaktadır. Sermaye ise kendi servet birikiminin ve toplum üzerindeki hâkimiyetinin devamlılığı için bu gerçeğin kendi lehine olduğunu bilmektedir.
Berç Berberoğlu
[Yazar, Reno, Nevada Üniversitesi’nde Sosyoloji Bölümü Başkanı ve Profesörü, ayrıca Uluslararası Çalışmalar Enstitüsü Yöneticisidir. Yazı, Berberoğlu’nun Sınıfsal Yapı ve Toplumsal Dönüşüm adlı kitabından alınmıştır.]
Dipnotlar
[1] Karl Marx, Capital (Kapital), I. Cilt, (New York: International Publishers, 1976), s. 751.
[2] W. E. B. Du Bois, “The White Masters of the World” (Dünyanın Beyaz Efendileri), Virginia Hamilton (ed.), The Writings of the W. E. B. Du Bois (W. E. B. Du Bois Yazıları -New York: Thomas Y. Crowell Company, 1975) içinde, s. 201-202.
[3] Victor Perlo, Super Profits and Crises: Modern U.S. Capitalism (Aşırı Kârlar ve Krizler: Modern ABD Kapitalizmi -New York: International Publishers, 1988), s. 85.
[4] A.g.e.
[5] W. E. B. Du Bois, “The Social Effects of Emancipation” (Kurtuluşun Toplumsal Etkileri), Meyer Weinberg, (ed.), W. E. B. Du Bois: A Reader (W. E. B. Du Bois Antolojisi -New York: Harper & Row, 1970), s. 71.
[6] A.g.e., s. 342-43.
[7] Du Bois, aktaran: Gerald Horne, Black & Red: W. E. B. Du Bois and the Afro-American Response to the Cold War, 1944-1963 (Siyah & Kızıl: W. E. B. Du Bois ve Soğuk Savaş’a Afro-Amerikan Cevabı, 1944-1963 -Albany: State University of New York Press, 1986), s. 224.
[8] W. E. B. Du Bois, “Negroes and the Crisis of Capitalism in the United States” (Birleşik Devletler’de Siyahlar ve Kapitalizmin Krizi), Monthly Review [Aylık Eleştiri], 4, sayı: 12, (Nisan 1953), s. 482-483.
[9] Horne, Black & Red, s. 225.
[10] İlk dönem çalışmaları için bkz.: E. Franklin Frazier, The Negro Family in the United States (Birleşik Devletler’de Siyah Ailesi -Şikago: University of Chicago Press, 1939). Irk ve sınıf arasındaki ilişki ile ilgili son dönem görüşleri şu çalışmada geliştirilmiştir: E. Franklin Frazier, The Negro in the United States (Birleşik Devletler’de Siyahlar -New York: MacMillan, 1949); ve aynı yazar, Race and Culture Contacts in the Modern World (Modern Dünyada Irk ve Kültür Temasları -New York: Knopf, 1957).
[11] Anthony, M. Platt, E. Franklin Frazier Reconsidered (Yeniden Ele Alınmış Frazier -New Brunswick, NJ: Rutgers University Press, 1991), s. 164.
[12] Frazier, aktaran: Platt, a.g.e., s. 164.
[13] A.g.e., s. 219.
[14] Frazier, aktaran: Platt, a.g.e., s. 186.
[15] Bu tartışma, William Julius Wilson’ın The Declining Significance of Race (Irkın Azalan Önemi -Şikago: University of Chicago Press, 1978) isimli çalışmasını yayınlaması ile başladı, The Truly Disadvantaged: The Inner City, Underclass, and Public Policy (Gerçek Anlamda Yoksun: İç Şehir, Altsınıf ve Kamu Düzeni -Şikago: University of Chicago Press, 1987) isimli çalışması ile devam etmiştir. Genelde tartışma, ABD ekonomisinin dönüşümü ve bu dönüşümün şehir merkezlerindeki etkilerine bağlı olarak, siyah toplumun içindeki sınıfsal yapı ve dinamiklerin değişmesi bağlamında yürütülmüştür. Sözkonusu dönüşüm sonucunda Amerika’nın merkezî şehirlerinde kısılıp kalmış, büyük ölçüde işsiz ya da hizmetkârlık gibi sıradan işlerde çalışan bir siyah nüfusun meydana getirdiği bir “alt sınıf” ortaya çıkmıştır. Bu tartışmada kimin hangi konumu aldığına ilişkin genel bir değerlendirme için bkz.: Charles V. Willie (ed.), The Caste and Class Controversy on Race and Poverty (Irk ve Sefalet Üzerine Kast ve Sınıf Tartışması -Dix Hills, N. Y.: General Hall, 1989).
[16] Frazier, aktaran: Platt, E. Franklin Frazier Reconsidered, s. 164.
[17] A.g.e., s. 163.
[18] A.g.e., s. 164.
[19] Friedrich Engels, The Origin of Family, Private Property, and the State (Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni -New York: International Publishers, 1972).
[20] Alexandra Kollontai, “The Social Basis fo the Woman Question (Kadın Sorunun Toplumsal Temeli), Alix Holt (ed.), Selected Writings of Alexandra Kollontai (Kollontai’ın Seçme Yazıları -Wesport, Conn.: Lawrence Hill, and Company, 1978) içinde, s. 61.
[21] A.g.e., s. 58-61.
[22] Alexandre Kollontai, a.g.e., s. 249.
[23] A.g.e.
[24] A.g.e., s.. 59-60.
[25] Kollontai, I. M. Dazhina vd., (ed.), Alexandra Kollontai: Selected Articles and Speeches (A. Kollontai: Seçme Makaleler ve Konuşmalar -New York: International Publishers, 1984), s. 33-34.
[26] A.g.e., s. 34.
[27] A.g.e., s. 64.
[28] A.g.e.
[29] A.g.e., s. 62-65. Milyonlarca emekçi kadının umut ve isteklerini dile getiren Kollontai şu beyanda bulunur: “Ortak sınıfsal davaya hizmet etmenin ve bununla eşzamanlı olarak kadın işçileri coşturan kadının kurtuluş kavgasına kutlamalarla katılmanın sevincini içimizde hissedelim.”, s. 65.