Safiya
Buhari (Allah ona cennetini nasip etsin), hayatını siyahların özgürlüğü ve tüm politik
tutsakların özgürlüğü için mücadele ederek geçiren, Yeni Afrika devrimci
hareketinin öncülerinden, Müslüman ve eski bir politik tutsaktır. Her Müslüman
ve devrimci, onun sunduğu örnekliği incelemeli, ondan ilham almalı, Safiye
Buhari’nin mücadele içinde ulaştığı mertebeye ulaşmak için uğraşmalıdır.
Aşağıda
Safiye Buhari’nin, Kara Panter Partisi’ne (KPP) katıldığı zamandan politik
tutsak olduğu döneme dek İslam’ı ve devrimi benimsemesine dair özet bir bakışa
ve deneyimlerinden içselleştirmemiz gereken bazı derslere dair kısa bir
değerlendirmeye yer verilmektedir.
Bu
döneme ve diğer dönemlere dair ayrıntılı anlatımı ve devrimci mücadelenin
farklı yönlerine ilişkin analizleri, The War Before [“Önceki Savaş”] adlı
kitabında bulunabilir. Buradaki tüm bilgiler o kitaptan alınmıştır.
Devrime
Bağlanma
Buhari,
1969’da KPP’nin New York şubesiyle çalışmaya başladı. Ücretsiz Kahvaltı
Programı'na yardım etti. Çok geçmeden, 1970’te, polisin yalanlarını, vahşetini
ve baskıcı uygulamalarını bizzat deneyimledikten sonra, tam zamanlı parti üyesi
olmaya karar verdi. Halkımızın özgürlüğü için mücadele etmek üzere
üniversiteden ayrıldı.
1971’de
KPP’de yaşanan ayrışmanın ardından, devletin Panterlere karşı yürüttüğü savaşın
yoğunlaşmasıyla birlikte, Buhari’nin Siyahilerin Kurtuluş Ordusu (SKO) için
yeraltı irtibat görevlisi olarak üstlendiği rol ve devam eden Panter
çalışmaları, onu polis için hedef haline getirdi. Kararlılığı, etkinliği ve New
York’taki siyahi cemaatlerine olan derin bağı, onu devletin gözünde etkisiz kılınması
gereken bir tehdit haline getirdi. Öte yandan, aynı özellikler, onu New York polisinden de korudu.
Ancak
1975 yılının başlarında, asılsız suçlamalarla Virginia’da yakalanıp hapse
atıldı. 40 yıl hapis cezası aldı. Bir süre de idam cezasıyla karşı karşıya
kaldı. Tutuklanmasının ardından FBI, onu “ünlü, tehlikeli [...] ve ülke
çapındaki kolluk kuvvetlerinin tanıdığı biri” olarak rapor etti. Buhari, bu
noktada 4 yıldır Müslümandı.
İslam’a
Giriş
Buhari,
“New York Üçlüsü”nün haklarını savunurken İslam’la tanıştı. Savunduğu üç politik
tutsaktan biri olan Nuh Kayyam (Allah ona cennetini nasip etsin), birçok
yoldaşının İslam ve devrimin bir arada olmasına karşı çıktığı bir dönemde,
kendisine Allah ve İslam hakkında farklı bir bakış açısı kazandırdı.”
Kilisede
büyümüş olan Buhari, “kurtarılmış” kişilerin ikiyüzlülüğüne şahit olunca hayal
kırıklığına uğramış, “bu insanlar cennete giderken diğerleri gitmiyorsa, Tanrı
olamaz” diye düşünmüştü. Nuh onu, din hakkındaki birçok sorusuna, özellikle de “inançlı”
olduğunu iddia edenlerin ikiyüzlülüğüne dair sorularına cevap veren bir metne
yönlendirdi. Kur’an’ı bir başına okuduktan sonra, “İslami yaşam tarzını”
ciddi olarak incelemeye karar verdi.
Buhari, konuyla ilgili şunları söylüyor:
“Kur’an’ı ve İslam’ı
incelerken, Müslümanları Allah’ın yarattığını, insanın yaratmadığını öğrendim.
Buradan, sadece Allah’tan başka ibadete layık hiçbir şey yoktur’ demekle
Müslüman olunamayacağı sonucuna ulaştım. Sizi Müslüman yapan, kalbinizdeki
niyet ve Allah yolunda mücadele etme azminizdir.”
