24 Ağustos 2026

,

İslam, Devrim ve Safiye Buhari


Safiya Buhari (Allah ona cennetini nasip etsin), hayatını siyahların özgürlüğü ve tüm politik tutsakların özgürlüğü için mücadele ederek geçiren, Yeni Afrika devrimci hareketinin öncülerinden, Müslüman ve eski bir politik tutsaktır. Her Müslüman ve devrimci, onun sunduğu örnekliği incelemeli, ondan ilham almalı, Safiye Buhari’nin mücadele içinde ulaştığı mertebeye ulaşmak için uğraşmalıdır.

Aşağıda Safiye Buhari’nin, Kara Panter Partisi’ne (KPP) katıldığı zamandan politik tutsak olduğu döneme dek İslam’ı ve devrimi benimsemesine dair özet bir bakışa ve deneyimlerinden içselleştirmemiz gereken bazı derslere dair kısa bir değerlendirmeye yer verilmektedir.

Bu döneme ve diğer dönemlere dair ayrıntılı anlatımı ve devrimci mücadelenin farklı yönlerine ilişkin analizleri, The War Before [“Önceki Savaş”] adlı kitabında bulunabilir. Buradaki tüm bilgiler o kitaptan alınmıştır.

Devrime Bağlanma

Buhari, 1969’da KPP’nin New York şubesiyle çalışmaya başladı. Ücretsiz Kahvaltı Programı'na yardım etti. Çok geçmeden, 1970’te, polisin yalanlarını, vahşetini ve baskıcı uygulamalarını bizzat deneyimledikten sonra, tam zamanlı parti üyesi olmaya karar verdi. Halkımızın özgürlüğü için mücadele etmek üzere üniversiteden ayrıldı.

1971’de KPP’de yaşanan ayrışmanın ardından, devletin Panterlere karşı yürüttüğü savaşın yoğunlaşmasıyla birlikte, Buhari’nin Siyahilerin Kurtuluş Ordusu (SKO) için yeraltı irtibat görevlisi olarak üstlendiği rol ve devam eden Panter çalışmaları, onu polis için hedef haline getirdi. Kararlılığı, etkinliği ve New York’taki siyahi cemaatlerine olan derin bağı, onu devletin gözünde etkisiz kılınması gereken bir tehdit haline getirdi. Öte yandan, aynı özellikler, onu New York polisinden de korudu.

Ancak 1975 yılının başlarında, asılsız suçlamalarla Virginia’da yakalanıp hapse atıldı. 40 yıl hapis cezası aldı. Bir süre de idam cezasıyla karşı karşıya kaldı. Tutuklanmasının ardından FBI, onu “ünlü, tehlikeli [...] ve ülke çapındaki kolluk kuvvetlerinin tanıdığı biri” olarak rapor etti. Buhari, bu noktada 4 yıldır Müslümandı.

İslam’a Giriş

Buhari, “New York Üçlüsü”nün haklarını savunurken İslam’la tanıştı. Savunduğu üç politik tutsaktan biri olan Nuh Kayyam (Allah ona cennetini nasip etsin), birçok yoldaşının İslam ve devrimin bir arada olmasına karşı çıktığı bir dönemde, kendisine Allah ve İslam hakkında farklı bir bakış açısı kazandırdı.”

Kilisede büyümüş olan Buhari, “kurtarılmış” kişilerin ikiyüzlülüğüne şahit olunca hayal kırıklığına uğramış, “bu insanlar cennete giderken diğerleri gitmiyorsa, Tanrı olamaz” diye düşünmüştü. Nuh onu, din hakkındaki birçok sorusuna, özellikle de “inançlı” olduğunu iddia edenlerin ikiyüzlülüğüne dair sorularına cevap veren bir metne yönlendirdi. Kur’an’ı bir başına okuduktan sonra, “İslami yaşam tarzını” ciddi olarak incelemeye karar verdi.

Buhari, konuyla ilgili şunları söylüyor:

“Kur’an’ı ve İslam’ı incelerken, Müslümanları Allah’ın yarattığını, insanın yaratmadığını öğrendim. Buradan, sadece Allah’tan başka ibadete layık hiçbir şey yoktur’ demekle Müslüman olunamayacağı sonucuna ulaştım. Sizi Müslüman yapan, kalbinizdeki niyet ve Allah yolunda mücadele etme azminizdir.”

Bu, Bakara suresinin 190-193. ayetlerinde açıklığa kavuşturulmuş bir husustur:

“Allah yolunda size zulmedenlere ve size karşı savaşanlara karşı savaşın, fakat sınırları aşmayın. [...] Zulüm kalmayıncaya kadar savaşın. [...] Çünkü zulüm, katliamdan daha kötüdür.”

Nuh ve diğer birçok siyahi devrimci gibi, o da devrime bağlılıkla İslam’ın çelişmediğini düşünüyordu. Aslında, Müslüman için zulme karşı mücadele etmek, bu bağlılıkla uyumlu olarak, farz kılınmıştır. Buhari, bu bilgi ışığında, “1971 yılında Şahadet getirdim, ‘doğru yolda’ kalıp mücadele etmeye karar verdim” diyor.

Hapishanedeki deneyimleri ve çalışmaları (1975-1983), dinini sınayacak, imanını güçlendirecek ve her cephede devrimci mücadeleye olan bağlılığını derinleştirecektir.

Esaret Altında Cihad

Şahadetini bildirdiği gün, İmam, cihat üzerine bir hutbe vermişti. Buhari, bu hutbeden, harici cihadın, kişinin çevresindeki haksızlık ve yalanlarla mücadele etmesini gerekli kılan cihat biçimi olduğunu, dâhili (büyük) cihadınsa kişinin içindeki haksızlıkları ve yalanları gidermek için mücadele ettiği cihat biçimi olduğunu öğrendi.

Buhari, hapishanede dini hoşgörünün eksikliğinden, hapishanenin neredeyse ölümcül tıbbi ihmaline kadar uzanan ve kurum tarafından uygulanan diğer hedef gözeterek gerçekleştirilen (tecrit etme gibi) saldırılara ve suiistimallere tanık oldu. Bu saldırı ve suiistimallerle bizzat yüzleşti.

İlkine karşı nispeten hızlı bir başarıyla mücadele etti. Hapishanede geçirdiği ilk Ramazan ayında, gün batımından gün doğana dek (iftar ve sahur yapmadan) hücresinde oruç tuttu. Orada kendilerini “Müslüman sayan” başka kadınlar olsa da, bu kişiler Ramazan’ı tutmuyor veya diğer ibadetleri yerine getirmiyorlardı. Bu da kurumun oruç konusunda bir uygulamasının olmadığını gösteriyordu. Buhari, meseleyi şu şekilde açıklıyor: “İhtiyaç duyduğum şeyleri kantinden almaya başladım. Kurumdaki kadınlar benim ibadetimi görünce, bana bir şeyler temin etmeye başladılar.”

Ertesi yıl, Safiye (ve muhtemelen oruç tutan diğerleri) Ramazan ayı boyunca hapiste tutuldu. Karşılaştığı tıbbi ihmal, daha uzun süreli bir mücadeleyi gerekli kılmaktaydı.

Tıbbi Bakım İçin Mücadele

Hapishanede sağlık konusunda korkunç bir muameleyle karşılaştı. Birkaç mahkûmun yaşadıklarını anlatan Safiye, bu konuyla ilgili şunları söylüyor:

“Hayatları, altı aydır hapiste olan bir kadını muayene edip altı haftalık hamile olduğunu ve hiçbir sorunu olmadığını söyleyen bir ‘doktorun’ ellerine teslim edildi. Kadın, daha sonra bebeğinin öldüğünü, bebeğin karnında çürüdüğünü öğreniyor. Ya da doktor size hamile olmadığınızı söylüyor, üç ay sonra yedi kiloluk bir erkek bebek dünyaya getiriyorsunuz.”

Buhari, cezaevine geldiğinden beri sağlık sorunlarıyla boğuşuyordu. İlk değerlendirmesinde, kendisine “portakal büyüklüğünde iki tümör” olduğu söylendi, ancak hastaneye kaldırılma ve ardından kaçma riskini göze alamayan yönetim, cezaevi içinde tedavi görmesine mani oldu. “Hayatını riske atmayı tercih ettiler.”

Bu ihmal, dışarıda tedavi görme talebinin reddedilmesine itiraz ettiğinde doruk noktasına ulaştı. Kurum yetkilileri, konuyla ilgili görüş ayrılıklarının olduğunu söylediler.

Hapishaneden kaçmaya karar verdi. Kaçak haldeyken muayene edildi. Durumunun, o an ameliyat olmazsa hayatının geri kalanında acı çekeceği bir noktaya geldiği kendisine bildirildi. Bu anda, Allah’ın Müslümanlara olan şu emrini hatırladı: “Zulüm ve baskıya nerede rastlanırsa rastlansın, ona karşı mücadele edin.”

Kendisi de dâhil olmak üzere oradaki kadınların gördüğü korkunç tıbbi muamele, mücadele edilmesi gereken bir meseleydi. Bunu fark eden ve sonunda yeniden yakalanacağını bilen Buhari, durumunu ve devam eden tıbbi bakım eksikliğini, kurumun tıbbi tesisinin yetersizliğini ve ihmalini ortaya çıkarmak, onlara uygun bakım sağlanması konusunda baskı yapmak amacıyla tüm yaşananları hapishaneden kaçmasıyla ilgili davada savunma yapmak için kullanmaya karar verdi.

Buhari, firar davasında yargılanırken, mahkemede kendini savunmayı seçti. Davaya hazırlanırken geniş çaplı destek almıştı, ancak “en beklenmedik ve son derece takdir edilen desteği, jüride yer alan Virginia eyaletinin Goochland şehrinde yaşayan halktan gördü.”

Dava süresince, hapishanenin ve sağlık tesisinin adaletsizliklerini ortaya çıkardı. Karşılaştığı ihmali tüm çıplaklığıyla anlattı. Tanıklarla birlikte, kurumda birçok kadının maruz kaldığı, bazen ölümcül olan, muamelelerin gerekçelerini ortaya koydu.

Sonunda Buhari, jüri tarafından bir yıl hapis cezasına çarptırıldı. Bu cezanın tek sebebi ise hâkimin, “suçlu” olduğuna dair karar vermemeleri durumunda jüri üyelerini mahkemeye itaatsizlikle suçlayacağı konusunda savurduğu tehditti. Duruşmanın ardından yaşananları şu şekilde aktarıyor: “Jüri üyeleri, ben hapishaneye geri götürülene dek mahkeme salonunun dışında beklediler. Orada bana bir yıl hapis cezası verdikleri için özür dilediler.”

Çabalarıyla hapishanenin kadınlara karşı uyguladığı adaletsizlikler konusunda farkındalık yaratmayı bildi. Kuruma baskı yapma girişimi de sonuç verdi. Tutsaklara, doktor seçme hakkı da dâhil olmak üzere, dışarıdan tıbbi bakım alma hakkı verildi. Ancak Buhari nihayet yeterli tedaviyi aldığında, yumurtalıklarından biri hariç tümünün alınması gerektiğini öğrendi. Bu dönemi şöyle anlatıyor:

“Yeniden yakalandığımda [...] hapse atılmamın sebeplerinden birinin Allah’ın hayatım için bir planı olduğunu anladım. Görüyorsunuz, Allah izin vermezse hiçbir şey olmaz.”

Şirkle Mücadele

Bir Müslüman için en yanlış şey, Allah’tan daha çok ibadete veya korkuya layık bir şey olduğuna inanmaktır. Şirkten daha büyük bir günah yoktur. Buhari’nin aktardığına göre, Müslüman olduğu günden itibaren bu cümleyi tüm yönleriyle idrak etmek için uğraşmıştı. Fakat hapishanede geçirdiği süre boyunca içinde bir çelişki açığa çıktı:

“Allah’tan başka ilah olmadığını biliyordum. Sorun şu ki, aynı zamanda bende kendine esir eden, kontrol edilemez ve mantıksız bir korku vardı. Bu korku, Allah’a olan inancımı bile gölgede bırakmıştı. ‘Bu ne olabilir?’ diye sorabilirsiniz. Yılanlardan akıl almaz derecede korkuyordum.”

Durumun ciddiyetini daha ayrıntılı bir şekilde açıklayan Safiye, şunları söylüyor:

“30 gün boyunca idam cezasıyla karşı karşıyaydım. Bu beni endişelendirmiyordu. Bana düşman olanların yurdunda yapayalnızdım. Bu da beni endişeye sevk etmiyordu. Benim tek endişem, polis veya FBI, yoldaşlarım ya da KPP ve SKO’daki faaliyetlerim hakkında bilgi edinmek için casusluk yapmaya kalkışırlarsa bu meseleyle nasıl başa çıkacağımdı. Bu tür bir sorgulamaya nasıl dayanacağımı bilmiyordum.”

Yılan korkusunun ne kadar gerçek ve yoğun olduğunu bilmesine rağmen, Buhari, bunu hiçbir zaman şirk olarak düşünmemişti. Tesadüfen bir yılanla karşı karşıya gelmesi, ondaki bu düşünceyi değiştirdi.

Buhari yeniden yakalanıp hapse atıldığında, en yüksek güvenlikli koğuşa götürüldü ve 3 yıl 7 ay boyunca tecrit altında tutuldu. Bir gün binanın alt katına götürüldü. Kapı arkasından kapandıktan kısa bir süre sonra bir yılan fark etti ve kontrolünü yitirdi:

“Bağırmaya ve kapıya doğru koşmaya başladım... kilitliydi. Çıkmanın hiçbir yolu yoktu, bu yüzden duvara yaslandım, cenin pozisyonu aldım ve bağırmaya devam ettim. Sanki bedenimin dışındaydım. [...] Kendimi durduramıyordum. [...] Kendimi korumak için zihnimin en karanlık köşelerine çekilmiştim. Yılan korkum, Allah’a olan inancım ve sevgimden çok daha büyüktü.”

Hücresine geri götürüldükten ve durumu bir süre düşündükten sonra, Buhari, yılanlara karşı duyduğu korkunun, “Allah’tan daha çok ibadete ve korkuya layık hiçbir şey olmadığı” şeklindeki inanç beyanını yalanladığını anladı. Tepkisini “yılanı ilahlaştırmak” olarak tanımladı ve zımnen yılanın Allah’tan daha fazla güce sahip olduğunu düşündüğünü gördü. Bu nedenle, sonraki ay boyunca Buhari, bu çelişkiyi gidermek ve şirk sorununu çözmek için çalışmaya başladı.

Huey Newton’ın “devrimci intihar” dediği fikri nasıl benimsediğini, devrimci bağlılıklarına sıkıca tutunarak ölüm ihtimaliyle nasıl yüzleştiğini, ABD hükümetinin korkulacak bir şey olmadığı konusundaki netliğini düşündü. Başka bir yılanla karşılaşmanın, yani ısırılıp ölmenin sonuçlarını tefekkür etti. Bunları, “Allah’ın izni olmadan hiçbir şey olmaz” bilgisiyle ve eğer ölürse, önünde sadece Allah’ın hükmünün kalacağı gerçeğiyle çarpıştırdı.

Bu sayede Buhari, korkusunun yersiz olduğunu içsel olarak idrak etti ve kendini düzeltti. 1983’te hapisten çıktıktan sonra inancını sınadı:

“İlk fırsatta Bronx Hayvanat Bahçesi’ne gittim. [...] Sürüngenler bölümüne girdim ve tüm yılanlara baktım, sürüngenler bölümünün her yerini iyice inceledim ve her şeyi gözlemledim. Oradan inançlarımın verdiği cesaretle çıktım. [...] Allah’tan başka ibadete ve korkuya layık hiçbir şey yoktur.”

Neden Ben?

Çevremizdeki dünyayı düşünürken ve ona göre hareket ederken, genellikle mevcut koşullarımızı merkeze alırız. Elbette, planlama yaparken ve kendimizi yönlendirirken koşulları göz önünde bulundurmanın yanlış bir yanı yok. Ancak koşullar, düşünme ve eylemlerimizin merkezine yerleştiğinde, (ilkesel) mücadelenin önceliği kaybolur.

Mücadeleyi, olumsuz ya da olumlu koşullara tabi kılarak, “Bundan çıkış yolu nedir? Bundan nasıl faydalanabiliriz?” diye sorarız. Mevcut durumumuzda nasıl ilerlediğimize veya neden bu şekilde ilerlediğimize bakmayız. Burada, “en az direniş sergileyeceğimiz, statükoyu korumak için akıntıya kendimizi bırakacağımız yol, yürüdüğümüz asli yolumuz haline geliyor.” Buhari’nin hayatı, İslam’ı ve devrimi benimsemesi, bize bu dürtüyü nasıl ortadan kaldıracağımızı, direnişi ve akıntıya karşı yüzmeyi öğretiyor.

Hapisten çıkmasının üzerinden on yıldan fazla bir süre geçtikten sonra şöyle düşünüyor:

“Son on yıl içinde tüm bunların ne anlama geldiğini sık sık sorgulamaya başladım. [...] Yoldaşlarımın ve arkadaşlarımın hayatlarını feda etmelerinin boşuna olup olmadığını ve bu kadar çok politik tutsağın ve savaş esirinin hapsedilmeye devam etmesinin hiçbir işe yaramadığını düşündüm. Siyasallaşmamın başlangıcına, o yıllara geri döndüğümde, doğru kararı verip vermediğimi merak ediyorum.”

Daha sonra düşüncelerini paylaşan Buhari, “direniş yolunu” seçmenin hayatını nasıl şekillendirdiğini aktarıyor.

Üniversitedeyken, New York’ta yoksulluk içinde yaşayan, her gün aç karnına okula giden siyahi çocukları öğrendiğinde, bunu görmezden gelebilirdi, ama yapmadı. New York’taki Panterler ile çalışmaya ve onlardan öğrenmeye başladı. Koşulları, ona gene de “Amerika’da o zamanki haliyle neler başarabileceğine dair bir hayali” gerçekleştirme fırsatı sundu.

Buhari, bir Panter üyesini polise karşı savunduğunda ve bu yüzden tutuklanıp polis memurlarından hakaret gördüğünde, karşılık vermeyi umursamıyormuş gibi davranabilirdi. Bunun anlamsız olduğuna kendini inandırabilir, üniversitenin sunduğu fırsatlardan yararlanabilirdi. Ama başta isteksiz de olsa, Kara Panter Partisi’ne katıldı ve mücadeleye olan bağlılığını derinleştirdi. Direniş yolunu seçti. Bu yol, öfkesini bağlılığa, şüphesini imana ve korkusunu kararlılığa dönüştürecekti.

Robert Webb’den disiplini, Beşir Saunders’dan ise “halkın” işin merkezinde olduğunu öğrendi. Afeni Şakir’den ise kim olduğunu ve kendine koyduğu ilkeleri tanımlamanın önemini öğrendi. Afeni, Buhari’nin annesi ve büyükannesinin ona her zaman söylediği şeyi örnekliyordu: “Eğer bunu yapacak kadar kadınsan, bunun hakkında doğruyu söyleyecek kadar da kadın ol.” Cetewayo Tabor, Buhari’ye “kişilikle değil ilkeyle ilgilenmeyi” öğretti. Baskı altında bu kuralı uyguladığında bu öğretinin doğruluğunu teyit etti. Nuh Kayyam ise onu “İslam'a yönlendirdi, sonra da İslam’ın gerçek öğretilerini anlamasına yardımcı oldu”, ki bu öğretileri esaret altında içselleştirdi.

Politik tutuklu olarak hapiste kaldığı sırada Buhari, sık sık “Neden ben?” sorusunu soruyordu. Serbest bırakıldıktan sonra verdiği cevap ve çıkardığı sonuç ise epey öğretici:

“Sorunun cevabı, içimde Allah’ın iradesine teslim olmamı engelleyen şeyleri öldürme sürecinde ve aynı zamanda Che Guevara’nın daha başlarda bildiği ‘gerçek bir devrimciyi harekete geçiren, sevgiden neşet eden büyük duygulardır’ sözünde saklı. [...] Şimdi hayatımı iki şeye göre yaşıyorum. Vicdanımın emirlerine uyuyorum ve her şeyde Allah’ı hatırlıyorum.”

Buhari, devrimi “değişimin, karakteri devrimci bir karaktere dönüştürmekle başladığı ve bunun temel bileşeninin sevgi olduğu” bir süreç olarak gördü. Yani kendini sevmek ve insanları sevmek gerekiyordu. İslam’ı ise, Allah yolunda (haklı ve adil olan) harici ve dâhili cihat için manevi bir dayanak ve etik bir zorunluluk olarak benimsedi. İslam, onun bu süreçte nasıl ve neden bu şekilde ilerlediğini açıklayan temel unsurdu.

Safiya Buhari'nin direniş yolunu seçmesi, onu İslam’a ve devrime götürdü. Her ikisinin de özünde ilkeli mücadele yatmaktadır.

Emon Azmi
19 Mart 2026
Kaynak

0 Yorum: