Siyah Hareketi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Siyah Hareketi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ağustos 2026

,

İslam, Devrim ve Safiye Buhari


Safiye Buhari (Allah ona cennetini nasip etsin), hayatını siyahların özgürlüğü ve tüm politik tutsakların özgürlüğü için mücadele ederek geçiren, Yeni Afrika devrimci hareketinin öncülerinden, Müslüman ve eski bir politik tutsaktır. Her Müslüman ve devrimci, onun sunduğu örnekliği incelemeli, ondan ilham almalı, Safiye Buhari’nin mücadele içinde ulaştığı mertebeye ulaşmak için uğraşmalıdır.

Aşağıda Safiye Buhari’nin, Kara Panter Partisi’ne (KPP) katıldığı zamandan politik tutsak olduğu döneme dek İslam’ı ve devrimi benimsemesine dair özet bir bakışa ve deneyimlerinden içselleştirmemiz gereken bazı derslere dair kısa bir değerlendirmeye yer verilmektedir.

Bu döneme ve diğer dönemlere dair ayrıntılı anlatımı ve devrimci mücadelenin farklı yönlerine ilişkin analizleri, The War Before [“Önceki Savaş”] adlı kitabında bulunabilir. Buradaki tüm bilgiler o kitaptan alınmıştır.

Devrime Bağlanma

Buhari, 1969’da KPP’nin New York şubesiyle çalışmaya başladı. Ücretsiz Kahvaltı Programı'na yardım etti. Çok geçmeden, 1970’te, polisin yalanlarını, vahşetini ve baskıcı uygulamalarını bizzat deneyimledikten sonra, tam zamanlı parti üyesi olmaya karar verdi. Halkımızın özgürlüğü için mücadele etmek üzere üniversiteden ayrıldı.

1971’de KPP’de yaşanan ayrışmanın ardından, devletin Panterlere karşı yürüttüğü savaşın yoğunlaşmasıyla birlikte, Buhari’nin Siyahilerin Kurtuluş Ordusu (SKO) için yeraltı irtibat görevlisi olarak üstlendiği rol ve devam eden Panter çalışmaları, onu polis için hedef haline getirdi. Kararlılığı, etkinliği ve New York’taki siyahi cemaatlerine olan derin bağı, onu devletin gözünde etkisiz kılınması gereken bir tehdit haline getirdi. Öte yandan, aynı özellikler, onu New York polisinden de korudu.

Ancak 1975 yılının başlarında, asılsız suçlamalarla Virginia’da yakalanıp hapse atıldı. 40 yıl hapis cezası aldı. Bir süre de idam cezasıyla karşı karşıya kaldı. Tutuklanmasının ardından FBI, onu “ünlü, tehlikeli [...] ve ülke çapındaki kolluk kuvvetlerinin tanıdığı biri” olarak rapor etti. Buhari, bu noktada 4 yıldır Müslümandı.

İslam’a Giriş

Buhari, “New York Üçlüsü”nün haklarını savunurken İslam’la tanıştı. Savunduğu üç politik tutsaktan biri olan Nuh Kayyam (Allah ona cennetini nasip etsin), birçok yoldaşının İslam ve devrimin bir arada olmasına karşı çıktığı bir dönemde, kendisine Allah ve İslam hakkında farklı bir bakış açısı kazandırdı.”

Kilisede büyümüş olan Buhari, “kurtarılmış” kişilerin ikiyüzlülüğüne şahit olunca hayal kırıklığına uğramış, “bu insanlar cennete giderken diğerleri gitmiyorsa, Tanrı olamaz” diye düşünmüştü. Nuh onu, din hakkındaki birçok sorusuna, özellikle de “inançlı” olduğunu iddia edenlerin ikiyüzlülüğüne dair sorularına cevap veren bir metne yönlendirdi. Kur’an’ı bir başına okuduktan sonra, “İslami yaşam tarzını” ciddi olarak incelemeye karar verdi.

Buhari, konuyla ilgili şunları söylüyor:

“Kur’an’ı ve İslam’ı incelerken, Müslümanları Allah’ın yarattığını, insanın yaratmadığını öğrendim. Buradan, sadece Allah’tan başka ibadete layık hiçbir şey yoktur’ demekle Müslüman olunamayacağı sonucuna ulaştım. Sizi Müslüman yapan, kalbinizdeki niyet ve Allah yolunda mücadele etme azminizdir.”

Bu, Bakara suresinin 190-193. ayetlerinde açıklığa kavuşturulmuş bir husustur:

“Allah yolunda size zulmedenlere ve size karşı savaşanlara karşı savaşın, fakat sınırları aşmayın. [...] Zulüm kalmayıncaya kadar savaşın. [...] Çünkü zulüm, katliamdan daha kötüdür.”

Nuh ve diğer birçok siyahi devrimci gibi, o da devrime bağlılıkla İslam’ın çelişmediğini düşünüyordu. Aslında, Müslüman için zulme karşı mücadele etmek, bu bağlılıkla uyumlu olarak, farz kılınmıştır. Buhari, bu bilgi ışığında, “1971 yılında Şahadet getirdim, ‘doğru yolda’ kalıp mücadele etmeye karar verdim” diyor.

Hapishanedeki deneyimleri ve çalışmaları (1975-1983), dinini sınayacak, imanını güçlendirecek ve her cephede devrimci mücadeleye olan bağlılığını derinleştirecektir.

Esaret Altında Cihad

Şahadetini bildirdiği gün, İmam, cihat üzerine bir hutbe vermişti. Buhari, bu hutbeden, harici cihadın, kişinin çevresindeki haksızlık ve yalanlarla mücadele etmesini gerekli kılan cihat biçimi olduğunu, dâhili (büyük) cihadınsa kişinin içindeki haksızlıkları ve yalanları gidermek için mücadele ettiği cihat biçimi olduğunu öğrendi.

Buhari, hapishanede dini hoşgörünün eksikliğinden, hapishanenin neredeyse ölümcül tıbbi ihmaline kadar uzanan ve kurum tarafından uygulanan diğer hedef gözeterek gerçekleştirilen (tecrit etme gibi) saldırılara ve suiistimallere tanık oldu. Bu saldırı ve suiistimallerle bizzat yüzleşti.

İlkine karşı nispeten hızlı bir başarıyla mücadele etti. Hapishanede geçirdiği ilk Ramazan ayında, gün batımından gün doğana dek (iftar ve sahur yapmadan) hücresinde oruç tuttu. Orada kendilerini “Müslüman sayan” başka kadınlar olsa da, bu kişiler Ramazan’ı tutmuyor veya diğer ibadetleri yerine getirmiyorlardı. Bu da kurumun oruç konusunda bir uygulamasının olmadığını gösteriyordu. Buhari, meseleyi şu şekilde açıklıyor: “İhtiyaç duyduğum şeyleri kantinden almaya başladım. Kurumdaki kadınlar benim ibadetimi görünce, bana bir şeyler temin etmeye başladılar.”

Ertesi yıl, Safiye (ve muhtemelen oruç tutan diğerleri) Ramazan ayı boyunca hapiste tutuldu. Karşılaştığı tıbbi ihmal, daha uzun süreli bir mücadeleyi gerekli kılmaktaydı.

Tıbbi Bakım İçin Mücadele

Hapishanede sağlık konusunda korkunç bir muameleyle karşılaştı. Birkaç mahkûmun yaşadıklarını anlatan Safiye, bu konuyla ilgili şunları söylüyor:

“Hayatları, altı aydır hapiste olan bir kadını muayene edip altı haftalık hamile olduğunu ve hiçbir sorunu olmadığını söyleyen bir ‘doktorun’ ellerine teslim edildi. Kadın, daha sonra bebeğinin öldüğünü, bebeğin karnında çürüdüğünü öğreniyor. Ya da doktor size hamile olmadığınızı söylüyor, üç ay sonra yedi kiloluk bir erkek bebek dünyaya getiriyorsunuz.”

Buhari, cezaevine geldiğinden beri sağlık sorunlarıyla boğuşuyordu. İlk değerlendirmesinde, kendisine “portakal büyüklüğünde iki tümör” olduğu söylendi, ancak hastaneye kaldırılma ve ardından kaçma riskini göze alamayan yönetim, cezaevi içinde tedavi görmesine mani oldu. “Hayatını riske atmayı tercih ettiler.”

Bu ihmal, dışarıda tedavi görme talebinin reddedilmesine itiraz ettiğinde doruk noktasına ulaştı. Kurum yetkilileri, konuyla ilgili görüş ayrılıklarının olduğunu söylediler.

Hapishaneden kaçmaya karar verdi. Kaçak haldeyken muayene edildi. Durumunun, o an ameliyat olmazsa hayatının geri kalanında acı çekeceği bir noktaya geldiği kendisine bildirildi. Bu anda, Allah’ın Müslümanlara olan şu emrini hatırladı: “Zulüm ve baskıya nerede rastlanırsa rastlansın, ona karşı mücadele edin.”

Kendisi de dâhil olmak üzere oradaki kadınların gördüğü korkunç tıbbi muamele, mücadele edilmesi gereken bir meseleydi. Bunu fark eden ve sonunda yeniden yakalanacağını bilen Buhari, durumunu ve devam eden tıbbi bakım eksikliğini, kurumun tıbbi tesisinin yetersizliğini ve ihmalini ortaya çıkarmak, onlara uygun bakım sağlanması konusunda baskı yapmak amacıyla tüm yaşananları hapishaneden kaçmasıyla ilgili davada savunma yapmak için kullanmaya karar verdi.

Buhari, firar davasında yargılanırken, mahkemede kendini savunmayı seçti. Davaya hazırlanırken geniş çaplı destek almıştı, ancak “en beklenmedik ve son derece takdir edilen desteği, jüride yer alan Virginia eyaletinin Goochland şehrinde yaşayan halktan gördü.”

Dava süresince, hapishanenin ve sağlık tesisinin adaletsizliklerini ortaya çıkardı. Karşılaştığı ihmali tüm çıplaklığıyla anlattı. Tanıklarla birlikte, kurumda birçok kadının maruz kaldığı, bazen ölümcül olan, muamelelerin gerekçelerini ortaya koydu.

Sonunda Buhari, jüri tarafından bir yıl hapis cezasına çarptırıldı. Bu cezanın tek sebebi ise hâkimin, “suçlu” olduğuna dair karar vermemeleri durumunda jüri üyelerini mahkemeye itaatsizlikle suçlayacağı konusunda savurduğu tehditti. Duruşmanın ardından yaşananları şu şekilde aktarıyor: “Jüri üyeleri, ben hapishaneye geri götürülene dek mahkeme salonunun dışında beklediler. Orada bana bir yıl hapis cezası verdikleri için özür dilediler.”

Çabalarıyla hapishanenin kadınlara karşı uyguladığı adaletsizlikler konusunda farkındalık yaratmayı bildi. Kuruma baskı yapma girişimi de sonuç verdi. Tutsaklara, doktor seçme hakkı da dâhil olmak üzere, dışarıdan tıbbi bakım alma hakkı verildi. Ancak Buhari nihayet yeterli tedaviyi aldığında, yumurtalıklarından biri hariç tümünün alınması gerektiğini öğrendi. Bu dönemi şöyle anlatıyor:

“Yeniden yakalandığımda [...] hapse atılmamın sebeplerinden birinin Allah’ın hayatım için bir planı olduğunu anladım. Görüyorsunuz, Allah izin vermezse hiçbir şey olmaz.”

Şirkle Mücadele

Bir Müslüman için en yanlış şey, Allah’tan daha çok ibadete veya korkuya layık bir şey olduğuna inanmaktır. Şirkten daha büyük bir günah yoktur. Buhari’nin aktardığına göre, Müslüman olduğu günden itibaren bu cümleyi tüm yönleriyle idrak etmek için uğraşmıştı. Fakat hapishanede geçirdiği süre boyunca içinde bir çelişki açığa çıktı:

“Allah’tan başka ilah olmadığını biliyordum. Sorun şu ki, aynı zamanda bende kendine esir eden, kontrol edilemez ve mantıksız bir korku vardı. Bu korku, Allah’a olan inancımı bile gölgede bırakmıştı. ‘Bu ne olabilir?’ diye sorabilirsiniz. Yılanlardan akıl almaz derecede korkuyordum.”

Durumun ciddiyetini daha ayrıntılı bir şekilde açıklayan Safiye, şunları söylüyor:

“30 gün boyunca idam cezasıyla karşı karşıyaydım. Bu beni endişelendirmiyordu. Bana düşman olanların yurdunda yapayalnızdım. Bu da beni endişeye sevk etmiyordu. Benim tek endişem, polis veya FBI, yoldaşlarım ya da KPP ve SKO’daki faaliyetlerim hakkında bilgi edinmek için casusluk yapmaya kalkışırlarsa bu meseleyle nasıl başa çıkacağımdı. Bu tür bir sorgulamaya nasıl dayanacağımı bilmiyordum.”

Yılan korkusunun ne kadar gerçek ve yoğun olduğunu bilmesine rağmen, Buhari, bunu hiçbir zaman şirk olarak düşünmemişti. Tesadüfen bir yılanla karşı karşıya gelmesi, ondaki bu düşünceyi değiştirdi.

Buhari yeniden yakalanıp hapse atıldığında, en yüksek güvenlikli koğuşa götürüldü ve 3 yıl 7 ay boyunca tecrit altında tutuldu. Bir gün binanın alt katına götürüldü. Kapı arkasından kapandıktan kısa bir süre sonra bir yılan fark etti ve kontrolünü yitirdi:

“Bağırmaya ve kapıya doğru koşmaya başladım... kilitliydi. Çıkmanın hiçbir yolu yoktu, bu yüzden duvara yaslandım, cenin pozisyonu aldım ve bağırmaya devam ettim. Sanki bedenimin dışındaydım. [...] Kendimi durduramıyordum. [...] Kendimi korumak için zihnimin en karanlık köşelerine çekilmiştim. Yılan korkum, Allah’a olan inancım ve sevgimden çok daha büyüktü.”

Hücresine geri götürüldükten ve durumu bir süre düşündükten sonra, Buhari, yılanlara karşı duyduğu korkunun, “Allah’tan daha çok ibadete ve korkuya layık hiçbir şey olmadığı” şeklindeki inanç beyanını yalanladığını anladı. Tepkisini “yılanı ilahlaştırmak” olarak tanımladı ve zımnen yılanın Allah’tan daha fazla güce sahip olduğunu düşündüğünü gördü. Bu nedenle, sonraki ay boyunca Buhari, bu çelişkiyi gidermek ve şirk sorununu çözmek için çalışmaya başladı.

Huey Newton’ın “devrimci intihar” dediği fikri nasıl benimsediğini, devrimci bağlılıklarına sıkıca tutunarak ölüm ihtimaliyle nasıl yüzleştiğini, ABD hükümetinin korkulacak bir şey olmadığı konusundaki netliğini düşündü. Başka bir yılanla karşılaşmanın, yani ısırılıp ölmenin sonuçlarını tefekkür etti. Bunları, “Allah’ın izni olmadan hiçbir şey olmaz” bilgisiyle ve eğer ölürse, önünde sadece Allah’ın hükmünün kalacağı gerçeğiyle çarpıştırdı.

Bu sayede Buhari, korkusunun yersiz olduğunu içsel olarak idrak etti ve kendini düzeltti. 1983’te hapisten çıktıktan sonra inancını sınadı:

“İlk fırsatta Bronx Hayvanat Bahçesi’ne gittim. [...] Sürüngenler bölümüne girdim ve tüm yılanlara baktım, sürüngenler bölümünün her yerini iyice inceledim ve her şeyi gözlemledim. Oradan inançlarımın verdiği cesaretle çıktım. [...] Allah’tan başka ibadete ve korkuya layık hiçbir şey yoktur.”

Neden Ben?

Çevremizdeki dünyayı düşünürken ve ona göre hareket ederken, genellikle mevcut koşullarımızı merkeze alırız. Elbette, planlama yaparken ve kendimizi yönlendirirken koşulları göz önünde bulundurmanın yanlış bir yanı yok. Ancak koşullar, düşünme ve eylemlerimizin merkezine yerleştiğinde, (ilkesel) mücadelenin önceliği kaybolur.

Mücadeleyi, olumsuz ya da olumlu koşullara tabi kılarak, “Bundan çıkış yolu nedir? Bundan nasıl faydalanabiliriz?” diye sorarız. Mevcut durumumuzda nasıl ilerlediğimize veya neden bu şekilde ilerlediğimize bakmayız. Burada, “en az direniş sergileyeceğimiz, statükoyu korumak için akıntıya kendimizi bırakacağımız yol, yürüdüğümüz asli yolumuz haline geliyor.” Buhari’nin hayatı, İslam’ı ve devrimi benimsemesi, bize bu dürtüyü nasıl ortadan kaldıracağımızı, direnişi ve akıntıya karşı yüzmeyi öğretiyor.

Hapisten çıkmasının üzerinden on yıldan fazla bir süre geçtikten sonra şöyle düşünüyor:

“Son on yıl içinde tüm bunların ne anlama geldiğini sık sık sorgulamaya başladım. [...] Yoldaşlarımın ve arkadaşlarımın hayatlarını feda etmelerinin boşuna olup olmadığını ve bu kadar çok politik tutsağın ve savaş esirinin hapsedilmeye devam etmesinin hiçbir işe yaramadığını düşündüm. Siyasallaşmamın başlangıcına, o yıllara geri döndüğümde, doğru kararı verip vermediğimi merak ediyorum.”

Daha sonra düşüncelerini paylaşan Buhari, “direniş yolunu” seçmenin hayatını nasıl şekillendirdiğini aktarıyor.

Üniversitedeyken, New York’ta yoksulluk içinde yaşayan, her gün aç karnına okula giden siyahi çocukları öğrendiğinde, bunu görmezden gelebilirdi, ama yapmadı. New York’taki Panterler ile çalışmaya ve onlardan öğrenmeye başladı. Koşulları, ona gene de “Amerika’da o zamanki haliyle neler başarabileceğine dair bir hayali” gerçekleştirme fırsatı sundu.

Buhari, bir Panter üyesini polise karşı savunduğunda ve bu yüzden tutuklanıp polis memurlarından hakaret gördüğünde, karşılık vermeyi umursamıyormuş gibi davranabilirdi. Bunun anlamsız olduğuna kendini inandırabilir, üniversitenin sunduğu fırsatlardan yararlanabilirdi. Ama başta isteksiz de olsa, Kara Panter Partisi’ne katıldı ve mücadeleye olan bağlılığını derinleştirdi. Direniş yolunu seçti. Bu yol, öfkesini bağlılığa, şüphesini imana ve korkusunu kararlılığa dönüştürecekti.

Robert Webb’den disiplini, Beşir Saunders’dan ise “halkın” işin merkezinde olduğunu öğrendi. Afeni Şakir’den ise kim olduğunu ve kendine koyduğu ilkeleri tanımlamanın önemini öğrendi. Afeni, Buhari’nin annesi ve büyükannesinin ona her zaman söylediği şeyi örnekliyordu: “Eğer bunu yapacak kadar kadınsan, bunun hakkında doğruyu söyleyecek kadar da kadın ol.” Cetewayo Tabor, Buhari’ye “kişilikle değil ilkeyle ilgilenmeyi” öğretti. Baskı altında bu kuralı uyguladığında bu öğretinin doğruluğunu teyit etti. Nuh Kayyam ise onu “İslam'a yönlendirdi, sonra da İslam’ın gerçek öğretilerini anlamasına yardımcı oldu”, ki bu öğretileri esaret altında içselleştirdi.

Politik tutuklu olarak hapiste kaldığı sırada Buhari, sık sık “Neden ben?” sorusunu soruyordu. Serbest bırakıldıktan sonra verdiği cevap ve çıkardığı sonuç ise epey öğretici:

“Sorunun cevabı, içimde Allah’ın iradesine teslim olmamı engelleyen şeyleri öldürme sürecinde ve aynı zamanda Che Guevara’nın daha başlarda bildiği ‘gerçek bir devrimciyi harekete geçiren, sevgiden neşet eden büyük duygulardır’ sözünde saklı. [...] Şimdi hayatımı iki şeye göre yaşıyorum. Vicdanımın emirlerine uyuyorum ve her şeyde Allah’ı hatırlıyorum.”

Buhari, devrimi “değişimin, karakteri devrimci bir karaktere dönüştürmekle başladığı ve bunun temel bileşeninin sevgi olduğu” bir süreç olarak gördü. Yani kendini sevmek ve insanları sevmek gerekiyordu. İslam’ı ise, Allah yolunda (haklı ve adil olan) harici ve dâhili cihat için manevi bir dayanak ve etik bir zorunluluk olarak benimsedi. İslam, onun bu süreçte nasıl ve neden bu şekilde ilerlediğini açıklayan temel unsurdu.

Safiya Buhari'nin direniş yolunu seçmesi, onu İslam’a ve devrime götürdü. Her ikisinin de özünde ilkeli mücadele yatmaktadır.

Emon Azmi
19 Mart 2026
Kaynak

21 Ağustos 2026

Kan Süzüldü Gözlerimden

Jean Genet, George Jackson’ın Soledad Brother [“Soledadlı Kardeş”] kitabı için yazdığı takdim yazısında, “Bu, uğruna bir şeyler istenebilecek, kâğıda dökülebilecek veya bestelenebilecek bir kitap değil. O, hem özgürlüğün hizmetindeki bir silâh, hem de bir aşk şiiri” diyordu.

Kitabın yazarının 21 Ağustos 1971’de San Quentin Hapishanesi’nde katledilmesinden sadece bir hafta önce tamamlanmıştı. Sanki yazar, kitabın basılı halini asla göremeyeceğini biliyormuş gibi, o cezaevinden dışarıdaki yakın arkadaşlarına, yayımlanması talimatıyla göndermişti.

Ölümünden birkaç gün önce kitabı şöyle tanımlayan yazar, “Ben bir yazar değilim, ama bu kitabın her kelimesi bana ait, her biri tam da istediğim gibi, gözlerimde yansıdıkları halleriyle kâğıda dizildi” diyordu. Gördüğü ve istediği şey, hayatının merkezindeki tutku, savaştı; halka zulmedenlere karşı verilen devrimci savaş, “kusursuz sevda ve kusursuz nefret”ten doğan bir savaş.

“Hayatım boyunca hep isyandaydım” diyordu mektuplarından birinde. Gettoda büyüyen genç bir siyahi için ilk isyan, her zaman suç işlemekti. George, Amerikan hukukuyla ilkin on dört yaşında, Şikago’da bir çanta çalma suçuyla tutuklanması ile birlikte tanıştı. O andan itibaren hayatı sürekli tutuklamalar, çocuk ıslah evleri, şartlı tahliyeler ve daha fazla tutuklamayla geçti. On sekiz yaşında bir benzin istasyonundan 70 dolar çalmaktan mahkûm edildi. Avukatı, George’un ikinci dereceden soygunu itiraf etmesi halinde savcıyla anlaşma yapacağına söz verdi. George’a, “bu senin tek şansın, zira sabıkalısın. Mahkemeyi masrafa sokma, zaten seni buradaki bir hapishaneye gönderirler” dedi. Fakat George Jackson’a bir yıl ilâ müebbet arasında salınıp duran, ucu açık bir ceza verdiler.

“İlk kez hapse girdiğimde, ölüyorum sandım. Mahpusta var olmak bile çok ağır bir psikolojik uyuma ihtiyaç duyar. Yakalanmak, yüreğime düşen korkuların ilkiydi. Belki de yüzlerce köle edilmiş siyahilerden miras kalmış, sonradan kazandığımız bir özellikti bu.”[1]

Hayatındaki dönüm noktası konusunda ise şunu söylüyordu:

“Marx, Lenin, Trotskiy, Engels ve Mao ile tanıştım. […] beni günahlarımdan kurtardılar. İlk dört yıl boyunca ekonomi ve askerî fikirlerden başka bir şey çalışmadım. Siyahi gerillalar, ‘İri Jake’ lakaplı George Lewis, James Carr, W. C. Nolen, Bill Christmas, Tony Gibson gibi birçok isimle tanıştım. Siyahi suçluların zihniyetini Siyahi devrimci zihniyetine evriltmek için uğraştık.”[2]

Bu keşifte yalnız değildi. Diğer mahkûmlar da Marx, Fanon ve Mao’yu keşfetmeye başlıyorlardı. Bu isimler, mahkûmlara kendilerini ve mücadelelerini değerlendirmek için yeni bir yol, ahlaki yargı için yeni bir ölçüt sundular. George, “Hayatım boyunca hep isyandaydım. Sadece bunun farkında değildim” diyordu. Marx ve diğerlerinin toplumsal görüşleri, kendilerini insan topluluğunun üyeleri, devrimci bir kardeşliğin üyeleri olarak görmelerini mümkün kıldı.

Hapishanede, devrime bağlılığın özel bir anlamı ve özel bir bedeli vardır. Hapishane yetkililerince devrimci olarak bilinmek, neredeyse sürekli olarak şartlı tahliyeden mahrum bırakılmayı, diğer mahkûmlardan ayrılmayı, hücre hapsini (genellikle hapishanenin en yüksek güvenlikli koğuşlarında) hücrede yatmayı, bir hapishaneden diğerine nakilleri, dayakları, kötü yemekleri beraberinde getirir. Devrim olduğunu beyan etmek, tümüyle totaliter bir sistemin cezalandırıcı ve baskıcı gücünü üzerinize çeker.

Hapishanede George, çok özel bir bağlılık ve sevgiyle yaşadı. Mahkûmlar, ondan bahsederken sık sık “harbi adam” ifadesini kullanırlardı. Birçok mahkûm, “kuru sıkı atar”, “sağa sola tehditler savunur”, boş boş konuşur, ancak iş eyleme gelince ortadan kaybolur. Ancak George, sözünün eriydi. Herhangi bir laf ettiğinde, ardından yapılması gerekeni yapardı. Hapishanede ırkçı bir saldırıya uğrarsanız, hemen yanınızda biterdi.

Ona isnat edilen “suçlar”ın çoğunu hapishanede işledi. Yedi yıldan fazla bir süreyi çeşitli hücrelerde geçirmesine neden olan, Soledad Hapishanesi’nin ünlü “O” bölümünde[3] hücrede kalmasına yol açan, şartlı tahliyeyle çıkmasına mani olan suçların büyük kısmını başka mahkûmları savunurken işlemişti. Onu hapishane yetkilileri için özellikle tehlikeli kılan şey, o muazzam örgütleme becerisiydi.

“Birlikte olmalıyız. Domuza, yemeği sıcak servis etmezse ve temizlik için kullanılan toz deterjanı vaktinde dağıtmazsa, koğuştaki herkesin ona bir şeyler fırlatacağını, o zaman işlerin değişeceğini, hayatın kolaylaşacağını söyleyebilecek bir konumda olmalıyız. Birbirinizle kavga ederken bu tür bir birliğe kavuşamazsınız. Kardeşlerime her zaman o beyazlardan bazılarının domuzlara karşı bizimle çalışmaya istekli olduğunu söylüyorum. Tek yapmaları gereken, beyaz gibi konuşmayı bırakmak. Irklar kavga etmeye başladığında, elinizde sadece birbiriyle dövüşen bir grup manyak kalır. Domuzların istediği tam da bu.”[4]

Devrimci gruplar arasında birlik ihtiyacının bu kitabın ana temalarından biri olması tesadüf değil.

“Hayatınızın en bunaltıcı anında, en derin umutsuzluğunuzu yaşadığınız anda nasıl hissettiğinizi hatırlamaya çalışın. Ben, her zaman böyle hissediyorum. Bilincimin hangi seviyede olduğunun bir önemi yok. Uykuda olabilirim, uyanık olabilirim, arada bir yerde olabilirim. Bu şey orada ve beni hareket halinde tutuyor, gergin, günde yirmi dört saat, gözümü hedefe dikmemi sağlıyor.”[5]

Hücrede kalan George, vaktini okuyarak geçirdi. Zor koşullarda edindiği, Marksist ekonomi ve tarihe dair bilgisi, çoğu üniversite profesörünün bilgisiyle yarışırdı. Ama bazen de gerçeklik, günlerce hücrede yitip giderdi.

“Özel bir tecrit hücresinde kalıyordum, bazen kilidine kaynak yapılırdı. Konuşacak kimse bulamazdım. Sadece çığlıklar duyulurdu. İnsanla temas edemediğinizden, kitaplara bağlanırsınız. İnsanlarla temas kuramazsınız. Kapıya kaynaklanmış özel kilit. Etrafta kimse yok. Tamamen yalnızım. Tek dostum, kitap. Bazen kendimi yazarla yüksek sesle konuşurken bulurdum. Bazen uyandığımda kendimi başka biriyle konuşurken görürdüm. Galiba dileğimi gerçekleştiriyordum. Gece uyurken bile kendimi o adamlarla konuşurken buluyordum.”[6]

George, plastik bir daktiloda zahmetli bir şekilde yazarak, hapishane hayatı ve devrimci siyaseti Marksist bir bakış açısıyla ele alan, konumunu aktaran yazılar yayınladı.

Faaliyetleri için ağır bir bedel ödedi. Hapishane onun iradesini hücre hapsiyle kıramayınca, diğer mahkûmların onu öldürmesini sağlamak için kolları sıvadılar. Değerlendirmesi şu yöndeydi: “Beni tuzağa düşürmeye ve nallarım dikilsin diye son darbeyi indirmeye yemin etmişlerdi.”

Beyaz mahkûmlar arasında şu söz yayılmıştı: “Jackson’ı yakalayın. Ele geçirirseniz bunun hayrını görürsünüz.” Bir keresinde hapishanede kendisine yirmi kez tuzak kurulduğunu söylemişti. Öyle bir hale gelmişti ki, hücresinden çıktığında her zaman bir saldırıyı savuşturmak için hazırlanmak zorunda kalıyordu.

Ama hiçbir şey hapis acısını hafifletemezdi.

Hapishane hayatı uzadıkça uzadı, koca bir on yıl geçti.

Hayatında bundan sonra olanlardaki kaçınılmazlık alabildiğine kasvetliydi.

13 Ocak 1970’te, Soledad Hapishanesi’nin azami güvenlikli kanadında mahkûmlar spor yapsınlar diye bir avlu açıldı. Sekiz beyaz ve yedi siyahi mahkûm, üst araması yapıldıktan sonra avluya gönderildi. Tahmin edileceği gibi, beyazlar ve siyahiler arasında bir kavga çıktı. Hiçbir uyarı yapılmadan, keskin nişancı olarak ün salmış bir kule gardiyanı, ateş etmeye başladı. Dört el ateş etti ve üç siyahi mahkûmu öldürdü. Bir beyaz mahkûm, seken kurşunla kasığından yaralandı.

Hayatta kalan siyahiler, yaralılardan birinin beton zeminde kan kaybından öldüğünü söylediler. Üç gün sonra Monterey Şehri Büyük Jürisi, cinayetlerin meşru müdafaa olduğuna karar verdi. Bu karar, hapishane radyosunda duyurulduktan yarım saatten kısa bir süre sonra, beyaz bir gardiyan (ateş eden gardiyan değil) dövülerek öldürülmüş halde bulundu. Cinayetin işlendiği koğuşta bulunan tüm mahkûmlar, tecrite konuldular. 28 Şubat’ta Fleeta Drumgo, John Clutchette ve George Jackson, resmen cinayetle suçlandı.

Hapishane yetkilileri, kendi ifadelerine göre, “bunu yapabilecek tek kişi oydu” diyerek George’u suçladılar. Mahkûmlardan, onların üzerinde şartlı tahliye, hücre hapsi, yaşatma-öldürme yetkisi üzerinden kurdukları tahakküm sayesinde, duruşma günü geldiğinde ihtiyaç duydukları türden tanıklığı alabileceklerinden emindiler.

George’un ailesi oğullarını ziyarete geldiğinde, yanlarında küçük kardeşi Jonathan’ı da getiriyorlardı. George ve Jonathan, ziyaret odasının bir köşesine çekilir, fısıltıyla sohbet ederlerdi. Bu kitapta (Kan Süzülürdü Gözlerimden) yer alan Jonathan’a ait mektuplardan yapılan alıntılar, aralarında neler konuşulduğunu ortaya koyuyor.

Jonathan, on altı yaşındaydı ve gerilla savaşının niteliğine dair olağanüstü bir kavrayışa sahipti. George, bazı mektuplarında Jonathan’dan “canciğer dost” olarak bahsedecekti. George, 16 Ocak’ta gardiyanı öldürmekle suçlandı. Ardından kardeşi Jonathan da Amerikan adaletiyle tanıştı.

Jonathan, şunları söylüyordu:

“İnsanlar, abimin davasına, genel olarak harekete kafayı taktığımı söylüyorlar. Bana yakın bir kişi, bir keresinde, ‘tüm hayatını abinin davasına bağladın. O yüzden hiç neşeli değilsin’ demişti. Doğru, artık pek gülmüyorum. Hepinize ve sizin gibi düşünenlere sormak istediğim tek bir soru var: ya o sizin kardeşiniz olsaydı ne yapardınız?”

7 Ağustos 1971’de Jonathan Jackson, Kaliforniya’ya bağlı San Rafael şehrindeki bir mahkeme salonuna girdi. Biri gardiyana saldırmaktan yargılanan üç siyahi mahkûmu özgürleştirmeye çalıştı. Mahkûmlara silâh veren Jonathan, aralarında savcı yardımcısı ve üzerinde hâlâ cübbesi olan hâkimin de bulunduğu beş kişiyi rehin aldı. Kaçış için kullanılan kiralık minibüsün içinde birkaç dakika sonra kurşun yağmuruna tutularak öldürüldü.

“Sorumluluk artık bizde” diyen, henüz on yedi yaşındaki Jonathan, adalet anlayışını pratiğe ancak silah zoruyla koyabileceği sonucuna varmıştı. Amerika’daki deneyimi onu, sesini duyurmanın tek yolunun intiharvari bir cesaret eylemi gerçekleştirmek olduğuna ikna etmişti. “Çekin fotoğraflarımızı. Biz devrimcileriz” diye bağırdı. Bu sözlerle, tüm dünyaya, artık beyaz hukukunun meşruiyetini tanımadığı için suçlu olmadığını ilan ediyordu.

Ablası, ölüm haberini alınca, “Ama o daha bir çocuktu” diye bağırdı. Annesi kızının sözünü düzeltti: “Öyle deme. O bir adamdı. Babasını çok uzun zaman önce öldürdüler. Jonathan, bunun başına gelmesine izin vermeyecekti. Bir adam gibi yaşayacaktı.” Ölümünden sonra George, bir mektupta şunları söyledi:

“Kardeşimin ardından tek damla gözyaşı bile dökmedim, bunun için çok gururluyum, makineli tüfeği olan, büyümüş de küçülmüş, güzel, çok güzel bir çocuktu o. İnsanlarla nasıl yaşayacağını bilirdi. Jonathan’ı severdim, ölümü, sadece mücadeleci ruhumu daha da keskinleştirdi. Onun benim canımdan, benim kanımdan olduğunu bilmek bile gurur verici.”

Üç gün sonra bir basın toplantısında şunları söyleyecekti:

“O çocuğu çok sevdim. Onu beşiğinde ayakları üzerinde ilk kez doğrultan bendim. Aslında beşik de değildi. Sadece bir kutumuz vardı. Ona yürümeyi ben öğrettim. Ona uçmayı da ben öğretmek istedim. Şimdi onu Che Guevara’yı düşünür gibi düşüneceğim.”

George Jackson’ın son kitabı Kan Süzüldü Gözlerimden, sadece aramızdan ayrılmış olan George Jackson ve kardeşi Jonathan’ın değil, bu ülkenin tüm hapishanelerinde ve gettolarında yaşayan ölülerin de sesiyle konuşuyor. Kendilerini çoktan ölüme teslim etmiş, verecek hiçbir şeyleri kalmamış, halka sadece ölümlerini armağan eden adamların sesiyle hitap ediyor.

Bu, kendini mahkûm olarak gören bir adamın yazdığı bir kitap. Son mektuplarında George, yargı sürecini “son oyun” olarak tanımlamıştı. San Quentin Hapishanesi’ndeki suikastını binlerce kez öngörmüş, önceden bildirmişti (“on yıl boyunca sadist domuzların bıçak darbelerini ve kazma saplarını engellemek” için uğraştığından söz ediyordu).

Bu kitabın yazarının ölümle burun buruna onca yıl yaşamış olması, kitabına özel bir önem ve anlam kazandırıyor. Ancak bunu sadece bir bireyin eseri olarak görmek yanlış olurdu; George, kendini hiçbir zaman birey olarak görmedi. Görmeyi hep reddetti. Çünkü hapishane içinde ve dışında binlerce insanın topyekûn devrimci savaşa katıldığını biliyordu.

Bu kitap, kelimenin tam anlamıyla bir akıl hastanesinde, yazarın günde en az yirmi üç buçuk saat hücre hapsinde, hiç durmayan gürültülü çığlıkların ortasında yazıldı. Dayak yiyen mahkûmların çığlıkları, dayanılmaz acıdan deliliğe doğru geri çekilen adamların çığlıklarıydı bunlar.

Bu kitap, George’un hapishanede uğruna çalıştığı ve öldüğü devrimi toplumun geneline taşımakla alakalı. Devrimci kardeşlerine mesajı son derece açık:

“Tartışmalarınızı çözüme kavuşturun, bir araya gelin, durumumuzun gerçekliğini anlayın, faşizmin zaten burada olduğunu, kurtarılabilecek insanların zaten öldüğünü, harekete geçmezseniz, nesiller boyu daha fazla insanın öleceğini veya yoksul, katledilmiş yarım hayatlar yaşayacağınızı artık anlayın. Yapılması gerekeni yapın, devrimde insanlığınızı ve sevginizi keşfedin. Meşaleyi devralın. Bize katılın, halk için hayatınızı feda edin.”

George Jackson, 21 Ağustos 1971’de San Quentin’de vurularak öldürüldü. Hücrelerin bulunduğu hapishane bloğunda onunla birlikte kalan mahkûmlar, devletin katliamından kendilerini kurtarmak için kendi hayatını feda ettiğini söylediler.[7] Bu iddianın, tüm yaşamının ana niteliğiyle uyumlu olduğunu söylemek gerek.

Gregory Armstrong
15 Ekim 1971

[Kaynak: George L. Jackson, Blood in My Eye, Random House, 1972 New York, s. ix-xix.]

Dipnotlar:
[1] George Jackson, Soledad Brother: The Prison Letters of George Jackson.

[2] A.g.e.

[3] Bu altı metreye sekiz metre olan hücrede nemli havaya karşı herhangi bir korumaya rastlanmıyor. Hücrede mahkûm kendisini temizlemek için gerekli araç ve maddelerden mahrum bırakılıyor. O kötü koku ve bok püsürün içinde yemek yemek zorunda. Ellerini yıkamasına bile beş günde bir izin veriliyor. Sert branda bezinden matın üzerinde yatan mahkûm soğuk zeminle uğraşmak mecburiyetinde kalıyor.

[4] Yayınlanmamış röportaj.

[5] Yayınlanmamış röportaj.

[6] Yayınlanmamış röportaj.

[7] San Quentin Hapishanesi’nde kalan mahkûmların George Jackson’ın ölümü ardından verdikleri yeminli ifade.

George Jackson: Siyahilerin Mücadelesinin Herkese Ayan Kitabı

Dünyanın dört bir yanındaki okurların ekseriyetine “George Jackson” ismi yabancı, hatta muğlâk gelebilir. Bazıları ise Jackson’ın Amerika’nın en sert hapishanelerinden birinde hapsedilmiş tehlikeli suçlu olarak, Soledad Hapishanesi’ndeki tüm ağır silahlı gardiyanları öldürebilecek suç işleme becerisine sahip olduğu ve kaçmaya çalışırken öldürüldüğü yönündeki resmi Amerikan anlatısına inanmaktadır.

Küba’daki Domuzlar Körfezi olayından Vietnam’daki Tonkin Körfezi olayına kadar, önde gelen isimlere ve aktivistlere karşı uydurma suçlamalar yöneltmek, Amerikan medyasının gerçeği gizlemek için kullandığı hilelerden biridir. George Jackson, görünüşte 70 dolar çalmaktan hapse atıldı ve siyahi olduğu için sadece bir yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Jackson, siyahiliğin bir boyun eğme simgesi değil, amansız bir devrimci mücadelenin bayrağı olması gerektiğine inandığı için yıllarca en aşağılayıcı koşullar altında hapsedildi. Bu inancını diğer mahkûm arkadaşlarına canlı bir kanıt olarak gösterdiği için öldürüldü. Beyaz devlet görevlileri, kendisi ve yoldaşları John Clecht ve Flita Darmgwa aleyhine, bir gardiyanın öldürülmesi iddiasıyla uydurma bir suçlama yönelttiler. Bu suçlama, otomatik olarak ölüm cezasını gerektiriyordu.

George Jackson: Organik Aydın

Kölelik günlerinden günümüze dek ABD, Afrikalı-Amerikalı siyasi tutsakların katledildiği, katledenlerin ceza almadıkları büyük bir hapishanedir. Siyahilerin hayatı gerçekten de ucuzdur. George Jackson, Ağustos 1971’de öldürüldüğünde 29 yaşındaydı. 11 yılını parmaklıklar ardında, 7 yılını da hücre hapsinde geçirmişti.

Cezaevi yönetimi, hücresinde Marx, Mao ve Troçki’ye ait iki yüzden fazla kaçak kitabın yanı sıra Filistinli şair Semih Kasım’ın “Güneşin Düşmanı” adlı şiirini buldu. George Jackson, adaletsizliğin ve baskının kaynağının aynı olduğuna inanan, Filistin mücadelesini destekleyen bir enternasyonalistti. Siyahiler ve Filistinli tutsaklar arasında ortak bir dil konuşulduğunu, Filistin direnişinin uğruna savaştığı şeyleri kendisinin ve Kara Panter Partisi’nin de savunduğunu düşünüyordu. Jackson, emperyalist ABD’nin suçlu Siyonist teşekkülün arkasında olduğunu sürekli vurguladı. Kara Panter Partisi, Filistin hakkında beş resmi bildiri yayınladı. Filistin Kurtuluş Örgütü üyelerinin Kara Panter bülteninde yazı yazmasını sağladı.

George Jackson, örgütlü işçi ve köylü gücünün bir parçası olmadığı için “lümpen proletarya” olarak adlandırılan “siyahi proleter” sınıfa mensuptu. Üretim sisteminden kopuk olması nedeniyle, kendisi ve onun gibiler, örgütlü devrimci adımlar atmaları konusunda güvenilmez olarak görülen Amerikalı sosyalist partiler tarafından her zaman hor görüldüler. Bu sınıf, Amerikan İç Savaşı sırasında kırsal kesimi terk ederek, şehirlerdeki gecekondu mahallelerine doluşan, bir kısmı Detroit gibi limanlara ve sanayi şehirlerine göç ederek kırıntılarla geçinen alt proletaryayı oluşturan köylülerden geliyordu.

Ancak George Jackson, tıpkı kendisinden önce Malcolm X gibi, hapishanede kendini öyle bir noktaya kadar eğitti ki, siyahilerin çağdaş tarihsel gerçekliğine dair geliştirdiği devrimci fikriyat, Amerika’daki iktidar yapısını dehşete düşürdü ve onun fiziksel olarak ortadan kaldırılmasına yol açtı. Hapisteyken Jackson, Soleidad Brother [Soleidad’daki Kardeş”] ve Blood in My Eye [“Gözümdeki Kan”] adlı iki kitabın yanı sıra, Amerika'nın gettolarındaki siyahi veya “lümpen proleter” kitlelerin devrimci potansiyeline dair büyüleyici bilgiler sunan çok sayıda yazı kaleme aldı.

Bu sınıfın devrimci potansiyeliyle ilgili en ünlü sözlerinden biri şudur:

“Sanayi tarihinin başlarında işçiler, ‘çalışma hakkı’ sloganını ortaya attılar. Bugün bile, ABD’deki siyahilerin büyük bir kısmı, bu temel haktan mahrum bırakılıyor. Geçici işçi olarak yaşıyorlar, en son işe alınan ve ilk işten çıkarılanlar onlar. Onları devrimci saflara örgütlemek için işsizler ile lümpen proleterler arasındaki çizgiyi göz ardı etmemeliyiz.”

Gerçekten de, hapishanede yazdığı broşürler, halka açık tuvaletlerde ve otobüs terminallerinde uyuyan çok sayıda siyahi çocuğu ve genci Kara Panter Partisi’nin saflarına kattı. ABD’de bazılarının devrimci eylem için uygun görmediği 33 milyon siyahi, aslında hayatta kalmaları açısından en çok ezilen ve tehdit altında olan insanlardı.

George Jackson’ın büyüklüğü, Amerika’daki en savunmasız ve ezilmiş kesimlerin dinamik bir savunucusu olarak üstlendiği rolde yatmaktadır. Mahkûm arkadaşlarına yaptığı konuşmalar, hapishaneyi çete savaşlarının yaşandığı bir savaş alanından, gardiyanlara karşı onur ve özgürlük için ortak mücadeleyi ifade eden birleşik bir dayanışma cephesine dönüştürdü. George Jackson, Soleidad Brother adlı kitabında, bu mücadelenin son birkaç yıldaki evrimini etkileyici bir dille ortaya koyuyor.

27 Şubat 1970’te, siyahi ve Meksikalı mahkûmlar, San Quentin Hapishanesi’nde mahkûmlar için daha iyi yaşam koşulları talep eden, hapishanelerdeki yarı zorunlu çalışma koşullarını, yetersiz sağlık hizmetlerini ve gardiyanların kötü muamelelerini kınayan barışçıl protestolar düzenlemek üzere bir ittifak kurduklarını duyurdular.

Beyaz olmayan mahkûmların bu düzeydeki seferberliği, cezaevi yetkililerini ve beyaz üstünlükçü gruplara (neo-Naziler) mensup mahkûmları alarma geçirdi. Beyaz yetkililerin bu neo-Nazilerin yanında yer almasıyla, siyahi ve Meksikalı mahkûmlar, katliamlara ve kundaklamalara maruz kaldı. Hedef alınanlar arasında George Jackson da vardı. Hücresinde öldürülmüş halde bulundu. Amerikan medyası, kendisinin kaçmaya çalışırken öldürüldüğünü söyledi. ABD yönetimi ve FBI, solcu ve ilerici hareketlerin benzeri görülmemiş yükselişi karşısında cezaevi isyanlarıyla mücadele etmek için bir dizi gizli mekanizmayı devreye soktu.

Kara Panterler: Hapishanelerin İçinde ve Dışında Mücadele İçin Model

Protestoların yankıları, gün geçtikçe ABD’deki diğer hapishanelere de yayıldı. İlk olarak, Baltimore’dan Teksas’a kadar birçok yerde devrimci kadrolar meydana getirdiler. Mahkûmlar, beyaz kapitalist Amerika’nın demokratik görünümünü ortadan kaldıran, azınlık özgürlüğü, sınıf kurtuluşu ve ırk ayrımcılığının sona ermesi bayrağını yükselten şiirler, makaleler ve mektuplar yazdılar. Özgürlüğün ancak etnik azınlıkların devletin ve hiyerarşik güç yapısının kontrolü dışında kendi işlerini yönetebilmeleri, dayanışma ve sosyal destek ağı kurarak ve toplumsal, ekonomik ve politik mücadele için kapsamlı bir altyapı oluşturarak mümkün olacağına inanıyorlardı.

İkinci olarak, bu hareket, Jackson’ın da belirttiği gibi, Afrikalı-Amerikalı topluluğuna siyahi aydınların çaresizliğini gösterdi:

“Sosyoloji kitaplarında, Amerikan okullarındaki orta sınıf siyahi çocuklara, dünyada yiyecek, giyecek veya barınaktan yoksun, eziyet gören siyahi kardeşlerinin antisosyal olduğu ve suçlu olarak etiketlendiği öğretiliyor, oysa gerçekte Amerika’yı yönetenler, suçlulardır.”

Böylece, acı çekenler, işsiz sokakların, getto sakinlerinin ve azınlık gruplarından haksız yere hapsedilenlerin güçleriyle, özellikle de radikalizmiyle olduğu kadar sermayenin ve beyaz egemen sınıfın gücüyle yüzleşmesiyle ve farklı bir demokrasi anlayışı ile alternatif bir yönetim ve özyönetim modeli sunmasıyla öncü bir proje ortaya koyan Kara Panterler ile ittifak kurmanın gerekliliğini fark ettiler. Örgüt, ekmek, özgürlük, düzgün konut, istihdam, bağımsız bir eğitim sisteminin kurulması, polis şiddetine son verilmesi ve haksız yere hapsedilenlerin serbest bırakılmasını talep eden on maddelik bir kurtuluş vizyonu sundu.

Üçüncüsü, siyah mahkûmların cesareti, beyaz Amerika’da da bir karşılık buldu. Örneğin, küçük bir grup beyaz aktivist, onlara karşı olumlu bir tavır takındı. Yeraltında Hava Durumu, Jackson’ın öldürülmesini kınamak için birkaç yürüyüş düzenledi. Komünist Parti, siyahi mahkûmların ve Kara Panterler’in cinayetin soruşturulması taleplerini destekledi. Amerika’daki liberal partiler, halkın koyduğu bu tepkilerden rahatsız oldu, çünkü Amerikalı liberaller, beyaz kapitalist toplumun ıslah edilemeyecek kadar yozlaşmış olduğu gerçeğinin dillendirilmesinden pek hoşnut değillerdi.

Dördüncüsü, Amerika’daki siyahi mahkûmların ve George Jackson’ın çabaları uluslararası planda da yankı buldu. Kara Panter liderlerine ve Angela Davis’e yöneltilen suçlamalar, dünyanın birçok yerinde kınandı. Havana ve Leipzig gibi birçok yerde savunma ve dayanışma komiteleri kuruldu. Asya, Afrika ve Latin Amerika Halklarıyla Dayanışma Örgütü (OSPAAAL) 18 Ağustos’u Afrika kökenli Amerikalılarla uluslararası dayanışma günü ilan ederek tüm politik mahkûmların serbest bırakılmasını istedi.

“Kara Panterler” ve “Siyahların Hayatı Önemlidir” Arasında

George Jackson, yazılarında kendi ölümünü öngörmüştü, çünkü o, beyaz emperyalizmin merkezinde sosyalist ve hümanist bilinci geliştirmeye çalışmanın ne anlama geldiğinin son derece farkındaydı. Ondan sonra mücadele sona ermedi. Hapsedilen Kara Panterler, yaygın şiddete son verilmesini talep etmek ve ırk ayrımcılığı uygulamasını protesto etmek için açlık grevleri örgütlediler.

Amerika’da prosedürler kutsaldır, adalet ise tali bir ayrıntıdır. Adalet, birçok siyahi ve Meksika kökenli Amerikalının parasının yetmeyeceği bir lükstür. Jim Crow yasalarıyla pekiştirilen ırk ayrımcılığı sistemi yıkılmış olsa da, mirası ve ondan önce gelen kölelik sisteminin mirası, daha az belirgin biçimlerde kendini göstermeye devam ediyor. Irkçılık ve adaletsizlik ise derinlere kök salmış durumda.

George Jackson’ın öldürülmesinden günümüze kadar, Amerika’daki ezilen siyahilerin birikmiş öfkesini yansıtan dramatik sahneler tekrar tekrar yaşandı. Ancak henüz geniş bir halk tabanına sahip ve programları arasında, çoğunluğu Amerikan polis şiddetinin kurbanı olan siyah işçi sınıfına yönelik radikal bir hedefe doğru somut bir değişim içeren bir parti ortaya çıkmadı.

Siyahların Hayatı Önemlidir hareketinin, kuruluş tarihinin izlediği yolu birebir takip ettiğini varsaymak bir hatadır. Hareketin başında bulunan, DeRay McKesson ve Shaun King gibi isimler, hitabet yeteneği olan, kameraların dikkatini çekebilen orta sınıf veya küçük burjuvaziden, düzene uyumlu aktivistler arıyorlar.

Gerçekten de bu isimler, arzuladıkları şöhrete ve servete kavuştular. Hareket, artık birçok iş adamı ve şirketin hâkimiyeti altında. Hareketin yapısının en altında, George Jackson’ın tanımladığı türden, işçi sınıfının ve lümpen proletaryanın evlatlarının bulunduğunu kimse inkar edemez tabii. Ancak bu nispeten daha radikal olan unsurlar, hareketin liderlerinin beyaz burjuva iktidarına karşı radikal bir tavır almalarını istemedikleri mahallelere dağılmış haldeler.

Bu nedenle, “Siyahların Hayatı Önemlidir” hareketini “Kara Panter” hareketinin bir uzantısı olarak görmek yanlış, çünkü ikincisi, başından beri, siyahilerin kasıtlı olarak öldürülmesini bireysel hatalara değil, on milyonlarca vatandaşın, özellikle de çalışan ve emek veren siyahilerin, ten rengi nedeniyle yaşadığı yoksulluk, aşağılanma, güvensizlik ve ayrımcılığın kapsamlı yapısal gerçekliğine bağlayan radikal bir siyasi duruşu benimsemiştir.

Bu devlet destekli terör, Amerikan imparatorluğunun temel taşlarından biridir ve tüm işçi sınıfına karşı burjuva sınıfının baskı aygıtı olarak iş görmektedir. Siyahilerin zulme uğraması ve işçi sınıfının renk, din, cinsiyet ve ırk temelinde bölünmesi, Amerikan emperyalizmini korumak için tasarlanmış, işçi sınıfına karşı düşmanca bir strateji oluşturan ırkçı bir siyasi ve kültürel yapının ayrılmaz parçasıdır.

Kara Panter Partisi, sınıf mücadelesi ve kurumsal ırkçılıkla iç içe geçmiş kapitalizme karşı mücadele konusunda belirli bir olgunluk düzeyine sahipti ve bunu, en önemlileri konut sorunları, yoksulluk ve ırkçılıkla mücadele, cinsiyet eşitliği, militarizm karşıtlığı ve emperyalizm karşıtlığı olan on maddeyle bağlantılı Maoist parti programında ifade ediyordu.

Parti, mütevazı medya organları aracılığıyla, siyahilerin özgürleşmesinin, üretim araçlarının sosyalist kooperatif temelli kontrolü olmadan mümkün olamayacağını, topluma ait servetin dağılımında bir değişimin ancak bu sayede sağlanabileceğini savundu. Kimlik politikası için gerçek mücadelenin, her zaman daha geniş kapsamlı sınıf politikası mücadelesiyle bağlantılı olduğunu ileri sürdü. Parti, programının dünyanın dört bir yanındaki ezilen halkların mücadeleleriyle dayanışma içinde olmak olduğuna inanıyordu.

Katledilmeden önce George Jackson, örgütlenmeyen siyahi işçi sınıfının salt sömürü için hammaddeden ibaret olduğunu dile getirmişti. Bir getto devriminin başarısının nihai koşulu, liderlik, rehberlik, doğru bakış açıları ve doğru programı sağlayabilecek öncü bir devrimci oluşumun varlığıdır. Bugün böyle bir oluşumun yokluğu, Amerika’daki mevcut siyahi ayaklanmasını sekteye uğratan önemli bir zafiyet kaynağıdır.

Kribsu Diallo
7 Kasım 2020
Kaynak

27 Temmuz 2026

ICE ve Kaçak Köle Avcıları


Birçok Amerikalı, Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi (ICE) ajanlarınca durdurulup sorgulanma ihtimaline karşı, evlerinden her çıktıklarında vatandaşlık belgesi taşımaları gerektiği gerçeğini öğrenince şaşırdı. Aslında bu yönergeyi veren, mevcut İç Güvenlik Bakanı Kristi Noem’di.

Ülkede hep siyahileri etkileyen durdurup arama uygulamalarının geçmişi göz önüne alındığında, bu sorunlu bir durum. Latinler yanında en çok da siyahilerin vatandaş olmadıklarından şüphe ediliyor. Vasquez Perdomo-Noem davasında Yüksek Mahkeme, federal görevlilerin insanları “nasıl göründüklerine, hangi dili konuştuklarına, ne iş yaptıklarına, hatta nerede olduklarına” göre durdurmaları fikrine destek sundu. Ancak Minnesota’da kısa süre önce açılan bir davada davacılar, “Somalililerin ve Latinlerin önyargıdan kaynaklanan, ırk temelli fişleme pratiği sebebiyle durdurulup göz altına alındığını”, bu durumun anayasal haklarını ihlal ettiğini savundular. Aynı davacılar, “Ayrımcı pratikler, bu süreçte çok sayıda ABD vatandaşını da kapsıyor. İnsanlar kelepçeleniyor, yüzleri taranıyor, bir yandan da belgeleri görmezden geliyor” dediler.

Siyah veya esmer tenliyseniz, kolluk kuvvetlerince durdurulma olasılığınız çok daha yüksek. Bu sorun nesillerdir mevcut. Bu koşullarda yönetim, istenmeyen yabancıları ayıklama konusundaki gayretli girişimleri ışığında, bazı beyaz insanları bile olumsuz etkileyecek adımlar atıyor. Bu konuyla ilgili bilinç, giderek artıyor. Göçmen karşıtı ve yurttaş hakları karşıtı politikaların yarattığı tehlikeyi vurgulamak için bazıları, İkinci Dünya Savaşı dönemindeki Nazi uygulamalarıyla paralellik kurdular.

Gizli bir polis gücü olan Gestapo, insanlardan rutin olarak kimlik belgeleri taşımalarını talep ediyordu. Bu taktiği Yahudilere ve diğerlerine karşı şiddet uygulamak, onları tespit etmek için kullanıyorlardı. Bazıları, ICE ajanlarının da aynı şekilde çalıştığını iddia ediyor. Ancak insanların anlaması gereken şey, Holokost’un aşamalar halinde gerçekleştiğidir. Tarihçi Peter Lowenberg’ün tespiti şu yönde: “Hedef grup önce marjinalleştirilmeli, ardından vatandaşlık kanununun dışına atılmalı. Bu kritik bir moment. Bu adım sayesinde ilgili grup hukuken dışlanıyor. Bir sonraki adım, aşağılamadır.”

Bu süreci “sürgün, en nihayetinde ölüm kampları” izledi. Tarihin tekerrür etmesini engellemek istiyorsak, işaretleri görmemiz, geleceği okumamız gerektiği açık. Bazıları, tam da bunu yapıyor.

ABD Çalışma Bakanlığı’nın kısa süre önce “Tek Vatan. Tek Halk. Tek Miras” başlığıyla yayınladığı videoyu birçok kişi Nazi sloganı “Ein Volk, ein Reich, ein Führer”e (tek halk, tek devlet, tek lider) benzetti. ABD, farklı ırksal ve etnik kökenlere, kültürel uygulamalara, dini inançlara ve değerlere sahip gruplardan oluşan, farklılıkları içeren bir ülke. “Tek miras” iddiası, bu gerçeği ortadan kaldırıyor, ülkeyi temelde beyaz insanlara aitmiş gibi gösteren genel söyleme katkıda bulunuyor.

Vox'ta yazan Eric Levitz, Trump yönetiminin “beyaz milliyetçilere işmar etmekten vazgeçemediğini” söylüyor. Buradan onun Nazi propagandasının bir araç olarak kullanıldığı imasında bulunuyor.

Bu tür kıyaslamalar yerinde olsa da, yetkililerin “belgeleri görmek” istemesi ve marjinalleştirilmiş grupların haklarını ihlal etmesi örnekleri için yurt dışına bakmaya gerek yok. Bu taktikler, geçmişte köle avcılarının, yakın zamanlarda ABD’deki polis memurlarının kullanılan taktiklere çok benziyor. Neticede önyargı ve faşizmin giderek artan tehdidine karşı uyarıda bulunulurken bile, birçok kişinin siyahilerin ülke içinde karşılaştığı adaletsizlikleri göz ardı etmesi, endişe verici.

Amerika'nın istisnai olduğuna dair efsane, toplumumuzun genel olarak adil olduğunu öne sürer. Ancak bu eski moda düşünce, ulusun tarihiyle çelişmektedir. Siyahiler, bu ülkede özgür oldukları süreden çok daha uzun süre köle olarak yaşamıştır. Neredeyse bir yüzyıl boyunca ayrımcılığa maruz kalmış, nesiller boyu tam ve eşit vatandaşlıktan mahrum bırakılmış, bu sisteme meydan okudukları için şiddet tehdidiyle karşı karşıya kalmışlardır.

Ne yazık ki bazıları, yalnızca Avrupalıların çektiği zorluklarla empati kurabiliyor. Avrupa genelinde on milyondan fazla Yahudi’nin ölümüne yol açan yabancı soykırımı bir trajedi olarak görüyorlar, ancak Belçika Kralı II. Leopold’un Afrika halkına karşı işlediği ve on milyon kadar insanın ölümüne yol açan soykırım gibi diğer örnekleri göz ardı ediyorlar.

Dilediği, tercih ettiği şeyle empati kuran yaklaşım, Hitler’in neden canavarca bir diktatör olarak hatırlandığını ve Leopold ile askerlerinin siyahilere uyguladığı adaletsizliklerin neden nadiren tartışıldığını açıklıyor. Ülkemizin, yerli halka karşı işlediği suçlara rağmen Kolomb Günü’nü kutlamasının nedeni de budur. Bu durum, bazı kişilerin “belgelerinizi görmek” isteyen ICE memurları ile Naziler arasında, köle avcıları, Konfederasyoncular, Ku Klux Klan üyeleri ve polis memurlarından daha fazla karşılaştırma yapmaya istekli olmalarını da açıklayabilir.

Bazı Beyaz Amerikalılar, yurt dışındaki olaylara suçlama yöneltmek suretiyle, burada siyahilere ve diğerlerine karşı işlenen vahşetlerden kendilerini soyutlamayı umuyorlar. Ancak Nazilerin büyük ölçüde Amerikan ırkçılığından ilham aldıkları göz önüne alındığında, bu tutum, sadece haksız değil, aynı zamanda yanıltıcı da görünüyor.

Nazi rejiminin Avrupa’da iktidara gelmesinden çok önce, Güney Carolina, 1704 yılında Amerika’nın ilk köle devriyelerini kurdu. Diğer Güney eyaletleri de kısa süre sonra aynı şeyi yaparak, kölelikten kaçmaya çalışanları yakalamak için devriyeler oluşturdu. Bu devriyeler, siyahi insanları tarlalarda, ormanlarda ve bataklıklarda kovaladı, kaçanları yakalamak, hatta öldürmek için sıklıkla köpekler kullandı. Bu sistemde beyazlar, köleleştirilmiş siyahi insanların bir plantasyondan diğerine seyahat etme veya bir kentteki pazara gitme gibi işleri halledebilmesi için yazılı bir izin belgesi taşımasını istiyorlardı. Özgürlük belgeleri veya izin belgesi yoksa, devriyeler, onların köle olduğunu varsayıyordu. Irkçılık nedeniyle, birçoğu köle olmasalar bile köle olmaları gerektiğine inanıyordu. Okuma yazma öğrenmeye mani olan yasalar nedeniyle, çoğu siyahi insan, bu dönemde okuma yazma bilmiyordu, bu nedenle kendi belgelerinin sahtesini üretemiyorlardı.

Özgür doğacak kadar şanslı olanlar bile her zaman kölelik tehdidiyle karşı karşıyaydı. Bu dönemde siyahi insanlar, baharın ortasında donmuş bir su kütlesinin üzerinde yürüyormuş gibiydiler. Yanlış yöne atılan tek bir adım, gözden düşmelerine, dondurucu soğuğa maruz kalmalarına ve özgürlüklerini tümüyle kaybetmelerine neden olabilirdi. Sadece siyahi olmaları nedeniyle, bireyler köleleştirilme olasılığı karşısında asla tam anlamıyla güvende değillerdi. Örneğin, 1808 civarında New York’un Minerva kasabasında özgür doğmuş bir siyahi adam olan Solomon Northup, Louisiana’da köle olarak satıldı.

Northup, otobiyografisi On İki Yıl Kölelik’te, sorunlarının, kendisini gezici sirklerinde müzik çalması için işe alan iki beyaz adamla tanışmasıyla başladığını söylüyor. Onu, bir çiftliğinin, karısı ve üç çocuğuyla paylaştığı evinin bulunduğu kendi siyahi topluluğundan söküp aldılar. İlk başta her şey yolunda görünüyordu. Ona başlangıçta söz verilenden daha yüksek bir miktar olan kırk üç dolar ödediler. Ancak bu görünüşte nazik davranış, onu gafil avlamak için başvurdukları bir hilenin parçasıydı.

Adamlar, Solomon’a uyuşturucu verdiler. Ateşli bir gecenin ardından doktora götürülmesini önerdiler. Ancak onu aslında Washington’daki bir köle hapishanesine götürdüler. Uyandığında, kendini zeminin ortasında büyük bir halkaya zincirlenmiş halde buldu. William adında bir beyaz adam ona artık köle olduğunu söyledi. Solomon, özgür doğduğunu söyleyerek itiraz etti, ancak köle sahibi, gerçeği ayırt edilemez hale gelene dek Georgia’dan kaçan bir çocuk olduğu yalanını tekrarladı. Dayak o kadar acımasızdı ki, bir noktada köle sahibi, sopanın sapını kırdı. Özgür doğmuş olsalar da, beyaz insanların önyargısı, Solomon Northup gibi siyahileri sürekli tehlikeye atıyordu. Bugün de durum aynı, çünkü vatandaşlık statüsü, tek başına insanları ırk temelli fişleme tehlikesinden korumuyor.

Vatandaşlığınızı kanıtlamak zaman alabilir, özellikle ICE ajanları yanınızdaki kanıtları görmezden gelirse, aile, arkadaşlar, iş arkadaşları veya avukatlardan yardım almanız gerekebilir. Beklerken, belgesiz göçmenlerle aynı kötü muameleye maruz kalabilirsiniz: gözaltına alınmak, kötü muamele görmek, sevdiklerinizden ayrılmak, hatta hiç ziyaret etmediğiniz ülkelere gönderilmek.

Yargıç Sonia Sotomayor, Vasquez Perdomo-Noem davasıyla ilgili yazısında, “Hükümetin Latin kökenli görünen, İspanyolca konuşan ve düşük ücretli bir işte çalışan herkesi tutuklayabildiği bir ülkede yaşamak zorunda kalmamalıyız” diyordu. Fakat bu söylediği, tam da Trump yönetiminde gerçekleşmekteydi. Bazılarının hakları önemsiz görüldüğünde böyle şeyler oluyor.

Başta bazıları, ülke genelinde Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi’nin (ICE) düzenlediği baskınların yalnızca yabancı ülke doğumlu kişileri etkileyeceğine inanıyordu. Ancak bazı ajanlar, vatandaşlığı kanıtlayan belgeleri görmezden geldi ve göçmenlik duruşmalarına katılmak ya da vatandaşlık başvurusunda bulunmak gibi kanıtları dikkate almadı. Yani, burada yasal olarak bulunmak, yeterli koruma sağlamıyor.

Geçen sonbaharda yayınlanan bir raporda, federal ajanların en az 170 vatandaşı “günlerce tekmeleyip, sürükleyip, gözaltında tuttukları” belirtildi. Siyahilerin zaten yerel polisin ırk temelli fişleme pratiğiyle karşı karşıya kaldığı bir ülkede, göçmen karşıtı baskınlar, durumu daha da kötüleştiriyor.

Bazı insanlar, göçmenlere şiddet uygulandığını gördüklerinde, “Bu, bizim mücadelemiz değil” diyorlar. Protesto hareketlerinin ön saflarında yer alan siyahi Amerikalılara, kendi gruplarının üyeleri kötü muameleyle karşılaştığında kenarda durmaları söyleniyor. Ancak günler, haftalar ve aylar geçtikçe, topluluğumuz üzerindeki etki inkar edilemez hale geliyor. Örneğin, görev başında bulunmayan bir ICE ajanı, yılbaşı gecesi Los Angeles’taki dairesinin hemen dışında Keith Porter adlı 43 yaşındaki bir siyahi adamı vurdu. Başka bir olayda, Minneapolis’teki ICE ajanları, içinde altı siyahi çocuk bulunan bir arabaya göz yaşartıcı gaz attı, hava yastıklarını patlattı ve çocukları zehirli kimyasallara maruz bıraktı. Anneleri Destiny, en küçük çocuğunun “ağzının etrafında köpük toplanan evladının cansız halde yere yığıldığını” söyledi. Ayrıca, kocasının "gözlerinden yaşlar aktığını", kendisine "Sen nefesini geri alana kadar sana tüm nefesimi vereceğim” dediğini aktardı. Neyse ki çocuklar hayatta kaldı, ancak yaşadıkları deneyim, göçmen karşıtı politikalar sonucunda siyahi Amerikalılara karşı devlet destekli şiddetin tırmandığını ortaya koyuyor. Ne Porter ne de Jackson ailesi protestolara katılmıştı, ama bu göçmenlik karşıtı politikadan bir şekilde etkilendiler. Tıpkı Dr. Martin Luther King Jr.’ın Birmingham Hapishanesi’nden gönderdiği mektupta dediği gibi: “Herhangi bir yerde yaşanan adaletsizlik, adaleti her yerde tehdit eder.”

Dördüncü Kanun Değişikliği, vatandaşlara "kişiliklerinde, evlerinde, belgelerinde ve eşyalarında makul olmayan arama ve el koymalara karşı güvende olma hakkını" garanti eder. Memurların bir kişiyi ten rengine göre yargılamaları veya herkesin evden her çıktığında vatandaşlık belgesi taşımasını beklemesi, makul karşılanacak bir şey değil.

Gazeteci Bob Niedt, Kiplinger’da tüketicileri Sosyal Güvenlik kartı, pasaport, doğum belgesi ve diğer belgeleri cüzdanlarında taşımamaları konusunda uyardı, çünkü bu, kimlik hırsızlığı riskini artırıyordu. Bu uyarı, Trump yönetiminin vatandaşların federal memurlara vatandaşlık belgesi vermeye hazır olmaları gerektiğini söyleyen emriyle çelişiyor. Bazıları ırk temelli fişleme pratiğine rağmen bu emre uymamız gerektiğini iddia etse de, bu beklenti, vatandaşların “makul olmayan aramalar”dan muaf olma hakkını göz ardı ediyor.

Vatandaşlara ve ülkedeki diğer insanlara durdurulup aranmaya hazır olmalarını, bu duruma katlanmalarını söylemek yerine, ırkçılığı sürdüren, vatandaşların haklarını hiçe sayan kurumların hesap vermesini, gerekirse bunların ortadan kaldırılmasını talep etmeliyiz.

Hem bugünkü hem de altı yıl önce gerçekleşen protestolara rağmen, ırk temelli fişleme pratiği devam ediyor. Bu pratik, köle avcılarından bugünün kolluk kuvvetlerine dek uzanan bağı ortaya koyuyor. Örneğin, “2003-2024 yılları arasında New York Emniyet Müdürlüğü memurlarınca durdurulan kişilerin yüzde 90’ı siyahilerdi. New Yorklular içinde siyahilerin oranı yüzde 23, Latinlerin oranı yüzde 29 olmasına rağmen tüm durdurma işlemlerinin yüzde 52’inde siyahiler, yüzde 31’inde Latinler ana fail.”

ICE ajanlarına, eğitim seviyeleri ne olursa olsun, kimin vatandaş olup olmadığını belirleme talimatı vermek, ırksal önyargıya kapı aralıyor, zira bu tür varsayımlar, genelde karar verme sürecini etkiliyor. Araştırmalar, “polise takdir yetkisi veren yasal kuralların, ‘yargı yönetimi açısından mantıklı’ olsa bile, mevcut adalet sistemimizde eşitsizlik hilafına işletilebileceğini” (Rushin & Edwards, 2021) öne sürüyor.

Aylar önce siyahi göçmenlerin sıkış tepiş bindikleri köle gemilerindeki hallerini ortaya koyan görüntüler dolaşıma sokuldu. Ancak üzücü gerçek şu ki bu gerçek, beyaz insanlar bu çatışmanın içine çekilene, beyaz bir anne olan Renee Good bir ICE ajanı tarafından öldürülene ve genç bir beyaz adam olan Kaden Rummler, protestoculara ateş açan kolluk kuvvetlerince sol gözünden vurulup kör edilene dek kimsenin umurunda olmadı.

Bugün Amerika’da gördüklerimizle Nazilerin benimsediği politikalar arasında bazı kıyaslamalar yapmak, akademik açıdan doğru olsa da, aynı kıyaslama, bu ülkedeki kolluk kuvvetlerinin tarz ve üslubunu belirleme konusunda köle avcılarının oynadığı rol tümüyle göz ardı edildiğinde, sorunlu bir hal alıyor.

Bazı beyazlar, önyargıları ve faşizmi yerli bir sorun yerine dışarıdan ithal edilmiş olgular olarak takdim etmek için beyhude yere çaba harcıyorlar. Bunu yaparak, kendilerini marjinalleştirilmiş gruplara uygulanan kötü muameleden önemli ölçüde uzaklaştırabiliyorlar. Ayrıca, devlet destekli şiddetin daha kolay kabul edildiği, vatandaşların haklarının açıkça göz ardı edildiği bu noktaya nasıl geldiğimizi düşünmek denilen o gerçek görevi üstlenmekten kaçıyorlar.

Misal, “bu, benim bildiğim Amerika değil” deyip duranlar, farkında olmadan, siyahi insanlara ve ırksal azınlıklara uygulanan adaletsizlikleri men edilecek şeylermiş gibi görmediklerini itiraf ediyorlar. Oysa Amerika, ırkçılığın halen daha devam ettiği bir ülke.

Siyahi insanlar, durdurulup aranma, tutuklanma ve haksız yere mahkûm edilme olasılığı en yüksek grup olmaya devam ediyor. Aynı zamanda, ten rengi farklı olan göçmenlerin sınır dışı edilmeleri için yapılan baskınlara hedef olma, hücre hapsinde tutulma ve mahkemelerde adil yargılanma hakkından mahrum bırakılma olasılıkları daha yüksek.

Amerika’da bir kişinin ten rengi, yaşadığı deneyimleri belirliyor. Birçok açıdan, bizi buraya getiren şey, ırkçılığı inkâr eden tavırdır. Bu ülkede siyahi insanlara uygulanan adaletsizlikleri kabul etmeye yanaşmayanlar, başkalarının da aynı şekilde göz ardı edilmesinin yolunu açtılar.

Dr. Allison Wiltz
22 Ocak 2026
Kaynak

Kaynakça:
Alvord, K. (16 Ocak 2026). Kristi Noem says Americans should be prepared to prove their citizenship as ICE ramps up raids. People.

Balkansky, A. (1 Ekim 2019). Runaway! fugitive slave ads in newspapers: Headlines & Heroes. The Library of Congress. LOC.

Breuninger, K. (17 Ocak 2026). Labor Department accused of echoing Nazi slogan in Social Media Post. CNBC.

Chacón, J. (24 Eylül 2025). Whose common sense? some reflections on Noem v. Vazquez Perdomo. Stanford Law School. Stanford.

Foy, N., & Maney, S. (16 Ekim 2025). Immigration agents have held more than 170 Americans against their will, ProPublica finds. Propublica.

Hadden, Sally E. Slave Patrols: Law and Violence in Virginia and the Carolinas. Cambridge, Mass.: Harvard University Press, 2001.

Herchenroeder, K. (16 Ocak 2026). Ice’s tear gas sent a 6-month-old to the hospital, the latest in an alarming pattern. Motherjones.

How the Supreme Court’s latest decision clears the way for racial profiling during immigration raids. American Immigration Council. (9 Eylül 2025). AIC.

Karl and Marie Cahn’s identification papers: Artefact. Musée de l’Holocauste Montréal. (30 Aralık 2024). Muse.

Larose, G. (5 Aralık 2025). Murrill: NOPD is breaking laws if it doesn’t ‘fully cooperate’ with ICE, Border Patrol • Louisiana Illuminator. LI.

Levitz, E. (14 Ocak 2026). The Trump administration can’t stop winking at white nationalists. Vox.

Luck, Patrick, 2023, “Louisiana Runaway Slave Advertisements Dataset, 1801–1820”, HD, Harvard Dataverse.

McVan, M. (16 Ocak 2026). These are the arrests you’re not seeing • Minnesota Reformer. MR.

Mubashir Khalif Hussen, Mahamed Eydarus ve Javier Doe v. Kristi Noem in her official capacity as Secretary of the U.S. Department of Homeland Security. (15 Ocak 2026). PDF.

National Archives and Records Administration. (n.d.). The Nuremberg Laws. National Archives and Records Administration. Aotus.

Niedt, B., & LeValley, D. (12 Ocak 2026). 10 worst things to keep in your wallet. Kiplinger. Kiplinger.

Northup, S., Coomber, S., & Barder, G. (2024). Twelve Years a slave. Sweet Cherry Publishing.

Rannard, G., & Webster, E. (12 Haziran 2020). Leopold II: Belgium “wakes up” to its bloody colonial past. BBC.

Rushin, S., & Edwards, G. (2021, March). An empirical assessment of pretextual stops and racial … PDF.

Verite News. (31 Ekim 2024). NOPD says data shows no racial disparities. we checked it. Verite.

Vitali, A., Hunt, K., & Thorp, F. (14 Aralık 2018). Trump referred to Haiti and African nations as “Shithole” countries. Ali Vitali, Kasie Hunt ve Frank Thorp V. NBC.

Dr. Allison Wiltz, “Why Violence Against Black Americans Wasn’t Seen as Red Line”, 12 Ocak 2026, Medium.

Dr. Allison Wiltz, “How Popular Brands Capitalize on Slavery Loophole for Profit, 12 Ocak 2025, Medium.