Bu,
Bakara suresinin 190-193. ayetlerinde açıklığa kavuşturulmuş bir husustur:
“Allah yolunda size
zulmedenlere ve size karşı savaşanlara karşı savaşın, fakat sınırları aşmayın.
[...] Zulüm kalmayıncaya kadar savaşın. [...] Çünkü zulüm, katliamdan daha
kötüdür.”
Nuh
ve diğer birçok siyahi devrimci gibi, o da devrime bağlılıkla İslam’ın
çelişmediğini düşünüyordu. Aslında, Müslüman için zulme karşı mücadele etmek,
bu bağlılıkla uyumlu olarak, farz kılınmıştır. Buhari, bu bilgi ışığında, “1971
yılında Şahadet getirdim, ‘doğru yolda’ kalıp mücadele etmeye karar verdim”
diyor.
Hapishanedeki
deneyimleri ve çalışmaları (1975-1983), dinini sınayacak, imanını güçlendirecek
ve her cephede devrimci mücadeleye olan bağlılığını derinleştirecektir.
Esaret
Altında Cihad
Şahadetini
bildirdiği gün, İmam, cihat üzerine bir hutbe vermişti. Buhari, bu hutbeden, harici
cihadın, kişinin çevresindeki haksızlık ve yalanlarla mücadele etmesini gerekli
kılan cihat biçimi olduğunu, dâhili (büyük) cihadınsa kişinin içindeki
haksızlıkları ve yalanları gidermek için mücadele ettiği cihat biçimi olduğunu
öğrendi.
Buhari,
hapishanede dini hoşgörünün eksikliğinden, hapishanenin neredeyse ölümcül tıbbi
ihmaline kadar uzanan ve kurum tarafından uygulanan diğer hedef gözeterek gerçekleştirilen
(tecrit etme gibi) saldırılara ve suiistimallere tanık oldu. Bu saldırı ve
suiistimallerle bizzat yüzleşti.
İlkine
karşı nispeten hızlı bir başarıyla mücadele etti. Hapishanede geçirdiği ilk
Ramazan ayında, gün batımından gün doğana dek (iftar ve sahur yapmadan)
hücresinde oruç tuttu. Orada kendilerini “Müslüman sayan” başka kadınlar olsa
da, bu kişiler Ramazan’ı tutmuyor veya diğer ibadetleri yerine getirmiyorlardı. Bu da
kurumun oruç konusunda bir uygulamasının olmadığını gösteriyordu. Buhari, meseleyi
şu şekilde açıklıyor: “İhtiyaç duyduğum şeyleri kantinden almaya başladım. Kurumdaki
kadınlar benim ibadetimi görünce, bana bir şeyler temin etmeye başladılar.”
Ertesi
yıl, Safiye (ve muhtemelen oruç tutan diğerleri) Ramazan ayı boyunca hapiste
tutuldu. Karşılaştığı tıbbi ihmal, daha uzun süreli bir mücadeleyi gerekli
kılmaktaydı.
Tıbbi
Bakım İçin Mücadele
Hapishanede
sağlık konusunda korkunç bir muameleyle karşılaştı. Birkaç mahkûmun
yaşadıklarını anlatan Safiye, bu konuyla ilgili şunları söylüyor:
“Hayatları, altı aydır
hapiste olan bir kadını muayene edip altı haftalık hamile olduğunu ve hiçbir
sorunu olmadığını söyleyen bir ‘doktorun’ ellerine teslim edildi. Kadın, daha sonra
bebeğinin öldüğünü, bebeğin karnında çürüdüğünü öğreniyor. Ya da doktor size
hamile olmadığınızı söylüyor, üç ay sonra yedi kiloluk bir erkek bebek dünyaya
getiriyorsunuz.”
Buhari,
cezaevine geldiğinden beri sağlık sorunlarıyla boğuşuyordu. İlk
değerlendirmesinde, kendisine “portakal büyüklüğünde iki tümör” olduğu söylendi,
ancak hastaneye kaldırılma ve ardından kaçma riskini göze alamayan yönetim, cezaevi içinde tedavi görmesine mani oldu. “Hayatını riske atmayı tercih
ettiler.”
Bu
ihmal, dışarıda tedavi görme talebinin reddedilmesine itiraz ettiğinde doruk
noktasına ulaştı. Kurum yetkilileri, konuyla ilgili görüş ayrılıklarının
olduğunu söylediler.
Hapishaneden
kaçmaya karar verdi. Kaçak haldeyken muayene edildi. Durumunun, o an ameliyat
olmazsa hayatının geri kalanında acı çekeceği bir noktaya geldiği kendisine
bildirildi. Bu anda, Allah’ın Müslümanlara olan şu emrini hatırladı: “Zulüm ve
baskıya nerede rastlanırsa rastlansın, ona karşı mücadele edin.”
Kendisi
de dâhil olmak üzere oradaki kadınların gördüğü korkunç tıbbi muamele,
mücadele edilmesi gereken bir meseleydi. Bunu fark eden ve sonunda yeniden
yakalanacağını bilen Buhari, durumunu ve devam eden tıbbi bakım eksikliğini,
kurumun tıbbi tesisinin yetersizliğini ve ihmalini ortaya çıkarmak, onlara
uygun bakım sağlanması konusunda baskı yapmak amacıyla tüm yaşananları
hapishaneden kaçmasıyla ilgili davada savunma yapmak için kullanmaya karar
verdi.
Buhari,
firar davasında yargılanırken, mahkemede kendini savunmayı seçti. Davaya hazırlanırken
geniş çaplı destek almıştı, ancak “en beklenmedik ve son derece takdir edilen
desteği, jüride yer alan Virginia eyaletinin Goochland şehrinde yaşayan halktan
gördü.”
Dava
süresince, hapishanenin ve sağlık tesisinin adaletsizliklerini ortaya çıkardı.
Karşılaştığı ihmali tüm çıplaklığıyla anlattı. Tanıklarla birlikte, kurumda birçok kadının
maruz kaldığı, bazen ölümcül olan, muamelelerin gerekçelerini ortaya koydu.
Sonunda
Buhari, jüri tarafından bir yıl hapis cezasına çarptırıldı. Bu cezanın tek
sebebi ise hâkimin, “suçlu” olduğuna dair karar vermemeleri durumunda jüri
üyelerini mahkemeye itaatsizlikle suçlayacağı konusunda savurduğu tehditti.
Duruşmanın ardından yaşananları şu şekilde aktarıyor: “Jüri üyeleri, ben
hapishaneye geri götürülene dek mahkeme salonunun dışında beklediler. Orada
bana bir yıl hapis cezası verdikleri için özür dilediler.”
Çabalarıyla hapishanenin kadınlara karşı uyguladığı adaletsizlikler konusunda farkındalık
yaratmayı bildi. Kuruma baskı yapma girişimi de sonuç
verdi. Tutsaklara, doktor seçme hakkı da dâhil olmak üzere, dışarıdan tıbbi bakım
alma hakkı verildi. Ancak Buhari nihayet yeterli tedaviyi aldığında,
yumurtalıklarından biri hariç tümünün alınması gerektiğini öğrendi. Bu dönemi
şöyle anlatıyor:
“Yeniden yakalandığımda
[...] hapse atılmamın sebeplerinden birinin Allah’ın hayatım için bir planı
olduğunu anladım. Görüyorsunuz, Allah izin vermezse hiçbir şey olmaz.”
Şirkle
Mücadele
Bir
Müslüman için en yanlış şey, Allah’tan daha çok ibadete veya korkuya layık bir
şey olduğuna inanmaktır. Şirkten daha büyük bir günah yoktur. Buhari’nin
aktardığına göre, Müslüman olduğu günden itibaren bu cümleyi tüm yönleriyle
idrak etmek için uğraşmıştı. Fakat hapishanede geçirdiği süre boyunca içinde
bir çelişki açığa çıktı:
“Allah’tan başka ilah
olmadığını biliyordum. Sorun şu ki, aynı zamanda bende kendine esir eden,
kontrol edilemez ve mantıksız bir korku vardı. Bu korku, Allah’a olan inancımı
bile gölgede bırakmıştı. ‘Bu ne olabilir?’ diye sorabilirsiniz. Yılanlardan akıl
almaz derecede korkuyordum.”
Durumun
ciddiyetini daha ayrıntılı bir şekilde açıklayan Safiye, şunları söylüyor:
“30 gün boyunca idam
cezasıyla karşı karşıyaydım. Bu beni endişelendirmiyordu. Bana düşman olanların
yurdunda yapayalnızdım. Bu da beni endişeye sevk etmiyordu. Benim tek endişem,
polis veya FBI, yoldaşlarım ya da KPP ve SKO’daki faaliyetlerim hakkında bilgi
edinmek için casusluk yapmaya kalkışırlarsa bu meseleyle nasıl başa
çıkacağımdı. Bu tür bir sorgulamaya nasıl dayanacağımı bilmiyordum.”
Yılan
korkusunun ne kadar gerçek ve yoğun olduğunu bilmesine rağmen, Buhari, bunu
hiçbir zaman şirk olarak düşünmemişti. Tesadüfen bir yılanla karşı karşıya
gelmesi, ondaki bu düşünceyi değiştirdi.
Buhari
yeniden yakalanıp hapse atıldığında, en yüksek güvenlikli koğuşa götürüldü ve 3
yıl 7 ay boyunca tecrit altında tutuldu. Bir gün binanın alt katına götürüldü.
Kapı arkasından kapandıktan kısa bir süre sonra bir yılan fark etti ve
kontrolünü yitirdi:
“Bağırmaya ve kapıya doğru
koşmaya başladım... kilitliydi. Çıkmanın hiçbir yolu yoktu, bu yüzden duvara
yaslandım, cenin pozisyonu aldım ve bağırmaya devam ettim. Sanki bedenimin
dışındaydım. [...] Kendimi durduramıyordum. [...] Kendimi korumak için zihnimin
en karanlık köşelerine çekilmiştim. Yılan korkum, Allah’a olan inancım ve
sevgimden çok daha büyüktü.”
Hücresine
geri götürüldükten ve durumu bir süre düşündükten sonra, Buhari, yılanlara
karşı duyduğu korkunun, “Allah’tan daha çok ibadete ve korkuya layık hiçbir şey
olmadığı” şeklindeki inanç beyanını yalanladığını anladı. Tepkisini “yılanı
ilahlaştırmak” olarak tanımladı ve zımnen yılanın Allah’tan daha fazla güce
sahip olduğunu düşündüğünü gördü. Bu nedenle, sonraki ay boyunca Buhari, bu
çelişkiyi gidermek ve şirk sorununu çözmek için çalışmaya başladı.
Huey
Newton’ın “devrimci intihar” dediği fikri nasıl benimsediğini, devrimci
bağlılıklarına sıkıca tutunarak ölüm ihtimaliyle nasıl yüzleştiğini, ABD
hükümetinin korkulacak bir şey olmadığı konusundaki netliğini düşündü. Başka
bir yılanla karşılaşmanın, yani ısırılıp ölmenin sonuçlarını tefekkür etti.
Bunları, “Allah’ın izni olmadan hiçbir şey olmaz” bilgisiyle ve eğer ölürse,
önünde sadece Allah’ın hükmünün kalacağı gerçeğiyle çarpıştırdı.
Bu
sayede Buhari, korkusunun yersiz olduğunu içsel olarak idrak etti ve kendini
düzeltti. 1983’te hapisten çıktıktan sonra inancını sınadı:
“İlk fırsatta Bronx
Hayvanat Bahçesi’ne gittim. [...] Sürüngenler bölümüne girdim ve tüm yılanlara
baktım, sürüngenler bölümünün her yerini iyice inceledim ve her şeyi
gözlemledim. Oradan inançlarımın verdiği cesaretle çıktım. [...] Allah’tan
başka ibadete ve korkuya layık hiçbir şey yoktur.”
Neden
Ben?
Çevremizdeki
dünyayı düşünürken ve ona göre hareket ederken, genellikle mevcut koşullarımızı
merkeze alırız. Elbette, planlama yaparken ve kendimizi yönlendirirken
koşulları göz önünde bulundurmanın yanlış bir yanı yok. Ancak koşullar, düşünme
ve eylemlerimizin merkezine yerleştiğinde, (ilkesel) mücadelenin önceliği
kaybolur.
Mücadeleyi,
olumsuz ya da olumlu koşullara tabi kılarak, “Bundan çıkış yolu nedir? Bundan
nasıl faydalanabiliriz?” diye sorarız. Mevcut durumumuzda nasıl ilerlediğimize
veya neden bu şekilde ilerlediğimize bakmayız. Burada, “en az direniş
sergileyeceğimiz, statükoyu korumak için akıntıya kendimizi bırakacağımız yol,
yürüdüğümüz asli yolumuz haline geliyor.” Buhari’nin hayatı, İslam’ı ve devrimi
benimsemesi, bize bu dürtüyü nasıl ortadan kaldıracağımızı, direnişi ve
akıntıya karşı yüzmeyi öğretiyor.
Hapisten
çıkmasının üzerinden on yıldan fazla bir süre geçtikten sonra şöyle düşünüyor:
“Son on yıl içinde tüm
bunların ne anlama geldiğini sık sık sorgulamaya başladım. [...] Yoldaşlarımın
ve arkadaşlarımın hayatlarını feda etmelerinin boşuna olup olmadığını ve bu
kadar çok politik tutsağın ve savaş esirinin hapsedilmeye devam etmesinin hiçbir
işe yaramadığını düşündüm. Siyasallaşmamın başlangıcına, o yıllara geri
döndüğümde, doğru kararı verip vermediğimi merak ediyorum.”
Daha
sonra düşüncelerini paylaşan Buhari, “direniş yolunu” seçmenin hayatını nasıl
şekillendirdiğini aktarıyor.
Üniversitedeyken,
New York’ta yoksulluk içinde yaşayan, her gün aç karnına okula giden siyahi
çocukları öğrendiğinde, bunu görmezden gelebilirdi, ama yapmadı. New York’taki
Panterler ile çalışmaya ve onlardan öğrenmeye başladı. Koşulları, ona gene de
“Amerika’da o zamanki haliyle neler başarabileceğine dair bir hayali”
gerçekleştirme fırsatı sundu.
Buhari,
bir Panter üyesini polise karşı savunduğunda ve bu yüzden tutuklanıp polis
memurlarından hakaret gördüğünde, karşılık vermeyi umursamıyormuş gibi
davranabilirdi. Bunun anlamsız olduğuna kendini inandırabilir, üniversitenin
sunduğu fırsatlardan yararlanabilirdi. Ama başta isteksiz de olsa, Kara Panter
Partisi’ne katıldı ve mücadeleye olan bağlılığını derinleştirdi. Direniş yolunu
seçti. Bu yol, öfkesini bağlılığa, şüphesini imana ve korkusunu kararlılığa
dönüştürecekti.
Robert
Webb’den disiplini, Beşir Saunders’dan ise “halkın” işin merkezinde olduğunu
öğrendi. Afeni Şakir’den ise kim olduğunu ve kendine koyduğu ilkeleri
tanımlamanın önemini öğrendi. Afeni, Buhari’nin annesi ve büyükannesinin ona
her zaman söylediği şeyi örnekliyordu: “Eğer bunu yapacak kadar kadınsan, bunun
hakkında doğruyu söyleyecek kadar da kadın ol.” Cetewayo Tabor, Buhari’ye
“kişilikle değil ilkeyle ilgilenmeyi” öğretti. Baskı altında bu kuralı
uyguladığında bu öğretinin doğruluğunu teyit etti. Nuh Kayyam ise onu “İslam'a
yönlendirdi, sonra da İslam’ın gerçek öğretilerini anlamasına yardımcı oldu”,
ki bu öğretileri esaret altında içselleştirdi.
Politik
tutuklu olarak hapiste kaldığı sırada Buhari, sık sık “Neden ben?” sorusunu
soruyordu. Serbest bırakıldıktan sonra verdiği cevap ve çıkardığı sonuç ise
epey öğretici:
“Sorunun cevabı, içimde
Allah’ın iradesine teslim olmamı engelleyen şeyleri öldürme sürecinde ve aynı
zamanda Che Guevara’nın daha başlarda bildiği ‘gerçek bir devrimciyi harekete
geçiren, sevgiden neşet eden büyük duygulardır’ sözünde saklı. [...] Şimdi
hayatımı iki şeye göre yaşıyorum. Vicdanımın emirlerine uyuyorum ve her şeyde
Allah’ı hatırlıyorum.”
Buhari,
devrimi “değişimin, karakteri devrimci bir karaktere dönüştürmekle başladığı ve
bunun temel bileşeninin sevgi olduğu” bir süreç olarak gördü. Yani kendini
sevmek ve insanları sevmek gerekiyordu. İslam’ı ise, Allah yolunda (haklı ve
adil olan) harici ve dâhili cihat için manevi bir dayanak ve etik bir
zorunluluk olarak benimsedi. İslam, onun bu süreçte nasıl ve neden bu şekilde
ilerlediğini açıklayan temel unsurdu.
Safiya
Buhari'nin direniş yolunu seçmesi, onu İslam’a ve devrime götürdü. Her ikisinin
de özünde ilkeli mücadele yatmaktadır.
Emon Azmi
19 Mart 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder